Bediüzzaman Hazretlerini ve Risale-i Nur’u hiç tanımamış birine anlatırken, önce onun nasıl bir dönemde yaşadığını ve hangi probleme cevap aradığını bilmek gerekir. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı, Osmanlı Devleti’nin son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan, savaşların, siyasi ve sosyal değişimlerin, dini hayat üzerindeki baskıların ve Batı’dan gelen yeni fikirlerin yoğun biçimde tartışıldığı çalkantılı bir döneme denk gelmiştir. O, bütün bu şartlar içerisinde asıl problemin insanın imanını ve dini şuurunu kaybetmesi olduğunu düşünmüş ve hayatını özellikle iman esaslarını akıl ve delil yoluyla açıklamaya adamıştır. Kendisi İslam'ın içinde bulunduğu bu durumu şöyle ifade etmektedir:
Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taûn felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.1
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman Hazretleri, çağın en temel meselesini imanın zayıflaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan manevi buhran (sıkıntı, bunalım) olarak görmüş, çözümün ise İslam’ın temel iman esaslarını yeniden kuvvetli ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymak olduğunu düşünmüştür. Bu sebeple bütün gayretini, insanın imanını akıl ve delil yoluyla sağlamlaştırmaya yöneltmiştir. Bu mücadelenin en önemli ürünü ise Risale-i Nur Külliyatı olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursi Kimdir?
Bediüzzaman Hazretleri, 1877 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelmiş ve 1960 yılında Şanlıurfa’da vefat etmiş önemli bir İslam âlimidir. "Bediüzzaman" (zamanın harikası) unvanı, genç yaşta sahip olduğu ilmi birikim ve kabiliyet sebebiyle kendisine hocaları tarafından verilmiştir. Daha çocuk denecek yaşlarda medrese eğitimi almış, klasik İslam ilimlerinde kısa sürede büyük bir ilerleme göstermiş ve on dört yaşında icazet almıştır. Bununla birlikte yalnızca dini ilimlerle yetinmemiş, dönemin modern bilimlerini de takip etmiş ve din ile fen bilimlerinin birbirine zıt olmadığı fikrini savunmuştur. Bu durumu kendisi şöyle ifade etmektedir:
Beni, skolâstik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes’eleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler te’lif eyledim.2
Bu bağlamda Bediüzzaman Hazretleri, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, mantık, münazara ve belâgat gibi İslami ilimlerin yanı sıra matematik, geometri, astronomi, coğrafya, fizik, kimya, inorganik kimya, jeoloji ve felsefe gibi dönemin fen ilimleriyle de ilgilenmiştir. Genç yaşlarında bölgenin tanınmış âlimleriyle yaptığı ilmi münazaralarda sorulan sorulara verdiği cevaplarla ilmi üstünlüğünü ortaya koymuş ve bu münazaralar neticesinde şöhreti kısa sürede yayılmıştır. Hatta matematik alanında bir eser telif ettiği, ancak bu eserin bir yangında diğer bazı çalışmalarıyla birlikte yandığı nakledilmektedir. Van’da kaldığı dönemde de dönemin fen ilimlerini yakından takip etmiş ve bu alanlarda uzman kişilerle fikir alışverişinde bulunacak seviyeye ulaşmıştır.3
Onun dikkat çeken yönlerinden biri de İslam ilimleri ile çağın bilimsel ve felsefi meselelerini birlikte ele almasıdır. Bediüzzaman Hazretlerine göre insanın aklı ile kalbi arasında bir çatışma olmamalıdır. Din, aklı ve düşünmeyi engelleyen bir alan değildir. Din insanın varlık, hayat, ölüm ve kâinat hakkında sorduğu en temel sorulara anlam kazandıran bir rehberdir. Bu fikirlerini şu şekilde ifade etmiştir:
Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.4
Bu nedenle eğitimde hem dini ilimlerin hem de fen bilimlerinin birlikte okutulmasını savunmuş ve Van’da "Medresetü’z-Zehra" adıyla bir üniversite kurmayı düşündüğü eğitim projesiyle bu anlayışı hayata geçirmeyi hedeflemiştir.
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı yalnızca ilmi faaliyetlerden ibaret değildir. Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’a gelmiş, devletin ve İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu problemlere dair fikirler ortaya koymuş, I. Dünya Savaşı’nda gönüllü milis kuvvetleriyle görev almış ve Ruslara esir düşmüştür. Daha sonraki yıllarda ise hayatının önemli bir kısmı sürgün, gözetim, hapis ve mahkemelerle geçmiştir. Özellikle Cumhuriyet döneminde dini faaliyetleri sebebiyle defalarca sürgün edilmiş, Eskişehir, Kastamonu, Denizli, ve Afyon gibi yerlerde hapsedilmiştir. Fakat bu zor şartlar altında dahi eserlerini yazmaya ve talebeleri aracılığıyla yaymaya devam etmiştir.
Bediüzzaman Hazretlerinin temel meselesi, dinin çağ dışı görüldüğü bu dönemde, imanın çağ dışı olmadığını, özellikle bu zamanda iman etmenin ne kadar ihtiyaç olduğunu ve bu bağlamada iman esaslarını aklen anlamlandırmanın mümkün olduğunu göstermektir. Özellikle Allah’ın varlığı ve birliği, ölümden sonra hayat, peygamberlik, Kur’an’ın Allah’ın kelamı oluşu ve insanın yaratılış amacı gibi konular üzerinde yazılar yazmıştır.
Risale-i Nur Nedir ve Ne Anlatır?
Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Hazretlerinin özellikle 1926’dan itibaren sürgün ve baskılar altında bulunduğu yıllarda kaleme aldığı eserlerden oluşan geniş bir külliyattır. Külliyatın temel amacı, Kur’an’ın iman ve ahlakla ilgili hakikatlerini çağın insanına akli deliller ve örneklerle açıklamaktır. Bu sebeple Risale-i Nur, klasik anlamda ayetlerin kelime kelime açıklamasını yapan bir tefsirden ziyade, Kur’an’ın iman esaslarını esas alan ve dönemin ihtiyaç duyduğu manevi problemlerin izahını yapan "manevi bir tefsir" olarak nitelendirilir.5
Risale-i Nur’un merkezinde iman vardır. Bediüzzaman Hazretlerine göre insanın karşı karşıya bulunduğu en büyük problem, imanın zayıflaması ve insanın Allah, ölüm ve ahiret hakkındaki inancını kaybetmesidir. Çünkü dünyevi sıkıntılar geçicidir fakat insanın sonsuz hayatını ilgilendiren iman meselesi çok daha temel bir meseledir. Bu nedenle eserlerinde iman esaslarını sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.
Risale-i Nur Külliyatında Allah’ın varlığı ve birliği, kâinatın yaratılışı ve anlamı, insanın mahiyeti, ölüm ve ahiret hayatı, peygamberlik, Kur’an’ın hakikati, kader, ibadet, dua, şükür, sabır, güzel ahlak ve sünnet-i seniyye gibi pek çok konu ele alınır. Ancak bunların çoğu, sadece “şunu yap, bunu yapma, şunu yaparsan şu kadar sevap...” tarzında anlatılmaz. Öncelikle insanın neden inanması, neden ibadet etmesi ve neden güzel ahlaklı olması gerektiği açıklanmaktadır. Böylece iman ile ibadet arasında akli ve manevi bir bağ kurulması sağlanmaktadır.
Risale-i Nur’un dikkat çeken bir diğer özelliği, tabiat ve tesadüf gibi kavramların Allah’ın yaratmasını açıklamak için yeterli olmadığını delillerle ortaya koymaya çalışmasıdır. Örneğin insan bedenindeki son derece düzenli sistemler, kâinattaki ölçü ve denge, canlıların yaratılışındaki sanat ve hikmet üzerinden Allah’ın ilim, kudret ve iradesine dikkat çekilir. Böylece insanın çevresindeki varlıklara Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren birer “ayet (delil)” nazarıyla bakması öğretilmektedir.
Bu bağlamda Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinde iman meselelerini düşünmeye ve anlamaya sevk eden tefekküri (derin düşünmek, kâinatı, varlıkları ve olayları inceleyip bunlardan ders veya ibret çıkarmak) bir bakış hakimdir. Bu sebeple Risale-i Nur’da akla, mantığa, gözleme ve muhakemeye sık sık başvurulur. Aynı zamanda yalnızca akla değil, insanın kalbine ve ruhuna da hitap edilir. Bu yönüyle Risale-i Nur, "Bu iman esasları neden doğrudur ve insan bunları aklıyla ve kalbiyle nasıl anlayabilir?" sorusuna cevap vermeye çalışan bir külliyattır.
Kısacası Bediüzzaman Hazretleri, modern çağda imanla ilgili şüphelerin ve fikri problemlerin arttığını görmüş ve hayatını bu problemlere Kur’an’dan hareketle cevap vermeye adamış bir İslam âlimidir. Risale-i Nur ise onun bu gayretinin neticesinde ortaya çıkan, başta iman esasları olmak üzere insanın Allah, kâinat, hayat, ölüm ve ahiret ile ilişkisini açıklayan geniş bir eserler külliyatıdır.
Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 2, s. 975.
Heyet, a.g.e, c. 2, s. 975.
Heyet, a.g.e, c. 1, s. 83.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 424.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 545.

