RİSALE-İ NUR

22.12.2025

3

Çilehane Ne Demektir? İman Hizmeti Noktasında Çilehanenin Yeri Nedir?

Bildiğim kadarıyla Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini yerin altında bir yere kapatıp çilehanelerde dünya ile irtibatını kesmemiştir. Öyleyse bazı evliyalar neden böyle bir şey yapar? Allah ile irtibatı koparmadan, yeryüzünde insanlarla iç içe yaşamak daha büyük bir başarı değil midir? Çilehane kavramını izah eder misiniz?

24.01.2026 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Çilehane kelimesi, Farsça “çihl” (چهل) (kırk) kelimesinden türemiştir. Tasavvuf literatüründe nefsi terbiye etmek amacıyla kırk gün süreyle uygulanan halvet (inzivâ, yalnız kalma) için ayrılan mekânı ifade eder. Çihl kelimesinden gelen çile, çihle veya çille şeklinde de söylenir. Bazı tarikatlarda çile yerine yine “kırk” anlamına gelen Arapça “erbaîn” kelimesi de kullanılmıştır. Tasavvuf kaynakları şu ayetleri delil göstererek çile uygulamasını Kur’ân-ı Kerîm’e dayandırırlar:

Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik; sonra onun (Tûr’a gitmesinin) ardından siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.1

Burada geçen “kırk gece”, Hz. Mûsâ (as)’ın Zilka‘de ayının başından Zilhıcce’nin onuna kadar, Tûr Dağı'nda oruçlu olarak geçirdiği kırk gündür. Bu sürenin sonunda Mûsâ (as) bizzat kelâm-ı İlâhîye mazhar olmuş ve kendisine Tevrât verilmiştir.2

(Allah:) “Artık şübhesiz orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl haram kılınmıştır. O yerde (Tih Çölü'nde) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır, bu yüzden o fâsıklar topluluğuna üzülme!” buyurdu.3

Bu kırk yılın sonunda, Mûsâ (as)’ın yerine geçen Yûşa‘ (as), Filistin’i fethetmiştir.4

Ve Mûsâ ile otuz gece için va‘dleştik, hem bunu on (gece daha ilâve etmek) ile tamamladık; böylece Rabbisinin ta‘yîn ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı ve Mûsâ kardeşi Hârûn’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslâh et ve fesad çıkaranların yoluna uyma!”5

Mûsâ (as), Cenâb-ı Hakk’ın emriyle Zilka‘de ayının tamâmını oruçla geçirmiş ve bu sürenin sonunda da ağzını misvaklamıştı. Cenâb-ı Hakk ise, katında makbûl olan oruçlu ağzının kokusuyla ona hitâb etmek murâd ettiğinden, on gün daha oruç tutmasını emretmiş, o da önceki otuz günün üzerine, Zilhıcce ayında on gün daha oruç tutmuştu.6

Ayrıca Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de çile için şer‘î bir dayanak sayılmıştır:

Kırk günü Allah için ihlâs ve samimiyetle geçiren kimsenin dili hikmet pınarlarıyla beslenir.7

Çile kavramı, “Bu yapılan ibadet değil, nefis terbiyesi yöntemidir.” fikriyle sistematik hale gelmiş ve tasavvufî okulların terbiye metodu olarak görülmüştür.
Bediüzzaman Hazretlerine göre, bu asırda çilehane ve halvet yoluyla şahsî kemâlât değil, toplum içinde îman hizmeti önceliklidir. Bu asırda en büyük tehlike îmansızlık olduğundan, kişinin kendi kurtuluşuna yönelik çile hayatı tavsiye edilmez. Onun yerini, başkalarının da îmanını kurtarmak için, halkın içine girerek Kur’ân hakikatlerini neşretme vazifesi almıştır. Şahsî kemalat yerine küllî ve umumî fazilet daha sevaplıdır.

Nasıl ki hastalıklara göre ilaçlar değişirse, zamana ve şartlara göre de hizmet metotları değişir. Eskiden çilehanelerde kişisel olarak manevi makamlar kazanmak söz konusu iken, içinde bulunduğumuz ahir zamanda iman kurtarma vazifesi ön plana çıkmıştır. Dolayısıyla bu şartlar altında uzlet ve çile, toplumun düzelmesi için yetersiz kalabilir.

Bu iman hizmetinde de, çile yerine geçip nefsin terbiyesine vesile olan bir kısım kavramlar bulunmaktadır. İhlâs, uhuvvet, sebat, fedakârlık, benlik ve gururu terk etme, şahs-ı manevî içinde nefsi eritme gibi kavramlar bunlardan bazılarıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Dördüncü Lem’a’da bu meseleyi şu şekilde ele alır: Hz Ali (ra) Efendimiz, şahsî kemalat noktasında Hz Ebu Bekir (ra), Hz Ömer (ra), Hz Osman (ra) Efendilerimizden daha ileriydi. Fakat İslamiyet’in hükümlerini yaymak ve yerleştirmek hususunda diğer üç halifemizin az bir fazlalığı olduğu için, hilafette Hz Ali (ra) Efendimizin önüne geçmişlerdir. Demek ki, imana ve Kur’ân’a hizmet noktasında az bir hareket, şahsî kemalat noktasındaki pek çok amelden daha faziletlidir. Bu konuyla ilgili olarak, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleri şu şekildedir:

Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazîfe, îmânını kurtarmaktır, başkalarının îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır.8

Gülistân sâhibi Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî naklediyor ve diyor ki: Ben bir ehl-i kalbi (kalp gözü açık Allah dostunu) tekkede, seyr ü sülûk (tasavvuf terbiyesinde ruhen ilerleme) ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. “Ne için o feyizli tekkeyi terkedip , bu medreseye geldin?” dedim. O dedi ki: “Orada herkes yalnız kendi nefsini, eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise, bu âlî himmet (yüksek gayretli) şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenâblık (yüksek makam) ve ulüvv-ü himmetlik (yüksek gayret) bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.” Şeyh Sa‘dî bu vâkıayı, kısaca hulâsasını (özetini) Gülistân’ında yazmıştır.
Acaba, talebelerin, (نَصَرَ, نَصَرُوا, نَصَرَتْ) gibi sarf ve nahvin (Arapça gramerin) küçücük mes’eleleri tekkelerdeki virdlere râcih (üstün) gelirse, Risâle-i Nûr, (اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ) (Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman) deki hakāik-i kudsiye-i îmâniyeyi (imanın yüce hakikatlerini) en kat‘î (kesin) ve vâzıh (açık) bir sûrette ders verip, en muannid (inatçı) zındıkları ve en mütemerrid (inatçı) feylesofları sustururken, onu bırakıp yâhûd sekteye (kesintiye) uğratıp veyâhûd kanâat etmeyip (yeterli bulmayıp), tarîkat hevesiyle Risâle-i Nûr’dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkāk kesb ettiğimizi gösteriyor. Saîdü’n-Nûrsî9

Kaynakçalar
  1. Bakara Suresi, 2/51

  2. Celâleyn Şerhi, c. 1, 77

  3. Mâide Suresi, 5/26

  4. Celâleyn Şerhi, c. 2, 207

  5. A‘râf Suresi, 7/142

  6. Nesefî, c. 2, 109

  7. Deylemî, III, 564

  8. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c.1, s. 100

  9. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 306


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız