Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 32
[Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi]
وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ Yani hiç bir şey ona ağır gelemez. Dâire-i imkânda ne kadar eşyâ var, o eşyâya gāyet kolay vücûd giydirebilir. Ve o derece ona kolay ve rahattır ki, اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا ilâ âhirihi; sırrıyla, güyâ yalnız emreder, yapılır.
Nasıl ki gāyet mâhir bir san‘atkâr, ziyâde kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makina gibi işler. Ve o sür‘at ve mahâreti ifade için denilir ki: O iş ve san‘at ona o kadar musahhardır ki, güyâ emriyle ve dokunmasıyla işler oluyor, san‘atlar vücûda geliyor.
Öyle de, Kadîr-i Zülcelâl’in kudretine karşı eşyânın nihâyet derecede musahhariyet ve itâatine ve o kudretin nihâyet derecede külfetsiz ve suhûletle iş gördüğüne işareten اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ ferman eder.
Şu hakîkat-i uzmânın hadsiz esrârından Beş sırrını Beş Nüktede beyân edeceğiz.
Birincisi: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev‘in umûm efrâdıyla îcâdı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cenneti halketmek, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı îcâd etmek, bir çiçek kadar rahattır.
Şu sırrı îzâh ve isbat eden, haşre dâir Onuncu Söz’ün âhirinde, hem melâike ve bekā-yı rûh ve haşre dâir Yirmi Dokuzuncu Söz’de haşir mes’elesinde Üçüncü Esas’ın beyânında zikredilen Şeffafiyet sırrı mukābele sırrı muvâzene sırrı intizâm sırrı itâat sırrı tecerrüd sırrı altı temsîl ile isbat edilerek gösterilmiştir ki, kudret-i İlâhiyeye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır. Hadsiz efrâd, bir ferd kadar külfetsiz ve rahatça îcâd edilir. Mâdem o iki sözde bu altı sır isbat edilmiş. Onlara havâle ederek burada kısa keseriz.
İkincisi: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten her şey müsâvî olduğuna delîl-i kātı‘ ve burhân-ı sâtı‘ şudur ki: Hayvanât ve nebâtâtın îcâdında gözümüzle görüyoruz, hadsiz bir sehâvet ve kesret içinde, nihâyet derecede bir ittikān, bir hüsn-ü san‘at bulunuyor. Hem nihâyet derece karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyâz ve tefrîk görünüyor. Hem nihâyet derecede mebzûliyet ve vüs‘at içinde, nihâyet derecede san‘atça kıymetdarlık ve hilkatçe
SAYFA 33
güzellik bulunuyor. Hem nihâyet derecede san‘atkârâne bir sûrette çok cihâzâta ve çok zamana muhtâç olmakla beraber, gāyet derecede suhûletle ve sür‘atle îcâd ediliyor. Âdetâ birden ve hiçten, o mu‘cizât-ı san‘at vücûda geliyor.
İşte bilmüşâhede, her mevsimde rûy-u zemînde gördüğümüz bu fa‘âliyet-i kudret kat‘iyen delâlet eder ki, şu ef‘âlin menba‘ı olan kudrete nisbeten, en büyük şey en küçük şey kadar kolaydır. Ve hadsiz efrâdın îcâdı ve idareleri, bir ferd kadar rahatça îcâd ve idare edilir.
Üçüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen tasarrufât ve ef‘âl ile hükmeden Sâni‘-i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz’ kadar kolay gelir. Efradca kesretli bir küllînin îcâdı, bir tek cüz’înin îcâdı kadar suhûletlidir. Ve en âdî bir cüz’îde, en yüksek bir kıymet-i san‘at gösterilebilir.
Şu hakîkatin sırr-ı hikmeti Üç Menba‘ dan çıkar. Evvelâ:, İmdâd-ı vâhidiyetten; Sâniyen:, Yüsr-ü vahdetten; Sâlisen:, Tecellî-i ehadiyetten.
Birinci menba‘ olan imdâd-ı vâhidiyet: : Yani her şey ve bütün eşyâ bir tek zâtın mülkü olsa, o vakit vâhidiyet cihetiyle her bir şeyin arkasında bütün eşyânın kuvvetini tahşîd edebilir. Ve bütün eşyâ, bir tek şey gibi kolayca idare edilir. Şu sırrı şöyle bir temsîl ile fehme takrîb için deriz:
Meselâ nasıl ki, bir memleketin tek bir padişahı bulunsa, o padişah o vahdet-i saltanat kanunu cihetiyle her bir neferin arkasında bir ordu kuvvet-i ma‘neviyesini tahşîd edebilir. Ve edebildiği için o tek nefer, bir şâhı esîr edebilir. Ve şâhın fevkinde padişahı nâmına hükmedebilir. Hem o padişah, vâhidiyet-i saltanat sırrıyla bir neferi ve bir me’mûru istihdâm ve idare ettiği gibi, bütün orduyu ve bütün me’mûrlarını idare edebilir. Güyâ vâhidiyet-i saltanat sırrıyla herkesi, her şeyi bir ferdin imdâdına gönderebilir. Ve her bir ferdi, bütün efrâd kadar bir kuvvete istinâd edebilir. Yani ondan meded alabilir. Eğer o vâhidiyet-i saltanat ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse, o vakit her bir nefer, hadsiz bir kuvveti birden kaybedip, yüksek bir makam-ı nüfûzdan sukūt eder. Âdî bir adam makamına gelir. Ve onların idare ve istihdâmları efrâd adedince müşkilât peydâ eder.
Aynen öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâtın Sâni‘i, vâhid olduğundan, her bir şeye karşı
SAYFA 34
bütün eşyâya müteveccih olan esmâyı tahşîd eder. Ve nihâyetsiz bir san‘atla, gāyet kıymetdâr bir sûrette îcâd eder. Lüzûm olsa, bütün eşyâ ile bir tek şeye bakar ve baktırır. Ve meded verir. Ve kuvvetli yapar. Ve bütün eşyâyı dahi o vâhidiyet sırrıyla, bir tek şey gibi îcâd eder, tasarruf eder, idare eder.
İşte şu imdâd-ı vâhidiyet sırrıyladır ki, şu kâinâtta nihâyet derecede mebzûliyet ve ucuzluk içinde, nihâyet derecede san‘atça ve kıymetçe yüksek ve âlî bir keyfiyet görünüyor.
İkinci menba‘ olan yüsr-ü vahdet: : Yani birlik usûlüyle, bir merkezden, bir elden, bir kanun ile olan işlerde gāyet derecede kolaylık oluyor. Eğer müteaddid merkezlere, müteaddid kanuna, müteaddid ellere dağılsa, çok müşkilât peydâ eder.
Meselâ, nasıl ki bir ordunun bütün neferâtının esâsât techîziyeleri, bir merkezden, bir kanun ile, bir kumandan-ı a‘zamın emriyle yapılsa, bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde yapılsa, bir ordunun techîzine lâzım olan bütün askerî fabrikaları, bir tek neferin techîzâtı için lâzım gelir.
Demek vahdete istinâd edilse, bir ordu bir nefer kadar kolay olur. Eğer vahdet olmazsa, bir neferin techîzi, bir ordunun techîzi kadar müşkilâtlı olur.
Hem bir ağacın meyvelerinin vahdet noktasında bir merkeze, bir kanuna, bir köke istinâden madde-i hayatiyeleri verilse, binler meyveler tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer her bir meyve ayrı ayrı merkeze rabtedilse, ayrı ayrı yerlerden mevâdd-ı hayatiyeleri gönderilse, her bir meyve bütün ağaç kadar müşkilât peydâ eder. Çünki bütün ağaca lâzım olan mevâdd-ı hayatiye, her bir meyve için dahi lâzımdır.
İşte şu iki temsîl gibi وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâtın Sâni‘i, Vâhid-i Ehad olduğu için, vahdetle iş görür. Ve vahdetle iş gördüğü için, bütün eşyânın îcâdı ve idaresi bir tek şey kadar kolay olur. Hem bir tek şeyi, san‘atça bütün eşyâ kadar kıymetli yapabilir. Ve hadsiz efrâdı, gāyet kıymetdâr bir sûrette îcâd ederek, şu görünen hadsiz mebzûliyet ve nihâyetsiz ucuzluk lisânıyla cûd-u mutlakını gösterir. Ve hadsiz sehâvetini ve nihâyetsiz hallâkiyetini izhâr eder.
SAYFA 35
Üçüncü menba‘ olan tecellî-i ehadiyet: : Yani Sâni‘-i Zülcelâl, cisim ve cismânî olmadığı için, zaman ve mekân onu kayıt altına alamaz. Ve kevn ü mekân, onun şuhûduna ve huzûruna müdâhale edemez. Vesâit ve ecrâm onun fiiline perde çekemez. Teveccühünde tecezzî ve inkısâm olmaz. Bir şey bir şeye mâni‘ olmaz. Hadsiz ef‘âli bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki, bir çekirdekte koca bir ağacı ma‘nen derc ettiği gibi, bir âlemi bir tek ferdde derc edebilir. Bütün âlem bir tek ferd gibi dest-i kudretinde çevrilir.
Şu sırrı başka sözlerde îzâh ettiğimiz gibi, deriz ki:
Nasıl ki nûrâniyet i‘tibâriyle bir derece kayıtsız olan güneşin timsâli, her bir cilâlı, parlak şeyde temessül eder. Binler milyonlar aynalar nûruna mukābil gelse, bir tek ayna gibi, inkısâm etmeden, bizzât her birinde cilve-i misâliyesi bulunur. Eğer aynanın isti‘dâdı olsa, güneş azametiyle onda âsârını gösterebilir. Bir şey bir şeye mâni‘ olamaz. Binler, bir gibi; ve binler yere bir yer gibi kolay girer. Her bir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinât Sâni‘-i Zülcelâl’inin, nûr olan bütün sıfâtıyla ve nûrânî olan bütün esmâsıyla teveccüh-ü ehadiyet sırrıyla öyle bir tecellîsi var ki, hiç bir yerde olmadığı hâlde, her yerde hazır ve nâzırdır. Teveccühünde inkısâm olmaz. Aynı anda, her yerde, külfetsiz, müzâhamesiz her işi yapar.
İşte, şu imdâd-ı vâhidiyet ve yüsr-ü vahdet ve tecellî-i ehadiyet sırrıyladır ki, bütün mevcûdât bir tek Sâni‘e verildiği vakit, o bütün mevcûdât bir tek mevcûd gibi kolay ve suhûletli olur. Ve her bir mevcûd, hüsn-ü san‘atça bütün mevcûdât kadar kıymetli olabilir.
Nasıl ki mevcûdâtın hadsiz mebzûliyeti içinde, her bir ferdde hadsiz dekāik-i san‘atın bulunması, bu hakîkati gösteriyor. Eğer o mevcûdât doğrudan doğruya bir tek Sâni‘e verilmezse, o zaman her bir mevcûd bütün mevcûdât kadar müşkilâtlı olur. Ve bütün mevcûdât bir tek mevcûd kıymetine sukūt eder, iner. Şu hâlde, ya hiç bir şey vücûda gelmeyecek. veya gelse de, kıymetsiz olacak, hiçe inecektir.
İşte şu sırdandır ki, ehl-i felsefenin en ziyâde ileri gidenleri olan Sofestâîler, tarîk-i haktan
SAYFA 36
yüzlerini çevirdiklerinden, küfür ve dalâlet tarîkine bakmışlar. Görmüşler ki, şirk yolu tarîk-i haktan ve tevhîd yolundan yüz bin def‘a daha müşkilâtlıdır. Nihâyet derecede gayr-i ma‘kūldür. Onun için bilmecbûriye her şeyin vücûdunu inkâr ederek akıldan isti‘fâ etmişler.
Dördüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen ef‘âl ile tasarruf eden Zât-ı Kadîr’in kudretine nisbeten cennetin îcâdı bir bahar kadar kolay ve bir baharın îcâdı bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin mehâsin-i san‘atı ve letâif-i hilkati, bir bahar kadar letâfetli ve kıymetli olabilir.
Şu hakîkatin sırrı Üç şeydir.
Birincisi Sâni‘deki vücûb ile tecerrüd; İkincisi: Mâhiyetinin mübâyenet ile adem-i tekayyüd; Üçüncüsü: Adem-i tehayyüz ile adem-i tecezzîdir.
Birinci Sır: Vücûb ve tecerrüdün hadsiz kolaylığa ve nihâyetsiz suhûlete sebebiyet vermeleri, gāyet derin bir sırdır. Onu bir temsîl ile fehme takrîb edeceğiz. Şöyle ki:
Vücûd mertebeleri muhteliftir. Ve vücûd âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücûdda rüsûhu bulunan bir tabaka-i vücûdun bir zerresi, o tabakadan daha hafîf bir tabaka-i vücûdun bir dağı kadardır. Ve o dağı istîâb eder. Meselâ, âlem-i şehâdetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza, âlem-i ma‘nâdan bir kütübhâne kadar vücûdu içine alır. Ve âlem-i hâricîden olan tırnak kadar bir ayna, vücûdun âlem-i misâl tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve âlem-i hâricîden olan o ayna ve o hâfızanın şuûrları ve kuvve-i îcâdiyeleri olsa idi, bir zerrecik vücûd-u hâricîleri kuvvetiyle, o vücûd-u ma‘nevîde ve misâlîde hadsiz tasarrufât ve tahavvülât yapabilirlerdi. Demek, vücûd rüsûh peydâ ettikçe, kuvvet ziyâdeleşir. Az bir şey çok hükmüne geçer. Hususan vücûd rüsûh-u tâm kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse, o vakit cüz’î bir cilvesi, sâir hafîf tabakāt-ı vücûdun çok âlemlerini çevirebilir.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâtın Sâni‘-i Zülcelâl’i, Vâcibü’l-Vücûd’dur. Yani onun vücûdu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir. Ademi mümteni‘dir. Zevâli muhâldir. Ve tabakāt-ı vücûdun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir.
SAYFA 37
Sâir tabakāt-ı vücûd, onun vücûduna nisbeten, gāyet zaîf bir gölge hükmündedir. Ve o derece vücûd-u Vâcib râsih ve hakîkatli; ve vücûd-u mümkinât o derece hafîf ve zaîftir ki, Muhyiddîn-i Arabî gibi çok ehl-i tahkîk, sâir tabakāt-ı vücûdu evhâm ve hayâl derecesine indirmişler. لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler. Yani vücûd-u Vâcib’e nisbeten başka şeylere vücûd denilmemeli, onlar vücûd ünvânına lâyık değillerdir, diye hükmetmişler.
İşte Vâcibü’l-Vücûd’un hem vâcib, hem zâtî olan kudretine karşı, mevcûdâtın hem hâdis, hem ârızî vücûdları ve mümkinâtın hem kararsız, hem kuvvetsiz sübûtları, elbette nihâyet derecede kolay ve hafîf gelir. Bütün rûhları haşr-i a‘zamda ihyâ edip muhâkeme etmek, bir baharda, belki bir bahçede, belki bir ağaçta haşir ve neşrettiği yaprak ve çiçek ve meyveler kadar kolaydır.
İkinci Sır: Mübâyenet-i mâhiyet ve adem-i tekayyüdün kolaylığa sebebiyeti ise şudur ki: Sâni‘-i kâinât, elbette kâinât cinsinden değildir. Mâhiyeti hiç bir mâhiyete benzemez. Öyle ise, kâinât dâiresindeki mânialar, kayıtlar onun önüne geçemez. Onun icrââtını takyîd edemez. Bütün kâinâtı birden tasarruf edip çevirebilir. Eğer kâinât yüzündeki görünen tasarrufât ve ef‘âl kâinâta havâle edilse, o kadar müşkilât ve karışıklığa sebebiyet verir ki, hiç bir intizâm kalmadığı gibi, hiç bir şey dahi vücûdda kalmaz. Belki vücûda gelemez.
Meselâ, nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık san‘atı, o kubbedeki taşlara havâle edilse; ve bir taburun zâbite âit idaresi, neferâta bırakılsa, ya hiç vücûda gelmez veyâhûd çok müşkilât ve karışıklık içinde, intizâmsız bir vaz‘iyet alacak. Hâlbuki o kubbelerdeki taşlara vaz‘iyet vermek için, taş nev‘inden olmayan bir ustaya verilse; ve taburdaki neferâtın idaresi, mertebe i‘tibâriyle zâbitlik mâhiyetini hâiz olan bir zâbite havâle edilse, hem san‘at kolay olur, hem tedbîr ve idaresi suhûletli olur. Çünki taşlar ve neferler birbirine mâni‘ olurlar. Usta ve zâbit ise, mâni‘siz her noktaya bakar, idare eder.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی Vâcibü’l-Vücûd’un mâhiyet-i kudsiyesi, mâhiyet-i mümkinât cinsinden değildir. Belki bütün hakāik-i kâinât, o mâhiyetin esmâ-yı hüsnâsından olan Hakk isminin şuâ‘larıdır. Mâdem mâhiyet-i mukaddesesi hem Vâcibü’l-Vücûd’dur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mâhiyâta muhâliftir.
SAYFA 38
Misli, misâli, mesîli yoktur. Elbette o Zât-ı Zülcelâl’in o kudret-i ezeliyesine nisbeten bütün kâinâtın idaresi ve terbiyesi bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır. Haşr-i a‘zamın ve dâr-ı âhiretin, cennet ve cehennemin îcâdları, bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların bir baharda yeniden ihyâları kadar kolaydır.
Üçüncü Sır: Adem-i tehayyüz ve adem-i tecezzînin nihâyet derecede olan kolaylığa sebebiyet vermelerinin sırrı ise şudur ki: Mâdem Sâni‘-i Kadîr mekândan münezzehtir, elbette kudretiyle her mekânda hazır sayılır. Ve mâdem tecezzî ve inkısâm yoktur, elbette her şeye karşı, bütün esmâsıyla müteveccih olabilir. Ve mâdem her yerde hazır ve her şeye müteveccih olur, öyle ise mevcûdât ve vesâit ve ecrâm, onun ef‘âline mümânaat etmez. Ta‘vîk etmez. Belki hiç lüzûm yok. Farazâ lüzûm olsa, elektrik telleri gibi ve ağacın dalları gibi ve insanın damarları gibi, eşyâ, vesîle-i teshîlât ve vâsıta-i vusûl-ü hayat ve sebeb-i sür‘at-i ef‘âl hükmüne geçer. Ta‘vîk, takyîd, men‘ ve müdâhale şöyle dursun, belki teshîl ve tesrî‘ ve îsâle vesîle hükmüne geçer. Demek Kadîr-i Zülcelâl’in tasarrufât-ı kudretine karşı itâat ve inkıyâd cihetinde hiç bir şeye ihtiyâç yoktur. Eğer ihtiyâç olsa, her şey kolaylığa vesîle olur.
Elhâsıl: Sâni‘-i Kadîr külfetsiz, muâlecesiz, sür‘atle, suhûletle her şeyi, o şeye lâyık bir sûrette halk eder. Külliyâtı, cüz’iyât kadar kolay îcâd eder. Cüz’iyâtı, külliyât kadar san‘atlı halk eder.
Evet, külliyâtı ve semâvât ve arzı halk eden kim ise, semâvât ve arzda olan cüz’iyâtı ve efrâd-ı zîhayatiyeyi halk eden, elbette yine odur. Ve ondan başka olamaz. Çünki o küçük cüz’iyât, o külliyâtın meyveleri, çekirdekleri, misâl-i musağğarlarıdır.
Hem o cüz’iyâtı îcâd eden kim ise, cüz’iyâtı ihâta eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi o halketmiştir. Çünki görüyoruz ki, cüz’iyât külliyâta nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise o cüz’îleri halk eden zâtın elinde, anâsır-ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. Tâ ki hikmetinin düstûrlarıyla ve ilminin mîzânlarıyla o küllî ve muhît mevcûdâtın hulâsalarını, ma‘nâlarını, numûnelerini, o küçücük misâl-i musağğarlar hükmünde olan cüz’iyâta derc edebilsin.
Evet, acâib-i san‘at ve garâib-i hilkat noktasında cüz’iyât külliyâttan geri değildir;
SAYFA 39
çiçekler yıldızlardan aşağı değildir; çekirdekler ağaçların mâdûnunda değildirler. Belki çekirdekteki nakş-ı kader olan ma‘nevî ağaç, bağdaki nesc-i kudret olan mücessem ağaçtan daha acîbdir. Ve hilkat-i insaniye, hilkat-i âlemden daha a‘cebdir. Nasıl ki bir cevher-i ferd üstünde esîr zerrâtıyla bir Kur’ân-ı hikmet yazılsa, semâvât yüzünde yıldızlarla yazılan bir Kur’ân azametden kıymetçe daha azametli olabilir. Öyle de çok küçük cüz’iyâtlar var, mu‘cizât-ı san‘atça külliyâttan üstündür.
Beşincisi: Sâbık beyânâtımızda, îcâd-ı mahlûkātta görünen hadsiz kolaylık, gāyet derecede çabukluk, nihâyetsiz sür‘at-i ef‘âl, nihâyetsiz suhûletle îcâd-ı eşyânın sırlarını, hikmetlerini bir derece gösterdik. İşte şu nihâyetsiz sür‘at ve hadsiz suhûletle vücûd-u eşyâ, ehl-i hidâyete şöyle kat‘î bir kanâat verir ki,
mahlûkātı îcâd eden zâtın kudretine nisbeten cennetler, baharlar kadar; baharlar, bahçeler kadar; bahçeler, çiçekler kadar kolay gelir. مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ sırrıyla, nev‘-i beşerin haşir ve neşri, bir tek nefsin imâte ve ihyâsı gibi suhûletlidir. اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَیْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖیعٌ لَدَیْنَا مُحْضَرُونَ tasrîhiyle, bütün insanları haşirde ihyâ etmek, istirâhat için dağılan bir orduyu bir boru sesiyle toplamak kadar kolaydır.
İşte şu hadsiz sür‘at ve nihâyetsiz suhûlet, bilbedâhe kudret-i Sâni‘in kemâline ve her şey ona nisbeten kolay olduğuna delîl-i kat‘î ve burhân-ı yakînî olduğu hâlde, ehl-i dalâletin nazarında Sâni‘in kudretiyle eşyânın teşkîli ve îcâdıki, vücûb derecesinde suhûletlidir, bin derece muhâl olan, kendi kendine teşekkül ile iltibâsa sebeb olmuştur. Yani bazı âdî şeylerin vücûda gelmelerini çok kolay gördükleri için, onların teşkîlini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani Îcâd edilmiyorlar, belki kendi kendine vücûd buluyor, diyorlar.
İşte gel, ahmaklığın nihâyetsiz derecâtına bak ki, nihâyetsiz bir kudretin delilini, onun ademine delîl yapar. Nihâyetsiz muhâlât kapısını açar. Çünki o hâlde Sâni‘-i Âleme hâs olan nihâyetsiz kudret ve muhît ilim gibi evsâf-ı kemâl, her mahlûkun her zerresine vermek lâzım gelir. Tâ kendi kendine teşekkül edebilsin.
SAYFA 40
[On Birinci Kelime]
وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ Yani dâr-ı fânîden dâr-ı bâkîye dönülecek. Ve Kadîm-i Bâkî’nin makarr-ı saltanat-ı ebedîsine gidilecek. Ve kesret-i esbâbdan Vâhid-i Zülcelâl’in dâire-i kudretine gidilecek. Dünyadan âhirete geçilecek. Merciiniz onun dergâhıdır. Melceiniz onun rahmetidir ve hâkezâ.
Şu kelimenin bunlar gibi ifade ettiği pek çok hakîkatler var. Şu hakîkatlerin içinde saâdet-i ebediye ile cennete döneceğinizi ifade eden hakîkat ise, Onuncu Söz’ün on iki burhân-ı kat‘iyy-i yakîniyle ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün pek çok delâil-i kātıayı tazammun eden altı esasıyla o derece kat‘î isbat edilmiştir ki, başka beyâna hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin ertesi sabah yeniden tulû‘ edeceği kat‘iyetinde o iki söz isbat etmişler ki: Şu dünyanın ma‘nevî güneşi olan hayat dahi, harâb-ı dünyâ ile gurûb ettikten sonra, haşrin sabâhında bâkî bir sûrette tulû‘ edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saâdet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekāvet-i ebediyeye mazhar olacaktır.
Mâdem Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözler bu hakîkati kemâliyle isbat etmişler, sözü onlara havâle edip, yalnız deriz ki:
Sâbık beyânâtta kat‘î isbat edildiği üzere, nihâyetsiz bir ilm-i muhît ve hadsiz bir irâde-i külliye ve nihâyetsiz bir kudret-i mutlaka sâhibi olan şu kâinâtın Sâni‘-i Hakîm’i ve şu insanların Hâlik-ı Rahîm’i, bütün semâvî kitapları ve fermanlarıyla cenneti ve saâdet-i ebediyeyi nev‘-i beşerin ehl-i îmânına va‘d etmiştir. Mâdem va‘d etmiştir, elbette yapacaktır.
Çünki va‘dinde hulf etmek, ona muhâldir. Çünki va‘dini îfâ etmemek, gāyet çirkin bir noksândır. Kâmil-i Mutlak, noksândan münezzeh ve mukaddestir. Va‘d ettiğini yapmamak, ya cehlindendir veya aczindendir. Hâlbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Küll-i Şey hakkında cehil ve acz muhâl olduğundan, hulf-ü va‘d dahi muhâldir.
Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve ehl-i îmân, mütemâdiyen o Rahîm ve Kerîm’den, va‘d ettiği saâdet-i ebediyeyi ricâ edip yalvarıyorlar ve niyâz edip istiyorlar.
Hem bütün esmâ-yı hüsnâ ile beraber istiyorlar.
SAYFA 41
Çünki başta şefkati ve rahmeti, adâleti ve hikmeti ve Rahmân ve Rahîm, Âdil ve Hakîm isimleri ve rubûbiyeti ve saltanatı ve Rab ve Allâh isimleri gibi ekser esmâ-yı hüsnâsı, dâire-i âhireti ve saâdet-i ebediyeyi iktizâ ve istilzâm ederler. Ve tahakkukuna şehâdet ve delâlet ediyorlar. Belki Onuncu Söz’de isbat edildiği gibi, bütün mevcûdât, bütün hakāikiyle dâr-ı âhirete işâret ediyorlar.
Hem fermân-ı a‘zam olan Kur’ân-ı Hakîm, binler âyât ve beyyinâtıyla ve berâhîn-i sâdıka-i kat‘iyesiyle o hakîkati gösteriyor ve ta‘lîm ediyor. Ve nev‘-i beşerin mâbihil iftihârı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm binler mu‘cizât-ı bâhireye istinâd ederek, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle o hakîkati ders vermiş, isbat etmiş, i‘lân etmiş, görmüş ve göstermiş.
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اَهْلِ الْجَنَّةِ فِی الْجَنَّةِ وَاحْشُرْنَا وَوَالِدَیْنَا وَاِخْوَانَنَا وَاَخَوَاتِنَا تَحْتَ لِوَٓائِهٖ وَارْزُقْنَا شَفَاعَتَهُ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ اٰمٖینَ)
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ رَبِّ اشْرَحْ لٖی صَدْرٖی وَیَسِّرْلٖٓی اَمْرٖی وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانٖی یَفْقَهُوا قَوْلٖی رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّٓا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ وَتُبْ عَلَیْنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
[Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi’ne Zeyildir]
(بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ)
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فٖیهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ
Suâl: Sen çok yerlerde demişsin ki: Vahdette nihâyet derecede kolaylık var. Kesrette ve şirkte nihâyet derecede bir müşkilât oluyor. Vahdette vücûb derecesinde bir suhûlet var. Şirkte imtinâ‘ derecesinde bir suûbet var, diyorsun. Hâlbuki gösterdiğin müşkilât ve muhâlât, vahdet tarafında da cereyân eder. Meselâ diyorsun:
SAYFA 42
Eğer zerreler me’mûr olmazlarsa, her bir zerrede, ya bir ilm-i muhît veya bir kudret-i mutlaka bulunacak. Veya hadsiz ma‘nevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise, yüz bin derece muhâldir. Hâlbuki o zerreler me’mûr-u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir. Tâ hadsiz muntazam vazîfelerini yapabilsinler. Bunun hallini isterim.
Elcevab: Çok sözlerde îzâh ve isbat etmişiz ki: Bütün mevcûdât bir tek Sâni‘e verilse, bir tek mevcûd gibi kolay ve suhûletli olur. Eğer müteaddid esbâba ve tabiata isnâd edilse, bir tek sinek semâvât kadar; bir çiçek bir bahar kadar; bir meyve bir bahçe kadar müşkilâtlı ve suûbetli olur. Mâdem şu mes’ele başka sözlerde îzâh ve isbat edilmiş. Onlara havâle edip şurada yalnız üç işaret ile o hakîkate karşı nefsin itmi’nânını te’mîn edecek Üç Temsîl beyân edeceğiz.
Birinci Temsîl: Meselâ şeffaf, parlak bir zerrecik, bizzât kendi başıyla kalsa, bir kibrit başı kadar bir nûr içinde yerleşmez. Ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mâhiyeti mikdârınca bil’asâle, cüz’î, zerre gibi bir nûru olabilir. Fakat o zerrecik güneşe intisâb edip, ona karşı gözünü açıp baksa, o vakit o koca güneşi ziyâsıyla, elvân-ı seb‘asıyla, harâretiyle, hatta mesâfesiyle içine alabilir. Ve bir nevi‘ tecellî-i a‘zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe me’mûr ve mensûb ve mir’ât sayılsa, güneş gibi güneşin icrââtındaki bir kısım cüz’î numûnelerini gösterebilir.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی her bir mevcûd, hatta her bir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse, o vakit her bir zerre, her bir mevcûd, ya bir ilm-i muhît ve kudret-i mutlaka sâhibi olmalı veyâhûd hadsiz ma‘nevî makine ve matbaalar içinde teşekkül etmeli. Tâ ona tevdî‘ edilen acîb vazîfeleri yapabilsin. Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse, o vakit her bir masnû‘ ve her bir zerre ona mensûb olur. Onun me’mûru hükmüne geçer. Şu intisâb, onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisâbla nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hâlik’ının kuvvetiyle, milyonlar def‘a kuvvet-i zâtîsinden fazla işleri ve vazîfeleri o intisâb ve istinâd sırrıyla yapar.
SAYFA 43
İkinci Temsîl: Meselâ iki kardeş var. Birisi cesûr, kendine güvenir. Diğeri hamiyetli, milliyetperverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisâb etmez. Kendi başıyla iş görmek ister. Ve kendi kuvvetinin menba‘larını belinde taşımaya mecbûr olur. Techîzâtını ve cebhânelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muzdardır. O şahsı ve küçük kuvvet mikdârınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder. Fazla bir şey elinden gelmez.
Öteki kardeş ise, kendine güvenmiyor. Ve kendisini âciz ve kuvvetsiz biliyor. Padişaha intisâb etti. Askere kaydedildi. O intisâb ile, koca bir ordu ona nokta-i istinâd oldu. Ve o istinâd ile, arkasında padişahının himmetiyle bir ordunun ma‘nevî kuvveti tahşîd edilebilir bir kuvve-i ma‘neviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlûb ordusu içindeki şâhın büyük bir müşîrine rast geldi. Kendi padişahı nâmına, Seni esîr ediyorum, Gel, der. Esîr eder, getirir.
Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki: Evvelki başıbozuk, kendi menba‘-ı kuvvetini ve techîzâtını kendisi taşımaya mecbûr olduğu için, gāyet cüz’î bir iş görebildi. Şu me’mûr ise, kendi kuvvetinin menba‘ını taşımaya mecbûr değil, belki onu ordu ve padişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline makinesini küçük bir tel ile rabt etmek gibi, şu adam bu intisâb ile kendini o hadsiz kuvvete rabt eder.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisâb etseler, o vakit o intisâb kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle karınca Firavun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar. Sinek, Nemrûd’u gebertip cehenneme atar. Bir mikrop, en cebbâr bir zâlimi kabre sokar. Buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer. Havanın zerresi, bütün çiçeklerin ve meyvelerin ayrı ayrı işlerinde ve teşekkülâtlarında muntazaman güzelce çalışabilir. İşte bütün bu kolaylık, bilbedâhe me’mûriyet ve intisâbdan ileri geliyor. Eğer iş başıbozukluğa dönse ve esbâba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit her şey, cirmi kadar ve şuûru mikdârınca iş görebilir.
Üçüncü Temsîl: Meselâ iki arkadaş var. Hiç görmedikleri bir memleketin ahvâline dâir istatistikli bir nevi‘ coğrafya yazmak istiyorlar. Birisi, o memleketin padişahına intisâb edip telgraf ve telefon
SAYFA 44
dâiresine girer. On paralık bir tel ile kendi telefon makinesini devletin teline rabt eder. Her yer ile görüşür, muhâbere eder, ma‘lûmât alır. Gāyet muntazam ve mükemmel bir coğrafya istatistiğine âit san‘atkârâne bir eser yapar.
Öteki arkadaş ise, ya elli sene mütemâdiyen gezecek ve müşkilâtla heryeri görüp her hâdiseyi işitecek; veyâhûd milyonlarla lirayı sarf edip devletin telgraf ve telefon temdîdâtı kadar ve padişah gibi telgraf ve telefonlara sâhib olacak. Tâ evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی eğer hadsiz eşyâ ve mahlûkāt Vâhid-i Ehad’e verilse, o vakit, o irtibât ile her şey birer mazhar olur. O Şems-i Ezelî’nin tecellîsine mazhariyetle, kavânîn-i hikmetine ve desâtîr-i ilmiyesine ve nevâmîs-i kudretine irtibât peydâ eder. O vakit, havl ve kuvvet-i İlâhiye ile her şeyi görür bir gözü her yere bakar bir yüzü her işe geçer bir sözü hükmünde bir cilve-i Rabbâniyeye mazhar olur. Eğer o intisâb kesilse, o şey bütün eşyâdan dahi inkıtâ‘ eder. Cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. O hâlde bir ulûhiyet-i mutlaka sâhibi olmalı ki, evvelki vaz‘iyette gördüğü işleri görebilsin.
Elhâsıl: Vahdet ve îmân yolunda, vücûb derecesinde bir suhûlet ve kolaylık var. Şirk ve esbâb yolunda, imtinâ‘ derecesinde müşkilât ve suûbet var. Çünki bir vâhid, külfetsiz olarak kesîr eşyâya bir vaz‘iyet verir. Ve bir netîceyi istihsâl eder. Eğer o vaz‘iyeti almayı ve o netîceyi istihsâl etmeyi, o eşyâ-yı kesîreye havâle edilse; o vakit pek çok külfetle ve pek çok hareketlerle ancak o vaz‘iyet alınır ve o netice istihsâl edilir.
Meselâ, Üçüncü Mektûb’da denildiği gibi, semâvât meydanında, şems ve kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şa‘şaalı tesbîhkârâne bir seyerân ve cereyân vermek demek olan câzibedâr, sevimli vaz‘iyet-i semâviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücûd bulması demek olan o ulvî ve hikmetli netice-i arziye, eğer vahdete verilse, o Sultân-ı Ezel kolayca küre-i arz gibi bir neferi, o vaz‘iyet ve o netice için ecrâm-ı ulviyeye kumandan ta‘yîn eder. O vakit,
SAYFA 45
arz, emri aldıktan sonra, me’mûriyet neş’esinden mevlevî gibi zikir ve semâa kalkar. Az bir masrafla o güzel vaz‘iyet hâsıl olur. O mühim netice vücûd bulur.
Eğer arza, Sen dur, karışma denilse, o netice ve o vaz‘iyetin istihsâli de semâvâta havâle edilse; ve vahdetten kesrete ve şirke gidilse, her gün ve her sene binler derece küre-i arzdan büyük olan milyonlar adedince yıldızlar hareket etmek ve milyarlar sene mesâfeyi yirmi dört saatte ve bir senede kestirmek lâzımdır.
Netîce-i Merâm: Kur’ân ve ehl-i îmân, hadsiz masnûâtı bir Sâni‘-i Vâhid’e verir. Doğrudan doğruya her işi ona isnâd eder. Vücûb derecesinde suhûletli bir yolda gider, sevk eder. Ve ehl-i şirk ve tuğyân, bir masnû‘-u vâhidi hadsiz esbâba isnâd ederek imtinâ‘ derecesinde suûbetli bir yolda gider.
Şu hâlde, Kur’ân yolunda, bütün masnûâtla, dalâlet yolunda, bir masnû‘-u vâhid beraberdirler. Hatta belki bütün eşyânın bir vâhidden sudûru, bir vâhidin hadsiz eşyâdan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki bir zâbit, bin neferin tedbîrini bir nefer gibi kolay yapar. Ve bir neferin tedbîri bin zâbite havâle edilse, bin nefer kadar müşkilâtlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.
İşte şu hakîkati, şu âyet-i azîme, ehl-i şirkin başına vuruyor, dağıtıyor.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فٖیهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ یَسْتَوِیَانِ مَثَلاً اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا یَعْلَمُونَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ)
(اَللّٰهُمَّ یَٓا اَحَدُ یَا وَاحِدُ یَا صَمَدُ یَا مَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ یَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَیَا مَنْ هُوَ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ یَا مَنْ بِیَدِهِ الْخَیْرُ یَا مَنْ هُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ یَا مَنْ هُوَ اِلَیْهِ الْمَصٖیرُ)
بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اجْعَلْ مُسْتَنْسِخَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَاَمْثَالَهُ مِنَ الْمُوَحِّدٖینَ الْكَامِلٖینَ وَمِنَ الصِّدّٖیقٖینَ الْمُحَقِّقٖینَ وَمِنَ الْمُؤْمِنٖینَ الْمُتَّقٖینَ اٰمٖینَ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّ اَحَدِیَّتِكَ اجْعَلْ قَلَمَ كَاتِبِ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْحٖیدِ وَقَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَلِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَٓائِقِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ