Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin merhum Adnan Menderes’e yazdığı mektup, Hayrat Neşriyat tarafından basılan Emirdağ Lahikası'nın 4. cildinde geçmektedir. Mektubu genel hatlarıyla şöyle özetlemek mümkündür:
Bediüzzaman Hazretleri mektubunda Kur’an’ın "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenemez" prensibine vurgu yapar.1 Siyasi taraftarlık uğruna bir kişinin suçuyla akrabalarının veya tüm grubun suçlanmasının toplumda kin ve düşmanlığı körüklediğini, bunun da dış güçlerin müdahalesine zemin hazırlayan tehlikeli bir "zehir" olduğunu belirtir.
"Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir" hadis-i şerifini hatırlatarak devlet yöneticiliği ve memuriyetin, bir hâkimiyet ve tahakküm aracı değil, millete bir hizmetkârlık makamı olması gerektiğini ifade eder. Enaniyetin (bencilliğin) bu makamı bir baskı aracına dönüştürmesinin adalet duygusunu zedelediğini belirtir.
Irkçılık damarının İslami kardeşliği zedelediğini ve dört yüz milyonluk İslami kardeşlik bağını cüzî dünyevi menfaatler için feda etmek olduğunu savunur. Bu tür bir ırkçılığın hem vatana hem de dindar demokratlara yönelik büyük bir tehlike olduğunu, gerçek Türk kimliğinin bu ayrıştırıcı hatadan uzak durması gerektiğini vurgular.
"Müminler birbirine karşı, parçaları birbirini tutan bir bina gibidir" düsturunu hatırlatarak, dış tehditlere karşı içerideki farklılıkları unutup dayanışma içinde olunması gerektiğini öğütler. Siyasi hırslar yüzünden muhaliflerin küfre veya yanlışa düşmesini alkışlamanın ahlaki bir çöküş olduğunu belirtir.
Mektubun sonunda, dindar demokratların halk nezdindeki gücünü koruması ve İslam dünyasının desteğini kazanması için şu somut adımları önerir:
Ayasofya’nın tekrar cami olarak ibadete açılması.
Risale-i Nur’un üzerindeki baskıların kaldırılıp resmen serbest bırakılması.
Özetle Bediüzzaman Hazretleri, Adnan Menderes’e siyasi rakiplerinin tuzaklarına karşı "Kur’ani esaslara dayanmayı", "adaletten ayrılmamayı" ve "İslami değerleri (Ayasofya'nın ibadete açılması ve Risale-i Nur'un serbest olması gibi) birer siper ve dayanak noktası yapmayı" tavsiye etmektedir.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin merhum Başbakan Adnan Menderes'e göndermiş olduğu mektubun tamamı şu şekildedir:
Risâle-i Nûr’un vatana, millete ve İslâmiyet’e büyük hizmetini kabûl ve takdîr eden Başvekîl Adnân Menderes’e Üstâdın yazdığı bir mektûb
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Ben çok hasta olduğum ve siyâsetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnân Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaz‘iyetim görüşmeye müsâade etmediği için, o sûrî konuşmak yerine, bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.
Gāyet kısa birkaç esası, İslâmiyet’in bir kahramanı olan Adnân Menderes gibi dindârlara beyân ediyorum:
Birincisi: İslâmiyet’in pek çok kānûn-ı esâsîsinden birisi وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyet-i kerîmesinin hakîkatidir ki, birisinin cinâyetiyle başkaları ve akraba ve dostları mes’ûl olamaz. Hâlbuki şimdiki siyâset-i hâzırada particilik tarafdârlığı ile, bir cânînin yüzünden pek çok ma‘sûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinâyeti yüzünden, tarafdârları veyâhûd akrabaları dahi şenî‘ gıybetler ve tezyîfler edilip, bir tek cinâyet yüz cinâyete çevrildiğinden, gāyet dehşetli bir kîn ve adâveti damarlara dokundurup, kîn ve garaza ve mukābele-i bi’l-misile mecbûr ediliyor. Bu ise hayât-ı ictimâiyeyi tamâmen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hâriçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemîn hazırlamaktır. Îrân ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhrânlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil. Bize nisbeten pek hafîf, yüzde bir nisbetindedir. Allâh etmesin, bu hâl bizde olsa, pek dehşetli olur.
Bu tehlikeye karşı çâre-i yegâne, uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, ma‘sûmları himâye için, cânîlerin cinâyetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem emniyetin ve âsâyişin temel taşı, yine bu kānûn-ı esâsîden geliyor. Meselâ, bir hânede veya bir gemide bir ma‘sûmla on cânî bulunsa, hakîkî adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstûr-u esâsîsiyle o ma‘sûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım. Tâ ki ma‘sûm çıkıncaya kadar.
İşte bu kānûn-ı esâsî-yi Kur’ânî hükmünce, âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek ve on cânî yüzünden doksan ma‘sûmu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhî’nin celbine vesîle olur. Mâdem Cenâb-ı Hakk, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîkî dindârların başa geçmesine yol açmış, Kur’ân-ı Hakîm’in bu kānûn-ı esâsîsini kendilerine bir nokta-i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtâr ediyor.
İslâmiyet’in ikinci bir kānûn-ı esâsîsi şu hadîs-i şerîftir: سَیِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakîkatiyle, me’mûriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksâniyetiyle ve ubûdiyetin za‘fiyetiyle, benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Me’mûriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adâlet adâlet olmaz. Esâsıyla da bozulur ve hukūk-ı ibâd da zîr ü zeber olur. Hukūk-ı ibâd, Hukûkullâh hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesîle olur.
Şimdi Adnân Menderes gibi, "İslâmiyet’in ve dinin îcâblarını yerine getireceğiz" diyene ve mezkûr iki kānun-ı esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyânın, gāyet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaz‘iyetinde hücûm etmek ihtimâli kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kānun-ı esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk ma‘sûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd-ı mutlak ve her nefsin zevkine geçecek me’mûriyete, bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dîndâr hürriyetperverlere hücûm ediliyor.İkinci hücûm da; İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp -evvelkisi gibi- bir cânî yüzünden yüz ma‘sûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakîkatte ırkçılık damarıyla hem hürriyetperver dîndâr demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem demokratların ta‘kîb ettiği siyâset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gāyet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin def‘a daha ziyâde hakîkî kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor. Meselâ, İslâmiyet milliyeti ile dört yüz milyon hakîkî kardeşin her gün (اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ) duâ-yı umûmîsiyle ma‘nevî yardım görmek yerine, ırkçılık ile o dört yüz milyon mübârek kardeşleri, dört yüz serserîye ve lâubâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz’î bir menfaati için terkettiriyor.
Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dîndâr demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir ve öyle yapanlar da hakîkî Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler. Bu iki tâife her şeyden istifâdeye çalışıp, dîndâr demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları, meydandaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahrîbâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı, kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân-ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz - dört yüz milyon şâkirdi bulunan hakîkat-i Kur’âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet-i ebediyenin zevklerini o câzibedâr hakîkatle beraber nokta-i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hâriçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çâre-i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve hâricî düşmanlarınız, sizin bir cinâyetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinâyetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfî edilmeyecek bir tehlike olur.
Cenâb-ı Hakk, sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye, ben ve Nûrcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakîkati kabûl etmenize mukābil duâ etmeye karar vereceğiz.
[Üçüncüsü: İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyeye dâir bir kānûn-ı esâsîsi dahi bu hadîs-i şerîfin [اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا] hakîkatidir. Yani, hâriçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir. Hatta en bedevî tâifeler dahi bu kānun-ı esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hâriçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını ve kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hâriçteki düşman def‘oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde, binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfurûşluktan, gururdan ve gaddâr siyâsetten gelen dâhildeki tarafgîrâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhâlifine melek yardım etse la‘net edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hatta bir sâlih âlim, fikr-i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfîr derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuz beş seneden beri siyâseti terkettim.
Hem şimdi birisi, hem Ramazân-ı Şerîf’e, hem şeâir-i İslâmiyeye, hem bu dîndâr millete büyük bir cinâyeti yaptığı vakit, muhâliflerinin onun o vaz‘iyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki küfre rızâ küfür olduğu gibi, dalâlete ve fıska ve zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki, kendilerini millet nazarında ettikleri cinâyetlerinden ma‘zur göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların netîceleri pek tehlikeli olduğu gibi, ictimâî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir sûikast hükmündedir. Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta-i esâsiyeyi şimdilik dîndâr hürriyetperverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum. Saîdü’n-Nûrsî
(Adnân Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan ictimâî hayâtımıza âit bir hakîkatin hâşiyesini tekrar takdîm ediyoruz)
[Hâşiye: Eskilerin lüzûmsuz ve keyfî kanunları ve sûiistimâlleri netîcesiyle, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden Tîcânî mes’elesini ve ağır cezâlarını dîndâr demokratlara yüklememek ve Âlem-i İslâm’ın nazarından demokratları düşürmemenin çâre-i yegânesi, kendimce böyle düşünüyorum: Ezân-ı Muhammedî’nin neşriyle demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, Ayasofya’yı da, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve hâlen İslâm’da çok hüsn-ü te’sîr yapan ve bu vatan ahâlisine Âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risâle-i Nûr’un resmen serbestîsini dîndâr demokratlar i‘lân etmeli ve bu yaraya bir nevi‘ merhem vurmalıdırlar. O vakit Âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının da zâlimâne kabâhâtları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dîndâr demokratlar, husûsen Adnân Menderes gibi zâtların hâtırları için, otuz beş seneden beri terkettiğim siyâsete bir iki sâat baktım ve bunu yazdım.
Saîdü’n-Nûrsî
Üstâdımız Efendimiz'den yeni aldığımız bu yeni hakîkati sizlere berây-ı ma‘lûmât arz ediyoruz.
Husrev2
Fatır, 35/18.
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c. 4, s. 398.

