Öncelikle şunu belirtelim ki, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin seyyidliğini kendisinin ikrar ettiğinde hiçbir tereddüd yoktur! Zira böyle büyük bir İslâm âliminin hususi sohbetlerinde mükerreren bunu açık bir şekilde belirtmesi ve bir talebesinin kaleminden de olsa bunu kitabına alması ve yine Üstad’ın kendi el yazısıyla Santral Sabri’nin mektubuna düştüğü notlar, Üstad Bediüzzaman’ın seyyidliğini kabul ettiğini açıkça göstermektedir. Risalelerde geçen “ben seyyid değilim” ifadesine gelince, mahkeme esnasında söylenen bu söz, içinde bulundukları mahkeme şartlarından kaynaklanan bir ihtiyaca binaen söylenmiş tevriyeli bir sözden ibarettir. Yani iki anlama gelen bir sözü Üstad, diğer anlamını kasd ederek söylemiştir. Çünkü seyyidin bir anlamı Peygamberimiz’in (asm) neslinden gelen kimse olmakla beraber asıl mânâsı “efendi” demektir. Hz. Peygamber (asm)’ın mübarek nesline de hürmeten “seyyid” ünvanı verilmiş ve bu kelime o mânâyı da ifade eder olmuştur. Hazret-i Üstad’ın Eskişehir Müdafaası’nın girişinde yer alan şu ifadeleri, onun mahkemede tevriye yollu beyanlarda bulunduğunun açık ifadesidir:
Bütün müdafaatımda ara-sıra görünen mülayimâne ve musalahakârâne tabirler ise; tevriye nev’inden olarak mahzâ masum kardeşlerimi kurtarmak içindir. Yoksa masumiyetim ve mazlumiyetim beni çok şiddetli konuşturacaktı.1
Bediüzzaman Hazretleri kendi ifadeleriyle “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim” diye, İslâm’a hizmet etmek için çıktığı bu yolda, karşısında birçok düşman buldu. O dönemlerde İslâm’a hizmet edenlerin başında Hz. Üstad ve talebeleri geliyordu. Hal böyle olunca İslâm düşmanlarının gözü hep Bediüzzaman Hazretlerinin üzerinde yoğunlaştı. Onu ortadan kaldırmak için çok planlar tertip edip uygulamaya koysalar da bunda başarılı olamadılar. Fakat din düşmanları Hz. Üstad'ı hiç rahat bırakmadılar. Sürgünden sürgüne, mahkemeden mahkemeye, hapisten hapse dolaştırıp durdular. Defalarca zehirlediler. Eziyetler, işkenceler, baskılar ve takipler hiç eksik olmadı. İşte bu derece sıkıntı içerisinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bilirkişinin Mehdîlik suçlamalarından kurtulmak ve böylelikle hizmetinin ve talebelerinin üzerindeki büyük bir evham bulutunu dağıtmak için mahkemede neseben seyyidliğini gizlemeyi tercih etmiştir ve bunu açıkça şöyle dile getirmiştir.
Bazı emarelerle bildim ki, gizli düşmanlarımız Nur’un kıymetini düşürmek fikriyle, siyaset mânâsını hatırlatan Mehdîlik davasını tevehhüm ile güya Nurlar buna bir âlettir diye çok asılsız bahaneleri araştırıyorlar. Belki benim şahsıma karşı bu işkenceler, bu evhamlarından ileri geliyor.2
Latif bir tevâfuktur ki Resulullah (sav) Efendimiz de aynı şekilde bir hadis-i şeriflerinde seyyid olduğunu reddederken, diğerinde bizzat seyyid olduğunu ifade etmişlerdir. Şöyle ki:
Âmir oğullarının elçileriyle birlikte (elçi olarak) Resûlullah (sav)’in huzuruna gitmiştim. (Hz. Peygambere): Sen bizim Seyyidimizsin, dedik de, (Resulü Ekrem): ‘Seyyid Allah’tır’ buyurdu.3
Allah Resûlü (asm) bu ifadesiyle gerçek anlamda seyyidin, yani herkesin tek efendisinin Allahü Teâlâ Hazretleri olduğunu ortaya koymuştur. Fakat başka bir hadis-i şeriflerinde ise bunun tam tersi olarak şu şekilde buyurmuştur.
Ben Âdemoğullarının seyyidiyim (efendisiyim), övünmek için söylemiyorum!4
Yukarıdaki hadisten anladığımız üzere seyyid kelimesi hakiki mânâda efendilik kasd edilmeden “insanların büyüğü” anlamında kullanılmıştır. İşte Bediüzzaman Hazretleri de, mahkemede, seyyid kelimesinin birinci hadiste geçen mânâsını esas alarak “ben seyyid değilim” demiştir. Risale-i Nur’a geçen ve talebelerinden nakledilen rivayetlerde ise Hazret-i Peygamber’in neslinden gelen anlamında “seyyid” sıfatını kendisi için kullanmıştır diyebiliriz.
Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 2, s.732
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 454
Ebû Dâvud, Edep, H. No: 4806
Ebû Davûd, Sünnet, H. No: 4670; İbn Mâce, Zühd, 37

