Besmelenin insana bakan yönü için Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihâyetsizdir. Madem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki, senin nihâyetsiz aczin ve fakrın, seni nihâyetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. “Kanun nâmına, devlet nâmına” der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.1
Yani insan yaratılış itibariyle güçlü bir varlık değildir, aksine ihtiyaçları çok, gücü sınırlıdır ve birçok açıdan aciz bir varlıktır. İnsandaki acizlik ve fakirlik, insanın yaratılıştan gelen muhtaç olma hâlini ifade eder. Bunların maddi ve manevi yönleri vardır. Kısaca değinecek olursak;
Acizlik: İnsanın gücünün yetmediği alanlardır. Mesela insan hasta olmamak ister ama hastalanabilir. Ölmemek ister ama ölüme engel olamaz. Uykusu gelince dirense de uyumak zorunda kalır. Bir deprem, sel veya ani bir kaza karşısında en güçlü insan bile çaresiz kalabilir. Hatta günlük hayata baktığımız zaman bedene ait olan rutin hallerde bile insan acizdir. Kalbinin atmasını, gözünün görmesini, midesinin sindirmesini kendi iradesiyle yapamaz. Bunların hepsi insanın kudretinin sınırlı olduğunu gösterir.
Fakirlik: İnsanın ihtiyaçlarının çok, sahip olduklarının ise yetersiz olması sebebiyle sürekli olarak Allah'a muhtaç olmasıdır. İnsan havaya, suya, yiyeceğe... hatta sevgiye bile devamlı olarak muhtaçtır. Mesela, yeni doğan bir bebek tek başına yaşayamaz, bir başkasının bakımına muhtaçtır. İnsan sürekli olarak yemeğe ve suya muhtaçtır. Rabbimiz bir âyette şöyle buyurmaktadır:
De ki: “Söyleyin bana! Eğer suyunuz (yerin dibine) çekilecek olsa, artık size kim bir akar su getirebilir?”2
İnsanın suya muhtaç olduğuna ve devamlı karşılanan bu su ihtiyacını kendi iradesiyle temin edemeyeceğini âyet "eğer suyunuz (yerin dibine) çekilecek olsa, artık size kim bir akar su getirebilir?” ifadesiyle nazara vermektedir. Yine aynı şekilde rızık noktasında insanın aciz ve muhtaç olduğunu şu âyet açıkça ifade etmektedir:
Yâhut (Allah, size verdiği) rızkını tutsa (kesiverse), şu size rızık verecek olan kimdir? 3
Bu noktada insan hem acizdir hem fakirdir. Fakirdir çünkü suya/rızka muhtaçtır. Acizdir çünkü sular/rızıklar yeryüzünden çekilse su getirmeye, rızkını temin etmeye gücü yoktur.
Özetle acizlik, "yapamamak/güç yetirememek", fakirlik ise "muhtaç olmak" hâlini ifade etmektedir. İnsan bunları fark ettiğinde, kendi gücüne güvenmek yerine kendisinden çok daha büyük bir kudrete dayanma ihtiyacını anlar.
Besmele ise Allah'ın ismi ile işe başlamayı yani ona dayanıp güvenmeyi, insanın kendisinde bir güç ve iktidar bulunmadığı dersini verir. Bu sebeple kendi gücüne değil, Allah'ın kudretine dayanmalı, böylece insanda olan eksiklik ve güçsüzlük bir anda en büyük güç ve kuvvete döner.
İnsan bu hal üzere hareket etti mi Allah'ın rahmeti kendi üzerine çekmiş olur. Normalde acizlik ve fakirlik insan için bir eksiklik gibi görülür. Fakat tam tersine, acz ve fakrın Allah katında en makbul bir şefaatçidir. Yani insan, madem ben birçok şeye güç yetiremiyorum, madem ben devamlı olarak muhtacım, o zaman her şeye gücü yeten ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'a dayanmam güvenmem lazım der. Bu hâli ile Allah’ın kudretini ve rahmetini kendine çekmiş olur. Mesela bir konuyu anlamadığı hâlde “Ben biliyorum” diyen öğrenci, sadece kendi aklına güvenmiş olur. Bu yüzden öğretmenin bilgisinden ve yönlendirmesinden faydalanamaz. Ama “Bu konuyu bilmiyorum” diyen öğrenci, yardım ister, öğretmenin ilgisini çeker ve daha kolay öğrenir. Aczini eksikliğini kabul etmek, destek kapılarını insana açar.
Ayrıca Besmele ile yaratıcımız ile kurduğumuz irtibat, bize cesaret ve güven kazandırır. Asker örneğinde olduğu gibi. Bir asker tek başına sıradan bir insanken devlet adına hareket ettiğinde, arkasında büyük bir güç olduğunu hisseder. Aynı şekilde Allah'ın adıyla işe başlayan insan da “Ben kendi adıma değil, Allah’ın adıyla hareket ediyorum” şuuruna ulaşır. Bu şuur, insanı hem korkulardan kurtarır hem de olaylar karşısında daha sağlam durmasını sağlar. Mesela doğru bildiği bir sözü söylemekten çekinen bir kişi, Besmelenin sırrı ile hareket ettiğinde yalnız olmadığını hisseder. Allah için hareket ediyorum der ve sonucu ne olursa olsun Allah'a tevekkül ettim deyip doğru bildiği işi rahatça yapar.
Son olarak Besmele kişiyi, insanlara dilenci olmaktan kurtarır. İnsan her ihtiyacını insanlardan, sebeplerden beklerse sürekli ezilir ve hayal kırıklığı yaşayabilir. Oysa Besmele yani Allah'tan istemek, insanın yönünü doğrudan Allah’a çevirir. Böylece insan, sebepleri inkar etmeden ama kalbini onlara bağlamadan yaşar. Bu da insana hem izzet hem de güç ve huzur kazandırır. Kısacası Allah'ın adıyla hareket etmek, insanın aczini güçsüzlük, fakrını zayıflık olmaktan çıkarıp rahmete açılan bir kapı haline getirir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 1-2.
Mülk, 67 / 30.
Mülk, 67 / 21.

