Cenab-ı Hak elbette bu kainattan daha güzel bir kainatı da yaratmaya kâdirdir. Allah’ın kudreti nihayetsizdir; kudretine sınır tasavvur edilemez. “Daha güzelini yaratamazdı” denilmez. Böyle bir ifade, kudret-i ilahiyeye had ve sınır koymak olur.
Fakat mesele kudret değil, hikmet ve iradedir. Allah Teala sonsuz imkanlar içinden bu kainatı ve insanı, murad edilen gayelere en uygun, en hikmetli ve en güzel surette yaratmıştır. Bu sebeple “Neden daha başkası olmadı?” sualine verilecek doğru cevap, “Çünkü bu suret, umum neticeleri ve gayeleri itibarıyla en münasib olanıdır” şeklindedir. İmam Gazali Hazretleri bu konuda şöyle demiştir:
Nihayet derecede hüsün ve cemalleri (güzellikleri) bulunan esma-i hüsnanın güzel cilveleriyle, kainatın herbir nev'i, hatta herbir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne (güzelliğe) mazhar olmuşlar ki; Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali demiş: "Daire-i imkanda bu mükevvenattan daha bedi' daha güzel yoktur."1
Bu ifade, “Allah daha güzelini yaratamaz” manasında değildir. Manası şudur: Mevcut kâinat, esma-i hüsnanın cilvelerini göstermek, Allah’ı tanıttırmak, ubudiyeti netice vermek ve imtihan sırrını gerçekleştirmek bakımından en münasip, en güzel ve en hikmetli surette yaratılmıştır.
İnsan hakkında da hüküm aynıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
Biz insanı gerçekten en güzel bir biçimde (ahsen-i takvim) yarattık.2
Buradaki güzellik yalnız suret güzelliği değildir; ruh, akıl, kalb, vicdan, his, nefis ve beden cihazatının imtihan sırrına uygun, gayet mizanlı ve hikmetli bir terkib ile verilmesidir. İnsana daha başka meziyetler verilseydi, insanlık mahiyeti değişir; imtihanın manası da bozulurdu.
İnsan eşref-i mahlukattır; çünküAllah'ın isimlerine en cami’ ve kapsamlı şekilde ayinedir. Fakat bu, her ferdin fiilen en yüksek derecede bulunduğu manasına gelmez. İnsan terakki ve sukut istidadıyla yaratılmıştır. Bu sebeple en ala-yı illiyyine çıkabildiği gibi, en aşağı derekelere de düşebilir. İmtihanın hikmeti de burada görünür.
Cenab-ı Hakk’ın ilminde mümkin olan her şey malumdur. Fakat bir şeyin mümkin ve malum olması, mutlaka yaratılmasını gerektirmez. Vücuda gelen şey, hikmet ve iradenin taalluk ettiği şeydir. Allah Teala abes iş yapmaz; her şeyi yerli yerince yaratır. Bu itibarla “Daha üstün bir suret niçin yaratılmadı?” demek yerine, “Bu surette hangi isimler, hangi hikmetler, hangi neticeler tecelli ediyor?” diye bakmak daha isabetlidir.
Mesela Gaffar ve Tevvab isimlerinin tecellisi, hata edebilen ve tevbe eden insanla; Şafi isminin tecellisi hastalıkla; Rezzak isminin tecellisi ihtiyaç ve açlıkla; Settar isminin tecellisi kusur ve setredilmeye muhtaç hallerle görünür. Eğer kâinat ve insan, hiçbir eksiklik, ihtiyaç, acı, hastalık ve kusur görünmeyecek bir tarzda yaratılsaydı, pek çok ismin cilvesi bu âlem aynasında görünmeyecekti. Üstad Bediüzzaman şöyle der:
Kainattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir.3
Onun için zahiren noksan, elemli veya çirkin görünen birçok hadise dahi neticeleri itibarıyla güzeldir. Musibetler, hastalıklar, ihtiyaçlar, farklılıklar ve derece derece yaratılışlar; rahmet, hikmet, terbiye, tekemmül ve esma-i hüsnanın tecellileri cihetiyle ayrı ayrı güzellikler taşır.
O (Allah) ki, yarattığı herşeyi güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.4
Netice olarak; Cenab-ı Hak daha başka âlemleri ve daha başka suretleri yaratmaya elbette kâdirdir. Lakin yaratılan bu kâinat ve bu insan nev’i, kudretin sınırından değil, hikmetin tercihinden çıkmıştır. Bu tercih ise esma-i hüsnanın cilveleri, imtihan sırrı, ubudiyet neticesi ve umum maslahatlar itibarıyla en güzel, en münasib ve en mükemmel tercihtir.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 25.
Tin, 95/4
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 90
Secde, 32/7.

