TILSIMLAR

46

[Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ وَكٖیلٌ لَهُ مَقَالٖیدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِیَتِها اِنَّ رَبّٖی عَلٰی صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ

Mukaddeme: Erkân-ı îmâniyenin kutb-u a‘zamı olan îmân-ı billâha dâir Katre Risâlesi’nde, şu mevcûdâtın her birisi, elli beş lisânla Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûduna ve vahdâniyetine delâlet edip şehâdet ettiklerini icmâlen beyân etmişiz. Hem Nokta Risâlesi’nde, Cenâb-ı Hakk’ın delâil-i vücûb ve vahdâniyetinden, her birisi bin burhân kuvvetinde dört burhân-ı küllî zikretmişiz. Hem on iki kadar Arabî risâlelerimde, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb ve vücûdunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat‘î burhânları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tedkîkāta girişmeyeceğiz. Yalnız şu Yirmi İkinci Söz’de Risâle-i Nûr’da icmâlen yazdığım On İki Lem‘ayıîmân-ı billâh güneşinden göstermeye çalışacağız.

Birinci Lem‘a: Tevhîd iki kısımdır. Nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi‘ malları gelse, iki çeşit ile o zâtın malı olduğu bilinir.

Birisi: icmâlî âmiyânedir ki, bu kadar azîm mala ondan başka kimsenin haddi değil ki sâhib olabilsin. Fakat böyle adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sâhib çıkabilir.

İkinci çeşit: odur ki; her malın üstündeki yazıyı okur, her bir top üstündeki turrayı tanır, her bir i‘lân üstündeki mührünü bilir, her şey o zâtındır der. İşte her şey o zâtı ma‘nen gösterdiği gibi, aynen öyle de:

Tevhîd iki çeşittir. Biri Tevhîd-i âmî ve zâhirîdir. Yani Cenâb-ı Hakk birdir. Şerîki ve nazîri yoktur. Bu kâinât onundur.

İkincisi: Tevhîd-i hakîkîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyeti ve nakş-ı hikmeti görmekle, doğrudan doğruya her şeyden onun nûruna karşı bir pencere açar. Onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden

47

çıktığına ve ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde ve mülkünde hiç bir vecihle hiç bir şerîki ve muîni olmadığına, şuhûda yakın bir yakîn ile tasdîk edip îmân getirmektir. Ve bir nevi‘ huzûr-u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu sözde, o hâlis ve âlî tevhîd-i hakîkîyi gösterecek şuâ‘ları göstereceğiz.

Bir nükte içinde bir ihtâr: Ey gāfil esbâbperest Esbâb, bir perdedir. Çünki izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i samedâniyedir. Çünki tevhîd ve celâl öyle ister; ve istiklâli iktizâ ederler. Sebebler, Sultân-ı Ezelî’nin me’mûrlarıdır. Saltanat-ı rubûbiyetin icrââtçıları değillerdir. Belki o sebebler, o saltanatın dellâllarıdırlar. Ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. O me’mûrlar ve o vâsıtalar, kudretin izzetini ve rubûbiyetin haşmetini izhâr içindirler. umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakrpîşe insanî bir sultân gibi, acz ve ihtiyâç için me’mûrları şerîk-i saltanat etmiş değildir.

Demek esbâb vaz‘ edilmiş ki, aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhâfaza edilsin. Zîrâ aynanın iki vechi gibi, her şeyin bir mülk ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne benzer. Muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir. Biri melekûttür ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve zâhir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfî hâlât vardır. Esbâb, o hâlâta hem merci‘, hem medâr olmak için vaz‘ edilmiştir. Fakat melekûtiyet ve hakîkat cânibinde, her şey şeffaftır, güzeldir. Kudretin bizzât mübâşeretine münâsibdir. izzetine münâfî değildir. Onun için esbâb sırf zâhirîdir. melekûtiyette ve hakîkatte te’sîr-i hakîkîleri yoktur.

Hem esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâların, bâtıl i‘tirâzların Âdil-i Mutlak’a tevcîh edilmemesi için, o şekvâlara, o i‘tirâzlara hedef olacak esbâb vaz‘ edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor. Onların kābiliyetsizliğinden ileri geliyor.

Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsîl-i ma‘nevî rivâyet ediliyor ki: Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a demiş ki: Kabz-ı ervâh vazîfesinde ibâdın, yani kulların benden şekvâ edecekler ve bana küsecekler. Cenâb-ı Hakk lisân-ı hikmetle ona demiş ki: Seninle kullarımın ortasında, musîbetler ve hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvâları onlara gitsin, sana küsmesinler.

48

Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecel dahi tevehhüm olunan fenâlıklara merci‘dir. Ve kabz-ı ervâhta hakîkî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm’ın vazîfesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci‘ olmak için, o me’mûriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.

Evet, izzet ve azamet ister ki,

esbâb, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhîd ve celâl ister ki,

esbâb, ellerini çeksinler te’sîr-i hakîkîden.

İkinci Lem‘a: Bak şu kâinât bostanına, şu zemînin bağına, şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne. Göreceksin ki, bir Sâni‘-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâtda her bir masnû‘ üstünde Hâlik-ı Küll-i Şey’e mahsûs bir sikkesi vardır. Ve her bir mahlûku üstünde Sâni‘-i Küll-i Şey’e hâs bir hâtemi vardır. Ve kalem-i kudretin menşûru olan sahâif-i leyl ü nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakāt-ı mevcûdât üstünde taklîd kabûl etmez bir turra-i garrâsı vardır.

Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan numûne olarak birkaçını zikredeceğiz.

Meselâ, hesapsız sikkelerinden, hayat üstünde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki, bir şeyden her şey yapar, hem her şeyden bir tek şey yapar. Çünki nutfe suyundan ve hem içilen bir sudan, hesapsız a‘zâ ve cihâzât-ı hayvâniyeyi yapar.

İşte bir şeyi her şey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taâmlardan, o taâm hayvânî olsun, nebâtî olsun o müteaddid maddeleri, hâs bir cisme kemâl-i intizâm ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesc eden ve ondan basît cihazları yapan, elbette bir Kadîr-i Küll-i Şey’ ve Alîm-i Mutlak’tır. Evet, Hâlik-ı Mevt ve Hayat şu destgâh-ı dünyâda, hikmetiyle hayatı öyle bir kanun-u emrî-i mu‘ciz-nümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbîk ve icrâ etmek, ancak bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir zâta mahsûstur.

İşte aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamışsa anlarsın ki, bir şeyi kemâl-i suhûlet ve intizâm ile her şey yapan ve her şeyi kemâl-i mîzân ve nizâm-ı san‘atkârâne ile bir şey yapan, her şeyin Hâlik'ı ve Sâni‘idir. Ve Hâlik-ı Küll-i Şey’e mahsûs bir sikkedir.

49

Meselâ görsen, hârikapîşe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek ve patiska gibi mütenevvi‘ sâir kumaşları, o tek dirhem pamuktan nesc etmekle beraber; helvâ, baklava gibi çok taâmları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki, o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır. bir güzel altın yapar. Elbette kat‘iyen hükmedeceksin ki, o zât, öyle kendine hâs bir san‘ata mâliktir ki, bütün anâsır-ı arziye onun emrine musahhar ve bütün mevâlid-i türâbiye onun hükmüne bakar.

İşte hayâttaki tecellî-i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acîbdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke.

Üçüncü Lem‘a: Bak, şu kâinât-ı seyyâlede, şu mevcûdât-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan her bir zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyûm’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:

O zîhayat, meselâ şu insan, âdetâ kâinâtın bir misâl-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi, envâ‘-ı âlemin ekser numûnelerini câmi‘dir. Güyâ o zîhayat, bütün kâinâttan gāyet hassâs mîzânlarla süzülmüş bir katredir. Demek şu zîhayatı halketmek ve ona rab olmak, bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutmakla olur.

İşte, eğer aklın evhâmda boğulmamış ise, anlarsın ki; bir kelime-i kudreti olan, meselâ bal arısını ekser eşyâya bir nevi‘ küçük fihrist yapmak; ve bir sahîfede, meselâ insanda şu kitâb-ı kâinâtın ekserî mes’elelerini yazmak; hem bir noktada, meselâ küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını derc etmek; ve bir harfte, meselâ kalb-i beşerde şu âlem-i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek; ve bir mercimek tanesi kadar mevki‘ tutan kuvve-i hâfıza-i insaniyede bir kütübhâne kadar yazı yazdırmak; ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristini o kuvvecikte derc etmek, elbette ve elbette Hâlik-ı Küll-i Şey’e hâs ve bu kâinâtın Rabb-i Zülcelâl’ine mahsûs bir hâtemdir.

İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbânîden bir tek hâtem, böyle nûrunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün hâtemlere bakabilsen ve görebilsen, سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰی بِشِدَّةِ ظُهُورِهٖ demeyecek misin?

50

Dördüncü Lem‘a: Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zemînin yüzünde serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnûâta dikkat et Göreceksin ki, her birinin üstünde Şems-i Ezelî’nin taklîd kabûl etmez turraları vardır. Nasıl ki hayâtta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor. ve bir-ikisini gördük. Öyle de, ihyâ üstünde dahi öyle turraları vardır.

Temsîl, derin ma‘nâları fehme yakınlaştırdığından, bir temsîl ile şu hakîkati göstereceğiz. Meselâ güneş, seyyârelerden tut tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar her bir parlak şeyde, şu güneşin misâliyesinden ve in‘ikâsından bir turrası ve güneşe mahsûs bir eser-i nûrânîsi görünüyor. Şâyet o hadsiz şeylerde görünen güneşcikleri, güneşin cilve-i in‘ikâsı ve tecellî-i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit her bir katrede ve ziyâya ma‘rûz her bir cam parçasında ve ışığa mukābil her bir şeffaf zerrecikte, tabîî ve hakîkî bir güneşin vücûdunu bil’asâle kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, gāyet derecede bir dîvâneliğe ve nihâyet derecede bir belâhete düşmektir.

Öyle de, Şems-i Ezelî’nin tecelliyât-ı nûrâniyesinden ihyâ dahi, yani hayat vermek cihetinde dahi, her bir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki; farazâ bütün esbâb toplansalar ve birer fâil-i muhtâr kesilseler, yine o turrayı taklîd edemezler. Zîrâ her biri birer mu‘cize-i kudret olan zîhayatların, yine her biri o Şems-i Ezelî’nin şuâ‘ları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrâkiyesi sûretindedir.

Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acîb san‘at ve o nazm-ı garib-i hikmet ve o tecelli-i sırr-ı ehadiyet, Zât-ı Ehad ve Samed’e verilmediği vakit, her bir zîhayatın, hatta bir sineğin ve bir çiçeğin içinde nihâyetsiz bir kudret-i fâtıra saklandığını ve her şeyi muhît bir ilim bulunduğunu ve kâinâtı idare edecek bir irâde-i mutlaka onda mevcûd olduğunu, belki Vâcibü’l-Vücûd’a mahsûs bâkî sıfatların dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Âdetâ o çiçek ve o sineğin her bir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekeye düşmek îcâb eder.

Zîrâ o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaz‘iyet verilmiş ki; o zerre, cüz’ü olduğu zîhayata bakar.

51

Onun nizâmına göre vaz‘iyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev‘ine bakar gibi, o nev‘in devamına yarayacak her yerde zer‘ etmek ve nev‘inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadâr ve muhtâç olduğu bütün mevcûdâta karşı muâmelâtını ve münâsebât-ı rızkiyesini devam ettirecek bir vaz‘iyet tutuyor. İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak’ın me’mûru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlak’dan kesilse, o vakit o zerreye, her şeyi görür bir göz, her şeye muhît bir şuûr vermek lâzımdır.

Elhâsıl: Şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşcikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine ve in‘ikâsının tecellîsine verilmezse, bir tek güneşe mukābil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir ki, muhâl ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktizâ eder. Aynen bunun gibi, her şey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse, bir tek Allâh’a mukābil nihâyetsiz, belki kâinâtın zerrâtı adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.

Elhâsıl: Her bir zerreden Üç Pencere Şems-i Ezelî’nin nûr-u vahdâniyetine ve vücûb-u vücûduna açılır.

Birinci Pencere: Her bir zerrenin bir nefer gibi askerî dâirelerinin her birinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda ve bunların her birisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazîfesi ve o vazîfeye göre nizâmı dâiresinde bir hareketi olduğu gibi; hem meselâ, senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücûdunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyîn ve sâir a‘sâblarda, hem senin nev‘inde ilâ-âhirihî, birer nisbeti, birer vazîfesi bulunduğunu; ve o zerreciğin bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelî’nin eser-i san‘atı ve me’mûr-u muvazzafı ve taht-ı tedbîrinde olduğunu, kör olmayan gözlere gösterir.

İkinci Pencere: Havadaki her bir zerre her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyâret edebilir. Hem her çiçeğe, her meyveye girip işleyebilir. Eğer her şeyi gören ve bilen bir Kadîr-i Mutlak’ın me’mûr-u musahharı olmazsa, o serseri zerrenin, bütün meyvelerin ve çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san‘atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâta-i kâmile-i muhîta san‘atını bilmesi lâzım gelir.

İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nûr-u tevhîdin şuâ‘ını

52

gösteriyor. Ziyâyı havaya, mâ'ı türâba kıyâs et. Zâten eşyânın asıl menşe’leri, şu dört maddedir: Müvellidü’l-mâ müvellidü’l-humûza,, karbon, azot unsurlarıdır. Bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdırlar.

Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprağı, her bir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe’ olabilir bir kâseye doldursak, bütün dünyadaki her nevi‘ çiçekli ve meyveli nebâtâtın tohumcuklarınıki: o tohumcuklar hayvanâtın nutfeleri gibi ayrı şeyler değildir. nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü’l-mâ müvellidü’l-humûzadan, mürekkeb, mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf ma‘nevî olarak aslının programları içlerine tevdî‘ edilmiştir.

İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, her birisinin hârika cihâzâtıyla eşkâl ve vaz‘iyetiyle zuhûr edeceğine, vukū‘ bulmuş gibi inanırsın.

Eğer o zerreler her bir şeyin her bir hâlini ve vaz‘iyetini bilen; ve her şeye ona lâyık vücûdu ve vücûdun levâzımâtını vermeye kadîr olan; ve kudretine nisbeten her şey kemâl-i suhûletle emrine musahhar olan bir zâtın me’mûru ve emirber bir vazîfedârı olmazlarsa, o toprağın her bir zerresinin içinde, ya bütün çiçekli ve meyveli nebâtât ve ağaçların adedince ma‘nevî fabrikalar ve matbaalar bulunması lâzım gelir ki, o cihâzâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât-ı muhtelifeye menşe’ olabilsin. Veya bütün o mevcûdâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkîlâtına muktedir olacak bir kuvvet, o toprağın her bir zerresine vermek lâzımdır. Tâ bütün onların teşkîlâtına medâr olsun.

Demek Cenâb-ı Hakk’dan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise bin def‘a muhâl içinde muhâl bir hurâfedir.

Fakat me’mûr oldukları vakit çok kolaydır.

Nasıl ki bir sultân-ı azîmin âdî bir neferi, o padişahın nâmıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şâhı esîr edebilir. Öyle de, Ezel Ebed Sultânı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrûd’u yere serer. Bir karınca bir Firavun’un sarayını harâb eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.

Hem her bir zerrede, vücûb ve vahdet-i Sânie iki şâhid-i sâdık vardır. Birisi, her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi‘ vazîfeleri kaldırıyor; diğeri, cümûdiyetiyle beraber bir şuûr-u küllî gösteren

53

intizâmperverâne nizâm-ı umûmîye tevfîk-i hareket ediyor. Demek her bir zerre, lisân-ı acziyle Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehâdet eder. كَمَٓا اَنَّ فٖی كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَیْنِ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ فٖی كُلِّ حَیٍّ لَهُٓ اٰیَتَانِ عَلٰٓی اَنَّهُٓ اَحَدٌ صَمَدٌ

Evet, her bir zîhayatta, biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor. Zîrâ bir zîhayat ekser kâinâtta cilveleri görünen esmâyı, birden kendi aynasında gösteriyor. Âdetâ bir nokta-i mihrâkiye hükmünde, Hayy-ı Kayyûm’un tecellî-i İsm-i A‘zam’ını gösteriyor. İşte ehadiyet-i zâtiyenin, Muhyî perdesi altında bir nevi‘ gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i ehadiyeti taşıyor.

Hem o zîhayat, kâinâtın bir misâl-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinât kadar ihtiyâcâtını birden kolaylıkla küçücük dâire-i hayatına yetiştirmesi, samediyet turrasını gösteriyor. Yani o hâl gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, her şeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyânın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşyâ, onun bir teveccühünün yerini tutamaz.

(نَعَمْ یَكْفٖی لِكُلِّ شَیْءٍ شَیْءٌ عَنْ كُلِّ شَیْءٍ وَلَا یَكْفٖی عَنْهُ كُلُّ شَیْءٍ وَلَوْ لِشَیْءٍ وَاحِدٍ)

Hem o hâl gösteriyor ki: onun o Rabbi, hiç bir şeye muhtâç olmadığı gibi, hazînesinden hiç bir şey eksilmez. Ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmez. İşte samediyetin gölgesini gösteren bir nevi‘ turrası.

Demek her bir zîhayatta bir sikke-i ehadiyet, bir de turra-i samediyet vardır. Evet, her bir zîhayat, hayat lisânıyla قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme daha var. Başka bir yerde tafsîl edildiği için burada ihtisâr edildi.

Mâdem şu kâinâtın her bir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği; ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-Vücûd’un vahdâniyetine açıyor. Zerreden tâ şemse kadar tabakāt-ı mevcûdât, Zât-ı Zülcelâl’in envâr-ı ma‘rifetini ne sûretle neşrettiğini kıyâs edebilirsin. İşte ma‘rifetullâhta terakkıyât-ı ma‘neviyenin derecâtını ve huzûrun merâtibini anla ve kıyâs et.

Beşinci Lem‘a: Nasıl ki bir kitap, eğer yazma ve mektûb olsa, onun yazmasına bir kalem kâfîdir. Eğer basma ve matbû‘ olsa, o kitabın hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır. Tâ o kitap tab‘ edilip vücûd bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gāyet ince bir hat ile o kitabın ekserîsi yazılmış ise; Sûre-i Yâsîn, lafz-ı Yâsin’de

54

yazıldığı gibi, o vakit o demir harflerin küçücükleri o tek harfe lâzımdır, tâ tab‘ edilsin.

Aynen öyle de:

Şu kitâb-ı kâinâtı, kalem-i kudret-i samedâniyenin yazması ve zât-ı ehadiyetin mektûbu desen, vücûb derecesinde bir suhûlet ve lüzûm derecesinde bir ma‘kūliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbâba istinâd etsen, imtinâ‘ derecesinde suûbetli ve muhâl derecesinde müşkilâtlı ve hiç bir vehmin kabûl etmediği hurâfâtlı şöyle bir yola gidersin ki; tabiat için her bir cüz’ toprakta ve her bir katre suda ve her bir parça havada, milyarlarca ma‘denî matbaalar ve hadsiz ma‘nevî fabrikalar bulunması lâzım. Tâ ki, hesapsız çiçekli ve meyveli masnûâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yâhûd her şeye muhît bir ilim, her şeye muktedir bir kuvvet onlarda olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Tâ şu masnûâta hakîkî masdar olabilsin.

Çünki toprağın ve suyun ve havanın her bir cüz’ü, ekser nebâtâta menşe’ olabilir. Hâlbuki her bir nebâtın meyveli olsun, çiçekli olsun teşekkülâtı o kadar muntazamdır ve o kadar mevzûndur ve o kadar birbirinden mümtâzdır ve o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki; her birisine, yalnız ona mahsûs birer ayrı ma‘nevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa, her bir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmaya mecbûrdur.

İşte bu tabiatperestlik fikrinin esası öyle bir hurâfâttır ki, hurâfeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkil zanneden ehl-i dalâletin, nasıl nihâyetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizâm ettiklerini gör, ibret al

Elhâsıl: Nasıl bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösteriyor. Ve kendi vücûduna tek bir sûretle delâlet ediyor. Ve kendi kâtibini on kelime ile ta‘rîf eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ, o harf Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir der.

Aynen öyle de, şu kitab-ı kebir-i âlemin her bir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendini kendi sûreti kadar gösterir. Fakat Nakkāş-ı Ezelî’nin esmâsını, bir kasîde kadar ta‘rîf eder ve keyfiyetleri adedince işâret parmaklarıyla o esmâyı gösterir ve müsemmâsına şehâdet eder. Demek hem kendini, hem bütün kâinâtı inkâr eden safsatacı gibi bir ahmak, yine Sâni‘-i Zülcelâl’in inkârına gitmemelidir.

55

Altıncı Lem‘a: Hâlik-ı Zülcelâl, nasıl ki mahlûkātının her bir ferdinin başında ve masnûâtının her bir cüz’ünün cebhesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur. Nasıl ki geçmiş lem‘alarda bir kısmını gördün. Öyle de, her bir nev‘in üstünde dahi çok sikke-i ehadiyet, her bir küll üstünde müteaddid hâtem-i vâhidiyet, hem tâ mecmu‘-u âlem üstünde mütenevvi‘ turra-i vahdet, gāyet parlak bir sûrette koymuştur. İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı arz sahîfesinde, bahar mevsiminde vaz‘ edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz.

Şöyle ki:

Nakkāş-ı Ezelî, zemînin yüzünde yaz ve bahar zamanında en az üç yüz bin nebâtât ve hayvanâtın envâını, nihâyetsiz ihtilât ve karışıklık içinde ve nihâyet derecede imtiyâz ve teşhîs ile ve gāyet derecede intizâm ve tefrîk ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir ve parlak bir sikke-i tevhîddir.

Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyâsı içinde, üç yüz bin haşrin numûnelerini kemâl-i intizâm ile îcâd etmek ve arzın sahîfesinde birbiri içinde üç yüz bin muhtelif envâın efrâdını hatâsız, sehivsiz, galatsız, noksânsız, gāyet mevzûn ve manzûm ve gāyet muntazam ve mükemmel bir sûrette yazmak,

Elbette nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme ve kâinâtı idare edecek bir irâdeye mâlik bir Zât-ı Zülcelâl’in, bir Kadîr-i Zülkemâl’in ve bir Hakîm-i Zülcemâl’in sikke-i mahsûsası olduğunu, zerre mikdâr şuûru bulunanın derk etmesi lâzım gelir. Kur’ân-ı Hakîm ferman ediyor ki: فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ

Evet, zemînin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin numûnelerini birkaç gün zarfında yapan ve gösteren kudret-i fâtıraya insanın haşri, elbette ona göre kolay gelir.

Meselâ Gelincik Dağı’yla Sübhân Dağı’nı bir işaretle kaldıran bir zât-ı mu‘ciznümâya: Şu dereden giden yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin? denilir mi?

Öyle de, gökleri, dağları ve yeri altı günde îcâd eden ve onları vakit-be-vakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîm’e, bir Kerîm-i Rahîm’e, Ebed tarafında ihzâr edilip serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu sed eden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan

56

geçirebilir misin? istib‘âd sûretinde söylenir mi?

Şu zemînin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhîdi gördün.

Şimdi bak Zemînin yüzündeki gāyet basîrâne ve hakîmâne olan şu tasarrufât-ı azîme-i bahariye üstünde bir hâtem-i vâhidiyet, gāyet âşikâre görünüyor. Çünki şu icrâât, bir vüs‘at-i mutlaka içinde; ve o vüs‘atle beraber bir sür‘at-i mutlaka içinde; ve o sür‘atle beraber bir sehâvet-i mutlaka içinde görünen intizâm-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san‘at ve mükemmeliyet-i hilkat, öyle bir hâtemdir ki, gayr-i mütenâhî bir ilim ve nihâyetsiz bir kudret sâhibi ona sâhib olabilir.

Evet, görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs‘at-i mutlaka içinde bir îcâd, bir tasarruf, bir fa‘âliyet var. Hem o vüs‘at içinde, bir sür‘at-i mutlaka ile işleniyor. Hem o sür‘at ve vüs‘atle beraber teksîr-i efrâdda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve vüs‘at ve sür‘atle beraber bir suhûlet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve suhûlet ve sür‘at ve vüs‘atle beraber her bir nev‘de, her bir ferdde görünen bir intizâm-ı mutlak ve gāyet mümtâz bir hüsn-ü san‘at ve nihâyet ihtilât içinde bir imtiyâz-ı etem ve gāyet mebzûliyet içinde gāyet kıymetdâr eserler; ve gāyet geniş dâire içinde tam bir muvâfakat; ve gāyet suhûlet içinde gāyet san‘atkârâne bedîaları îcâd etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san‘at-ı hârika, bir fa‘âliyet-i mu‘ciznümâ göstermek, elbette ve elbette öyle bir zâtın hâtemidir ki, hiç bir yerde olmadığı hâlde, heryerde hazır, nâzırdır. Hiç bir şey ondan gizlenmediği gibi, hiç bir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine nisbeten müsâvîdirler.

Meselâ, o Rahîm-i Zülcemâl’in bâğistân-ı kereminden ve mu‘cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz elli beş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım, yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa ve dâim su verse, şu harârete karşı o yüzer rahmetin şurûb tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifâyet edecek. Hâlbuki az bir rutûbet ancak bulabilir. İşte bu işi yapan, her şeye kādir olmak lâzım gelir. سُبْحَانَ مَنْ تَحَیَّرَ فٖی صُنْعِهِ الْعُقُولُ

57

Yedinci Lem‘a: Bak, nasıl sahîfe-i arz üstündeki Zât-ı Ehad-i Samed’in hâtemlerini az bir dikkatle görebiliyorsun. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinât kitâb-ı kebîrine bir bak Göreceksin ki, o kâinâtın hey’et-i mecmûası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzûh ile hâtem-i vahdet okunuyor. Çünki şu mevcûdât bir fabrikanın veya bir kasrın veya bir muntazam şehrin eczâları ve efrâdları gibi bel-bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatmış, birbirinin suâl-i hâcetine Lebbeyk, baş üstüne derler. El ele verip, bir intizâm ile çalışırlar. Baş başa verip, zevilhayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gāyeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm’e itâat ederler.

Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın muhtâç ve aç hayvanların imdâdına gelmelerinde ve hayvanların zaîf ve şerîf insanların imdâdına koşmalarında, hatta mevâdd-ı gıdâiyenin latîf ve nahîf yavruların ve meyvelerin imdâdına uçmalarında, zerrât-ı taâmiyenin hüceyrât-ı bedenin imdâdına geçmelerinde cârî olan bir düstûr-u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayanlara gösteriyorlar ki; gāyet kerîm bir tek Mürebbî’nin kuvvetiyle, gāyet hakîm bir tek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.

İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu taânuk, bu musahhariyet, bu intizâm bir tek Müdebbir’in tertîbiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbî’nin tedbîriyle sevk edildiklerine kat‘iyen şehâdet etmekle beraber; şu bilbedâhe san‘at-ı eşyâda görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tâmme; ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vâsia; ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtâç olan her bir zîhayatı hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzâk ve iâşe-i umûmiye, öyle parlak bir hâtem-i tevhîddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.

Evet, kasıd ve şuûr ve irâdeyi gösteren bir perde-i hikmet, umûm kâinâtı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde lütuf ve tezyîn ve tahsîn ve ihsânı gösteren bir perde-i inâyet serilmiştir. Ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde kendini sevdirmek ve tanıttırmak ve in‘âm ve ikrâm etmek lem‘alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinâtı içine almıştır. Ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen; ve terahhumu ve ihsân ve ikrâmı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve lütuf ve rubûbiyeti gösteren bir sofra-i erzâk-ı umûmiye dizilmiştir.

58

Evet, şu mevcûdâta, zerrelerden güneşlere kadar, ferdler olsun nev‘ler olsun, küçük olsun büyük olsun, semerât ve gāyâtla ve fâideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumâş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş. Ve o hikmetnümâ sûret gömleği üstünde lütuf ve ihsân çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet, her şeyin kāmetine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine tahabbüb ve ikrâm ve tahannün ve in‘âm lem‘alarıyla münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa‘ nişanları ihsân etmekle beraber, zemînin yüzünde bütün zevilhayatın tâifelerine kâfî ve bütün hâcetlerine vâfî bir sofra-i rızk-ı umûmî kurulmuştur.

İşte şu iş, güneş gibi âşikâre, nihâyetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât-ı Zülcelâl’e işâret edip gösteriyor. Öyle mi? Demek her şey rızka muhtaç mıdır?

Evet, bir ferd rızka ve devâm-ı hayata muhtâç olduğu gibi, görüyoruz ki; bütün mevcûdât-ı âlem, bâhusûs zîhayat olsa, küllî olsun cüz’î olsun, küll olsun cüz’ olsun, vücûdunda, bekāsında, hayatında ve idâme-i hayatında maddeten ve ma‘nen çok metâlibi var, çok levâzımâtı var. İftikārâtı ve ihtiyâcâtı öyle şeylere var ki, en ednâsına eli yetişmediği hâlde ve en küçük matlûbuna o şeyin kuvveti kâfî gelmediği hâlde, görüyoruz ki; bütün metâlibi ve erzâk-ı maddiyesi ve ma‘neviyesi مِنْ حَیْثُ لَا یَحْتَسِبُ ummadığı yerlerden kemâl-i intizâmla ve vakt-i münâsibde ve lâyık bir tarzda kemâl-i hikmetle ellerine veriliyor. İşte bu iftikār ve ihtiyâc-ı mahlûkāt ve bu tarzda imdâd ve iâne-i gaybiye, acaba güneş gibi bir Mürebbî-i Hakîm-i Zülcelâl’i, ve bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâl’i göstermiyor mu?

Sekizinci Lem‘a: Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nevi‘ tohum delâlet eder ki, o tarla her hâlde tohum sâhibinin taht-ı tasarrufundadır. Hem o tohum dahi, tarla mutasarrıfının taht-ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de, şu anâsır denilen mezraa-i masnûâtın vâhidiyet ve besâtat ile beraber, külliyet ve ihâtaları; ve şu mahlûkāt denilen semerât-ı rahmet ve mu‘cizât-ı kudret ve kelâmât-ı hikmet olan nebâtât ve hayvanâtın mümâselet ve müşâbehetleriyle beraber çok yerlerde intişârları ve her tarafta bulunup tavattunları; tek bir Sâni‘-i Mu‘ciznümâ’nın taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki; güyâ her bir çiçek, her bir semere, her bir hayvan, o Sâni‘in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer turrasıdır. Her nerede bulunsa, lisân-ı hâl ile her birisi der ki: Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun

59

masnûudur. Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun mektûbudur. Ben kimin turrasıyım, bu vatanım dahi onun mensûcudur.

Demek en ednâ bir mahlûka rubûbiyet, bütün anâsırı kabza-i tasarrufunda tutana mahsûstur. Ve en basît bir hayvanı tedbîr ve tedvîr etmek; bütün hayvanâtı, nebâtâtı, masnûâtı kabza-i Rubûbiyetinde terbiye edene hâs olduğunu kör olmayanlar görür.

Evet, her bir ferd, sâir efrâda mümâselet ve misliyet lisânıyla der: Kim bütün nev‘ime mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok. Her nevi‘, sâir nev‘lerle beraber yeryüzünde intişârı lisânıyla der: Kim bütün sath-ı arza mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok. Arz, sâir seyyârât ile bir güneşe irtibâtı ve semâvât ile tesânüdü lisânıyla der: Kim bütün kâinâta mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.

Evet, bir elmaya biri dese: Sen benim san‘atımsın. O elma kendine mahsûs lisân-ı hâli ile ona: Sus diyecek. Eğer bütün yeryüzündeki bütün elmaların teşkîline muktedir olabilirsen ve belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedârlara, belki bütün sefînesiyle hazîne-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı rahmâniyeye mutasarrıf olabilirsen, bana rubûbiyet da‘vâ et. O elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak.

Dokuzuncu Lem‘a: Cüz’de cüz’îde, külde küllîde, küll-i âlemde, hayâtta, zîhayatta, ihyâda olan sikkelerden, hâtemlerden, turralardan bazılarına işâret ettik. Şimdi, nev‘lerdeki hesapsız sikkelerden bir sikkeye işâret edeceğiz.

Evet, nasıl ki meyvedâr bir ağacın hesapsız semereleri bir terbiye-i vâhide ile, bir kanun-u vahdetle bir tek merkezden idare edildiklerinden, külfet ve meşakkat ve masraf cihetiyle, o kadar suhûlet peydâ eder ki, kesretle terbiye edilen meyveler tek bir meyveye müsâvî olurlar. Demek kesret ve taaddüd-ü merkez her semere için, kemiyetçe bütün ağaç kadar masraf, külfet ve cihâzât ister. Fark yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki bir tek nefere lâzım olan techîzât-ı askeriyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrika lâzımdır. Demek iş, vahdetten kesrete geçse, kemiyet cihetiyle efrâd adedince külfet ziyâdeleşir. İşte her nev‘de bilmüşâhede görünen suhûlet-i fevkalâde, elbette vahdetten, tevhîdden gelen bir yüsr ve suhûletin eseridir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç