ZÜLFİKĀR

225

[ZÜLFİKĀR’IN ÜÇÜNCÜ MAKAMI]

On Dokuzuncu Mektûb, Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm dâir

Müellifi

Saîdü’n-Nûrsî

Bu risâle üç yüzden fazla mu‘cizâtı beyân eder. Risâlet-i Ahmediye’nin asm mu‘cizesini beyân ettiği gibi, kendisi de o mu‘cizenin bir kerâmetidir. Üç-dört nevi‘le hârika olmuştur.

Birincisi: Nakil ve rivâyet olmakla beraber, yüz sahîfeden fazla olduğu hâlde, kitaplara mürâcaat edilmeden, ezber olarak, dağ bağ köşelerinde, üç-dört gün zarfında, hergünde iki-üç sâat çalışmak şartıyla, mecmûu on iki saatte te’lîf edilmesi hârika bir vâkıadır.

İkincisi: Bu risâle uzunluğu ile beraber, ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki, bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda bu civârda bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mu‘cize-i risâletin bir kerâmeti olduğunu, muttali‘ olanlara kanâat verdi.

Üçüncüsü: Acemî ve tevâfuktan haberi yok ve bize de daha tevâfuk tezâhür etmeden evvel, onun ve başka sekiz müstensihin, biribirini görmeden yazdıkları nüshalarda, lafz-ı Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi, bütün risâlelerde ve lafz-ı Kur’ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevâfuk etmeleri göründü ki, zerre mikdâr insafı olan tesâdüfe vermez. Kim görmüş ise, kat‘î hükmediyor ki, bu bir sırr-ı gaybîdir. Mu‘cize-i Ahmediyenin asm bir kerâmetidir.

Şu risâlenin başındaki esaslar çok mühimdirler. Hem şu risâledeki ehâdîs, hemen umûmen eimme-i hadîsçe makbûl ve sahîh olmakla beraber, en kat‘î hâdisât-ı risâleti beyân ediyorlar. O risâlenin mezâyâsını söylemek lâzım gelse, o risâle kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştâk olanları onu bir kerre okumasına havâle ediyoruz.

Saîd

226

[İhtâr]

Şu risâlede çok ehâdîs-i şerîfe nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa, ya tashîh edilsin veyâhûd hadîs-i bilma‘nâdır denilsin. Çünkü kavl-i râcih odur ki, nakl-i hadîs bilma‘nâ câizdir. Yani hadîsin yalnız ma‘nâsını alıp, lafzını kendi zikreder. Mâdem öyledir. Lafzında yanlışım varsa, hadîs-i bilma‘nâ nazarıyla bakılsın.

[On Dokuzuncu Mektûb Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰی وَدٖینِ الْحَقِّ لِیُظْهِرَهُ عَلَی الدّٖینِ كُلِّهٖ وَكَفٰی بِاللّٰهِ شَهٖیدًا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ilâ-âhirihî

Risâlet-i Ahmediye’ye asm dâir On Dokuzuncu Söz’le Otuz Birinci Söz, nübüvvet-i Muhammediyeyi asm delâil-i kat‘iye ile isbat ettiklerinden, isbat cihetini onlara havâle edip, yalnız onlara bir tetimme olarak On Dokuz Nükteli İşaretler ile o büyük hakîkatin bazı lem‘alarını göstereceğiz.

Birinci Nükteli İşâret: Şu kâinâtın sâhib ve mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor. Ve hikmetle tasarruf ediyor. Ve her tarafı görerek tedvîr ediyor. Ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor. Ve her şeyde görünen hikmetleri, gāyeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor.

Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem‘iyetli ve şuûru küllî olan insan nev‘i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev‘i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kābil-i hitâb ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.

Mâdem en mükemmel ve isti‘dâdı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev‘-i beşere muktedâ olacak olanlar ile konuşacaktır. Elbette dost ve düşmanın ittifâkıyla en yüksek

227

isti‘dâdda ve en âlî ahlâkta ve nev‘-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş; ve nısf-ı arz onun hükm-ü ma‘nevîsi altına girmiş; ve istikbâl onun getirdiği nûrun ziyâsıyla bin üç yüz sene ışıklanmış; ve beşerin nûrânî kısmı ve ehl-i îmânı, mütemâdiyen günde beş def‘a onunla tecdîd-i bîat edip ona duâ-yı rahmet ve saâdet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş. Ve resûl yapacak ve yapmış. Ve sâir nev‘-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.

İkinci Nükteli İşâret: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddiâ-yı nübüvvet etmiş, Kur’ân-ı Azîmüşşân gibi bir fermanı göstermiş. Ve ehl-i tahkîkin yanında bine kadar mu‘cizât-ı bâhireyi göstermiştir. O mu‘cizât, hey’et-i mecmûasıyla da‘vâ-yı nübüvvetin vukū‘u kadar vücûdları kat‘îdir. Kur’ân-ı Hakîm’in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnâd etmeleri gösteriyor ki, o muannid kâfirler dahi mu‘cizâtın vücûdlarını ve vukū‘larını inkâr edemiyorlar. Yalnız kendilerini aldatmak veya etbâ’larını kandırmak için, hâşâ, sihir demişler.

Evet, mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm yüz tevâtür kuvvetinde bir kat‘iyeti vardır. Mu‘cize ise, Hâlik-ı Kâinât tarafından onun da‘vâsına bir tasdîktir. Sadakte hükmüne geçer.

Nasıl ki, sen bir padişahın meclisinde ve dâire-i nazarında desen ki: Padişah beni filan işe me’mûr etmiş. Senden o da‘vâya bir delîl istenilse, padişah Evet dese, nasıl seni tasdîk eder. Öyle de, âdetini ve vaz‘iyetini senin iltimâsınla değiştirirse, Evet sözünden daha kat‘î, daha sağlam senin da‘vânı tasdîk eder.

Öyle de, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da‘vâ etmiş ki: Ben şu kâinât Hâlik’ının meb‘ûsuyum. Delilim de şudur ki, müstemir âdetini benim duâ ve iltimâsımla değiştirecek. İşte parmaklarıma bakınız. Beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız. Bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız. Beni tasdîk için yanıma geliyor, şehâdet ediyor. Şu bir parça taâma bakınız. İki-üç adama kâfî geldiği hâlde, işte iki yüz-üç yüz adamı tok ediyor. Ve hâkezâ, yüzer mu‘cizâtı böyle göstermiştir.

Şimdi şu zâtın delâil-i sıdkı ve berâhîn-i nübüvveti, yalnız mu‘cizâtına münhasır değildir. Belki ehl-i dikkat için hemen umûm harekâtı ve ef‘âli, ahvâl ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sûreti

228

sıdkını ve ciddiyetini isbat eder. Hatta meşhûr ulemâ-yı benî-İsrâîliyeden Abdullâh ibn-i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sîmâsını görmekle: Şu sîmâda yalan yok. Şu yüzde hile olamaz, diyerek îmâna gelmişler.

Çendân muhakkikîn-i ulemâ, Delâil-i nübüvveti ve mu‘cizâtı bin kadar demişler. Fakat binler, belki yüz binler delâil-i nübüvvet vardır. Ve yüz binler yol ile yüz binler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdîk etmişler. Yalnız Kur’ân-ı Hakîm’de kırk vech-i i‘câzdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin asm bin burhânını gösteriyor.

Hem mâdem nev‘-i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüz binler zât, nübüvvet da‘vâ edip mu‘cize gösterenler gelip geçmişler. Elbette umûmun fevkınde bir kat‘iyet ile nübüvvet-i Ahmediye asm sâbittir. Çünkü, Îsâ Aleyhisselâm ve Musa Aleyhisselâm gibi umûm resûllere nebî dedirten ve risâletlerine medâr olan delâil ve evsâf ve vaz‘iyetler ve ümmetlerine karşı muâmeleler, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha câmi‘ bir sûrette mevcûddur.

Mâdem hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, Zât-ı Ahmediye’de asm daha mükemmel mevcûddur. Elbette hükm-ü nübüvvet, umûm enbiyâdan daha vâzıh bir kat‘iyet ile ona sâbittir.

Üçüncü Nükteli İşâret: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu‘cizâtı çok mütenevvi‘dir. Risâleti umûmî olduğu için, hemen ekser envâ‘-ı kâinâttan birer mu‘cizeye mazhardır. Güyâ, nasıl ki bir pâdişâh-ı zîşânın bir yâver-i ekremi, mütenevvi‘ hediyelerle muhtelif akvâmın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her tâife onun istikbâline bir mümessil gönderir. Kendi tâifesi lisânıyla ona hoş-âmedî eder, onu alkışlar.

Öyle de, Sultân-ı Ezel ve Ebed’in en büyük yâveri olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrîf edip ve küre-i arzın ahâlisi olan nev‘-i beşere meb‘ûs olarak geldiği ve umûm kâinâtın Hâlik’ı tarafından umûm kâinâtın hakāikine karşı alâkadâr olan envâr-ı hakîkat ve hedâyâ-yı ma‘neviyeyi getirdiği zaman, taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut, tâ aydan, güneşten, yıldızlara kadar her tâife kendi lisân-ı mahsûsuyla ve ellerinde birer mu‘cizesini taşıması ile, onun nübüvvetini alkışlamış. Ve Hoş-âmedî demiş.

Şimdi o mu‘cizâtın umumunu bahsetmek için cildlerle yazı yazmak lâzım gelir. Muhakkikîn-i asfiyâ, delâil-i nübüvvetin tafsîlâtına dâir çok cildler yazmışlar. Biz yalnız icmâlî işaretler nev‘inden, o mu‘cizâtın kat‘î ve ma‘nevî mütevâtir olan küllî envâına işâret ederiz.

229

İşte nübüvvet-i Ahmediyenin asm delâili, evvelâ iki kısımdır. Birisi, irhâsât denilen, nübüvvetten evvel ve velâdeti vaktinde zuhûr eden hârikulâde hâllerdir.

İkinci kısım, sâir delâil-i nübüvvettir. İkinci kısım da iki kısımdır. Biri, ondan sonra, fakat nübüvvetini tasdîkan zuhûra gelen hârikalardır. İkincisi, asr-ı saadetinde mazhar olduğu hârikalardır.

Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri, zâtında, sîretinde, sûretinde, ahlâkında, kemâlinde zâhir olan delâil-i nübüvvettir. İkincisi, âfâkî, hâricî şeylerde mazhar olduğu mu‘cizâttır.

Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri, ma‘nevî ve Kur’ânîdir. Diğeri, maddî ve ekvânîdir.

Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri, da‘vâ-yı nübüvvet vaktinde ehl-i küfrün inâdını kırmak veyâhûd ehl-i îmânın kuvvet-i îmânını ziyâdeleştirmek için zuhûra gelen hârikulâde mu‘cizâttır. Şakk-ı kamer ve parmağından suyun akması ve az taâmla çokları doyurması ve hayvan, ağaç, taşın konuşması gibi yirmi nevi‘; ve her bir nev‘i ma‘nevî tevâtür derecesinde; ve her bir nev‘in de çok mükerrer efrâdı vardır. İkinci kısım, istikbâlde ihbâr ettiği hâdiselerdir ki, Cenâb-ı Hakk’ın ta‘lîmiyle o da haber vermiş. Haber verdiği gibi doğru çıkmıştır.

İşte biz de şu âhirki kısımdan başlayıp icmâlî bir fihriste göstereceğiz. Hâşiye

Dördüncü Nükteli İşâret: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Allâmü’l-Guyûb’un ta‘lîmiyle haber verdiği umûr-u gaybiye had ve hesaba gelmez. İ‘câz-ı Kur’ân’a dâir olan Yirmi Beşinci Söz’de envâına işâret ve bir derece îzâh ve isbat ettiğimizden, geçmiş zamana dâir ve enbiyâ-yı sâbıkaya dâir ve hakāik-i İlâhiyeye ve hakāik-i kevniyeye ve hakāik-i uhreviyeye dâir ihbârât-ı gaybiyelerini Yirmi Beşinci Söz’e havâle edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz. Yalnız kendinden sonra Sahâbe ve Âl-i Beyt’in başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisâta dâir pek çok ihbârât-ı sâdıka-i gaybiyesi kısmından cüz’î birkaç misâline işâret edeceğiz. Ve şu hakîkat tamamıyla anlaşılmak için Altı Esas mukaddime olarak beyân edeceğiz.

Birinci Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çendân her hâli ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şâhid olabilir. Fakat her hâli, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk onu beşer sûretinde göndermiş. Tâ insanın

230

ahvâl-i ictimâiyelerinde dünyevî, uhrevî saâdetlerini kazandıracak a‘mâl ve harekâtlarında rehber olsun. Ve imam olsun. Ve her biri birer mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye olan âdiyât içindeki hârikulâde olan san‘at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef‘âlinde beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsa idi, bizzât imam olamazdı. Ef‘âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi.

Fakat yalnız nübüvvetini muannidlere karşı isbat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur. Ve indelhâce, ara sıra mu‘cizâtı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklîf olan imtihân ve tecrübe muktezâsıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdîke mecbûr kalacak derecede mu‘cize olmazdı. Çünkü sırr-ı imtihân ve hikmet-i teklîf iktizâ eder ki, akla kapı açılsın. Ve aklın ihtiyârı elinden alınmasın. Eğer gāyet bedîhî bir sûrette olsa, o vakit aklın ihtiyârı kalmaz. Ebû Cehil de Ebû Bekir ra gibi tasdîk eder. İmtihân ve teklîfin fâidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.

Cây-ı hayrettir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, mübâlağasız binler vecihde binler çeşit insan, her biri birtek mu‘cizesi ile veya bir delîl-i nübüvveti ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkezâ, birer alâmetiyle îmân getirdikleri hâlde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri îmâna getiren bütün o binler delâil-i nübüvveti, nakl-i sahîh ile ve âsâr-ı kat‘iye ile, şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfî gelmiyor gibi dalâlete sapıyorlar.

İkinci Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hem beşerdir, beşeriyet i‘tibâriyle beşer gibi muâmele eder. Hem Resûl'dür, risâlet i‘tibâriyle Cenâb-ı Hakk’ın tercümanıdır, elçisidir. Risâleti vahye istinâd eder. Vahiy iki kısımdır. Biri, vahy-i sarîhîdir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdâhalesi yoktur. Kur’ân ve bazı ehâdîs-i kudsiye gibi. İkinci kısım, vahy-i zımnîdir. Şu kısım mücmel ve hulâsası, vahye ve ilhâma istinâd eder. Fakat tafsîlâtı ve tasvîrâtı Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a âittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsîl ve tasvîrde Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazen yine ilhâma, ya vahye istinâd edip beyân eder. Veyâhûd kendi firâsetiyle beyân eder. Ve kendi ictihâdıyla yaptığı tafsîlât ve tasvîrât, ya vazîfe-i risâlet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyân eder. Veyâhûd örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyân eder. İşte her hadîsde bütün tafsîlâtına vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezâsı olan efkâr ve muâmelâtında risâletin ulvî âsârı aranılmaz. Mâdem bazı hâdiseler mücmel olarak, mutlak bir sûrette ona vahyen gelir. O da kendi firâsetiyle ve teârüf-ü umûmî cihetiyle

231

tasvîr eder. Şu tasvîrdeki müteşâbihâta ve müşkilâta bazen tefsîr lâzım geliyor. Hatta ta‘bîr lâzım geliyor. Çünkü bazı hakîkatler var ki, temsîl ile fehme takrîb edilir. Nasıl ki, bir vakit huzûr-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür. Bir sâat sonra cevâb geldi ki, yetmiş yaşına giren meşhûr bir münâfık ölüp cehenneme gitti. Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın belîğ bir temsîl ile beyân ettiği hâdisenin te’vîlini gösterdi.

Üçüncü Esas: Nakil olunan haberler, eğer tevâtür sûretinde olsa, kat‘îdir. Tevâtür Hâşiye iki kısımdır. Biri sarîh tevâtür, biri ma‘nevî tevâtürdür. Ma‘nevî tevâtür de iki kısımdır.

Biri sükûtîdir. Yani sükût ile kabûl gösterilmiş. Meselâ, bir cemâat içinde bir adam, o cemâatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemâat onu tekzîb etmezse, sükût ile mukābele etse, kabûl etmiş gibi olur. Hususan haber verdiği hâdisede cemâat onunla alâkadâr olsa, hem tenkîde müheyyâ ve hatayı kabûl etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemâat olsa, elbette onun sükûtu, o hâdisenin vukūuna kuvvetli delâlet eder.

İkinci kısım tevâtür-ü ma‘nevî şudur ki: Bir hâdisenin vukūuna, meselâ, Bir kıyye taâm iki yüz adamı tok etmiş denilse, fakat onu haber verenler ayrı ayrı sûrette haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir sûrette, diğeri başka bir şekilde beyân eder. Fakat umûmen aynı hâdisenin vukūuna müttefiktirler. İşte mutlak hâdisenin vukū‘u, mütevâtir-i bilma‘nâdır, kat‘îdir. İhtilâf-ı sûret ise zarar vermez.

Hem bazen olur ki, haber-i vâhid, bazı şerâit dâhilinde tevâtür gibi kat‘iyeti ifade eder. Hem bazen olur ki, haber-i vâhid, hâricî emârelerle kat‘iyeti ifade eder.

İşte Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bize nakil olunan mu‘cizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı a‘zamı tevâtür iledir. Ya sarîhî, ya ma‘nevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendân haber-i vâhid iledir. Fakat öyle şerâit dâhilinde, nekkād-ı muhaddisîn nazarında kabûle şâyân olduktan sonra, tevâtür gibi kat‘iyeti ifade etmek lâzım gelir. Evet, muhaddisînin muhakkikîninden el-Hâfız ta‘bîr ettikleri zâtlar, lâakal yüz bin hadîsi hıfzına almış binler muhakkik muhaddisler, hem elli sene sabah namazını ışâ abdestiyle kılan müttakî muhaddisler; ve başta Buhârî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri olan ilm-i hadîs dâhîleri, allâmeleri tashîh ve kabûl ettikleri haber-i vâhid, tevâtür kat‘iyetinden geri kalmaz.

Evet, fenn-i hadîsin muhakkikleri, nekkādları

232

o derece hadîs ile husûsiyet peydâ etmişler ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tarz-ı ifâdesine ve üslûb-u âlîsine ve sûret-i ifâdesine ünsiyet edip meleke kesb etmişler ki, yüz hadîs içinde bir mevzû‘u görse, Mevzu‘dur der. Bu hadîs olmaz. Ve Peygamber’in asm sözü değildir, der, reddeder. Sarrâf gibi hadîsin cevherini tanır. Başka sözü ona iltibâs edemez. Yalnız İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler, tenkîdde ifrât edip, bazı ehâdîs-i sahîhaya da mevzû‘ demişler. Fakat her mevzû‘ şeyin ma‘nâsı yanlıştır, demek değildir. Belki bu söz hadîs değildir, demektir.

Suâl?: An‘aneli senedin fâidesi nedir ki, lüzûmsuz yerde, ma‘lûm bir vâkıada an fülân, an fülân, an fülân derler?

Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle bir fâidesi şudur ki: An‘ane ile gösteriliyor ki, an‘anede dâhil olan mevsûk ve huccet ve sâdık ehl-i hadîsin bir nevi‘ icmâını irâe eder. Ve o senedde dâhil olan ehl-i tahkîkin bir nevi‘ ittifâkını gösterir. Güyâ o senedde, o an‘anede dâhil olan her bir imam, her bir allâme, o hadîsin hükmünü imza ediyor. Sıhhatine dâir mührünü basıyor.

Suâl?: Neden hâdisât-ı i‘câziye, sâir zarûrî ahkâm-ı şer‘iye gibi tevâtür sûretinde, pek çok tarîkler ile, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?

Elcevab: Çünkü ekser ahkâm-ı şer‘iyeye ekser nâs, ekser evkātta muhtâçtır. Farz-ı ayn gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Ama mu‘cizât ise, herkesin her bir mu‘cizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyâç olsa da, bir def‘a işitmek kâfî gelir. Âdetâ farz-ı kifâye gibi, bir kısım insanlar onları bilse yeter.

İşte bunun içindir ki, bazı olur, bir mu‘cizenin vücûdu ve tahakkuku, bir hükmün vücûdundan on derece kat‘î olduğu hâlde, onun râvîsi bir-iki olur. Hükmün râvîsi on-yirmi olur.

Dördüncü Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istikbâlden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz’î birer hâdise değil, belki tekerrür eder birer hâdise-i külliyeyi cüz’î bir sûrette haber verir. Hâlbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her def‘a bir vechini beyân eder. Sonra râvî-i hadîs o vecihleri birleştirir. Hilâf-ı vâki‘ gibi görünür.

Meselâ, Hazret-i Mehdî’ye dâir muhtelif rivâyetler var. Tafsîlât ve tasvîrât başka başkadır. Hâlbuki Yirmi Dördüncü Söz’ün bir dalında isbat edildiği gibi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahye istinâden her bir asırda kuvve-i ma‘neviye-i ehl-i îmânı muhâfaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye’se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nûrâniyesi olan Âl-i Beyt’ine ehl-i îmânı ma‘nevî rabt etmek için Mehdî’yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi, her bir asır Âl-i Beyt’den bir nevi‘ Mehdî,

233

belki Mehdîler bulmuş. Hatta Âl-i Beyt’den ma‘dûd olan Abbâsiye hulefâsından büyük Mehdî’nin çok evsâfına câmi‘ bir Mehdî bulmuş. İşte büyük Mehdî’den evvel gelen emsâlleri, numûneleri olan hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsâfları, asıl Mehdî’nin evsâfına karışmış. Ve ondan rivâyetler ihtilâfa düşmüş.

Beşinci Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi. Belki Cenâb-ı Hakk ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenâb-ı Hakk hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr-u gaybiyeden çoğunun setrini iktizâ ediyor. Mübhem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukūundan evvel onları bilmek elîmdir.

İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel mübhem bırakılmış. Ve insanın başına gelecek musibetler de perde-i gaybda kalmış. İşte hikmet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye böyle iktizâ ettiği için, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı ziyâde hassâs merhametini ziyâde rencîde etmemek ve âl ve ashâbına karşı şedîd şefkatini fazla incitmemek için, vefât-ı Nebevîden sonra âl ve ashâbının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisâtı umûmiyetle ve tafsîlâtıyla göstermemek Hâşiye, muktezâ-yı hikmet ve rahmettir. Fakat yine bazı hikmetler için, mühim hâdisâtı, fakat dehşetli bir sûrette değil, ona ta‘lîm etmiş, o da ihbâr etmiş.

Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsîl ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de, en yüksek bir derece-i takvâda ve adilde ve sıdkta çalışan ve وَمَنْ كَذَبَ عَلَیَّ مُتَعَمِّدًا فَلْیَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsindeki tehdîdden şiddetle korkan ve فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَی اللّٰهِ âyetindeki şiddetli tehdîdden şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahîh bir sûrette o haberleri nakletmişler.

Altıncı Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ahvâl ve evsâfı, siyer ve târîh sûretiyle beyân edilmiş. Fakat o evsâf ve ahvâl-i gālibi beşeriyetine bakar. Hâlbuki, o Zât-ı Mübârek’in şahs-ı ma‘nevîsi ve mâhiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nûrânîdir ki, siyer ve târihte beyân olunan evsâf, o bâlâ kāmete uygun gelmiyor. O yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca hergün, hatta şimdi de bütün ümmetinin ibâdetleri

234

kadar bir azîm ibâdet, sahîfe-i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihâyetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihâyetsiz bir sûrette, nihâyetsiz bir isti‘dâd ile mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duâsına mazhar oluyor.

Ve şu kâinâtın netîcesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinât’ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübârek’in tamâm-ı mâhiyeti ve hakîkat-i kemâlâtı, siyer ve târîhe geçen beşeri ahvâl ve etvâra sığışmaz. Meselâ, Hazret-i Cebrâîl ve Mîkâîl iki muhâfız yâver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübârek, çarşı içinde bedevî bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, birtek şâhid olan Huzeyme’yi şâhid göstermekle görünen etvâr içinde sığışmaz.

İşte yanlış gitmemek için, her vakit mâhiyet-i beşeriyeti i‘tibâriyle işitilen evsâf-ı âdiye içinde başını kaldırıp hakîkî mâhiyetine ve mertebe-i risâlette durmuş nûrânî şahsiyet-i ma‘neviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer.

Şu sırrı îzâh için şu temsîlî dinle: Meselâ, bir hurmâ çekirdeği var. O hurmâ çekirdeği toprak altına konup açılarak, koca meyvedâr bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü‘ eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya harâret verildi. Bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir.

Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya âit sıfatlar, hâller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hâsıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdî küçük keyfiyet ve vaz‘iyetlerine nisbeten, büyük ve âlî sıfatları ve keyfiyetleri var. Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla rabt edip bahsetmekte lâzım gelir ki, her vakit akl-ı beşer başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın. Ve yumurtadan kuşa gözünü tevcîh edip dikkat etsin. Tâ işittiği evsâfı onun aklı kabûl edebilsin. Yoksa, Bir dirhem çekirdekten bin batman hurmâ aldım. Ve Şu yumurta cevv-i âsumânda kuşların sultânıdır dense, tekzîb ve inkâra sapacak.

İşte bunun gibi Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşeriyeti, o çekirdek ve o yumurtaya benzer. Ve vazîfe-i risâletle parlayan mâhiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve cennetin tayr-ı hümâyûnu gibidir. Hem dâimâ tekemmüldedir. Onun için çarşı içinde bir bedevî ile nizâ‘ eden o Zât'ı düşündüğü vakit, Refref’e binip, Cebrâîl’i arkada bırakıp, Kāb-ı Kavseyn’e koşup giden Zât-ı Nûrâniyesine hayâl gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa, ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak.

235

Beşinci Nükteli İşâret Umûr-u gaybiyeye dâir hadîslerin birkaç misâlini zikrederiz.

Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahîh ile ve mütevâtir bir derecede bize vâsıl olmuş ki, minber üstünde, cemâat-i Sahâbe içinde ferman etmiş ki: اِبْنٖی حَسَنٌ هٰذَا سَیِّدٌ سَیُصْلِحُ اللّٰهُ بِهٖ بَیْنَ فِئَتَیْنِ عَظٖیمَتَیْنِ İşte kırk sene sonra İslâm’ın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan radıyallâhü anh Hazret-i Muâviye ra Hâşiye ile musâlaha edip cedd-i emcedinin mu‘cize-i gaybiyesini tasdîk etmiştir.

İkincisi: Nakl-i sahîh ile Hazret-i Alî’ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِثٖینَ وَالْقَاسِطٖینَ وَالْمَارِقٖینَ Hem Vak‘a-i Cemel, hem Vak‘a-i Sıffîn, hem Vak‘a-i Havâric hâdiselerini haber vermiş.

Hem Hazret-i Alî Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: Bu sana karşı muhârebe edecek, fakat haksızdır.

Hem Ezvâc-ı Tâhirât’ına demiş: İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek. Ve etrafında çoklar katledilecek. وَتَنْبَحُ عَلَیْهَا كِلَابُ الْحَوْئَبِ

İşte şu sahîh, kat‘î hadîsler, otuz sene sonra Hazret-i Alî’nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak‘a-i Cemel’de ve Muâviye’ye karşı Sıffîn’de ve Havâric’e karşı Harûrâ’da ve Nehrevân’da muhârebesi, o ihbâr-ı gaybînin bir tasdîk-i fi‘lîsidir.

Hem Hazret-i Alî’ye:, Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak diye, bir adamı ihbâr etmiş. Hazret-i Alî o adamı tanırmış. O da Abdurrahmân ibn-i Mülcemü’l-Hâricî’dir.

Hem Hâricîlerin içinde Zü’s-sedye denilen bir adamı, garîb bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriclerin maktûlleri içinde o adam bulunmuş. Hazret-i Alî onu hakkāniyetine huccet göstermiş, hem mu‘cize-i Nebeviyeyi i‘lân etmiş.

Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm-ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivâyet-i sahîhi ile haber vermiş ki: Hazret-i Hüseyin, طَفّ yani Kerbelâ’da katledilecektir. Elli sene sonra aynı vak‘a-i ciğersûz vukū‘a gelip, o ihbâr-ı gaybîyi tasdîk etmiş.

Hem mükerrer ihbâr etmiş ki: Benim Âl-i Beytim, benden sonra یَلْقَوْنَ قَتْلاً وَتَشْرٖیدًا yani katle ve belâya ve nefye ma‘rûz kalacaklar. Ve bir derece îzâh etmiş. Aynen öyle çıkmıştır.

Şu makamda bir mühim suâl vardır. Denilir ki: Hazret-i Alî, o derece hilâfete liyâkati olduğu ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karâbeti ve hârikulâde cesâret ve ilmi ile beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi? Ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?

Elcevab: Âl-i Beyt’den bir kutb-u a‘zam demiş ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Alî’nin ra hilâfetini arzu etmiş. Fakat gāibden ona bildirilmiş ki, murâd-ı İlâhî başkadır. O da arzusunu bırakıp

236

murâd-ı İlâhîye tâbi‘ olmuş.

Murâd-ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki: Vefât-ı Nebevîden sonra, en ziyâde ittifâk ve ittihâda gelmeye muhtâç olan Sahâbeler, eğer Hazret-i Alî başa geçse idi, Hazret-i Alî’nin hilâfeti zamanında zuhûra gelen hâdisâtın şehâdetiyle; ve Hazret-i Alî’nin mümâşâtsız, pervâsız, zâhidâne, kahramânâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgîr-i âlem şecâati i‘tibâriyle, çok zâtlarda ve kabîlelerde rekābet damarını harekete getirip tefrikaya sebeb olmak kaviyen muhtemeldi.

Hem Hazret-i Alî’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı şudur ki: Gāyet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi sonra inkişâf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvâm içinde, fitne-engîz hâdisâtın zuhûru zamanında, Hazret-i Alî gibi hârikulâde bir cesâret ve firâset sâhibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet, dayandı. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, Ben Kur’ân’ın tenzîli için harb ettim, sen de te’vîli için harb edeceksin.

Hem eğer Hazret-i Alî olmasa idi, dünya saltanatı, mülûk-ü Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Hâlbuki, karşılarında Hazret-i Alî ve Âl-i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı muvâzeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevki‘lerini muhâfaza etmek için, ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umûmu, kendileri olmasa da, her hâlde teşvîk ve tasvîbleriyle etbâ‘ları ve tarafdârları, bütün kuvvetleriyle hakāik-i İslâmiyeyi ve hakāik-i îmâniyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhâfazaya ve neşre çalıştılar. Yüz binlerle müctehidîn, muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyâlar ve asfiyâlar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in gāyet kuvvetli velâyet ve diyânet ve kemâlâtı olmasa idi, Abbâsîlerin ve Emevîler’in âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kat‘iyen muhtemeldi.

Eğer denilse: Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Hâlbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı.

Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakāik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhâfazaya me’mûr idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebî gibi ma‘sûm olmalı veyâhûd Hulefâ-yı Râşidîn ve Ömer ibn-i Abdülazîz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldatmasın. Hâlbuki, Mısır’da Âl-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn hükûmeti ve İran’da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyt’e yaramaz. Vazîfe-i asliyesi olan hıfz-ı dîni ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Hâlbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak

237

ve yüksek bir sûrette İslâmiyet’e ve Kur’ân’a hizmet etmişler.

İşte bak, Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktâblar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı A‘zam olan Şeyh Abdülkādir-i Geylânî; ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Ca‘fer-i Sâdık ki, her biri birer ma‘nevî mehdî hükmüne geçmiş. Ma‘nevî zulmü ve zulümâtı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakāik-i îmâniyeyi neşretmişler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.

Eğer denilse: Mübârek İslâmiyet ve nûrânî asr-ı saâdet'in başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değil idiler.

Elcevab: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her tâife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların isti‘dâdlarını tahrîk eder. İnkişâf ettirir. Her biri kendine mahsûs çiçek açar. Fıtrî birer vazîfe başına geçer. Öyle de, Sahâbe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı isti‘dâdları tahrîk edip kamçıladı. İslâmiyet tehlikededir, yangın var diye, her tâifeyi korkuttu. İslâmiyet’in hıfzına koşturdu. Her biri kendi isti‘dâdına göre câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazîfelerinden bir vazîfeyi omuzuna aldı. Kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhâfazasına, bir kısmı şerîatın muhâfazasına, bir kısmı hakāik-i îmâniyenin muhâfazasına, bir kısmı Kur’ân’ın muhâfazasına çalıştı ve hâkezâ. Her bir tâife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir sûrette sa‘y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına o fırtına ile tohumlar atıldı. Yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf, o güller ve gülistân içinde, ehl-i bid‘a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.

Güyâ dest-i kudret, celâl ile o asrı çalkaladı. Şiddetle tahrîk edip çevirdi. Ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i ani’l-merkeziye ile, pek çok münevver müctehidleri ve nûrânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktâbları âlem-i İslâm’ın aktârına uçurdu. Hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâm’ı heyecana getirip, Kur’ân’ın hazinelerinden istifâde için gözlerini açtırdı.

Şimdi sadede geliyoruz. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın umûr-u gaybiyeden, haber verdiği gibi doğru vukū‘a gelen işler binlerdir. Pek çoktur. Biz yalnız cüz’î birkaç misâline işâret edeceğiz.

İşte başta Buhârî ve Müslim, sıhhatle meşhûr Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri, beyân edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu ma‘nen mütevâtir ve bir kısmı dahi ehl-i tahkîk, onların sıhhatine ittifâk etmesiyle, mütevâtir gibi kat‘î denilebilir.

238

İşte nakl-i sahîh-i kat‘î ile ashâbına haber vermiş ki: Siz umûm düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem feth-i Mekke, hem feth-i Hayber, hem feth-i Şâm, hem feth-i Irâk, hem feth-i İrân, hem feth-i Beytü’l-Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan Îrân ve Rûm padişahlarının hazînelerini beyninizde taksîm edeceksiniz, Haber vermiş. Hem Tahmînim böyle veya zannederim dememiş. Belki görür gibi kat‘î ihbâr etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Hâlbuki, haber verdiği vakit hicrete mecbûr olmuş. Sahâbeleri az. Medîne etrafı ve bütün dünya düşmandı.

Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile çok def‘a ferman etmiş: عَلَیْكُمْ بِسٖیرَةِ الَّذَیْنِ مِنْ بَعْدٖٓی اَبٖی بَكْرٍ وَعُمَرَ deyip, Ebû Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halîfe olacaklar. Hem mükemmel bir sûrette ve rızâ-yı İlâhî ve marzî-i Nebevî dâiresinde hareket edecekler. Hem Ebû Bekir az kalacak. Ömer çok kalacak. Ve pek çok fütûhât yapacak.

Hem ferman etmiş ki: زُوِیَتْ لِیَ الْاَرْضُ فَاُرٖیتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَیَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتٖی مَا زُوِیَ لٖی مِنْهَا deyip, Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet o kadar mülk zabt etmemiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem nakl-i sahîh ve kat‘î ile Gazâ-yı Bedir’den evvel ferman etmiş: هٰذَا مَصْرَعُ اَبٖی جَهْلٍ هٰذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ هٰذَا مَصْرَعُ اُمَیَّةَ هٰذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ وَفُلَانٍ deyip, müşrik-i Kureyş'in reislerinin her biri nerede katledileceğini göstermiş. Ve demiş: Ben kendi elimle Übeyy ibn-i Halef’i öldüreceğim. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile, bir ay uzak mesâfede Şâm etrafında Mûte nâm mevki‘deki gazve-i meşhûrede muhârebe eden Sahâbelerini görür gibi ferman etmiş: اَخَذَ الرَّایَةَ زَیْدٌ فَاُصٖیبَ ثُمَّ اَخَذَ جَعْفَرُ فَاُصٖیبَ ثُمَّ اَخَذَ ابْنُ رَوَاحَةَ فَاُصٖیبَ ثُمَّ اَخَذَهَا سَیْفٌ مِنْ سُیُوفِ اللّٰهِ deyip, birer birer hâdisâtı ashâbına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya‘lâ ibn-i Münebbih meydân-ı harbden geldi. Daha söylemeden Muhbir-i Sâdık asm harbin tafsîlâtını beyân etti. Ya‘lâ kasem etti: Dediğin gibi aynen öyle oldu.

Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile ferman etmiş: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖی ثَلٰثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَاِنَّ هٰذَا الْاَمْرَ بَدَأَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً ثُمَّ یَكُونُ رَحْمَةً وَخِلَافَةً ثُمَّ یَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ یَكُونُ عُتُوًّا وَجَبَرُوةً deyip, Hazret-i Hasan’ın altı ay hilâfetiyle, Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn’in, Hulefâ-yı Râşidîn’in zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberût ve fesâd-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile ferman etmiş: یُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ یَقْرَأُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّٰهَ عَسٰٓی اَنْ یُلْبِسَهُ قَمٖیصًا وَاِنَّهُمْ یُرٖیدُونَ خَلْعَهُ deyip, Hazret-i Osmân

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç