İlgili kısım şu şekildedir:
Bir zaman Emirdağı’nda ikāmete me’mur edildim. Tek başıma bir menzilde, adeta bir haps-i münferid içinde bana çok ağır gelen bu tarassudlar ve tahakkümlerle bana işkence vermelerinden hayattan usandım. Hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ruh u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır diyerek ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inayet-i İlahiye imdada yetişti. Kalemleri teksir makinesi olan Medresetü’z-Zehra şakirdlerinin ellerine yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden Nur’un kıymettar mecmualarından bir kalemle her mecmuadan beş yüz nüsha meydana geldi. Fütuhata başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi. Hadsiz şükür olsun dedirtti. 1
Bu ifadeler, ölümü temenni eden ümitsiz bir ruh halini değil; son derece ağır zulüm, yalnız bırakılma, baskı ve zorlama altında geçen bir hayatın durumunu gözler önüne serer. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “kabri” veya “hapsi” tercih eder gibi konuşması, iman ve Kur’an hizmetinden kaçmak değil; maruz kaldığı eza ve işkencenin şiddetini anlatmaktır.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ hayatı, zahiren ikamet gibi görünse de hakikatte çok ağır bir sürgün, baskı, tecrit ve manevi hapis hayatıdır. Daimi gözetim altında tutulmuş, dışarı çıkmaları takip edilmiş, kır gezilerinde arkasına bekçiler ve jandarmalar takılmış, hatta bir defa arkasından kurşun dahi attırılmıştır. Kıyafetine, sokağa çıkmasına ve insanlarla temasına kadar müdahale edilmiş; camiye devamı dahi bir müddet sonra men edilmiştir.
Emirdağ hayatının en acı taraflarından biri de suikast ve zehirleme teşebbüsleridir. Daha önce defalarca zehirlenen Üstad Hazretleri, Emirdağ’da da yemeklerine gizlice zehir katılması suretiyle çok defalar zehirlenmiştir. Bu zehirlerin tesiriyle günlerce şiddetli ıstırap çekmiş, hasta yatmış; fakat Allah’ın lütuf ve himayesiyle tekrar afiyet bulmuştur. Buna rağmen namazını, evradını ve Risale-i Nur hizmetini bırakmamıştır.
Bütün bunlar gösteriyor ki Emirdağ hayatı, rahat bir ikamet değil; mahkeme, sürgün, takip, tehdit, mahrumiyet, zehirlenme ve tecrit ile örülü çok çetin bir dönemdir. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bazı yerlerde hapsi veya kabri bu hayata tercih eder gibi ifadeler kullanması da, bu baskıların ne derece ağır ve insana hayatı usandıracak kadar elemli olduğunu gösterir.
Belirsiz, keyfi, devamlı ve yıpratıcı bir baskı hayatı, bazen insan ruhuna, sınırı ve süresi belli bir hapisten daha ağır gelebilir. Çünkü hapiste insan hiç olmazsa halini bilir; fakat sürekli gözetlenen, baskı altında tutulan, yalnız bırakılan bir sürgün hayatında ruh her an ayrı bir sıkıntı çeker.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu ifadeleri, intihar arzusu manasına gelmez. Nitekim kendisi açıkça, dinin intiharı menetmesi sebebiyle böyle bir yola asla gitmediğini de şu şekilde ifade eder:
Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. 2
Bu cümleler, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hizmet uğrunda ne kadar ağır çileler çektiğini açıkça gösterir. Üstad Hazretleri de insandır; elem duyar, sıkıntı çeker, yalnızlık hisseder. Üzerindeki baskılar öyle bir dereceye gelmiştir ki hayat kendisine zahiren çok ağır görünmüştür. Fakat bu hal, kaderden şikayet veya hizmetten geri çekilme değildir. Aksine, bütün bu acılar içinde dahi intiharı reddetmiş, sabretmiş ve vazifesine devam etmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 271.
Heyet, Bediüzzaman Said Nursi ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 2, s. 978.

