İlgili kısım Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Eskişehir Hapishânesi’nde sû’-i ahlâkdan değil, belki sıkıntıdan gelen bazı nâhoş hâller münâsebetiyle, ahlâka dâir bir nükte ile meşhur bir âyetin mestûr kalmış bir nüktesine dâirdir.1
Bediüzzaman Hazretleri, Eskişehir Hapishânesi’nde kaleme aldığı bu metinde, bahsettiği ayetin hangisi olduğunu net bir şekilde ifade etmemiştir. Ancak hem ayetin "meşhur" olduğunu vurgulaması hem de devamındaki izahında yani "Birinci Nükte’de" detaylandırdığı ahlaki hakikatlerden yola çıkarak bir çıkarım yapacak olursak; bu ayet kanaatimizce Hucurât Suresi’nin 12. ayeti olabilir. Ayet şöyledir:
Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının! Şübhesiz ki zannın bazısı günahtır;(birbirinizin kusûrunu inceden inceye) araştırmayın; bazınız, bazınızı gıybet etmesin! Sizden bir kimse, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! O hâlde Allah'dan sakının! Şübhe yok ki Allah, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.2
Bu ayet-i kerime, zannın çoğundan sakınılmasını, insanların kusurlarının araştırılmamasını ve özellikle bir müminin diğer mümin kardeşini gıybet etmesini "ölmüş kardeşinin etini yemek" gibi bir temsille yasaklamaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri ise bu ayetteki manaları çağrıştıracak şöyle izahlarda bulunmuştur:
Birinci Nükte: Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden ve merhametinden ve adâletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfât; ve fenâlık içinde muaccel bir mücâzât dercetmiştir. Hasenâtın içinde, âhiretin sevabını andıracak ma‘nevî lezzetler; seyyiâtın içinde, âhiretin azabını ihsâs edecek ma‘nevî cezâlar dercetmiş.
Meselâ, mü’minlerin mâbeyninde husûmet ve adâvet, bir seyyiedir. O seyyie içinde kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak bir azâb-ı vicdânîyi, âlîcenâb ruhlara hissettirir.
Meselâ, hırs ve israfta öyle bir cezâ var ki; şekvâlı, meraklı, ma‘nevî ve kalbî bir cezâ insanı sersem eder. Ve hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel cezâ var ki; o hased, hased edeni yakar.
Hem meselâ, sû’-i zan ve sû’-i te’vîlde, bu dünyada muaccel bir cezâ var. مَنْ دَقَّ دُقَّ kaidesiyle, sû’-i zan eden, sû’-i zanna ma‘rûz olur. Mü’min kardeşinin harekâtını sû’-i te’vîl edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû’-i te’vîle uğrar, cezâsını çeker. Ve hâkezâ...3
Yani Bediüzzaman Hazretleri metin boyunca üzerinde durduğu "fenalık içinde muaccel (peşin) bir mücazat (ceza) vardır" hakikati, bu ayetteki "ölü eti yeme" benzetmesiyle tam bir mutabakat içindedir. Ayrıca, su-i zannın, hasedin, düşmanlığın ve kibrin daha bu dünyadayken insanın kalbini ve ruhunu boğan manevi birer cehennem azabı olduğunu anlatmaktadır.
Özellikle metnin sonunda "su-i zan eden, su-i zanna maruz kalır" kaidesini zikretmesi, Hucurât Suresi'ndeki manaya benzerlik taşımaktadır.
Bu bağlamda bakacak olursak, "mestur (kapalı) kalmış nükte" ise, ayetin sadece ahiretteki cezayı değil, bu dünyada o kötü ahlakın bizzat içinde olan tiksindirici ve azap verici manevi neticeleri de hatırlattığıdır.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 308.
Hucurât, 49/12.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 308-309.

