
SAYFA 138
[Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalı’dır.]
Beşinci Dal’ın Beş Meyvesi var.
Birinci Meyve: Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu kâinâtın râbıtasıdır. Hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi‘ bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istîlâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş İnsanın fıtratında havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz derc olunmuştur. Alâ küll-i hâl o muhabbet ve havf ya halka veya Hâlik’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi, belâlı bir musîbettir. Çünki sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabûl etmez. Şu haldeki havf, elîm bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allâh’a ısmarladık demeyip gider. Gençliğin ve malın gibi. Ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu, ma‘şûkundan şikâyet eder. Çünki Samed aynası olan bâtın-ı kalb ile sanem-misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskāl eder, reddeder. Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. Şehvânî sevmekler, bahsimizden hâriçtir. Demek sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor. Ya sana refâkat etmiyor, senin rağmine mufârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hâlik-ı Zülcelâl’inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf bir kamçıdır. Onun rahmetinin kucağına atar. Ma‘lûmdur ki bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb eder. O korku o yavruya gāyet lezzetlidir. Çünki şefkat sînesine celb ediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem‘asıdır. Demek havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma‘lûm olur.
SAYFA 139
Hem Allah’dan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allâh hesabına olduğu için mahlûkāta ettiği muhabbet dahi, firâklı ve elemli olmaz. Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akāribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin her birisine karşı alâkadârdır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleri ile müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc-i âlemde ve rüzgâr deverânında hiç bir şey kararında kalmadığından, bîçâre kalb-i insan her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâimâ ızdırâb içinde kalır. Yâhûd gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîkî sâhibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîkî sâhibine verdin, o vakit bütün eşyâyı onun nâmıyla ve onun aynası olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en lezîz bir ni‘met iken, en elîm bir nikmet olur.
Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki:; Ey nefis Sen, muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine ma‘bûd ve mahbûb yapıyorsun. Her şeyi nefsine fedâ ediyorsun, âdetâ bir nevi‘ rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir, zîrâ kemâl zâtında sevilir. Yâhûd menfaattir, yâhûd lezzettir veyâhûd hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis Birkaç sözde kat‘î isbat etmişiz ki; asıl mâhiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nûrun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet i‘tibâriyle sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun. Demek ey nefis Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin. Veyâhûd acımalısın. Veyâhûd mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin.
Eğer nefsini seversen, çünki senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir, sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere
SAYFA 140
tercîh etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünki o, bütün ahbâbını ve sevdiği eşyâyı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem‘acık ile iktifâ eder. Zîrâ nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadâr olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ‘ ettiğin ve saadetleriyle mes‘ûd olduğun bütün kâinâtın menfaatleri, ni‘metleri, iltifâtına tâbi‘ bir Mahbûb-u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın. Hem kemâl-i mutlakın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
Zâten sana, sende senin nefsine olan şedîd muhabbetin, onun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen sû’-i isti‘mâl edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyle ise nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinâta dağılmış olan bütün muhabbetlerin, onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû’-i isti‘mâl etmişsin, cezâsını da çekiyorsun.
Çünki yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşrûanın cezâsı, merhametsiz bir musîbettir. Rahmânü’r-Rahîm ismiyle, hûrilerle müzeyyen cennet gibi senin bütün arzularına câmi‘ bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzâr eden; ve sâir esmâsıyla senin rûhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmîn edecek ebedî ihsânâtını o cennette sana müheyyâ eden; ve her bir isminde ma‘nevî çok hazîne-i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb-u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât, onun bir cüz’î tecellî-i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, o Mahbûb-u Ezelî’nin kendi Habîb’ine asm söylettirdiği şu fermân-ı ezelîyi dinle, ittibâ‘ et:
اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖی یُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
İkinci Meyve: Ey nefis Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice-i ni‘met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız. Çünki ey nefis Hayr-ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hâlik-ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat‘ûmâtı bir sofra-i ni‘met içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, ellerin gibidir ki, rûy-u zemîn kadar geniş bir sofra-i ni‘meti, o ellerin önüne koymuştur. Sonra ma‘nevî çok rızık ve ni‘metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi
SAYFA 141
geniş bir sofra-i ni‘met, o mi‘de-i insaniyetin önüne koymuş ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihâyetsiz ni‘metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddî eden ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire-i mümkinât ile beraber esmâ-yı hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra-i ni‘met ve saâdet ve lezzet sana fethetmiştir.
Sonra îmânın bir nûru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenâhî bir sofra-i ni‘met ve saâdet ve lezzet sana ihsân etmiştir. Yani cismâniyetin i‘tibâriyle küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz’sün. Onun ihsânıyla cüz’î bir cüz’den, küllî bir küll-i nûrânî hükmüne geçtin. Zîrâ hayatı sana vermekle cüz’iyetten bir nevi‘ külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîkî külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nûrânî bir külliyete; ve ma‘rifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nûra seni çıkarmış.
İşte ey nefis Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni‘metli, rahatlı, hafîf bir hizmetle mükellefsin. Hâlbuki, buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem Niçin duâm kabûl olmadı? diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyâzdır. Cenâb-ı Hakk cenneti ve saâdet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen dâimâ rahmet ve keremine ilticâ et. Ona güven ve şu fermanı dinle:
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْیَفْرَحُوا هُوَ خَیْرٌ مِمَّا یَجْمَعُونَ
Eğer desen:, Şu küllî hadsiz ni‘metlere karşı nasıl şu mahdûd ve cüz’î şükrümle mukābele edebilirim?
Elcevab : Küllî bir niyet ile, hadsiz bir i‘tikād ile. Meselâ, nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın huzûruna girer, ve görür ki; her biri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: Benim hediyem hiçtir, ne yapayım? Birden der: Ey seyyidim Bütün şu kıymetdâr hediyeleri, kendi nâmıma sana takdîm ediyorum. Çünki sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidârım olsa idi, bunların bir mislini sana hediye ederdim.
SAYFA 142
İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o padişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i‘tikād liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabûl eder. Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında اَلتَّحِیَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani Bütün mahlûkātın hayatlarıyla sana takdîm ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma umumunu sana takdîm ediyorum. Eğer elimden gelse idi, onlar kadar tahiyyeler sana takdîm edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve i‘tikād, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.
Hem nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ kavun, kalbindeki nüveleriyle yani çekirdekleriyle bin niyet eder ki, Ya Hâlikım Senin esmâ-yı hüsnâ’nın nakışlarını yerin bir çok yerlerinde i‘lân etmek istiyorum. Cenâb-ı Hakk, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır, şu sırra işâret eder.
Hem سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَٓاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَمٖیعِ تَسْبٖیحَاتِ اَنْبِیَٓائِكَ وَاَوْلِیَٓائِكَ وَمَلٰٓئِكَتِكَ gibi hadsiz aded ile tesbîh etmenin hikmeti, şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl bir zâbit, bütün neferâtının yekün hizmetlerini kendi nâmına padişaha takdîm eder. Öyle de, mahlûkāta zâbitlik eden ve hayvanât ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcûdât-ı arziyeye halîfelik etmeye kābil olan ve kendi husûsî âleminde kendini herkese vekîl telakkî eden insan, اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ der. Bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma‘bûd-u Zülcelâl’e takdîm eder.
Hem سُبْحَانَكَ بِجَمٖیعِ تَسْبٖیحَاتِ جَمٖیعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَمٖیعِ مَصْنُوعَاتِكَ der. Bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir.
Hem اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der. Her şey nâmına bir salavât getirir. Çünki her şey, nûr-u Ahmedî aleyhissalâtü vesselâm ile alâkadârdır. İşte tesbîhâtta, salavâtlarda hadsiz adedlerin hikmetini anla.
SAYFA 143
Üçüncü Meyve: Ey nefis Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakîka-i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzûra kalb etmeyi seversen, sünnet-i seniyeye ittibâ‘ et. Çünki bir muâmele-i şer‘iyeye tatbîk-i amel ettiğin vakit, bir nevi‘ huzûr veriyor. Bir nevi‘ ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ, bir şeyi satın aldın. Îcâb ve kabûl-ü şer‘iyeyi tatbîk ettiğin dakîkada, o âdî alışverişin, bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer‘î bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi, Şâri‘i düşünmekle bir teveccüh-ü İlâhî verir. O dahi bir huzûr verir. Demek sünnet-i seniyeye tatbîk-i amel etmekle bu fânî ömür, bâkî meyveler verecek bir hayât-ı ebediyeye medâr olacak olan fâideler elde edilir. فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِیِّ الْاُمِّیِّ الَّذٖی یُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ fermanını dinle. Şerîat ve sünnet-i seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişâr eden esmâ-yı hüsnâ’nın her bir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi‘ olmaya çalış.
Dördüncü Meyve: Ey nefis Ehl-i dünyâya, hususan ehl-i sefâhete, hususan ehl-i küfre bakıp, sûrî ziynet ve aldatıcı gayr-i meşrû‘ lezzetlerine aldanıp, onları taklîd etme. Çünki sen onları taklîd etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukūt edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünki senin başındaki akıl, meş’ûm bir âlet olur. Senin başını dâimâ dövecektir.
Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa‘ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksîm edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer.
Ve başka bir sarayda büyük elektrik lâmbasıyla merbût olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sâhibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde ışıklar bulunabilir. onunla işini görebilir, hırsızlar istifâde edemezler.
SAYFA 144
İşte ey nefsim Birinci saray bir müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el-iyâzü billâh kalbinden onu çıkarsa, hiç bir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiç bir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz, hatta Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahrîbât ve vahşet olur. Acaba bu tahrîbât ve vahşete mukābil, hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup o tahrîbâtın zararını ta‘mîr edebilirsin?
Hâlbuki ecnebîler, o ikinci saraya benzer ki; Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nûrunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nûrlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların ma‘nevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medâr olacak Hazret-i Mûsâ ve Îsâ Aleyhimesselâm gibi peygamberlere bir nevi‘ îmânları ve Hâliklarına bir çeşit i‘tikādları kalabilir.
Ey nefs-i emmâre Eğer desen: Ben ecnebî değil, hayvan olmak isterim. Sana kaç def‘a söylemiştim, hayvan gibi olamazsın. Zîrâ kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içine bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille-i te’dîbini gör.
Beşinci Meyve: Ey nefis Mükerreren söylediğimiz gibi, insan şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi‘ ve umûma bakar ve umûmun cihetü’l-vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan; ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekāya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehâdan mebdee çeviren bir hayt-ı vuslat, yâhûd mebde’ ve müntehâ ortasında bir nokta-i ittisâldir.
Nasıl ki tohum olacak kıymetdâr bir meyve-i zîşuûr, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdî bir tek meyve gibi zâyi‘ olacak. Eğer o meyve nokta-i istinâdını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü’l-vahdetini tutmakla beraber ağacın bekāsına ve hakîkatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içindeki bir tek çekirdek, bir hakîkat-i külliye-i dâimeye, bir ömr-ü bâkî içinde mazhar oluyor.
SAYFA 145
Öyle de insan, eğer kesrete dalıp, kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma‘nen kendini i‘dâm eder. Eğer lisân-ı Kur’ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi‘râcıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur.
Ey nefsim Mâdem hakîkat böyledir ve mâdem millet-i İbrâhîmiyedensin. İbrahimvârî as لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ de. Ve Mahbûb-u Bâkî’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla:
(لَقَدْ اَبْكَانٖی نَعْیُ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مِنْ خَلٖیلِ اللّٰهِ)
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü i‘lân eden na‘y-i لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ beni ağlattırdı.
(فَصَبَّتْ عَیْنُ قَلْبٖی قَطَرَاتٍ بَاكِیَاتٍ مِنْ شُئُونِ اللّٰهِ)
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü her bir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek fârisî fıkralardır.
(لِتَفْسٖیرِ كَلَامٍ مِنْ حَكٖیمٍ اَیْ نَبِیٍّ فٖی كَلَامِ اللّٰهِ)
İşte o damlalar ise, Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i İlâhî’nin Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nevi‘ tefsîridir.
(نَمٖی زٖیبَاسْتْ اُفُولْدَە كُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ)
Güzel değil, batmakla gāib olan bir mahbûb. Çünki zevâle mahkûm olan, hakîkî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyîne-i Samed olan kalb ile sevilmez sevilmemeli.
(نَمٖی اَرْزَدْ غُرُوبْدَە غَیْبْ شُدَنْ مَطْلُوبْ)
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur. Kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci‘ olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın.
(نَمٖی خَواهَمْ فَنَادَە مَحْوْشُدَنْ مَقْصُودْ)
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor. O maksûdu istemem. Çünki fânîyim, fânî olanı istemem. Neyleyeyim.
SAYFA 146
(نَمٖی خَوانَمْ زَوَالْدَە دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ)
Bir ma‘bûd ki, zevâlde defnoluyor. Onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünki nihâyetsiz muhtâcım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ olamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan, nasıl ma‘bûd olur?
(عَقْلْ فَرْیَادْ مٖی دَارَدْ نِدَٓاءِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖی زَنَدْ رُوحَمْ)
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmekle me’yûsâne feryâd eder. Ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ feryâdını i‘lân ediyor.
(نَمٖی خَواهَمْ نَمٖی خَوانَمْ نَمٖی تَابَمْ فِرَاقٖی)
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakāti
(نَمٖی اَرْزَدْ مَرَاقَە اٖینْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَافٖی)
Der‘akab zevâl ile acılanan mülâkātlar, keder ve meraka değmez. İştiyâka hiç lâyık değildir. Çünki zevâl-i lezzet, elem olduğu gibi; zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Her birinin, bütün dîvân-ı eş‘ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
(اَزْ اٰنْ دَرْدِی كِرٖینِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖی زَنَدْ قَلْبَمْ)
İşte o zevâl-âlûd mülâkātlar, o elemli mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki, kalbim İbrahimvârî as لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
(دَرْ اٖینْ فَانٖی بَقَا خَازٖی بَقَا خٖیزَدْ فَنَادَنْ)
Eğer şu fânî dünyada bekā istiyorsan, bekā fenâdan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
(فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بٖینْ كِە اَزْ دُنْیَا بَقَایَە رَاهْ فَنَادَنْ)
Dünyaperestlik esâsâtı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et. Fânî ol Dâire-i mülkünde ve malındaki eşyâyı, Mahbûb-u Hakîkî yolunda fedâ et. Mevcûdâtın ademnümâ âkıbetlerini gör. Çünki şu dünyadan bekāya giden yol, fenâdan gidiyor.
SAYFA 147
(فِكِرْ فٖیزَارْ مٖی دَارَدْ اَنٖینِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖی زَنَدْ وِجْدَانْ)
Esbâb içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i zevâl-i dünyâdan hayrette kalıp, me’yûsâne feryâd edip, fîzâr ediyor. Vücûd-u hakîkî isteyen vicdân, İbrahimvârî as لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ enîniyle mahbûbât-ı mecâziyeden ve mevcûdât-ı zâileden kat‘-ı alâka edip, Mevcûd-u Hakîkî’ye ve Mahbûb-u Sermedî’ye bağlanıyor.
(بِدَانْ اَی نَفْسِ نَادَانَمْ كِە دَرْ هُرْ فَرْدَازْ فَانٖی دُورَاهْ هَسْتْ بَا بَاقٖی دُوسِرِّ جَانْ جَانَانٖی)
Ey nâdân nefsim Bil ki, çendân dünya ve mevcûdât fânîdir. Fakat her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin. Ve can ve cânân olan Mahbûb-u Lâyezâl’in tecellî-i cemâlinden iki lem‘ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki, sûret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen.
(كِە دَرْ نِعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَپَسْ اٰثَارَهَا اَسْمَا بِكٖیرْ مَغْزٖی وَ مٖیزَنْ دَرْ فَنَا اٰنْ قِشْرِ بٖی مَعْنَا)
Evet, ni‘met içinde in‘âm görünür. Rahmân’ın iltifâtı hissedilir. Ni‘metten in‘âma geçsen, Mün‘im’i bulursun. Hem her eser-i Samedânî, bir mektûb gibi, bir Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan ma‘nâya geçsen, esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât-ı fâniyenin mağzını, yani içini bulabilirsin, onu elde et. Ma‘nâsız kabuğunu, yani kışrını, açmadan fenâ seyline atabilirsin.
(بَلٖی اٰثَارَهَا كُویَنْدْ زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَانْ مَعْنَا وَ مٖیزَنْ دَرْ هَوَا اٰنْ لَفْظِ بٖی سَوْدَا)
Evet, masnûâtta hiç bir eser yok ki, çok ma‘nâlı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni‘-i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât, elfâzdır; kelimât-ı kudrettir. Ma‘nâlarını oku, kalbine koy. Ma‘nâsız kalan elfâzı, bilâ-pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadârâne bakıp meşgul olma.
(عَقْلْ فَرْیَادْ مٖی دَارَدْ غِیَاثِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖیزَنْ اَیْ نَفْسَمْ)
İşte zâhirperest ve sermayesi âfâkî ma‘lûmâttan ibâret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me’yûsâne feryâd ediyor. Hakîkate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçâre nefsim, İbrahimvârî لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ gıyâsını çek, kurtul.
SAYFA 148
(چِە خُوشْ كُویَدْ اُو شَیْدَا جَامِی عِشْقِ خُویْ)
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlânâ Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş:
یَكٖی خَواهْ یَكٖی خَوانْ یَكٖی جُویْ یَكٖی بٖینْ یَكٖی دَانْ یَكٖی كُویْ demiştir. Hâşiye
1 Yani yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
2 Biri çağır, başkaları imdâda gelmiyor.
3 Biri taleb et, başkaları lâyık değiller.
4 Biri gör, başkaları her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5 Biri bil, ma‘rifetine yardım etmeyen başka bilmeklikler fâidesizdir.
6 Biri söyle, ona âit olmayan sözler mâlâya‘nî sayılabilir.
(نَعَمْ صَدَقْتَ اَیْ جَامٖی هُوَ الْمَطْلُوبُ هُوَ الْمَحْبُوبُ هُوَ الْمَقْصُودُ هُوَ الْمَعْبُودُ)
Evet, Câmî, pek doğru söyledin. Hakîkî mahbûb, hakîkî matlûb, hakîkî maksûd, hakîkî ma‘bûd, yalnız odur.
(كِە لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖیزَنَدْ عَالَمْ)
Çünki bu âlem bütün mevcûdâtıyla muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nagamâtıyla zikr-i İlâhînin halka-i kübrâsında beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der, vahdâniyete şehâdet eder. لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb-u Lâyezâlî’yi gösteriyor.
[اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّیْتَ عَلَٓی اِبْرَاهٖیمَ وَعَلَٓی اٰلِ اِبْرٰاهٖیمَ فِی الْعَالَمٖینَ اِنَّكَ حَمٖیدٌ مَجٖیدٌ]
SAYFA 149
[Otuz Birinci Söz’ün Dördüncü Esası]
[Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir?]
Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-yı ma‘neviye olan Mi‘râc’ın beş yüzden fazla meyvelerinden numûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
Birinci Meyve: Erkân-ı îmâniyenin hakāikini göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek, kâinâta ve beşere öyle bir hazîne ve bir nûr-u ezelî ve ebedî hediye getirmiştir ki: şu kâinâtı perişan, fânî, karmakarışık bir vaz‘iyet-i mevhûmeden çıkarıp, o nûr ve o meyve ile o kâinâtı kudsî mektûbât-ı Samedâniye ve güzel âyîne-i cemâl-i Ehadiye vaz‘iyeti olan hakîkatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.
Hem o nûr ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakîr, hâcâtı hadsiz, a‘dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekāsız bir vaz‘iyet-i dalâletkârâneden o insanı o nûr ve o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvîmde bir mu‘cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektûbât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd-i hâssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halîl’i ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve cennet-i bâkiyesine nâmzed bir misâfir-i azîzi sûret-i hakîkîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.
İkinci Meyve: Sâni‘-i Mevcûdât ve Sâhib-i Kâinât ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyet’in başta namaz, esâsâtını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyâtı anlamak, o kadar merâk-âver ve saadet-âverdir ki, ta‘rîf edilmez. Çünki herkes, büyükçe bir velî ni‘metini yâhûd muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeştir ve anlasa ne kadar memnûn olur, temennî eder ki, Keşke bir vâsıta-i muhâbere olsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor? Anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim, der. Acaba bütün mevcûdât kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, onun cemâl ve kemâline nisbeten zaîf bir gölge ve her anda nihâyetsiz cihetlerle ona muhtâç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyâtını ve arzularını anlamak husûsunda hâhişger ve merâk-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
SAYFA 150
İşte Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebed’in marziyâtını doğrudan doğruya mi‘râc semeresi olarak hakkalyakîn işitmiş ve getirip beşere hediye etmiştir. Evet, beşer kamerdeki hâli anlamak için ne kadar merâk eder ki: biri gitse, dönüp haber verse, hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki kamer, öyle bir Mâlikü’l-Mülk’ün memleketinde geziyor ki: kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder. Küre-i arz pervâne gibi şemsin etrafında uçar. Şems binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl’in bir misâfirhânesinde mumdârlık eder.
İşte o Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib-i san‘atını ve âlem-i bekādaki hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemâl-i merâk ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve: Saâdet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, mi‘râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş; ve Rahmân-ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş; ve saâdet-i ebediyeyi kat‘iyen hakkalyakîn anlamış; saâdet-i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, bîçâre cin ve ins kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaz‘iyet-i mevhûme-i cânhırâşânede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdâr olduğu ve i‘dâm ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-âver olduğu ta‘rîf edilmez. Bir adama i‘dâm edileceği anda, onun affıyla kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. İşte bütün cin ve ins adedince böyle sürûrları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve: Rü’yet-i Cemâlullâh meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece lezîz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyâs edebilirsin. Yani her kalb sâhibi bir insan zîcemâl, zîkemâl, zî-ihsân bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına nisbeten tezâyüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir def‘a
SAYFA 151
görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki bütün mevcûdâtta ki cemâl ve kemâl ve ihsân, onun cemâl ve kemâl ve ihsânına nisbeten, küçük birkaç lemeâtın güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihâyetsiz bir muhabbete lâyık ve nihâyetsiz bir iştiyâk ve nihâyetsiz rü’yete elyak bir Zât-ı Zülcelâl Ve’l-kemâl’in saâdet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-âver ve medâr-ı sürûr ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu, insan isen anlarsın.
Beşinci Meyve: İnsan kâinâtın kıymetdâr bir meyvesi ve Sâni‘-i Kâinât'ın nâzdâr sevgilisi olduğu mi‘râc ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zaîf bir hayvan ve âciz bir zîşuûr olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki kâinâtın bütün mevcûdâtı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürûr-u mes‘ûdiyetkârâne veriyor ki, tasvîr edilmez. Çünki âdî bir nefere denilse: Sen müşîr oldun. Ne kadar memnûn olur.
Hâlbuki fânî, âciz bir hayvan, zevâl ve firâk sillesini dâimâ yiyen bîçâre insana birden: Ebedî, bâkî bir cennette Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayâl sür‘atinde, rûhun vüs‘atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtünde tenezzühe, seyerâna ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saâdet-i ebediyede rü’yet-i cemâline de muvaffak olursun, denildiği vakit, insaniyeti sukūt etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve sürûru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
Şimdi makam-ı istimâ‘da olan zâta deriz ki: İlhâd gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsîl ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
Meselâ, senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı. Her taraf müdhiş cenazelerle dolu, İşitilen sesler yetîmlerin ağlayışı, mazlûmların vâveylâsıdır. İşte biz şöyle bir vaz‘iyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile bize yabancı olanlar ahbâb şekline girseler, düşman gördüğümüz kimseler kardeşler sûretine