Cenab-ı Hak, Bakara suresinin 62. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
Şübhesiz ki (zâhiren) îmân edenler, yahudi olanlar, hristiyanlar ve sâbiîler yok mu, (onlardan) kim Allah'a ve âhiret gününe (hakikaten) îmân edip sâlih bir amel işlerse, artık onların, Rableri katında mükâfâtları vardır; onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.1
Alusi tefsirinde zikredildiğine göre bu ayet-i kerimenin evvelinde zikredilen iman edenlerin kimler olduğu hakkında bir çok sözler vardır. Süfyan-i Sevri (Rahimehullah) Hazretlerinden nakledildiğine göre bunlar, inandıklarını sadece dilleriyle açıklayan münafıklardır, zira kâfirler sırasında zikredilmişlerdir. Onların münafık ünvanıyla değil de, mümin olarak zikredilmeleri şunu ifade etmektedir ki, kalpte tasdik olmadan sadece dille ikrar görünüşde iman sayılırsa da ahirette onlara hiç bir fayda vermeyecek, onları küfür felâketinden asla kurtaramayacaktır.
İmam-ı Süddi'den (ra) nakledildiğine göre bunlar, Efendimize (sav) kavuşmamış olup onun gönderilmesini bekleyen Necaşi'nin adamları ve Veraka İbn-i Nevfel gibi kişilerdir.
İbn-i Abbas (ra) dan rivayet edilene göre ise bunlar, Efendimiz (sav) gönderilmeden evvel, Hz. İsa'ya (as) inanmış kişilerdir.
Denilmiştir ki; bunlar Hazret-i Selman'ın adamlarıdır ki, İmam-ı Mücahid, Selman-ı Farisi'den rivayet ettiğine göre, Selman-ı Farisi (ra) onların haberlerini Resulullah'a (sav) anlatınca Efendimiz (sav) ona; "Onlar ateştedir." buyurmuş, bunun üzerine yeryüzü Selman-ı Farisi'ye karanlık gelmişti. İşte o zaman bu ayet-i celile inmişti. Sonra Selman-ı Farisi'de; "Sanki sırtımdan
bir dağ kaldırıldı." buyurmuştur.2
İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatim, Süddi'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmişler: Bu ayet-i celile Selman-ı Farisi'nin (ra) adamları hakkında nazil olmuştur.
Hazreti Selman Nisabur ordusunun ileri gelenlerindendi. Kralın oğlu yakın dostuydu, o kadar ki hiç biri diğerine sormadan hiç birşeye karar vermezdi. Ve ikisi beraber ava giderlerdi. Bir kere avda bulunurlarken karşılarına çadırdan bir ev çıktı. Hemen o eve geldiler, içerisin de bir kişiyle karşılaştılar ki, önüne mushafı koymuş hem okuyor hem de ağlıyordu. Onlar ona: “Bu okuduğun nedir ?” dediler. O da: “Bunu öğrenmek isteyen sizin gibi at üzerinde durmaz. Eğer bu kitapta bulunanları öğrenmek istiyorsanız inin de size öğreteyim.” dedi. Onlarda hemen indiler. Bunun üzerine o Zat kendilerine: “Bu, Allah tarafından gelmiş bir kitaptır. Bu kitabında, kendisine itaat edilmesini emretmiş, isyan edilmesini nehyetmiştir. Bu kitapta, hırsızlık etmemek, zina etmemek, haksız yere insanların mallarını almamak gibi hükümler beyan edilmektedir.” dedi. Ve onlara o kitapta olan diğer meseleleri beyan etti. O kitap Allah'ın İsa'ya (as) indirdiği İncil kitabıydı. O zatın sözleri bunlara çok tesir etti ve hemen tövbe edip İslâm'a girdiler. O zaman o zat onlara: “Şüphesiz sizin kavminizin kestiğini yemek size haramdır.” dedi. Onlar o zatın yanına gelip giderek ondan dini meseleleri öğrenmeye devam ediyorlardı. Derken kralın bayram günü geldi, yemek ziyafeti hazırladı ve bütün insanları özellikle eşrafı topladı. Oğluna da haber göndererek insanlarla yemek yemeğe iştirak etmesini istedi. Delikanlı davete icabet etmeyerek ben çok meşgulüm sen adamlarınla beraber ye dedi. Kral bir çok elçiler göndererek ısrar edince, oğlu onların yemeğinden yemeyeceğini kendilerine haber verdi. Bunun üzerine kıral oğluna haber göndererek yanına çağırttı. Ve ona: “Senin bu yaptığın nedir?” dedi. O da: “Biz sizin kestiklerinizi yiyemeyiz çünkü siz kâfirlersiniz, kestikleriniz bize helâl olmaz.” dedi. Kral: “Bunu sana kim emretti.” dedi. O da: “Bunu kendisine o rahibin emrettiğini.” söyledi. Bunun üzerine kral rahibi çağırarak: “Oğlum ne diyor ?” dedi. O da: “Oğlun doğru söylüyor.” dedi. Kral ona: “Eğer kan dökmek bizde büyük sayılmasaydı elbette seni öldürürdüm, lâkin bizim topraklarımızdan çık!” dedi. Ve ona bir müddet tayin etti. Selman (Radıyallahu Anh) şöyle devam etti: “Biz ona ağlamaya başladık.” O da bize: “Eğer siz sadıksanız biz, altmış kişiyiz. Musul'da bir kilisede Allah'a ibadet etmekteyiz. Siz de oraya gelin.” dedi. O rahip çıktı gitti. Selman'la Kralın oğlu kaldı. Selman ona: “Haydi gidelim.” dedi. O da: “Olur.” dedi ve hazırlık yapmak üzere eşyalarını satmaya başladı, o gecikince, Selman çıktı o kiliseye geldi ve sahibinin yanına kondu. O kilisenin adamları rahiplerin en üstünlerindendiler Selman onlarla beraber son derece ibadet ediyor ve kendini yoruyordu. Bunun üzerine o şeyh efendi ona: “Sen henüz gençsin gücünün yetmeyeceği kadar ibadet yapmaya çalışıyorsun. Ben senin yorularak ibadetlerinden âciz (güçsüz) kalmandan korkuyorum, kendine acı ve nefsine kolaylık göster.” dedi. Selman ona: “Söyler misin senin bana emrettiğin mi üstün yoksa benim yaptığım mı ?” dedi. O da: “Senin yaptığın daha üstün.” dedi. Selman da ona: “O hâlde beni serbest bırak, istediğimi yapayım.” dedi. Sonra kilisenin sahibi onu çağırarak: “Biliyor musun bu kilise benim, buraya insanların en lâyıkı benim, istesem içinde bulunanların hepsini buradan çıkarırım. Lâkin ibadette onlardan daha zayıfım, ben bu kiliseden ayrılıp ehli, buradakilerden daha az ibadetli olan bir kiliseye gitmek istiyorum. Sen burada durmak istiyorsan dur, benle gelmek istiyorsan gel !” dedi. Selman ona: “Hangi kilisenin ehli daha üstün.” dedi. O da: “Bu kilisenin.” dedi. Selman: “O zaman ben burada kalayım.” dedi. Ve kaldı. kilisenin sahibi oradan ayrılırken Selmanı'n onlarla beraber ibadet etmesi hususunda kilisenin âlimine tavsiyelerde bulundu. Selman da onlarla ibadete devam etti sonra bu âlim şeyh efendi Beyt-i Mukaddes'e gitmek istedi ve Selmanı çağırarak: “Ben, beyt-i Mukaddes'e gitmek istiyorum. Benimle gelmek istiyorsan gel, burada durmak istersen dur.” dedi. Selman hangisi daha üstün deyince o: “Tabii ki benimle gelmen.” dedi. Selman da onunla beraber yola çıktı.
Giderlerken yola atılmış bir kötürüme rastladılar. O bunları görünce: “Ey Rahiplerin efendisi bana acı Allah da sana acısın.” dedi. O şeyh efendi onunla hiç konuşmadı ve tarafına bakmadı, böylece yollarına devam ederek Beyt-i Mukaddes'e geldiler Şeyh efendi Selman'a: “Çık ilim talep et. Çünkü yer yüzünün bütün âlimleri bu mescid'e gelirler.” dedi. Selman'da alimlerin sohbetlerini dinlemek üzere şeyh efendinin yanından ayrıldı, birgün üzüntülü bir hâlde şeyh efendinin yanına döndü.
Şeyh efendi ona: “Ey Selman! Sana ne oldu?” dedi. Selman: “Bizden önce geçen peygamberler ve adamları bütün hayırları alıp gitmişler, yani bize bir şey bırakmamışlar.” dedi. Bunun üzerine şeyh efendi ona: “Üzülme çünkü bir peygamber daha kaldı ki hiç bir peygambere uyanlar ona uyanlardan üstün olamayacaklar, bu zaman onun çıkacağı zamandır. Ben ona kavuşacağımı zannetmiyorum amma, sen gençsin belki ona kavuşursun. O, Arap arazisinde (topraklarında) çıkacaktır. Eğer ona kavuşursan, ona iman et ve uy!” dedi. Selman ona: “Bana onun alâmetlerinden bir şey söyle.” dedi. O da peki söyleyeyim: “Onun sırtında nübüvvet (Peygamberlik) mührü bulunmaktadır ve o hediye alır, sadaka almaz” dedi. Sonra döndüler o kötürümün yanına uğradılar. O yine onlara: “Ey Rahiplerin efendisi! Bana acı Allah da sana acısın.” dedi. Şeyh efendi merkebini ona doğru döndürdü ve elinden tutarak onu kaldırdı tekrar yere vurdu. Ve ona dua ederek: “Allah'ın izniyle kalk.” dedi. O da sapa sağlam kuvvetli bir şekilde ayağa kalktı. Selman hayretler içinde o adama bakarken o rahip yürüyerek Selman farkında olmadan kayboldu.
Sonra Selman telâşa kapılarak rahibi aramağa başladı. Orada araplardan Kelb kabilesinin iki adamına rastladı ve onlara: “Rahibi gördünüz mü?” diye sordu. Onlar birbirlerine işaretle bundan iyi deve çobanı olur diyerek, birisi bineğini çökerterek: “Evet.” dedi. Ve onu yanına alarak Medine'ye götürdü.
Selman bu hususta şöyle anlatıyor: “Bana bu işten (rahibin kaybolmasından) dolayı öyle bir hüzün ve keder isabet etti ki, o zamana kadar onun bir benzeri başıma gelmemişti.” Sonra Cüheyne kabilesinden bir kadın onu satın aldı ve Selman kadının diğer kölesiyle beraber bir gün o, bir gün bu, nöbetleşe koyunlarını otlatmaya başladı.
Bu arada Selman para biriktirerek Muhammed'ın (sav) çıkmasını bekliyordu. Bir gün yine koyunlarını otlatırken arkadaşı gelerek: “Duydun mu bu gün Medine'ye peygamber olduğunu iddia eden bir kişi geldi.” dedi. Selman ona: “Ben gelinceye kadar sen koyunları bekle.” dedi. Ve Medine'ye inerek Efendimizi (sav) gördü. Ve etrafında dolaşmaya başladı. Efendimiz (sav) onu görünce ne istediğini anlayarak elbisesini aşağı sarkıttı ve nübüvvet mührü meydana çıktı. Selman bunu görünce Efendimizin yanına gelerek, onunla konuştu. Sonra gitti bir dinarın bazısıyla bir koyun aldı pişirdi, bazısıyla da ekmek aldı, Efendimize getirdi. Efendimiz: “Bu ne?” dedi. Selman: “Sadaka.” dedi. Efendimiz: “Benim buna ihtiyacım yoktur. Götür bunu Müslümanlar yesin.” buyurdu. Sonra gitti diğer bir dinarla et ve ekmek aldı. Efendimize getirdi. Efendimiz: “Bu ne?” dedi. O, bu hediye dedi. Efendimiz: “Otur.” dedi. O da oturdu, Efendimiz (sav) ile beraber yediler. Selman Efendimizle konuşurken adamlarından, kilisedeki arkadaşlarından bahsederek, Efendimize onların haberini verdi: “Ve onlar namaz kılarlardı, oruç tutarlardı, sana inanırlardı ve senin peygamber olarak gönderileciğine şahitlik ederlerdi.” dedi. Selman onları medh ü sena ettikten sonra, Efendimiz (sav): “Ey Selman onlar cehennem ehlindendir.” buyurdu. Bu, Selman'a çok ağır geldi. Hâlbuki önceden Efendimize: “Onlar sana kavuşsaydılar seni tasdik ederlerler ve sana uyarlardı.” demişti. Bunun üzerine Allah-u Tealâ bu ayet-i celileyi indirerek onların da cennet ehli olduğunu haber verdi. O zaman Selman-ı Farisi (ra), geride geçtiği gibi: “Sanki sırtımdan bir dağ kaldırıldı.” dedi.3
Velhasıl bütün bu milletler, hatta Sabie denen en sapık fırka bile bu yanlış inançlarını ve hareketlerini bırakıp da ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa'ya (sav) kavuştuklarında O'na inanır ve onunla gönderilen son din İslâm'a tâbi olurlarsa, hidayete ermiş, korkudan ve üzüntüden emin olmuş olurlar. Ancak bunlardan Efendimize (sav) kavuşamayıp kendi dinlerini, nesh edilmeden (kaldırılmadan) ve tahrif edilmemiş (değiştirilmemiş) şekliyle muhafaza edenler bu müjdelere dahildir. Bu milletlerden Efendimizi (sav) görüp veya duyup inanmayanlar ise, bu müjdenin dışında kalmışlardır. Ve cennetin kokusunu dahi duyamayacaklardır.
Nitekim yukarıda zikredildiği gibi Hazreti Selman Efendimize (sav), arkadaşlık ettiği ruhbanın güzel hâllerini (ibadet ve taatlarını) anlatınca Efendimiz (sav): “Onlar ateşte oldukları hâlde öldüler.” buyurmuştu. Bunu duyan Hazreti Selman'ın (ra) dünyası kararmıştı. Sonra, Allah-u Tealâ bu ayeti kerimeyi indirince Efendimiz (sav) Hazreti Selman'ı çağırarak buyurdular ki:
Kim beni duymadan (bana kavuşmadan) İsa'nın (as) dini üzere, İslâm üzere ölürse, o hayır üzeredir (cennette girecektir). Amma her kim bu gün beni duyduğu (bana kavuştuğu) hâlde bana inanmazsa, muhakkak o helâk olmuştur (cennete giremeyecektir).4
Klasik tefsirlere göre bu âyette zikredilen İslâmiyet dışındaki dinlerin mensupları, Hz. Muhammed’e (sav) ve Kur’an’a inanıp İslâm milletine girmedikçe iman etmiş sayılmayacaklar, bu sebeple de âyette ifade buyurulan âhiret ecrine ve güvenliğine nâil olamayacaklar, yani ebedî olarak cehennemde kalacaklardır.5
Allah'ı ve Peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, bir de Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen (Allah'a inanıp Peygamberlerine inanmayan), bunlardan kimine inanırız, kimini inkâr ederiz diyen ve böylece (küfürle iman) arasında bir yol tutmaya yeltenen kimseler (yok mu ?) işte onlar, gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere hor ve hakir edici bir azap hazırlamışızdır. Allah'a ve Peygamberlerine iman edip, onlardan birini diğerinden ayırmayanlar(a gelince): Onlara da (Allah-u Tealâ), mükafatlarını muhakkak verecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyici oldu."6
Bu ayet-i kerimelerden açıkça anlaşılmaktadır ki; Allah indinde mümin sayılmak ve cennete girmek; Allah-u Tealâ'nın gönderdiği bütün Peygamberlere ve kitaplara inanmaya ve o imana uygun salih amel işlemeye bağlıdır. Cennete girmek için herkesin kendi Peygamberine ve kitabına inanmasının yeterli olup, bütün Peygamberlere ve kitaplara inanmasının şart olmadığını söyleyenler, büyük bir yalanla Allah'a iftira edip bu ayetlerin açıkça beyan ettiği hakikati inkâr ettiklerinden, gerçek manada kâfir olmuşlardır.7
Bakara 2/62
Vahidi, Suyuti, D. Mensur: 1/179
Ebu Cafer Muhammed İbn-i Cerir, ettaberi, Camtu '1-Beyan Fi Tefsiril Kuran:1/254-256
Muhammed İbn-i Cerir, ettaberi,Camiu'1-Beyan Fi Tefsiril Kuran: 1/256
Zemahşerî, I, 73; Şevkânî, I, 102
Nisa Suresi, 4/150-152
Rühu'l-Furkan Tefsiri, Ahıska Yayınevi, Cild: 1, s. 371

