ZÜLFİKĀR

79

[ZÜLFİKĀR’IN İKİNCİ MAKAMI]

[YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi]

[ve Zeyilleri]

Elde Kur’ân gibi bir mu‘cize-i bâkî var iken, Başka burhân aramak aklıma zâid görünür. Elde Kur’ân gibi bir burhân-ı hakîkat var iken, Münkirleri ilzâm için gönlüme sıklet mi gelir?

[İhtâr]

Şu sözün başında Beş Şu‘le'yi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şu‘le’nin âhirlerinde, eski hurûfâtla tab‘ etmek için gāyet sür‘atle yazmaya mecbûr olduk. Hatta bazı gün yirmi-otuz sahîfeyi iki-üç sâat içinde yazıyorduk. Onun için üç şu‘leyi ihtisâren, icmâlen yazarak, iki şu‘leyi de şimdilik terk ettik. Bana âit kusurlar ve noksâniyetler ve işkâl ve hatâlara, nazar-ı insâf ve müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımızdan bekleriz.

Saîdü’n-Nûrsî

Bu Mu‘cizât-ı Kur’âniye risâlesindeki ekser âyetlerin her biri, ya mülhidler tarafından medâr-ı tenkîd olmuş veya ehl-i fen tarafından i‘tirâza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şübhelerine ma‘rûz olmuş âyetlerdir. İşte bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakîkatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl-i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i‘câzın lemeâtı ve belâgat-i Kur’âniyenin kemâlâtının menşe’leri olduğu, ilmî kāideleri ile isbat edilmiş. Bulantı vermemek için onların şübheleri zikredilmeden cevâb-ı kat‘î verilmiş. وَالشَّمْسُ تَجْرٖی وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi, yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç-dört âyette şübheleri söylenmiş.

Hem bu Mu‘cizât-ı Kur’âniye risâlesi, gerçi gāyet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâgat ve ulûm-u Arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsinde her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifâde etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te’lîf edildiğinden, ifade ve ibâresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes’elelerin hakîkatini beyân etmiş.

Saîdü’n-Nûrsî

80

[MU‘CİZÂT-I KUR’ÂNİYE RİSÂLESİ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓی اَنْ یَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا یَاْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖیرًا صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ

Mahzen-i mu‘cizât ve mu‘cize-i kübrâ-yı Ahmediye asm olan Kur’ân-ı Hakîm-i Mu‘cizü’l-Beyân’ın hadsiz vücûh-u i‘câzından kırka yakın vücûh-u i‘câziyeyi Arabî risâlelerimde ve arabî Risâletü’n-Nûr’da ve İşârâtü’l-İ‘câz nâmındaki tefsîrimde ve geçen şu yirmi dört sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız Beş Vechini bir derece beyân ve sâir vücûhu içlerinde icmâlen derc ederek ve bir Mukaddemeile onun ta‘rîf ve mâhiyetine işâret edeceğiz.

Mukaddeme: Üç Cüz'dür;

Birinci Cüz’: Kur’ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?

Elcevab: On Dokuzuncu Söz’de beyân edildiği ve sâir sözlerde isbat edildiği gibi; Kur’ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi‘ dillerinin tercümân-ı ebedîsi; ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-yı İlâhiyenin ma‘nevî hazînelerinin keşşâfı; ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakāikin miftâhı; ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem-i şehâdet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi; ve şu İslâmiyet âlem-i ma‘nevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası; ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsîr-i vâzıhı, burhân-ı kātıı, tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in ve ziyâsı; ve nev‘-i beşerin hikmet-i hakîkiyesi; ve insaniyeti saâdete sevk eden hakîkî mürşidi ve hâdîsi; ve insana hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı ma‘neviyesine merci‘ olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi‘ bir kitâb-ı mukaddesdir.

81

Hem bütün evliyâ ve sıddîkîn ve urefâ ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvîr edecek birer risâle ibrâz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.

İkinci Cüz’ ve Tetimme-i Ta‘rîf: Kur’ân, Arş-ı A‘zam’dan, İsm-i A‘zam’dan, her ismin mertebe-i a‘zamından geldiği için On İkinci Söz’de beyân ve isbat edildiği gibi Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi i‘tibâriyle Allâh’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın İlâh'ı ünvânıyla Allâh’ın fermanıdır. Hem bütün semâvât ve arzın Hâlik’ı nâmına bir hitâbdır. Hem rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmûasıdır.

Hem İsm-i A‘zam’ın muhîtinden nüzûl ile, Arş-ı A‘zam’ın bütün muhâtına bakan ve teftîş eden hikmet-feşân bir kitâb-ı mukaddesdir. Ve şu sırdandır ki, Kelâmullâh ünvânı, kemâl-i liyâkatle Kur’ân’a verilmiş ve dâimâ da veriliyor.

Kur’ân’dan sonra sâir enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihâyetsiz kelimât-ı İlâhiyenin ise, bir kısmı dahi hâs bir i‘tibâr ile, cüz’î bir ünvân ile, husûsî bir tecellî ile, cüz’î bir isim ile ve hâs bir rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve husûsî bir rahmet ile zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanâtın ilhâmları külliyet ve husûsiyet i‘tibâriyle çok muhteliftir.

Üçüncü Cüz’: Kur’ân, asırları muhtelif bütün enbiyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risâlelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât-ı sittesi parlak ve evhâm-ı şübehâtın zulümâtından musaffâ; ve nokta-i istinâdı, bilyakîn vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî; ve hedefi ve gāyesi, bilmüşâhede saâdet-i ebediye; içi, bilbedâhe hâlis hidâyet; üstü, bizzarûre envâr-ı îmân; altı, biilmilyakîn delîl ve burhân; sağı, bittecrübe teslîm-i kalb ve vicdân; solu, biaynilyakîn teshîr-i akıl ve iz‘ân; meyvesi, bihakkilyakîn rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân; makamı ve revâcı, bilhadsi’s-sâdık makbûl-ü melek ve ins ü cân bir kitâb-ı semâvîdir.

Kur’ân’ın ta‘rîfine dâir üç cüz’ündeki sıfatların her biri başka yerlerde kat‘î isbat edilmiş veya isbat edilecektir. Da‘vâmız mücerred değil, her birisi burhân-ı kat‘î ile müberhendir.

82

BİRİNCİ ŞU‘LE: Bu şu‘lenin Üç Şuâ‘ı var.

BİRİNCİ ŞU‘: Derece-i i‘câzda belâgat-i Kur’âniyedir. O belâgat ise, nazmın cezâletinden ve hüsn-ü metanetinden; ve üslûblarının bedâatinden, garîb ve müstahsenliğinden; ve beyânının berâatinden, fâik ve safvetinden; ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden; ve lafzının fesâhatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâgat-i hârikulâdedir ki, benî-Âdemin en dâhî edîblerini, en hârika hatîblerini, en mütebahhir ulemâsını muârazaya da‘vet edip, bin üç yüz senedir meydan okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya da‘vet ettiği hâlde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhîler, ona muâraza için ağız açamayıp kemâl-i zilletle boyun eğdiler. İşte belâgatindeki vech-i i‘câzı İki Sûret ile işâret ederiz.

Birinci Sûret: İ‘câzı vardır ve mevcûddur. Çünkü Cezîretü’l-Arab ahâlisi, o asırda ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle ümmî idi. Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukūât-ı târîhiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durûb-u emsâllerini kitabet yerine, şiir ve belâgat kaydıyla muhâfaza ediyorlardı. Ma‘nîdâr bir kelâm, şiir ve belâgat câzibesiyle eslâfdan ahlâfa hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyâc-ı fıtrî netîcesi olarak, o kavmin ma‘nevî çarşı-yı ticâretlerinde en ziyâde revâc bulan, fesâhat ve belâgat metâ‘ı idi. Hatta bir kabîlenin belîğ bir edîbi, en büyük bir kahramân-ı millîsi gibi idi. En ziyâde onunla iftihâr ediyorlardı. İşte İslâmiyet’den sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revâclı ve medâr-ı iftihârları ve ona şiddet-i ihtiyâcla muhtâç olan belâgatte akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat o kadar kıymetdâr idi ki, bir edîbin bir sözü için iki kavim büyük muhârebe ederdi. Ve bir sözü ile musâlaha ediyorlardı. Hatta onların içinde Muallakāt-ı Seb‘a nâmıyla yedi edîbin yedi kasîdesini altınla Ka‘be’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihâr ediyorlardı.

İşte böyle bir zamanda, belâgat en revâclı olduğu bir anda, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân nüzûl etti. Nasıl ki zaman-ı Mûsâ aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı Îsâ aleyhisselâmda tıb revâcda idi. Mu‘cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülegā-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukābeleye da‘vet etti.

وَاِنْ كُنْتُمْ فٖی رَیْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰی عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ fermanıyla onlara meydan okuyor. Hem der ki: Îmân getirmezseniz mel‘ûnsunuz. Cehenneme gireceksiniz. Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor.

83

O kibirli akıllarını istihfâf ediyor. Onları bidâyeten i‘dâm-ı ebedî ile ve sonra da cehennemde i‘dâm-ı ebedî ile beraber, dünyevî i‘dâm ile de mahkûm ediyor. Der: Ya muâraza ediniz, yâhûd can ve malınız helâkettedir.

İşte eğer muâraza mümkün olsa idi, acaba hiç mümkün mü idi ki, bir-iki satırla muâraza edip da‘vâsını ibtâl etmek gibi râhat bir çâre varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muhârebe tarîki ihtiyâr edilsin? Evet, o zeki kavim, o siyâsî millet ki, bir zaman âlemi siyâsetle idare ettiği hâlde, en kısa ve râhat ve hafîf bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyâr etsin, hiç kābil midir? Çünkü edîbleri birkaç hurûfâtla muâraza edebilse idi, Kur’ân da‘vâsından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve ma‘nevî helâketten kurtulurlardı. Hâlbuki muhârebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyâr ettiler. Demek muâraza-i bilhurûf mümkün değildi, muhâldi. Onun için muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbûr oldular.

Hem Kur’ân’ı tanzîr etmek, taklîdini yapmak için gāyet şiddetli iki sebeb var. Birisi düşmanın hırs-ı muârazası, diğeri dostlarının şevk-i taklîdidir ki, şu iki sâik-i şedîd altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki, hiç birisi ona benzemez. Âlim olsun, âmî olsun, her kim ona ve onlara baksa, kat‘iyen diyecek ki: Kur’ân bunlara benzemez. Hiç birisi onu tanzîr edemez. Şu hâlde ya Kur’ân bütününün altındadır. Bu ise bütün dost ve düşmanın ittifâkıyla battâldır, muhâldir. Veya Kur’ân o yazılan umûm kitapların fevkındedir.

Eğer desen: Nasıl biliyoruz ki, kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı fâide etmedi?

Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsa idi, alâ küll-i hâl kat‘î teşebbüs edilecekti. Çünkü izzet ve nâmus mes’elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilse idi, alâ küll-i hâl kat‘î tarafdâr pek çok bulunacaktı. Çünkü hakka muârız ve muannid dâimâ kesretli idi. Eğer tarafdâr bulsa idi, alâ küll-i hâl iştihâr bulacaktı. Çünkü küçük bir mücâdele beşerin nazar-ı istiğrâbını celb edip destanlarda iştihâr eder. Şöyle acîb bir mücâdele ve vukūât ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şenî‘ şeylere kadar nakledilir, meşhûr olur. Hâlbuki muârazaya dâir Müseyleme-i Kezzâb’ın bir-iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseyleme’de çendân belâgat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle mâlik olan beyân-ı Kur’âna nisbet edildiği için, onun sözleri hezeyân sûretinde tarihlere geçmiştir.

84

İşte Kur’ân’ın belâgatindeki i‘câz, kat‘iyen, iki kerre iki dört eder gibi mevcûddur ki, iş böyle oluyor.

İkinci Sûret: Belâgatindeki i‘câz-ı Kur’ânînin hikmetini Beş Nokta da beyân edeceğiz.

Birinci Nokta: Kur’ân’ın nazmında bir cezâlet-i hârika var. O nazımdaki cezâlet ve metâneti, İşârâtü’l-İ‘câz’da baştan aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyeyi beyân eder. Saatin saniye, dakîka, saati sayan ve birbirinin nizâmını tekmîl eden ne ise, Kur’ân-ı Hakîm’in her bir cümledeki hey’âtındaki nazım ve kelimelerindeki nizâm ve cümlelerin birbirine karşı münâsebâtındaki intizâmı, öyle bir tarzda İşârâtü’l-İ‘câz’da âhirine kadar beyân edilmiştir ki, kim isterse ona bakabilir. Ve bu nazımdaki cezâlet-i hârikayı bu sûrette görebilir. Yalnız bir-iki misâl, bir cümlenin hey’âtındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.

Meselâ, وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ bu cümledeki azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle te’sîrini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifade edecek cümlenin bütün hey’etleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte لَئِنْ lafzı teşkîktir. Şekk kıllete bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifade eder. نَفْحَةٌ lafzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası bire delâlet eder. Masdar-ı merre, ta‘bîr-i sarfiyesinde biricik demektir. Kılleti ifade eder. نَفْحَةٌ deki tenvîn-i tenkîrî, taklîl içindir ki, o kadar küçük ki bilinemiyor demektir. مِنْ lafzı teb‘îz içindir. Bir parça demektir, kılleti ifade eder. عَذَابِ lafzı nekâl, ikāba nisbeten hafîf bir nevi‘ cezâdır ki, kıllete işâret eder. رَبِّكَ lafzı, Kahhâr, Cebbâr, Müntakim’e bedel, yine şefkati ihsâs etmekle kılleti işâret ediyor. İşte bu kadar kılletteki bir parça azâb böyle te’sîrli ise, ikāb-ı İlâhî ne kadar dehşetli olur, kıyâs edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük hey’etler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi her biri kendi lisânıyla takviye eder. Şu misâl bir derece lafız ve maksada bakar.

İkinci misâl: وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ یُنْفِقُونَ Şu cümlenin hey’âtı, sadakanın şerâit-i kabûlünün beşine işâret eder.

Birinci şart: Sadakaya muhtâç olmamak derecede sadaka vermek ki, وَمِمَّا lafzındaki مِنْ teb‘îz ile o şartı ifade eder.

85

İkinci şart: Ali’den alıp Velî’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ lafzı ifade ediyor. Size rızık olandan veriniz, demektir.

Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا daki نَا lafzı işâret eder. Yani Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.

Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarf etsin. Yoksa sefâhete sarf edenlere sadaka makbûl olmaz. Şu şarta یُنْفِقُونَ lafzı işâret ediyor.

Beşinci şart: Allâh nâmına vermektir ki, رَزَقْنَاهُمْ ifade ediyor. Yani Mal benimdir. Benim nâmımla vermelisiniz.

Şu şartlarla beraber tevsî‘ de var. Yani sadaka nasıl mal ile olur, ilim ile dahi olur. Kavil ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma مِمَّا lafzındaki مَا umumiyetiyle işâret ediyor. Hem şu cümle de bizzât işâret ediyor. Çünkü mutlaktır, umûmu ifade eder.

İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dâiresini akla ihsân ediyor. Hey’etiyle ihsâs ediyor. İşte hey’ette böyle pek çok nazımlar var.

Kelimâtın dahi birbirine karşı aynen geniş böyle bir dâire-i nazmiyesi var. Sonra kelâmların da, meselâ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî, altı mertebe-i tevhîdi isbat etmekle beraber, şirkin altı envâını reddeder. Her bir cümlesi öteki cümlelere hem delîl olur, hem netice olur. Çünkü her bir cümlenin iki ma‘nâsı var. Bir ma‘nâ ile netice olur. Bir ma‘nâ ile de delîl olur. Demek Sûre-i İhlâs’da otuz Sûre-i İhlâs kadar muntazam, birbirini isbat eder delîllerden mürekkeb sûreler vardır.

Meselâ, قُلْ هُوَ اللّٰهُ لِاَنَّهُٓ اَحَدٌ لِاَنَّهُ صَمَدٌ لِاَنَّهُ لَمْ یَلِدْ لِاَنَّهُ لَمْ یُولَدْ لِاَنَّهُ لَمْ یَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ. hem وَلَمْ یَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ لِاَنَّهُ لَمْ یُولَدْ لِاَنَّهُ لَم یَلِدْ لِاَنَّهُ صَمَدٌ لِاَنَّهُٓ اَحَدٌ لِاَنَّهُ هُوَ اللّٰهُ. hem هُوَ اللّٰهُ فَهُوَ اَحَدٌ فَهُوَ صَمَدٌ فَاِذًا لَمْ یَلِدْ فَاِذًا لَمْ یُولَدْ فَاِذًا لَمْ یَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ daha sen buna göre kıyâs et.

Meselâ, الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ şu dört cümlenin her birisinin iki ma‘nâsı var. Bir ma‘nâ ile öteki cümlelere delîldir. Diğer ma‘nâ ile onlara neticedir. On altı münâsebet hatlarından bir nakş-ı nazmî-i i‘câzî hâsıl olur. İşârâtü’l-İ‘câz’da öyle bir tarzda beyân edilmiş ki, bir nakş-ı nazmî-i i‘câzî teşkîl eder.

86

On Üçüncü Söz’de beyân edildiği gibi, güyâ ekser âyât-ı Kur’âniyenin her birisi, ekser âyâtın her birisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münâsebâtın hutût-u ma‘neviyesini uzatıyor. Birer nakş-ı i‘câzî nesc ediyor. İşte İşârâtü’l-İ‘câz baştan aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyeyi şerh etmiştir.

İkinci Nokta: Ma‘nâsındaki belâgat-i hârikadır. On Üçüncü Söz’de beyân olunan şu misâle bak. Meselâ, سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ âyetindeki belâgat-i ma‘neviyeyi zevk etmek istersen, kendini nûr-u Kur’ândan evvel asr-ı câhiliyette, sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümûd-u tabîata sarılmış olduğu bir anda, Kur’ân’ın lisân-ı semâvîsinden سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ veyahut تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ gibi âyetleri işit, bak. Nasıl ki o ölmüş veya yatmış olan mevcûdât-ı âlem سَبَّحَ, تُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar Ve o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerde perişan mahlûkāt تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nûruyla, işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ ve birer nûr-u hakîkat-edâ ve küre-i arz bir baş; ve berr ve bahir birer lisân ve bütün hayvanlar ve nebâtlar birer kelime-i tesbîh-feşân sûretinde arz-ı dîdâr eder.

Meselâ, On Beşinci Söz’de isbat edilen şu misâle bak. یَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ یُرْسَلُ عَلَیْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ وَلَقَدْ زَیَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْیَا بِمَصَابٖیحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّیَاطٖینِ âyetlerini dinle, bak ki, ne diyor?

Diyor ki: Ey acz ve hakāreti içinde mağrûr ve mütemerrid; ve zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin Emirlerime itâat etmezseniz, haydi elinizden gelirse hudûd-u mülkümden çıkınız. Nasıl cesâret edersiniz ki, öyle bir sultânın emirlerine karşı gelirsiniz. Yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyânınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî‘ askerleri var, farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfrânınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünûdundan öyleleri var, değil sizin gibi

87

küçük âciz mahlûklar, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsa idiniz, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır, eğer lüzûm olsa, arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreler misillü yıldızları üstünüze, Allâh’ın izniyle yağdırabilirler.

Daha sâir âyâtın ma‘nâlarındaki kuvvet ve belâgati ve ulviyet-i ifadesini bunlara kıyâs et.

Üçüncü Nokta: Üslûbundaki bedâat-i hârikadır. Evet, Kur’ân’ın üslûbları hem garîbdir, hem bedî‘dir, hem acîbdir, hem mukni‘dir. Hiç bir şeyi, hiç bir kimseyi taklîd etmemiş, hiç kimse de onu taklîd edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar tarâvetini, gençliğini, garâbetini dâimâ muhâfaza etmiş ve ediyor.

Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre-misâl الٓمٓ, الٓرٰ, طٰهٰ, یٰسٓ, حٰمٓ, عٓسٓقٓ gibi mukattaât hurûfundaki üslûb-u bedîîsi, beş-altı lem‘a-i i‘câzı tazammun ettiğini İşârâtü’l-İ‘câz’da yazmışız.

Ezcümle, sûrelerin başında mezkûr olan hurûf, hurûfâtın aksâm-ı ma‘lûmesi olan mechûre, mehmûse, şedîde, rihve, zelâka, kalkale gibi aksâm-ı kesîresinden, her bir kısmından nısfını almıştır. Kābil-i taksîm olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakîlinden nısf-ı ekall olarak, bütün aksâmını tansîf etmiştir. Şu mütedâhil ve birbiri içindeki kısımları ve iki yüz ihtimâl içinde mütereddid, yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek bir tek yol ile umûmu tansîf etmek kābil olduğu hâlde, o yolda, o geniş mesâfede sevk-i kelâm etmek, fikr-i beşerin işi olamaz. Tesâdüf hiç karışamaz.

İşte bir şifre-i İlâhî olan sûrelerin başlarındaki hurûf, bunun gibi daha beş-altı lem‘a-i i‘câziyeyi gösterdikleriyle beraber, ilm-i esrâr-ı huruf ulemâsıyla evliyânın muhakkikleri, şu mukattaâttan çok esrâr istihrâc etmişler. Ve öyle hakāik bulmuşlar ki, onlarca şu mukattaât kendi başıyla gāyet parlak bir mu‘cizedir. Onların esrârına ehil olmadığımız, hem umûma göz görecek derecede isbat edemediğimiz için, o kapıyı açamayız. Yalnız İşârâtü’l-İ‘câz’da şunlara dâir beyân olunan beş-altı lem‘a-i i‘câza havâle etmekle iktifâ ediyoruz.

Şimdi, esâlîb-i Kur’âniyeye, sûre i‘tibâriyle, maksad i‘tibâriyle, âyât ve kelâm ve kelime i‘tibâriyle birer işâret edeceğiz. Meselâ, sûre-i عَمَّ ye dikkat edilse, öyle bir üslûb-u bedî‘ ile âhireti, haşri, cennet ve cehennemin ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki, şu dünyadaki ef‘âl-i İlâhiyeyi, âsâr-ı Rabbâniyeyi, o ahvâl-i uhreviyeye birer birer bakar, isbat eder gibi kalbi iknâ‘ eder.

88

Şu sûredeki üslûbun îzâhı uzun olduğundan, yalnız bir-iki noktasına işâret ederiz. Şöyle ki: Şu sûrenin başında Kıyâmet gününü isbat için der: Size zemîni güzel serilmiş bir beşik, dağları hânenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık, sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift, geceyi hâb-ı rahatınıza örtü, gündüzü meydân-ı maîşet, güneşi ışık verici, ısındırıcı bir lâmba, bulutları âb-ı hayât çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basît bir sudan bütün erzâkınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyâyı kolay ve az bir zamanda îcâd ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl olan kıyâmet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez.

İşte bundan sonra, kıyâmette dağların dağılması, semâvâtın parçalanması, cehennemin hazırlanması ve cennet ehline bağ ve bostan vermesini, gizli bir sûrette isbatlarına işâret eder. Ma‘nen der: Mâdem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar. Demek sûrenin başındaki dağ, kıyâmetteki dağların hâline bakar. Ve bağ ise, âhirde ve âhiretteki hadîkaya ve bağa bakar.

İşte sâir noktaları buna kıyâs et. Ne kadar güzel ve âlî bir üslûbu var, gör.

Meselâ, قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِی الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُ ilâ-âhirihî. Öyle bir üslûb-u âlîde, benî-beşerdeki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve gece ve gündüzün deverânındaki tecelliyât-ı İlâhiyeyi ve senenin mevsimlerinde olan tasarrufât-ı Rabbâniyeyi ve yeryüzünde hayat, memât, haşir ve neşr-i dünyeviyedeki icrâât-ı Rabbâniyeyi öyle bir ulvî üslûb ile beyân eder ki, ehl-i dikkatin akıllarını teshîr eder. Parlak ve ulvî, geniş üslûbu az dikkat ile göründüğü için şimdilik o hazîneyi açmayacağız.

Meselâ, اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْ وَاَلْقَتْ مَا فٖیهَا وَتَخَلَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ Gök ve zemînin Cenâb-ı Hakk’ın emrine karşı derece-i inkıyâd ve itâatlerini şöyle âlî bir üslûb ile beyân eder ki: Nasıl bir kumandan-ı a‘zam, mücâhede ve manevra ve ahz-ı asker şu‘beleri gibi, mücâhedeye lâzım işler için iki dâireyi teşkîl edip açmış. O mücâhede, o muâmele işi bittikten sonra, o iki dâireyi başka işlerde kullanmak ve tebdîl ederek isti‘mâl etmek için, o kumandan-ı a‘zam o iki dâireye müteveccih olur. O dâireler, her birisi hademeleri lisânıyla veya nutka gelip kendi lisânıyla der ki: Ey kumandanım Bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini,

89

pırtı-mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrîf ediniz. İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkādız. Senin yaptığın işler, bütün hak, güzel, maslahattır.

Öyle de, semâvât ve arz, böyle iki dâire-i teklif ve tecrübe ve imtihân için açılmıştır. Müddet bittikten sonra, semâvât ve arz, dâire-i teklîfe âit eşyâyı emr-i İlâhîyle bertaraf eder. Derler: Yâ Rabbenâ Buyurun, ne için bizi istihdâm edersen et. Hakkımız sana itâattir. Her yaptığın şey de haktır. İşte cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et.

Hem meselâ, یَٓا اَرْضُ ابْلَعٖی مَٓاءَكِ وَیَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖی وَغٖیضَ الْمَٓاءُ وَقُضِیَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَی الْجُودِیِّ وَقٖیلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖینَ İşte şu âyetin bahr-i belâgatinden bir katreye işâret için, bir üslûbunu bir temsîl aynasında göstereceğiz.

Nasıl bir harb-i umûmî’de bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna, Ateş kes ve hücûm eden diğer bir ordusuna Dur der, emreder. O anda ateş kesilir, hücûm durur. İş bitti. İstîlâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kal‘alarının başında dikildi. Esfelü’s-sâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezâlarını buldular, der.

Aynen öyle de, Pâdişâh-ı bî-Misâl, Kavm-i Nûh’un mahvı için semâvât ve arza emir vermiş. Vazîfelerini yaptıktan sonra ferman ediyor:. Ey arz Suyunu yut. Ey semâ Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında me’mûr-u İlâhînin çadır vazîfesini gören gemisi kuruldu. Zâlimler cezâlarını buldular.

İşte şu üslûbun ulviyetine bak. Zemîn ve gök, iki mutî‘ asker gibi emir dinler, itâat ederler, diyor. İşte şu üslûb işâret eder ki, insanın isyanından kâinât kızıyor. Semâvât ve arz hiddete geliyorlar. Ve şu işaretle der ki: Yer ve gök, iki mutî‘ asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli. Dehşetli bir zecri ifade eder.

İşte tûfân gibi bir hâdise-i umûmiyeyi bütün netâiciyle, hakāikiyle birkaç cümlede, îcâzlı, i‘câzlı, cemâlli, icmâlli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sâir katrelerini şu katreye kıyâs et.

Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak. Meselâ, وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰی عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖیمِ deki كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖیمِ kelimesine bak. Ne kadar latîf bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamerin bir menzili var ki, Süreyyâ yıldızlarının dâiresidir. Kameri hilâl vaktinde, hurmânın eskimiş, beyaz bir dalına teşbîh eder. Şu teşbîh ile semânın yeşil perdesi arkasında, güyâ bir ağaç bulunuyor gibi, beyaz, sivri, nûrânî bir dalı perdeyi yırtıp, başını çıkarıp,

90

Süreyyâ o dalın bir salkımı gibi ve sâir yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak, işitenin hayâlî olan gözüne göstermekle, medâr-ı maîşetlerinin en mühimmi hurmâ ağacı olan sahrâ-nişînlerin nazarında ne kadar münâsib, güzel, latîf, ulvî bir üslûb-u ifâde olduğunu, zevkin varsa anlarsın.

Meselâ, On Dokuzuncu Söz’ün âhirinde isbat edildiği gibi وَالشَّمْسُ تَجْرٖی لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا deki تَجْرٖی kelimesi, şöyle bir üslûb-u âlîye pencere açar. Şöyle ki: تَجْرٖی lafzıyla, yani Güneş döner ta‘bîriyle, kış ve yaz, gece ve gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudret-i İlâhiyeyi ihtâr ile, Sâni‘in azametini ifhâm eder. Ve o mevsimlerin sahîfelerinde kalem-i kudretin yazdığı mektûbât-ı Samedâniyeye nazarı çevirir. Hâlik-ı Zülcelâl’in hikmetini i‘lâm eder.

وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Yani lâmba ta‘bîriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray ve içinde olan eşyâ ise, insana ve zîhayata ihzâr edilmiş müzeyyenât ve mat‘ûmât ve levâzımât olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdâr olduğunu ihtâr ile, Sâni‘in haşmetini ve Hâlik’ın ihsânını ifhâm ederek tevhîde bir delîl gösterir ki, müşriklerin en mühim, en parlak ma‘bûd zannettikleri güneş, musahhar bir lâmba, câmid bir mahlûktur. Demek سِرَاجْ ta‘bîrinde, Hâlik’ın azamet-i rubûbiyetindeki rahmetini ihtâr eder. Rahmetin vüs‘atindeki ihsânını ifhâm eder. Ve o ifhâmda, saltanatının haşmetindeki keremini ihsâs eder. Ve bu ihsâsda vahdâniyeti i‘lâm eder ve ma‘nen der: Câmid bir sirâc-ı musahhar, hiç bir cihette ibâdete lâyık olamaz.

Hem cereyân تَجْرٖی ta‘bîrinde gece-gündüzün, kış-yazın dönmelerindeki tasarrufât-ı muntazama-i acîbeyi ihtâr eder. Ve o ihtârda, rubûbiyetinde münferid bir Sâni‘in azamet-i kudretini ifhâm eder. Demek şems ve kamer noktalarından, beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahîfelerine çevirir. Ve o sahîfelerde yazılan hâdisâtın satırlarına nazar-ı dikkati celb eder.

Evet, Kur’ân güneşten güneş için bahsetmiyor. Belki onu ışıklandıran zât için bahsediyor. Hem güneşin insana lüzûmsuz olan mâhiyetinden bahsetmiyor. Belki güneşin vazîfesinden bahsediyor ki, san‘at-ı Rabbâniyenin intizâmına bir zenberek ve hilkat-i Rabbâniyenin nizâmına bir merkez, hem Nakkāş-ı Ezelî’nin gece-gündüz ipleriyle dokuduğu eşyâdaki san‘at-ı Rabbâniyenin insicâmına bir mekik vazîfesini yapıyor.

Daha sâir kelimât-ı Kur’âniyeyi bunlara kıyâs edebilirsin. Âdetâ basît, me’lûf birer kelime iken, latîf ma‘nâların definelerine birer anahtar vazîfesini görüyor.

91

İşte ekseriyetle üslûb-u Kur’ânın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bazen bir bedevî Arab, bir tek kelâma meftûn olur, müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ kelâmını işittiği anda secdeye gitti. Ona dediler: Müslüman mı oldun? Yok, dedi. Ben şu kelâmın belâgatine secde ediyorum.

Dördüncü Nokta: Lafzındaki fesâhat-i hârikasıdır. Evet, Kur’ân ma‘nen üslûb-u beyân cihetiyle fevkalâde belîğ olduğu gibi, lafzında gāyet selîs bir fesâhati vardır. Fesâhatin kat‘î vücûduna, usandırmaması delîldir. Ve fesâhatin hikmetine, fenn-i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının şehâdetleri bir burhân-ı bâhirdir.

Evet, binler def‘a tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basît bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor. Hıfz edebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâ-hoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’ân, onun kulağında ve dimağında, aynen ağzında ve damağında mâ'-i zemzem gibi lezîz geliyor.

Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur’ân, kulûbe kuvvet ve gıda ve ukūle kūt ve gınâdır. Ve rûha mâ ve ziyâ ve nüfûsa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek usandıracak. Demek Kur’ân, hak ve hakîkat ve sıdk ve hidâyet ve hârika bir fesâhat olduğundandır ki, usandırmıyor. Dâimâ gençliğini muhâfaza ettiği gibi; tarâvetini, halâvetini de muhâfaza ediyor. Hatta Kureyş’in rüesâsından müdakkik bir belîğ, müşrikler tarafından, Kur’ân’ı dinlemek için gitmiş, dinlemiş. Dönmüş, demiş ki: Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa, etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz. İşte Kur’ân-ı Hakîm’in en muannid düşmanları bile fesâhatinden hayrân oluyorlar.

Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesâhatin esbâbını îzâh çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip, yalnız numûne olarak bir âyetteki hurûf-u hecâiyenin vaz‘iyetiyle hâsıl olan bir selâset ve fesâhat-i lafziyeyi ve o vaz‘iyetten parlayan bir lem‘a-i i‘câzı göstereceğiz. İşte, ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا یَغْشٰی طَٓائِفَةً مِنْكُمْ ilâ-âhirihî. İşte şu âyette bütün hurûf-u hecâ mevcûddur. Bak ki, sakîl, ağır bütün aksâm-ı hurûf beraber olduğu hâlde, selâsetini bozmamış. Belki bir revnak ve muhtelif tellerden mütenâsib, mütesânid bir nağme-i fesâhat katmış.

92

Hem şu lem‘a-i i‘câza dikkat et ki, hurûf-u hecâdan یا ile الف, en hafîf ve birbirine kalb olduğu için, iki kardeş gibi, her birisi yirmi bir kerre tekrarı var. م ile ن Hâşiye, birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için, her birisi otuz üçer def‘a zikredilmiştir. ص, س, ش mahrecce, sıfatça, savtça kardeş oldukları için, her biri üç def‘a; ع, غ kardeş oldukları hâlde ع daha hafîf altı def‘a غsıkleti için yarısı olarak üç def‘a zikredilmiştir.

ط, ظ, ذ, ز mahrecce, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için, her birisi ikişer def‘a; ل ve الف ile beraber ikisi لا sûretinde ittihâd ettikleri ve elif لاsûretinde hissesi lâmın yarısıdır. Onun için ل kırk iki def‘a, الفonun yarısı olarak yirmi bir def‘a zikredilmiştir. همزە, هاile mahrecce kardeş oldukları için, hemze Hâşiye on üç, ها bir derece daha hafîf olduğu için on dört def‘a; ق, ف, كkardeş oldukları için gafın birnoktası fazla olduğu için ق on, فdokuz, كdokuz, بdokuz, تon iki, تاnın derecesi üç olduğu için on iki def‘a zikredilmiştir. رlâmın kardeşidir. Fakat ebced hesabıyla رiki yüz لotuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için, altı derece aşağı düşmüştür. Hem رtelaffuzca tekerrür ettiğinden sakîl olup, yalnız yedi def‘a zikredilmiştir. خ, ح, ث, ضsıkletleri ve bazı cihât-ı münâsebât için birer def‘a zikredilmiştir. وhadan ve hemzeden daha hafîf ve یا dan ve الف den daha sakîl olduğu için, on yedi def‘a; sakîl hemzeden dört derece yukarı, hafîf eliften dört derece aşağı zikredilmiştir.

İşte şu hurûfun bu zikrinde hârikulâde bu vaz‘iyet-i muntazama ile ve o münâsebet-i hafiye ile ve o güzel intizâm ve o dakîk ve ince nazım ve insicâm ile iki kerre iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki şunu yapabilsin. Tesâdüf ise, muhâldir ki ona karışsın. İşte şu vaz‘iyet-i hurûftaki intizâm-ı acîb ve nizâm-ı garîb, selâset ve fesâhat-i lafziyeye medâr olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Mâdem hurûfâtında böyle intizâm gözetilmiş, elbette kelimelerinde, cümlelerinde, ma‘nâlarında öyle esrârlı bir intizâm, öyle envârlı bir insicâm gözetilmiş ki, göz görse ما شٓاء اللّٰە, akıl anlasa بارك اللّٰە diyecek.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç