İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:
Beşer esirliği parçaladığı gibi, ecirliği de parçalayacaktır.
Geçmişte olan esirlik bitmiştir. Onun yerine emek karşılığında çalışmak anlamına gelen ecirlik gelmiştir. Fakat emek karşılığında çalışmak çok suistimal edildiği için o da bitecektir.
"Beşer esirliği parçaladığı gibi, ecirliği de parçalayacaktır." ifadesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir kurtuluşun müjdesidir. Bu kurtuluş, maddi ve dünyevî reformlarla sınırlı kalmayıp manevi bir dönüşümle, yani her ferdin Allah'a karşı olan kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmesiyle tam anlamıyla gerçekleşecektir. "Mülkiyet ve serbestiyet devri", bu manevi dönüşümün sonucunda adaletin, merhametin ve karşılıklı sevginin hüküm sürdüğü, "hakiki hürriyet"in yaşandığı bir çağ olacaktır. Bu, sadece beşerin menfaati için değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak için de en büyük gayemiz olmalıdır.
Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafîf muhârebesi, tabakāt-ı beşerin şedîd olan harbine terk-i mevki‘ ediyor. Zîrâ beşer edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı.
1335/1919 Eylülünde, 20. yüzyılda yaşanan olaylardan dolayı ıstıraplı olduğum bir zamanda gördüğüm bir rüyada demiştim: “Devletlerin ve milletlerin hafif muhârebesi, toplumu meydana getiren sınıfların şiddetli harbine yerini bırakıyor.” İnsanlar, ömürleri boyunca bir soylunun toprağında, mal ve mülk edinmek şöyle dursun, hayat haklarının dahi ellerinde olmadığı bir devir yaşadılar. Zulüm ve haksızlıklarla idare edilen bu insanlar, hayatlarını bu şekilde geçiremeyeceklerini anladılar. O yüzden bu esirlik devrini canları pahasına savaşarak bitirdiler.
Şimdi ecîr olmuştur, onun yükünü çeker. Onu da parçalıyor.
Bir esir olarak hayatını yaşamak istemeyen insanlar, şimdi ücret karşılığında çalıştırılan işçiler olmuştur. İşçiliğin ağır yükünü çekerler. Çünkü ücretli olarak çalıştırılan bu insanların emeği birçok suiistimale maruz kalmıştır. İşçiler, yer altında, ölmeyecek kadar bir maaşla hayat sürerken, bankalar aracılığıyla işverenler çok büyük servet kazanmışlardır. Emek suistimal edilmiş ve karşılığı hakkıyla verilmemiştir. İşte emek sahipleri, birçok suiistimale maruz kalmalarından dolayı bu işçiliği de bitirecektir. Artık her insan, kendi işinin sahibi olabileceği veya hakkını koruyabileceği sistemler oluşturmanın çarelerini arayacaktır.
Beşerin başı ihtiyâr, edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esâret şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor.1
İnsanlık şu an gelmiş olduğu noktada, çok uzun seneler yaşamış, çok tecrübeler elde etmiş bir ihtiyara benzer. İnsanlık tarihi çok uzundur. Bu uzun tarih boyunca çok tecrübeler elde edilmiştir. İnsanlığın bu uzun tarihî süreçte geçirdiği beş dönem vardır. Birincisi, vahşet ve bedeviyet devri; ikincisi memlûkiyet devri; üçüncüsü esâret devri; şimdi de dördüncü olarak ecir devrindeyiz, fakat bu devir de geçiyor. Bu devirler başka bir risalede şu şekilde ele alınmıştır.
(Birincisi) Ehl-i dünyânın ve maddî târîhin nazarıyla, nev‘-i beşerin hayat-ı ictimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki, hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye i‘tibâriyle beşer birkaç devri geçirmiş. Birinci devri, vahşet ve bedevîlik devri. İkinci devri, memlûkiyet devri. Üçüncü devri, esîr devri. Dördüncüsü, ecir devri. Beşincisi, mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdîl edilmiş, nîm-medeniyet devri açılmış. Fakat nev‘-i beşerin zekileri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihâz edip hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp gayrete gelerek, o devri esîr devrine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ olan zâlim düstûruyla, yine insanların kavîleri zaîflerine esîr muâmelesi yapmışlar. Sonra ihtilâl-i kebîr gibi çok inkılâblarla, o devir de ecir devrine inkılâb etmiş. Yani zenginler olan havâs tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret mukābilinde hizmetkâr ittihâz etmesi, yani sermaye sâhibleri ehl-i sa‘y ve ameli küçük bir ücrete mukābil istihdâm etmeleridir. Bu devirde sû’-i isti‘mâlât o dereceye vardı ki, bir sermayedâr kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı hâlde, bir bîçâre amele sabahtan akşama kadar tahtelarz ma‘denlerde çalışıp, kūt-u lâyemût derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl, müdhiş bir kîn, bir iğbirâr verdi ki, avâm tabakası havâssa i‘lân-ı isyân etti. Şu asrın ta‘bîriyle sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip, geçen harb-i umûmî’den istifâde ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kîn ve bir tezyîf fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref her şeyi kırmak için bir cesâret vermiş.2
Yukarıdaki metin, insanlığın toplumsal hayatını beş ana devre ayırmaktadır: Vahşet ve bedeviyet devri, memlûkiyet (kölelik) devri, esirlik devri, ecirlik devri ve son olarak mülkiyet ve serbestiyet devri. Bu sınıflandırma, insanın ilk dönemlerdeki hâllerinden başlayarak toplumsal ve ekonomik yapıların karmaşıklaştığı modern çağlara doğru bir ilerleyişi gözler önüne serer. Metnimizin devamında, beşer esirliğinin farklı aşamaları, özellikle de "ecir dönemi"nin Risale-i Nur'un ışığında nasıl aydınlatıldığı ve nihaî olarak öngörülen mülkiyet ve hürriyet devrine dair imanî bir bakış açısı ele alınacaktır.
1) Vahşet ve Bedeviyet Devri: Bu ilk evre, insanın doğayla baş başa olduğu, organize toplumsal yapının zayıf olduğu, hayatta kalma mücadelesinin ön planda bulunduğu bir dönemdir. Bu dönem, ilahî vahyin tohumlarının atıldığı bir başlangıç noktası olarak görülebilir. İnsanın yaratılış gayesi olan Allah'ı tanıma ve O'na kulluk vazifesi, bu erken dönemde bile peygamberler vasıtasıyla yine mevcuttur.
2) Memlûkiyet Devri: Vahşet ve Bedeviyet devri, dinlerin ve devletlerin şekillenmesiyle "yarı medeniyet" dediğimiz memlûkiyet devrine inkılâp etmiştir. İnsanın insana tahakküm kurduğu, bir kısmının diğerini mal edinip hayvan derecesine indirdiği bu dönem, Kur'ân'ın şiddetle reddettiği bir zulüm biçimidir. Kur'ân-ı Kerîm, "Yemin olsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık...3" buyurarak insanın fıtrî bir değerine ve şerefine vurgu yapar. Memlûkiyet, bu ilahî şerefi ayaklar altına alan bir zulümdür.
3) Esirlik Devri: İnsanlar, bu memlûkiyet devrini de metinde geçtiği üzere "intibah (uyanış)" ve "intikam" dalgalarıyla bitirmişler. Fakat insanlar, her ne kadar memlûkiyet devrini bitirmiş olsalar da "hüküm galip olanındır, yenenin sözü geçer" düsturuyla zalimce hareket etmişler. Güçlü olanlar, zayıf olanlara esir muamelesi yapmışlar. Bu şekilde esirlik devri de 1789 Fransız İhtilali'ne kadar devam etmiştir.
(*) Orta Çağ'da Hristiyan toprak sahiplerinin ve kilisenin baskısı altındaki insanlar, memlûkiyet ve esirlik devirlerinin mazlumları olmuşlardır. Avrupa bu zulüm devirlerini geçirirken Müslümanlar ise huzur, mutluluk gibi anlamlara gelen saadet kelimesiyle adlandırılan bir dönemi, yani Asr-ı Saadet'i yaşamış. Bu dönemden aldığı öğreti ile adalet ve huzur içerisinde uzun yıllar geçirmişlerdir. Bu yüzden İslamiyet'in böyle zulümlerle dolu devirleri, karanlık bir Orta Çağ'ı olmamıştır.
4) Ecir Devri: Sömürünün yeni yüzü: Metnin en çok üzerinde durduğu "ecir devri", modern kapitalizmin ve sermaye birikiminin bir tezahürü olarak karşımıza çıkar. Bu devirde, sermaye sahipleri (havas), emeğiyle çalışanları (avam) küçük bir ücret mukabilinde istihdam eder. Metindeki çarpıcı örnek, bir sermayedarın bankalar aracılığıyla kısa sürede büyük kazançlar elde ederken, bir amelenin gün boyu ağır şartlarda çalışarak ancak temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar ücret kazanmasıdır. Bu durum, toplumsal eşitsizliği ve adaletsizliği net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Risale-i Nur penceresinden bakıldığında, "ecir devri"nin bu adaletsizliği, Kur'ân'ın adalet ve emanet kavramlarına aykırıdır. Allah, her insana rızık olarak bir şeyler vermiş ve bu rızıkların bir kısmını da fakirler için bir hak olarak belirlemiştir. Zekât ve sadaka gibi ibadetler, bu toplumsal dengeyi sağlamaya yönelik ilahî emirlerdir. Sermayenin sadece birkaç kişinin elinde toplanması ve emeğin değersizleştirilmesi, bu ilahî adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Metinde bahsedilen "müthiş bir kin, bir iğbirâr"ın ortaya çıkması ve "sosyalistlik, bolşeviklik" gibi akımların doğuşu, bu adaletsizliğin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu akımlar, insandaki "nefs-i emmâre"nin (kötülüğü emreden nefis) ve "kıskançlık" gibi menfi duyguların tetiklenmesiyle zulme karşı bir isyanı körüklemiştir. Ancak bu isyanların yöntemleri ve sonuçları da ilahî ölçülerle değerlendirilmelidir. Bolşeviklik gibi akımların getirdiği yıkım ve zulüm, sadece bir tabakayı değil, tüm beşeriyeti etkilemiştir.
5) Kur'ânî ve İmanî Bir Çözüm: Mülkiyet ve Hürriyet Devrine Doğru
Metin, beşeriyetin bu zorlu aşamalardan geçerek nihayet "mülkiyet ve serbestiyet devri"ne ulaşacağını öngörmektedir. Bu devir, Kur'ânî ve imanî perspektiften bakıldığında sadece ekonomik bir özgürlük değil, aynı zamanda ilahî adalet ve merhametin tam olarak tecelli ettiği bir dönemdir.
İmanın Işığında Mülkiyet ve Adalet: Kur'ân, mülkiyeti Allah'ın bir emaneti olarak görür. İnsanlar, bu dünyada sahip oldukları her şeyin geçici olduğunu bilmeli ve emaneti layıkıyla kullanmalıdır. Bu emaneti sadece kendi nefsi için değil, toplumun faydası için de kullanmak, imanî ve insanî bir sorumluluktur. Sermaye sahiplerinin, Kur'ânî prensipler çerçevesinde, zengin veya idareci olmanın getirdiği sorumlulukla halkı gözetmesi, onlara âdilane bir ücret ödemesi ve sosyal adaleti sağlaması gerekmektedir. Bu, "ecir devri"ndeki sömürünün sona ermesi demektir.
Hürriyetin Sınırları ve Sorumlulukları: "Serbestiyet devri", mutlak bir anarşi veya kontrolsüz bir özgürlük anlamına gelmez. İnsanın özgürlüğü, Allah'ın koyduğu sınırlar ve ahlakî prensipler çerçevesinde anlam kazanır. Kur'ân, insana akıl ve irade vererek onu sorumlu tutar. Bu devirde, her ferdin kendi emeğinin karşılığını âdil bir şekilde alması, mülkiyet hakkının güvence altına alınması ve kimsenin kimseyi sömürmemesi esastır. Bu, "kul hakkı" denilen en önemli emanetin gözetildiği bir devirdir.
Risale-i Nur'un Çözümü: İman ve Ahlakın Yükselişi: Risale-i Nur'da bu toplumsal sorunların kökeni ve çözümü detaylı bir şekilde ele alınır. Bediüzzaman Said Nursî'ye göre, modern dünyadaki sosyal ve ekonomik sorunların temelinde imansızlık ve ahlakın zayıflaması yatmaktadır. Sermaye birikiminin ve rekabetin getirdiği adaletsizlikler, nefsânî arzuların ve dünyevî hırs ve heveslerin kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkmasının sonucudur. Risale-i Nur, bu sorunların çözümünü, her ferdin imanını kuvvetlendirmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve Allah'ın emirlerine uygun yaşamasıyla mümkün görüyor.
Özellikle "Ecir Devri" ile ilgili metindeki vurgular, Risale-i Nur'un farklı risalelerde ele aldığı zengin ve fakir arasındaki münasebetler, sermayenin toplumsal sorumluluğu ve faiz gibi konularla paralellik arz eder. Risale-i Nur, zenginliğin bir imtihan olduğunu, servetin sadece bireysel bir haz değil, toplumsal bir emanet olduğunu vurgular. Bu emaneti, zekât, sadaka ve hayır hasenat gibi yollarla topluma geri döndürmek, hem zengine hem de fakire huzur getirecektir. Fakirlerin de sabır ve şükürle hareket etmesi, isyan yerine dua ve tevekkülle Allah'a yönelmesi, "ecir devri"nin getirdiği kin ve nefreti dağıtacaktır.
Sonuç olarak, beşeriyetin "ecir devri" olarak adlandırdığı bu dönem, bir adaletsizlik ve sömürü çağıdır. Ancak Kur'ânî ve imanî bakış açısı, bu karanlık tabloyu umutsuzlukla değil, ilahî adalet ve rahmetin tecellisine dair bir beklentiyle aydınlatır. Risale-i Nur'un vurguladığı gibi, beşeriyetin bu zorlu süreçten kurtuluşu ancak imanın kuvvetlenmesi, güzel ahlakın yerleşmesi ve Allah'ın emirlerine uygun yaşanmasıyla mümkün olacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 333.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 244.
İsrâ Suresi 14/70

