ZÜLFİKĀR

2

Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını iki sene hem Ankara, hem Denizli mahkemeleri ve ehl-i vukūfu tedkîkten sonra, hem berâetimize, hem umûm Risâle-i Nûr eczâlarını bana teslîme müttefikan karar vermelerine binâen, neşirlerine bir mâni‘ yoktur. Bana verilen Risâle-i Nûr’dan birisi bu mecmûanın eczâlarıdır.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

السلام علیكم ورحمة اللّٰە وبركاتە ابدًا دائمًا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Mâdem Risâle-i Nûr makine ile taammüm etmeye başlamış; Ve mâdem felsefe ve hikmet-i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler çokluk ile Risâle-i Nûr’a yapışıyorlar. Elbette bir hakîkat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr’un şiddetle tokat vurduğu ve hücûm ettiği felsefe ise, mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insâniyeye ve san‘atın terakkıyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir. Muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nûr ilişmiyor.

İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesîle olduğu gibi, sefâhete ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’ân’ın mu‘cizekâr hakîkatleriyle muâraza ettiği için, Risâle-i Nûr ekser eczâlarında mîzânlarla ve kuvvetli ve burhânlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor. Müstakîm, menfaatdâr felsefeye ilişmiyor. Onun için mektebliler Risâle-i Nûr’a i‘tirâzsız çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.

Fakat gizli münâfıklar, nasıl ki bir kısım hocaları bütün bütün ma‘nâsız ve haksız bir tarzda, ehl-i medresenin ve hocaların hakîkî malı olan Risâle-i Nûr aleyhinde isti‘mâl ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enâniyet-i ilmiyelerini tahrîk edip, nûrlar aleyhinde isti‘mâl etmek ihtimâline binâen, bu hakîkat Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār mecmûaları başında yazılsa münâsib olur.

Saîdü’n-Nûrsî

3

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

السّلام علیكم ورحمة اللّٰە وبركاتە

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ, Risâle-i Nûr’un makine ile ve şimdi umûmî bir intibâhla ve merkezdeki ehl-i vukūfun takdîri ile dâiresi tam genişlenmesinden, elbette her nevi‘ ehl-i ilim dikkatle bakacaklar. Onların içinde bid‘alar tarafdârı ve enâniyetli ve müşkilpesend ve tenkîdci kısımları i‘tirâza çalışacaklar. Şimdi sizler Üç Esası onlara karşı bir cevâb yaparsınız.

Birinci Esas: Şimdi insanlarda kim var ki, kusuru bulunmasın. Mâdem hasenât eğer seyyiâta râcih gelse, affedilir. Elbette bu kadar ağır şerâit altında, göz önünde bu fevkalâde hizmet-i îmâniye ile yüz binler bîçâreleri şübhelerden kurtarmak, öyle bir hasenedir ki, binler kusûrâtı affettirir.

İkinci Esas: Dersiniz ki: Kardeşimiz Saîd yarım ümmî, yazısı noksân, çabuk yazamıyor. Bu yirmi sene gurbette ekser münzevî ve tecrîd içinde durmaya mecbûr olmasıyla, elbette bazı sehivler ve kusurlar bulunabilir. Hatta üç-dört gün içinde yalnız on iki saatte te’lîf edilen zeyilsiz Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm âhirinde demiş: Hadîslerin ve râvîlerin beyânında hatâm varsa, tashîhini ricâ ediyorum. diye i‘lân ettiği hâlde, müstensihlerin sehivleri müstesnâ olarak şimdiye kadar yalnız 16 61 bu iki rakamda elif sehven takdîm edilip on altı altmış bir e çevrildiğini bir Amerikalı misyoner İncîl-i Yûhannâ’da göstermiş.

Hem ehemmiyetli sebeblere binâen bir kısım risâleler çok sür‘atli yazılmış. Hatta on dakîkada ve bir saatte ve altı saatte ehemmiyetli risâleler te’lîf, hatta kâtiblerin tasdîkiyle dört, beş gün zarfında zeyilsiz Mu‘cizât-ı Kur’âniye yirmi dört sâat zarfında te’lîf edilmiş. Elbette bazı sehivler bulunabilir. Ve hiç bir cihetle kusur sayılmaz. Hem müstensihlerin çoğu Arabî okumadıklarından, onların dahi sehivleri bulunur. Ve müellifine isnâd edilir. Çünkü bütün nüshaları o görmüyor. Ve bütününü kendisi tashîh etmek kābil değildir. Mâdem şimdi ehl-i ilim ve hocalar dâireye giriyorlar. Bu büyük hayırlı tashîhe yardım etmek onlara borçtur.

Üçüncü Esas: Mu‘teriz ve hodfurûşlar diyebilirler ve derler ki: Risâle-i Nûr’da, bilhassa Sikke-i Gaybiye risâlesinde nûrların kerâmâtından ve fevkalâdeliğinden ve pek çok kıymetdârlığından bahseden çok fıkralar var. Bir insan fazîletini

4

izhâr etse, bir gösteriş olur, makbûl değil diye tenkîd ettikleri zaman dersiniz ki: Ankara ehl-i vukūfunun bu noktadaki hafîf ve tasdîkkârâne tenkîdlerine Saîd’in verdiği ve onlar dahi kabûl ettikleri cevâbın hulâsası şudur:

Risâle-i Nûr, muhâfazasına çalıştığı hakîkate bu memleket ve âlem-i İslâm çok alâkadâr ve muhtâç olmasından, bîçâre müellifine binler yardımcı ve kâtibler ve resmî teşvîkler ve muâvenetler lâzım olduğu hâlde; bilakis gāyet insafsızca aleyhinde propagandalara ve kardeşlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini kıracak zâlimâne tedbîrlere karşı, elbette Risâle-i Nûr’un kıymetini ve kerâmetlerini beyân etmek vâcibdir ve elzemdir.

Birtek âciz adam, binler zâlimlerin maddî hücûmlarına karşı, zayıf arkadaşlarını kaçmaktan kurtarmak niyetiyle ikrâmât-ı İlâhiye ve inâyât-ı Rabbâniyeyi izhâr etmek, değil bir kusur, belki büyük bir maslahattır.

Saîdü’n-Nûrsî

Bu mecmûa büyük bir bahçedir. Her adam her mes’elesini, her meyvesini elde edemez. Ne kadar bilse kârdır. Baştaki kısımdan ehl-i ilim ve nısf-ı âhirden herkes tam istifâde edebilir. Bütününü bilemedim diye vazgeçme. Tekrar ile oku.

Saîdü’n-Nûrsî

5

[ZÜLFİKĀR’IN BİRİNCİ MAKAMI]

Risâle-i Nûr mîzânlarından

îmân-ı âhiret burhânlarından

[ONUNCU SÖZ]

Müellifi

[Saîdü’n-Nûrsî ]

İhtâr

Şu risâlede teşbîh ve temsîlleri hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi, hem teshîl, hem hakāik-i İslâmiye ne kadar ma‘kūl, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin ma‘nâları, sonlarındaki hakîkatlerdir. Kinâiyât kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayâlî hikâyeler değil, doğru hakîkatlerdir.

193 یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ kıyâmete, âhirde فَانْظُرْ اِلٰی ihyâya, evvelde

193 اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ kıyâmete ve مَا خَلْقُكُمْ ba‘se

193 Eliflerin mecmûu

193 Onuncu Söz

191 Müellifi

193 Bedîüzzamân

Âhirdeki ta‘rîfnâmenin hâşiyesinde îzâhı var.

Saîd

6

[ONUNCU SÖZ Haşir Bahsi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ط اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ

Birader, haşir ve âhireti basît ve avâm lisânıyla ve vâzıh bir tarzda beyânını istersen, öyle ise, şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle.

Bir zaman iki adam, cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sâhibsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıyor. Ya çalıyor, ya gasb ediyor. Hevesine tebeiyet edip her nevi‘ zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahâli de ona çok ilişmiyorlar.

Diğer arkadaşı ona dedi ki: Ne yapıyorsun? Cezâ çekeceksin. Beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahâli, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar. Veya me’mûr olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdâm ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizâm şedîddir. Padişahın her yerde telefonu var. Ve me’mûrları bulunur. Çabuk git, dehâlet et dedi.

Fakat o sersem, inâd edip dedi: Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sâhibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifâdeyi men‘ edecek hiç bir sebeb görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım, dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münâzara başladı.

Evvelâ o sersem dedi: Padişah kimdir? Tanımam.

Sonra arkadaşı ona cevâben: Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sâhibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihâyet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer Hâşiye gāibden gelir gibi, kıymetdâr, musanna‘ mallar dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sâhibsiz olur? Ve her yerde görünen i‘lânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir?

7

Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.

O sersem döndü, dedi: Haydi padişah var. Fakat benim cüz’î istifâdem ona ne zarar verebilir? Hazînesinden ne noksân eder? Hem burada hapis mapis yoktur. Cezâ görünmüyor.

Arkadaşı ona cevâben dedi: Yâhû Şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem sanâyi‘-i garîbe-i sultâniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misafirhâneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Dâimâ dolar, boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdîl edilecek. Bu ahâli başka ve dâimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukābil ya cezâ, ya mükâfât görecek, dedi.

Yine o hâin sersem temerrüd edip: İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harâb edilsin, başka bir memlekete göç etsin? dedi.

Bunun üzerine emîn arkadaşı dedi: Mâdem bu derece inâd ve temerrüd edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde On İki Sûretile sana göstereceğim ki, bir mahkeme-i kübrâ var. Bir dâr-ı mükâfât ve ihsân ve bir dâr-ı mücâzât ve zindan var. Ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harâb edilecek.

Birinci Sûret: Hiç mümkün müdür ki bir saltanat, bâhusûs böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutî‘lere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın? Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir mahkeme-i kübrâ vardır.

İkinci Sûret: Bu gidişata, icrââta bak. Nasıl en fakîr, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzâk veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gāyet kıymetdâr ve şâhâne taâmlar, kaplar, murassa‘ nişânlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak, senin gibi sersemlerden başka herkes vazîfesine gāyet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs en büyük bir itâatle, mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.

Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, nâmusu vardır.

Hâlbuki kerem ise,

8

in‘âm etmek ister. Merhamet ise, ihsânsız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ise ve nâmus ise, edebsizlerin te’dîbini ister. Hâlbuki şu memlekette, o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

Üçüncü Sûret: Bak, ne kadar âlî bir hikmet, bir intizâmla işler dönüyor. Hem ne kadar hakîkî bir adâlet, bir mîzânla muâmeleler görülüyor. Hâlbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenâh-ı himâyesine ilticâ eden mültecîlerin taltîfini ister. Adâlet ise, raiyetin hukukunun muhâfazasını ister. Tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhâfaza edilsin.

Hâlbuki şu yerlerde, o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icrâ edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu cezâ görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

Dördüncü Sûret: Bak, had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherât, şu sofralarda olan emsâlsiz mat‘ûmât gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti, hesabsız dolu hazineleri vardır. Hâlbuki böyle bir sehâvet ve tükenmez hazineler, dâimî ve istenilen her şey içinde bulunur bir dâr-ı ziyâfet ister. Hem ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler, orada devam etsinler. zevâl ve firâk ile elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir.

Bu sergilere bak ve şu i‘lânlara dikkat et ve bu dellâllara kulak ver ki, mu‘ciznümâ bir padişahın antika san‘atlarını teşkîl ve teşhîr ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i ma‘nevîsini beyân ediyorlar. Hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek onun pek mühim, hayret verici kemâlât ve cemâl-i ma‘nevîsi vardır.

Gizli kusursuz kemâl ise, takdîr edici, istihsân edici, mâşâllâh deyip müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Mahfî nazîrsiz cemâl ise, görünmek ve görmek ister. Yani kendi cemâlini iki vecihle görmek; biri, muhtelif aynalarda bizzât müşâhede etmek; diğeri, müştâk seyirci ve mütehayyir istihsân edicilerin müşâhedesiyle müşâhede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem dâimî müşâhede, hem ebedî işhâd ister.

Hem o dâimî cemâl, müştâk seyirci ve istihsân edicilerin devâm-ı vücûdlarını ister.

9

Çünkü dâimî bir cemâl, zâil müştâka râzı olamaz. Zîrâ dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla, muhabbeti adâvete döner. Hayret ve hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü insan bilmediği şeye ve yetişmediği şeye düşmandır. Hâlbuki şu misafirhânelerden herkes çabuk gidip kayboluyor. O kemâl ve o cemâlin bir ışığını, belki zayıf bir gölgesini bir anda bakıp, doymadan gidiyor. Demek bir seyrângâh-ı dâimîye gidiliyor.

Beşinci Sûret: Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdâdına koşturuyor. Her suâle ve matlûba cevâb veriyor. Hatta bak, en ednâ bir hâcet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kazâ ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.

Gel, gidelim; şu adada büyük bir ictimâ‘ var. Bütün memleket eşrâfı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişânı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahâli, Evet, evet, biz de istiyoruz diyorlar. Onu tasdîk ve te’yîd ediyorlar. Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:

Ey bizi ni‘metleriyle perverde eden sultânımız Bize gösterdiğin numûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menba‘larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzûruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezîz ni‘metlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb‘îd ile ta‘zîb etme. Sana müştâk ve müteşekkir şu mutî‘ raiyetini başı boş bırakıp i‘dâm etme, diyor. Ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.

Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir yâver-i ekreminin, en güzel bir maksûdunu yerine getirmesin? Hâlbuki o sevgilinin maksûdu, umumun da maksûdudur. Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezâsıdır. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Mâdem numûnelerini göstermek için, beş-altı gün seyrângâhlara bu kadar masraf ediyor. Bu memleketi kurdu. Elbette hakîkî hazînelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrângâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.

Demek bu meydân-ı imtihânda olanlar, başı boş değiller. Saâdet sarayları ve zindanlar, onları bekliyorlar.

10

Altıncı Sûret: İşte gel, bak. Bu muhteşem şimendiferler, tayyâreler, techîzâtlar, depolar, sergiler, icrââtlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır Hâşiye, hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyet ister. Hâlbuki görüyorsun, bütün raiyet bu misâfirhânede toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar boşanır. Hem bütün raiyet manevra için bu meydân-ı imtihânda bulunuyorlar. Meydan ise, her sâat tebdîl ediliyor. Hem bütün raiyet, padişahın kıymetdâr ihsânâtının numûnelerini ve hârika san‘atlarının antikalarını sergilerde temâşâ etmek için, şu teşhîrgâhda birkaç dakîka durup seyrediyorlar. Meşher ise, her dakîka tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.

İşte bu hâl, şu vaz‘iyet kat‘î gösteriyor ki, şu misâfirhâne ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu numûnelerin ve sûretlerin hâlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır. Demek burada çabalamak, onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti‘dâdına göre orada bir saâdeti var.

11

Yedinci Sûret: Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahâli içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak, her yerde, her köşede müteaddid fotoğraflar kurulmuş. Sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddid kâtibler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar. Her şeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdî bir vukūâtı zabt ediyorlar. , şu yüksek dağda padişaha mahsûs bir büyük Hâşiye fotoğraf kurulmuş ki, bütün bu yerlerde ne cereyân eder, sûretini alıyorlar. Demek o zât emretmiş ki, mülkünde cereyân eden bütün muâmele ve işler zabt edilsin. Demek oluyor ki, o zât-ı muazzam bütün hâdisâtı kaydettirir, sûretini alır. İşte şu dikkatli hıfz ve muhâfaza, elbette bir muhâsebe içindir.

Şimdi, en âdî raiyetin en âdî muâmelelerini ihmâl etmeyen bir hâkim-i hafîz, hiç mümkün müdür ki, raiyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhâsebe etmesin? Mükâfât ve mücâzât vermesin? Hâlbuki o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya çarpmıyor. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

Sekizinci Sûret: Gel, ondan gelen bu fermanları sana okuyacağım. Bak, mükerrer va‘d ediyor ve şiddetli tehdîd ediyor ki: Sizleri oradan alıp makarr-ı saltanatıma getireceğim. Ve mutî‘leri mes‘ûd, âsîleri mahbûs edeceğim. O muvakkat yeri harâb edip müebbed sarayları, zindanları hâvî diğer bir memleket kuracağım.

Hem o va‘d ettiği şeyler ona gāyet rahattır. Raiyetine gāyet mühimdir. Va‘dinde hulf ise, izzet-i iktidârına gāyet zıddır.

İşte bak, ey sersem Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdîk ediyorsun.

12

Ve hiç bir vecihle hulf ve hilâfa mecbûriyeti olmayan ve hiç bir vecihle hilâf, haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehâdet eden bir zâtı tekzîb ediyorsun. Elbette büyük bir cezâya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki, bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor. Vehmî, bir yıldız böceği gibi, kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor.

Mâdem va‘d etmiş, yapacaktır. Hâlbuki îfâsı ona çok râhat ve bize ve her şeye ve ona ve saltanatına pek çok lâzımdır. Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.

Dokuzuncu Sûret: Şimdi gel, bu dâirelerin ve cemâatlerin bazı rüesâlarına ki Hâşiye, her biri bizzât padişahla görüşecek husûsî birer telefonu var. Hem bazı onun huzûruna çıkmışlar. Ne diyorlar, bak. Bunlar ittifâkla ihbâr ediyorlar ki, o zât, mükâfât ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş. Gāyet kavî va‘d ve şiddetli tehdîd ediyor.

Hem onun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulfülva‘de tenezzül edip tezellülü kabûl etmez. Hâlbuki o muhbirler, hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ‘ kuvvetinde bir ittifâkla haber veriyorlar ki: Şu bazı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir. Ve şu meydân-ı imtihânda binalar muvakkattirler. Sonra dâimî saraylara tebdîl edilecek. Bu yerler değişecekler. Çünkü eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat böyle geçici, devamsız, bî-karâr, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekāsız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz.

Demek, ona lâyık, dâimî, müstakar, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor. Demek bir diyâr-ı âhar var. Elbette o makarra gidilecektir.

13

Onuncu Sûret: Gel, bugün nevrûz-u sultânîdir Hâşiye. Bir tebeddülât olacak. Acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyerân ederiz. İşte bak, ahâli de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var. O binalar birden harâb oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu‘cize var. O harâb olan binalar birden burada yapıldı. Âdetâ bu hâlî bir çöl bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her sâat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.

Buna dikkat et ki, o kadar karışık, sür‘atli, kesretli, hakîkî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizâm vardır ki, her şey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbâzlar dahi bu san‘atları yapamazlar. Demek bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu‘cizeleri vardır.

Ey sersem Sen diyorsun: Nasıl bu koca memleket tahrîb edilip başka yere kurulacak?

İşte görüyorsun ki, her sâat, senin aklın kabûl etmediği o tebdîl-i diyâr gibi çok inkılâblar, tebdîller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hâllerden anlaşılıyor ki, bu görünen sür‘atli ictimâ‘lar, dağılmalar, teşkîller, tahrîbler içinde başka bir maksad var. Bir saatlik ictimâ‘ için, on sene kadar bir masraf yapılıyor. Demek bu vaz‘iyetler maksûd-u bizzât değiller, bir temsîldir, bir taklîddirler. O zât, mu‘cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkîb edilsin. Ve netîceleri hıfzedilip yazılsın. Nasıl ki manevra meydân-ı imtihânının her şeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu. Demek bir mecma‘-ı ekberde, muâmele bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem bir meşher-i a‘zamda dâimî gösterilecek. Demek şu geçici, kararsız vaz‘iyetler, sâbit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.

Demek bu ihtifâlât bir saadet-i uzmâ, bir mahkeme-i kübrâ, bilmediğimiz ulvî gāyeler içindir.

14

On Birinci Sûret: Gel, ey muannid arkadaş Bir tayyâreye, ya şarka veya garba, yani mâzî ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mu‘cizekâr zâtın sâir yerlerde ne çeşit mu‘cizeler gösterdiğini görelim.

İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acâibler, her tarafta bulunuyor. Lâkin san‘atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat buna iyi dikkat et ki, o sebâtsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekāsız meşherlerde ne kadar bâhir bir hikmetin intizâmâtı, ne derece zâhir bir inâyâtın işârâtı, ne mertebe âlî bir adâletin emârâtı, ne derece vâsi‘ bir merhametin semerâtı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki, onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.

Eğer farazâ tevehhüm ettiğin gibi, dâire-i memleketinde dâimî menziller, âlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes‘ûd raiyeti bulunmazsa; şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakîkatlerine şu bekāsız memleket mazhar olamadığı ma‘lûm; ve onlara mazhar olacak başka yerde de bulunmazsa, o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz hâlde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icrâât-ı hakîmâne ve ef‘âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sâhibini, hâşâ, sümme hâşâ sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise hakîkatlerin zıdlarına inkılâbıdır. Hâlbuki inkılâb-ı hakāik, bütün ehl-i aklın ittifâkıyla muhâldir, mümkün değildir. Yalnız her şeyin vücûdunu inkâr eden sofestâî eblehler hâricdir.

Demek bu diyârdan başka bir diyâr vardır. Onda bir mahkeme-i kübrâ, bir ma‘dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki, tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamâmen tezâhür etsinler.

On İkinci Sûret: Gel, şimdi döneceğiz. Şu cemâatlerin reîsleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz. Ve techîzâtlarına bakacağız ki, o techîzât yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yâhûd başka yerde uzun bir saâdet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir? Görelim. Herkese ve her techîzâta bakamayız. Fakat numûne için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız.

Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazîfesi,

15

matlûbâtı, düstûr-u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil, pek uzun bir zaman için verilebilir. Şu maaşı hazîne-i hâssadan filan târihte alacaksın yazılıdır. Hâlbuki, o târîh çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazîfe ise, şu muvakkat meydana göre değil, belki padişahın kurbunda dâimî bir saâdeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbât ise, birkaç günlük bu misâfirhânede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes‘ûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstûr ise, bütün bütün açığa verir ki, cüzdan sâhibi başka yere nâmzeddir, başka âleme çalışır. Bak, şu defterlerde âletler techîzâtının sûret-i isti‘mâli ve mes’ûliyetler vardır.

Hâlbuki, eğer yalnız bu meydandan başka âlî, dâimî bir yer bulunmazsa, şu muhkem defter, o kat‘î cüzdan bütün bütün ma‘nâsız olur. Hem şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve muazzez reîs, bütün ahâliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçâre, daha zelîl, daha musîbetli, daha fakîr, daha zayıf bir derekeye düşer. İşte buna kıyâs et. Hangi şeye dikkat etsen şehâdet eder ki, bu fânîden sonra bir bâkî var.

Ey arkadaş Demek bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir ta‘lîmgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen, bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, techîzâtları, düstûrları, belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hatta hükûmeti inkâr etmeye mecbûr olursun. Ve bütün vâki‘ olan icrââtın vücûdunu tekzîb etmek lâzım gelir. O vakit sana insan ve zîşuûr denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.

Sakın zannetme, tebdîl-i memleket delîlleri bu on iki sûrete münhasırdır. Belki had ve hesaba gelmez emâreler, delîller var ki, şu kararsız, mütegayyir memleket zevâlsiz, müstakar bir memlekete tahvîl edilecektir. Hem had ve hesaba gelmez işaretler, alâmetler var ki, bu ahâli şu muvakkat misafirhânelerden alınacak. Saltanatın makarr-ı dâimîsine gönderilecek.

Bâhusûs gel, sana on iki sûret kuvvetinden daha kuvvetli bir burhân daha göstereceğim. İşte gel, bak. Şu uzaktaki görünen cemâat-i azîme içinde, ol adada gördüğümüz büyük nişân sâhibi yâver-i ekrem bir teblîğātta bulunuyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç