Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 65
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَیْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَی الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَٓا اَنْتَ مَوْلٰینَا فَانْصُرْنَا عَلَی الْقَوْمِ الْكَافِرٖینَ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِیَوْمٍ لَا رَیْبَ فٖیهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا یُخْلِفُ الْمٖیعَادَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ اُمَّتَهُ بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ اٰمٖینَ وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
[YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
یَفْعَلُ اللّٰهُ مَا یَشَٓاءُ ve یَحْكُمُ مَا یُرٖیدُ
Suâl: Eâzım-ı esmâ-yı İlâhiye’den olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûd'un iktizâ ettikleri şefkatperverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbîr ve muhabbetdârâne taltîf, nasıl ve ne sûretle, müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zevâl ve firâk ile, musîbet ve meşakkat ile tevfîk edilebilir? Haydi insan saâdet-i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim; fakat bu nâzik ve nâzenîn ve zîhayat olan eşcâr ve nebâtât envâ‘larının ve çiçeklerin ve vücûda lâyık, hayâta âşık ve bekāya müştâk olan hayvanât tâifelerinin, mütemâdiyen hiç birini bırakmayarak; efnâlarında ve gāyet sür‘atle onlara göz açtırmayarak i‘dâmlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiç birini rahatta bırakmayarak musîbetlerle tağyîrlerinde, hiç birini müstesnâ etmeyerek öldürmelerinde ve hiç biri durmayarak zevâllerinde ve hiç biri memnûn olmayarak firâklarında hangi şefkat ve merhamet var? Hangi hikmet ve maslahat bulunur? Hangi lütuf ve muhabbet yerleşir?
Elcevab: Dâî ve muktezîyi gösteren Beş Remiz ile ve gāyeleri ve fâideleri gösteren Beş İşaret le şu suâli halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakîkat-i uzmâya uzaktan uzağa baktırmaya çalışacağız.
SAYFA 66
Birinci Makam: Beş remizdir.
Birinci Remiz: Yirmi Altıncı Söz’ün hâtimelerinde denildiği gibi, nasıl ki bir mâhir san‘atkâr kıymetdâr bir elbiseyi murassa‘ ve münakkaş sûrette yapmak için, bir miskîn adamı lâyık olduğu bir ücrete mukābil model yaparak kendi san‘at ve mahâretini göstermek için, o elbiseyi o miskîn adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır. O adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaz‘iyetler verir. Şu miskîn adamın hiç bir hakkı var mıdır ki, o san‘atkâra desin: Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdîl ve tağyîr ediyorsun. Beni kaldırıp oturtmakla bana meşakkat veriyorsun. Benim istirâhatimi bozuyorsun;
Öyle de, Sâni‘-i Zülcelâl her bir nevi‘ mevcûdâtın mâhiyetini birer model ittihâz ederek ve nukūş-u esmâsıyla kemâlât-ı san‘atını göstermek için, her bir şeye, hususan zîhayatlara, duygularla murassa‘ bir vücûd libâsını giydirerek, üstünde kalem-i kazâ ve kaderle nakışlar yapar, cilve-i esmâsını gösterir. Her bir mevcûda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak bir kemâl, bir lezzet, bir feyiz veriyor. مَالِكُ الْمُلْكِ یَتَصَرَّفُ فٖی مُلْكِهٖ كَیْفَ یَشَٓاءُsırrına mazhar olan mevcûdâttan hiç bir şey, o Sâni‘-i Zülcelâl’e karşı: Bana zahmet veriyorsun, benim istirâhatimi bozuyorsun hâşâ diyemez ve hakkı da yoktur.
Evet, mevcûdâtın hiç bir cihette Vâcibü’l-Vücûd’a karşı hakları yoktur ve hak da‘vâ edemezler. Belki hakları dâimâ şükür ve hamd ile, verdiği vücûd mertebelerinin hakkını edâ etmektir. Çünki verilen bütün vücûd mertebeleri vukūâttır, bir illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânâttır. İmkânât ise, ademdir, hem nihâyetsizdir. Ademler ise, illet istemezler. Nihâyetsiz olana illet olamaz.
Meselâ, ma‘denler diyemezler: Ne için nebâtî olmadık? Şekvâ edemezler, belki vücûd-u ma‘denîye mazhar oldukları için hakları Fâtır’ına şükrândır. Nebâtât: Niçin hayvan olmadık? diye şekvâ edemezler, belki vücûd ile beraber hayâta mazhar oldukları için hakları, şükrândır. Hayvanât ise: Niçin insan olmadık? diye şikâyet edemezler. Belki hayat ve vücûd ile beraber kıymetdâr bir rûh cevheri ona verildiği için, onun üstünde hakları, şükrândır. Ve hâkezâ kıyâs et.
SAYFA 67
Ey insan-ı müştekî Sen ma‘dûm kalmadın, vücûd ni‘metini giydin, hayatı tattın. Câmid kalmadın, hayvan olmadın. İslâmiyet ni‘metini buldun, dalâlette kalmadın. Sıhhat ve selâmet ni‘metini gördün ve hâkezâ; Ey nankör Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı ni‘met olan vücûd mertebelerine karşı şükretmeyerek imkânât ve ademiyât nev‘inden ve senin eline geçmeyen ve sen de lâyık olmadığın yüksek ni‘metlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırs ile Cenâb-ı Hakk’dan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı ni‘met ediyorsun?
Acaba bir adam, minâre başına çıkmış gibi âlî derecâtlı bir mertebeye çıksın, büyük bir makam bulsun, sonra her basamakta büyük bir ni‘met görsün. Sonra da o ni‘metleri verene şükretmesin ve desin: Niçin minâreden daha yükseğe çıkamadım? diye şekvâ etsin, ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfrân-ı ni‘mete düşer ve ne kadar büyük dîvânelik eder, dîvâneler dahi anlar.
Ey kanâatsiz hırslı ve iktisâdsız israflı ve haksız şekvâlı gāfil insan Kat‘iyen bil ki: Kanâat, ticâretli bir şükrândır. Hırs, hasâretli bir küfrândır. İktisâd, ni‘mete güzel ve menfaâtli bir ihtirâmdır. İsraf ise, ni‘mete çirkin ve zararlı bir istihfâftır. Eğer aklın varsa, kanâate alış ve rızâya çalış. Tahammül edemezsen, Yâ Sabûr de ve sabır iste. Hakkına râzı ol, teşekkî etme. Kimden kime şekvâ ettiğini bil, sus. Her hâlde şekvâ etmek istersen, nefsini Cenâb-ı Hakk’a şekvâ et. Çünki kusur ondadır.
İkinci Remiz: On Sekizinci Mektûb’un âhirki mes’elesinin âhirinde denildiği gibi, Hâlik-ı Zülcelâl’in hayretnümâ ve dehşet-engîz bir sûrette bir fa‘âliyet-i rubûbiyetle, mevcûdâtı mütemâdiyen tebdîl ve tecdîd ettiğinin bir hikmeti şudur:
Nasıl ki mahlûkātta fa‘âliyet ve hareket bir iştihâdan, bir iştiyâktan, bir lezzetten ve bir muhabbetten ileri geliyor. Hatta denilebilir ki, her bir fa‘âliyette bir lezzet nev‘i vardır. Belki her bir fa‘âliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir. Belki bir nevi‘ kemâldir. Mâdem fa‘âliyet bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işâret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcibü’l-Vücûd, zât ve sıfât ve ef‘âlinde, bütün envâ‘-ı kemâlâtı câmi‘dir.
SAYFA 68
Elbette o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münâsib bir şekilde hadsiz bir şefkat-i mukaddesesi ve nihâyetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır.
Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr-u mukaddes vardır. Ve o sürûr-u mukaddesten gelen ta‘bîri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır.
Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber, hadsiz onun merhameti cihetiyle fa‘âliyet-i kudreti içinde, mahlûkātlarının isti‘dâdlarının kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden, o mahlûkātın memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen zât-ı Rahmân-ı Rahîm’e âit ta‘bîri câiz ise, hadsiz memnûniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihâr-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa‘âliyeti iktizâ ediyor. Ve o hadsiz fa‘âliyet dahi, hadsiz bir tebdîl ve tağyîr ve tahvîl ve tahrîbi dahi iktizâ ediyor. Ve o hadsiz tağyîr ve tebdîl dahi mevt ve ademî, zevâl ve firâkı iktizâ ediyor.
Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnûâtın gāyelerine dâir gösterdiği fâideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestâî olur. Veya ihtiyâr ve ilm-i Sânii inkâr eder veya Hâlik’a mûcib-i bizzât der.
İşte o zaman rahmet-i İlâhiye, Hakîm ismini imdâdıma gönderdi. Bana da masnûâtın büyük gayelerini gösterdi. Yani her bir masnû‘ öyle bir mektûb-u Rabbanîdir ki, umûm zîşuûr onu mütâlaa eder. Şu gāye bir sene bana kâfî geldi.
Sonra san‘attaki hârikalar inkişâf etti. O gāye kâfî gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gāye gösterildi. Yani her bir masnûun en mühim gāyeleri Sâni‘ine bakar, Sâni‘inin kemâlât-ı san‘atını ve nukūş-u esmâsını ve murassaât-ı hikmetini ve hedâyâ-yı rahmetini, Sâni‘inin nazarına arz etmektir ve cemâl ve kemâline bir ayna olmaktır, bildim. Şu gāye hayli zaman bana kâfî geldi.
Sonra san‘at ve îcâd-ı eşyâdaki hayret-engîz fa‘âliyet içinde, gāyet derecede sür‘atli tağyîr ve tebdîldeki mu‘cizât-ı kudret ve şuûnât-ı rubûbiyet göründü. O vakit bu gāye dahi kâfî gelmemeye başladı. belki şu gāye kadar büyük
SAYFA 69
bir muktezî ve dâî dahi lâzımdır, bildim.
İşte o vakit, şu İkinci Remiz’deki muktezîler ve gelecek işaretlerdeki gāyeler gösterildi ve yakînen bana bildirildi ki:
Kâinâttaki kudretin fa‘âliyeti ve seyr ve seyelân-ı eşyâ o kadar ma‘nîdârdır ki; o fa‘âliyet ile Sâni‘-i Hakîm, envâ‘-ı kâinâtı konuşturuyor. Güyâ göklerin ve zemînin müteharrik mevcûdları ve hareketleri, onların konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük ise bir tekellümdür. Demek fa‘âliyetten gelen harekât ve zevâl, bir tekellümât-ı tesbîhiyedir. Ve kâinâttaki fa‘âliyet dahi kâinâtın ve envâının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.
Üçüncü Remiz: Eşyâ zevâl ve ademe gitmiyor, belki dâire-i kudretten dâire-i ilme geçiyor. Âlem-i şehâdetten, âlem-i gayba gidiyor. Âlem-i tağayyür ve fenâdan, âlem-i nûra ve bekāya müteveccih oluyor.
Hakîkat nokta-i nazarında eşyâdaki cemâl ve kemâl, esmâ-yı İlâhiyeye âittir ve onların nukūş ve cilveleridir. Mâdem o esmâ bâkîdirler ve cilveleri dâimîdir, elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenâya gitmez. belki yalnız i‘tibârî taayyünleri değişir. ve medâr-ı hüsün ve cemâl ve mazhar-ı feyz ve kemâl olan hakîkatleri ve mâhiyetleri ve hüviyet-i misâliyeleri bâkîdirler.
Zîruh olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemâl esmâ-yı İlâhiyeye âittir. Şeref onlaradır, medih onların hesapına geçer. Güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider. O aynaların değişmesiyle onlara bir zarar îrâs etmez.
Eğer zîruh ise, zevi’l-ukūlden değilse, onların zevâl ve firâkı, bir adem ve fenâ değildir. Belki vücûd-u cismânîden ve vazîfe-i hayatın dağdağasından kurtulup, kazandıkları vazîfenin semerelerini bâkî olan ervâhlarına devrederek, onların ervâh-ı bâkiyeleri dahi, birer esmâ-yı İlâhiyeye istinâd ederek devam eder, belki kendine lâyık bir saâdete gider.
Eğer o zîruhlar zevi’l-ukūlden ise, zâten saâdet-i ebediyeye maddî ve ma‘nevî kemâlâta medâr olan âlem-i bekāya ve o Sâni‘-i Hakîm’in dünyadan daha güzel, daha nûrânî olan âlem-i berzah, âlem-i misâl, âlem-i ervâh gibi diğer menzillerine ve başka memleketlerine bir seyr ü seferdir. Bir mevt ve adem değildir. Zevâl ve firâk değildir. Belki kemâlâta kavuşmaktır.
SAYFA 70
Elhâsıl: Mâdem Sâni‘-i Zülcelâl vardır ve bâkîdir ve sıfât ve esmâsı dâimîdir, sermedîdirler. Elbette o esmânın cilveleri ve nakışları, bir ma‘nevî bekā içinde teceddüd eder. Tahrîb ve fenâ, i‘dâm ve zevâl değildirler.
Ma‘lûmdur ki: insan, insaniyet cihetiyle ekser mevcûdâtla alâkadârdır. Onların saadetleriyle mütelezziz ve helâketleriyle müteellimdir. Hususan zîhayat ile ve bilhassa nev‘-i beşer ile ve bilhassa sevdiği ve istihsân ettiği ehl-i kemâlin âlâmıyla daha ziyâde müteellim olur. Ve saadetleriyle daha ziyâde mes‘ûd olur. Hatta şefkatli bir vâlide gibi, kendi saâdetini ve râhatını, onların saâdeti için fedâ eder.
İşte her mü’min derecesine göre, nûr-u Kur’ân ve sırr-ı îmân ile, bütün mevcûdâtın saadetleriyle ve bekālarıyla ve hiçlikten kurtulmalarıyla ve kıymetdâr mektûbât-ı Rabbâniye olmalarıyla mes‘ûd olabilir. Ve dünya kadar bir nûr kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nûrdan istifâde eder.
Eğer ehl-i dalâlet ise, kendi elemiyle beraber, bütün mevcûdâtın helâketiyle ve fenâsıyla ve zâhirî i‘dâmlarıyla; zîruh ise, âlâmlarıyla müteellim olur. Yani onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır. Daha cehenneme gitmeden cehenneme gider.
Dördüncü Remiz: Çok yerlerde dediğimiz gibi, bir padişahın sultân, halîfe, hâkim, kumandan gibi muhtelif ünvanlarından ve sıfatlarından neş’et eden muhtelif ayrı ayrı devâir-i teşkîlâtı olduğu gibi; Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-yı hüsnâ’sının had ve hesapa gelmez türlü türlü tecelliyâtı vardır. Mahlûkātın tenevvü‘leri ve ihtilâfları, o tecelliyâtın tenevvü‘lerinden ileri geliyor.
İşte her kemâl ve cemâl sâhibi, fıtraten cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o muhtelif esmâ dahi, dâimî ve sermedî oldukları için, dâimî bir sûrette Zât-ı Akdes hesapına tezâhür isterler. Yani nakışlarını görmek isterler. Yani kendi nakışlarının aynalarında cilve-i cemâllerini ve in‘ikâs-ı kemâllerini görmek ve göstermek isterler. Yani kâinât kitâb-ı kebîrini ve mevcûdâtın muhtelif mektûbâtını ânen-fe-ânen tazelendirmek, yani yeniden yeniye ma‘nîdâr yazmak, yani bir tek sahîfede ayrı ayrı binler mektûbâtı yazmak ve her bir mektûbu, Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes’in nazar-ı şuhûduna izhâr etmekle beraber, bütün zîşuûrun nazar-ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktizâ ederler.
SAYFA 71
Bu hakîkate işâret eden şu hakîkatli şiire bak:
Kitâb-ı âlemin yaprakları, envâ‘-ı nâ-ma‘dûd.
Yazılmış destgâh-ı Levh-i Mahfûz-u hakîkatte.
Hurûf ile kelimâtı dahi, efrâd-ı nâ-mahdûd.
Mücessem lafz-ı ma‘nîdârdır, âlemde her mevcûd.
(تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰٓی اِلَیْكَ رَسَٓائِلُ)
Beşinci Remiz: İki nüktedir. Birinci Nükte: Mâdem Cenâb-ı Hakk var, her şey var. Mâdem Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’a intisâb var, her şey için bütün eşyâ var. Çünki Vâcibü’l-Vücûd’a nisbetle her bir mevcûd, bütün mevcûdâta vahdet sırrıyla bir irtibât peydâ eder. Demek Vâcibü’l-Vücûd’a intisâbını bilen veya intisâbı bilinen her bir mevcûd, sırr-ı vahdetle Vâcibü’l-Vücûd’a mensûb bütün mevcûdâtla münâsebetdâr olur. Demek her bir şey, o intisâb noktasında hadsiz envâr-ı vücûda mazhar olabilir. Firâklar, zevâller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücûda medârdır.
Eğer o intisâb olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firâklara ve zevâllere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadâr olabileceği her bir mevcûda karşı bir firâkı ve bir iftirâkı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsî vücûduna, hadsiz ademler ve firâklar yüklenir. Bir milyon sene intisâbsız vücûdda kalsa, evvelki noktasında intisâbındaki bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakîkat demişler ki: Bir ân-ı seyyâle vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır. Yani Vücûd-u Vâcib’e nisbet ile bir an vücûd, nisbetsiz milyon sene bir vücûda müreccahtır.
Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkîk demişler: Envâr-ı vücûd ise, Vâcibü’l-Vücûd’u tanımakladır. Yani o hâlde kâinât, envâr-ı vücûd içinde olarak melâike ve rûhâniyât ve zîşuûrlarla dolu görünür. Eğer onsuz olsa, adem zulümâtları, firâk ve zevâl elemleri her bir mevcûdu ihâta eder. Dünya, o adamın nazarında boş ve hâlî bir vahşetgâh sûretinde görünür.
Evet, nasıl ki bir ağaç meyvelerinin her birisinin, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var. Ve o nisbetle her bir meyvenin meyveler adedince kardeşleri ve arkadaşları mevcûd olduğundan, onların adedince ârızî vücûdları vardır. Ne vakit meyvenin birisi ağacın başından kesilse, her bir meyveye karşı bir firâk ve zevâl hâsıl olur. Her bir meyve o kesilen meyve için ma‘dûm hükmündedir. Hâricî bir zulmet-i adem ona hâsıl olur.
SAYFA 72
Öyle de, kudret-i Ehad-i Samed’e intisâb noktasında her şey için bütün eşyâ vardır. Eğer intisâb olmazsa, her şey için eşyâ adedince hâricî ademler var.
İşte şu remizden, îmânın azamet-i envârına bak ve dalâletin dehşetli zulümâtını gör. Demek îmân, şu remizde beyân edilen hakîkat-ı âliye-i nefsü’l-emriyenin ünvânıdır. Ve îmân ile ondan istifâde edebilir. Eğer îmân olmazsa, nasıl ki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey ma‘dûmdur. Öyle de, îmânsıza her şey ma‘dûmdur, zulümâtlıdır.
İkinci Nükte: Dünyanın ve her şeyin üç tane yüzü var.
Birinci Yüz: Esmâ-yı İlâhiyeye bakar, onların aynalarıdır. Bu yüzde zevâl ve firâk ve adem yoktur. Belki tazelenmek ve teceddüd var.
İkinci Yüz: Âhirete bakar, âlem-i bekāya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde bâkî semereler ve meyveler yetiştirmek var. Bekāya hizmet eder, fânî şeyleri bâkî hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zevâl değil, belki hayat ve bekā cilveleri var.
Üçüncü Yüz: Fânîlere, yani bizlere bakar ki, fânîlerin ve ehl-i hevesâtın ma‘şûkası ve ehl-i şuûrun ticaretgâhı ve vazîfedârların meydân-ı imtihânlarıdır. İşte bu üçüncü yüzdeki fenâ ve zevâl, mevt ve ademin acılarına merhem olacak bu üçüncü yüzün iç yüzünde bekā ve hayat cilveleri vardır.
Elhâsıl: Şu mevcûdât-ı seyyâle, şu mahlûkāt-ı seyyâre, Vâcibü’l-Vücûd’un envâr-ı îcâd ve vücûdunu tazelendirmek için müteharrik aynalar ve değişen mazharlardır.
İkinci Makam: Bir mukaddime, Beş İşârettir.
Mukaddime: İki Mebhastır. Birinci Mebhas Bu gelecek beş işârette, şuûnât-ı rubûbiyeti rasad etmek için birer sönük, küçük dürbün nev‘inden birer temsîl yazılacak. Vâki‘de bu temsîller şuûnât-ı rubûbiyetin hakîkatini tutamaz, ihâta edemez, mikyâs olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsîlâtta ve geçen remizlerde, Zât-ı Akdes’in şuûnâtına münâsib olmayan ta‘bîrât, temsîlin kusuruna âittir.
Meselâ, lezzet ve sürûr ve memnuniyetin bizce ma‘lûm ma‘nâları, şuûnât-ı mukaddeseyi ifade edemiyor. Fakat birer ünvân-ı mülâhazadır, birer mirsâd-ı tefekkürdür.
Hem dahi şu temsîller, muhît ve azîm bir kānûn-u rubûbiyetin küçük bir misâlde ucunu göstermekle, rubûbiyetin şuûnâtında o kanunun hakîkatini isbat ediyor.