
SAYFA 102
deseler, mes’eleleri tamam olmuyor. Çünki müctehidîn, nazariyâta ve kat‘î olmayan teferruâta karışabilirler. Hâlbuki bu mezhebsiz ehl-i dalâlet, zarûriyât-ı dîniyede fikirlerini dahi karıştırmak ve kābil-i tebdîl olmayan mesâili tebdîl etmek ve kat‘î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât-ı dîniyenin hameleleri ve direkleri olan Sahâbelere ilişeceklerdir.
Heyhât Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîkî insanlar ve hakîkî insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, Sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât da‘vâsını kazanamadıkları, gāyet kat‘î bir sûrette Yirmi Yedinci Söz’de isbat edilmiştir.
[اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی رَسُولِكَ الَّذٖی قَالَ لَا تَسُبُّٓوا اَصْحَابٖی لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَابٖی]
(صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ)
[Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı]
Kıyâmet ve mevt-i dünyâ ve hayat-ı âhiret hakkındadır. Şu maksadın dört esasıve bir mukaddime-i temsîliyesi vardır.
Mukaddime: Nasıl ki, bir saray veya bir şehir hakkında biri da‘vâ etse: Şu saray veya şehir, tahrîb edilip yeniden muhkem bir sûrette binâ ve ta‘mîr edilecektir. Elbette onun da‘vâsına karşı Altı Suâl terettüb eder.
Birincisi: Niçin tahrîb edilecek? Sebeb ve muktezî var mıdır? Eğer, Evet, var diye isbat etti.
İkincisi: Şöyle bir suâl gelir ki: Bunu tahrîb edip ta‘mîr edecek usta muktedir midir, yapabilir mi? Eğer, Evet, yapabilir diye isbat etti.
Üçüncüsü: Şöyle bir suâl gelir ki: Tahrîbi mümkün müdür? Hem sonra tahrîb edilecek midir?
Eğer, Evet, diye imkân-ı tahrîbi, hem vukūunu isbat etse, iki suâl daha vârid olur ki: Acaba şu saray veya şehrin ta‘mîri mümkün müdür? Mümkün olsa, acaba ta‘mîr edilecek midir?
Eğer, Evet, diye bunları da isbat etse, o vakit bu mes’elenin hiç bir cihette, hiç bir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki,
SAYFA 103
şekk ve şübhe ve vesvese girebilsin.
İşte şu temsîl gibi, dünya sarayının, şu kâinât şehrinin tahrîb ve ta‘mîri için muktezî var, fâil ve ustası muktedir, tahrîbi mümkün ve vâki‘ olacak, ta‘mîri mümkün ve vâki‘ olacaktır. İşte şu mes’eleler birinci esastan sonra isbat edilecektir.
Birinci Esas: Rûh kat‘iyen bâkîdir. Birinci maksaddaki melâike ve rûhânîlerin vücûdlarına delâlet eden hemen bütün delîller, şu mes’elemiz olan bekā-yı rûha dahi delildirler. Bence mes’ele o kadar kat‘îdir ki, fazla beyân abes olur. Evet, âlem-i berzahta, âlem-i ervâhta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh-ı bâkiye kāfileleriyle bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince ve o kadar kısadır ki, burhân ile göstermeye lüzûm kalmaz. Had ve hesaba gelmeyen ehl-i keşfin ve şuhûdun onlarla temas etmeleri, hatta ehl-i keşfü’l-kubûrun onları görmeleri, hatta bir kısım avâmın da onlarla muhâbereleri ve umumun da rüyâ-yı sâdıkada onlarla münâsebet peydâ etmeleri, muzâaf tevâtürler sûretinde, âdetâ beşerin ulûm-u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyyûn fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedîhî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş.
İşte şöyle vesveseleri izâle için hads-i kalbînin ve iz‘ân-ı aklînin pek çok menba‘larından bir Mukaddime ile Dört Menbaına işâret edeceğiz.
Mukaddime: Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakîkat’inde isbat edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette âyinedâr müştâkının ebediyetini ve bekāsını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemâl-i san‘at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihâyetsiz bir rahmet ve ihsân, muhtâç müteşekkirlerinin devâm-ı tena‘umlarını iktizâ eder.
İşte o âyinedâr müştâk, o dellâl mütefekkir, o muhtâç müteşekkir en başta rûh-u insanîdir. Öyle ise, ebedü’l-âbâd yolunda, o cemâl, o kemâl, o rahmete refâkat edecek, bâkî kalacaktır.
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakîkat’inde isbat edildiği gibi, değil rûh-u beşer, hatta en basît tabakāt-ı mevcûdât dahi fenâ için yaratılmamışlar. Bir nevi‘ bekāya mazhardırlar. Hatta rûhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi vücûd-u zâhirîden gitse, bin vecihle bir nevi‘ bekāya mazhardır. Çünki sûreti hadsiz hâfızalarda bâkî kalır. Kānûn-u teşekkülâtı yüzer tohumcuklarında
SAYFA 104
bekā bulup devam eder.
Mâdem bir parçacık rûha benzeyen o çiçeğin kānûn-u teşekkülü, timsâl-i sûreti, bir Hafîz-i Hakîm tarafından ibkā ediliyor. Dağdağalı inkılâblar içinde kemâl-i intizâm ile zerrecikler gibi tohumlarında muhâfaza ediliyor, bâkî kalır. Elbette gāyet cem‘iyetli ve gāyet yüksek bir mâhiyete mâlik ve hâricî vücûd giydirilmiş ve zîşuûr ve zîhayat ve nûrânî kānûn-u emrî olan rûh-u beşer, ne derece kat‘iyetle bekāya mazhar ve ebediyetle merbût ve sermediyetle alâkadâr olduğunu anlamazsan, nasıl Zîşuûr bir insanım diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece rûha benzeyen programını ve kānûn-u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip muhâfaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzevâl hakkında, Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder? denilir mi?
Birinci Menba‘: Enfüsîdir. Yani herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir rûh-u bâkîyi anlar. Evet, her bir rûh kaç sene yaşamış ise, o kadar beden değiştirdiği hâlde, bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise, mâdem cesed gelip geçicidir. Mevt ile, bütün bütün çıplak olmak dahi, rûhun bekāsına te’sîr etmez. ve mâhiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedrîcî cesed libâsını değiştiriyor. Mevtte ise, birden soyunur.
Gāyet kat‘î bir hads ile, belki müşâhede ile sâbittir ki, cesed rûh ile kāimdir. Öyle ise, rûh onun ile kāim değildir. Belki rûh, binefsihî kāim ve hâkim olduğundan, cesed istediği gibi dağılıp toplansın, rûhun istiklâliyetine halel vermez. Belki cesed, rûhun hânesi ve yuvasıdır, libâsı değil.
Belki rûhun libâsı bir derece sâbit ve letâfetçe rûha münâsib bir gılâf-ı latîfî ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz. Yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer.
İkinci Menba‘: Âfâkîdir. Yani mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş’et eden bir nevi‘ hükm-ü tecerrübîdir. Evet, tek bir rûhun ba‘de’l-memât bekāsı anlaşılsa, şu rûh nev‘inin külliyetle bekāsını istilzâm eder. Zîrâ fenn-i mantıkça kat‘îdir ki, zâtî bir hâssa bir tek ferdde görünse, bütün efrâdda dahi, o hâssanın vücûduna hükmedilir. Çünki zâtîdir. Zâtî olsa her ferdde bulunur. Hâlbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr ve bekā-yı ervâha delâlet
SAYFA 105
eden emârât, o derece kat‘îdir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur. o insanların vücûdlarına hiç bir vehim hâtıra gelmez. Öyle de, şübhe kabûl etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervâhta, ölmüş, vefât etmiş insanların ervâhı, pek çok kesretle vardır. ve bizimle münâsebetdârdırlar. Ma‘nevî hedâyâmız onlara gidiyor. onların nûrânî feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads-i kat‘î ile vicdânen hissedilebilir ki, insan öldükten sonra: Esaslı bir ciheti bâkîdir. O esas ise ruhtur. Rûh ise tahrîb ve inhilâle ma‘rûz değil. Çünki basittir, vahdeti var. Tahrîb ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkîb edilmiş şeylerin şe’nidir. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, hayat kesrette bir tarz-ı vahdeti te’mîn eder. bir nevi‘ bekāya sebebiyet verir. Demek, vahdet ve bekā rûhta esastır ki: ondan kesrete sirâyet eder.
Rûhun fenâsı, ya tahrîb ve inhilâl iledir. O tahrîb ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin, besâtat bırakmaz ki bozsun. Veyâhûd i‘dâm iledir. İ‘dâm ise, Cevvâd-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsâade etmez ve nihâyetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği ni‘met-i vücûdu, o ni‘met-i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh-u insanîden geri alsın.
Üçüncü Menba‘: Rûh, zîhayat, zîşuûr, nûrânî, vücûd-u hâricî giydirilmiş, câmi‘, hakîkatdâr, külliyet kesb etmeye müsteid bir kānûn-u emrîdir. Hâlbuki en zaîf olan kavânîn-i emriye, sebât ve bekāya mazhardırlar. Çünki dikkat edilse, ma‘rûz-u tagayyür olan bütün nev‘lerde birer hakîkat-i sâbite vardır ki: bütün tagayyürât ve inkılâbât ve etvâr-ı hayat içinde yuvarlanarak sûretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâkî kalıyor.
İşte her bir şahs-ı insanî, mâhiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuûruyla ve umûmî tasavvurâtıyla bir şahıs iken, bir nev‘ hükmüne geçmiştir. Bir nev‘e gelen ve o nev‘de cârî olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi cârîdir.
Mâdem Fâtır-ı Zülcelâl, insanı câmi‘ bir ayna ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mâhiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakîkat-i rûhiye, yüz binler sûret değiştirse, izn-i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise, o şahs-ı insanînin hakîkat-i zîşuûru ve unsur-u zîhayatı olan rûhu dahi, Allâh’ın emriyle, izniyle ve ibkāsıyla dâimâ bâkîdir.
SAYFA 106
Dördüncü Menba‘: Rûha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem-i emirden ve irâdeden geldiklerinden, masdar i‘tibâriyle rûha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücûd-u hissîsi olmayan nev‘lerde hükümrân olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa, görünür ki, o kānûn-u emrî vücûd-u hâricî giyse idi, o nev‘lerin birer rûhu olurdu. Hâlbuki o kanun dâimâ bâkîdir. Dâimâ müstemir, sâbittir. Hiç bir tagayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine te’sîr etmez, bozmaz. Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun rûhu hükmünde olan kānûn-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır.
İşte mâdem en âdî ve zaîf emrî kanunlar dahi, böyle bekā ile, devam ile alâkadârdır. Elbette rûh-u insanî, değil yalnız bekā ile, belki ebedü’l-âbâd ile alâkadâr olmak lâzım gelir. Çünki rûh dahi Kur’ân’ın nassıyla قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖی fermân-ı celîli ile, âlem-i emirden gelmiş bir kānûn-u zîşuûr ve bir nâmûs-u zîhayattır ki; kudret-i ezeliye, ona vücûd-u hâricî giydirmiş.
Demek, nasıl ki sıfât-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâimâ veya ağleben bâkî kalıyor. Aynen onların bir nevi‘ kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı irâdenin tecellîsi ve âlem-i emirden gelen rûh, bekāya mazhar olmak, daha ziyâde kat‘îdir ve lâyıktır. Çünki zîvücûddur, hakîkat-i hâriciye sâhibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünki zîşuûrdur. Hem onlardan daha dâimîdir, daha kıymetdârdır. Çünki zîhayattır.
İkinci Esas: Saâdet-i ebediyeye muktezî vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harâb-ı âlem mevt-i dünyâ mümkündür. Hem vâki‘ olacaktır. Yeniden ihyâ-yı âlem ve haşir mümkündür. Hem olacaktır. İşte bu altı mes’eleyi birer birer aklı iknâ‘ edecek muhtasar bir tarzda beyân edeceğiz. Zâten Onuncu Söz’de kalbi îmân-ı kâmil derecesine çıkaracak derecede burhânlar zikredilmiştir. Şurada ise, yalnız aklı iknâ‘ edecek, susturacak, Eski Saîd’in Nokta Risâlesi’nde ki beyânâtı tarzında bahsedeceğiz.
Evet, saâdet-i ebediyeye muktezî mevcûddur. O muktezînin vücûduna delâlet eden burhân-ı kat‘î On Menba‘ ve Medâr dan süzülen bir hadstir.
SAYFA 107
Birinci Medâr: Dikkat edilse, şu kâinâtın umumunda bir nizâm-ı ekmel ve bir intizâm-ı kasdî vardır. Her cihette reşehât-ı ihtiyâr ve lemeât-ı kasd görünür. Hatta her şeyde bir nûr-u kasd, her şe’nde bir ziyâ-yı irâde, her harekette bir lem‘a-i ihtiyâr, her terkîbde bir şu‘le-i hikmet semerâtının şehâdâtıyla nazar-ı dikkate çarpıyor.
İşte, eğer saâdet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizâm bir sûret-i zaîfe-i vâhiyeden ibâret kalır. Yalancı, esassız bir nizâm olur. Nizâm ve intizâmın rûhu olan ma‘neviyât ve revâbıt ve niseb hebâ olup gider.
Demek nizâmı nizâm eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise, nizâm-ı âlem saâdet-i ebediyeye işâret ediyor.
İkinci Medâr: Hilkat-i kâinâtta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet, inâyet-i ezeliyenin timsâli olan hikmet-i İlâhiye, kâinâtın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizâmı lisânıyla, saâdet-i ebediyeyi i‘lân ediyor. Çünki saâdet-i ebediye olmazsa, şu kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikmetleri, fâideleri, mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakîkati, bu hakîkati güneş gibi gösterdiğinden, ona iktifâen burada ihtisâr ederiz.
Üçüncü Medâr: Akıl ve hikmet ve istikrâ ve tecrübenin şehâdetleri ile sâbit olan hilkat-i mevcûdâttaki adem-i abesiyet ve adem-i isrâf, saâdet-i ebediyeye işâret eder.
Fıtratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delîl, Sâni‘-i Zülcelâl'in her şeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafîf sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyâr ve intihâb etmesidir. Ve bazen bir şeyi, yüz vazîfe ile tavzîf etmesidir. Ve bir ince şeye, bin meyve ve gāyeleri takmasıdır. Mâdem israf yok ve abesiyet olmaz. Elbette saâdet-i ebediye olacaktır. Çünki dönmemek üzere adem, her şeyi abes eder. her şey israf olur.
Umûm fıtratta, ezcümle insanda fenn-i menâfiu’l-a‘zânın şehâdetiyle sâbit olan adem-i isrâf gösteriyor ki, insanda olan hadsiz isti‘dâdât-ı ma‘neviye ve nihâyetsiz âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu gösterir. Ve o meyl-i saadet, bir saâdet-i ebediyeye nâmzed olduğunu kat‘î olarak
SAYFA 108
i‘lân eder. Öyle olmazsa, insanın mâhiyet-i hakîkiyesini teşkîl eden o esaslı ma‘neviyât, o ulvî âmâl, hikmetli mevcûdâtın hilâfına olarak israf ve abes olur, kurur. Hebâen gider. Şu hakîkat, Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkat’inde isbat edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Medâr: Pek çok nev‘lerde, hatta gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada, hatta insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği; bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi‘ kıyâmet, bir kıyâmet-i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor, remzen haber veriyorlar.
Evet, meselâ haftalık bizim saatimizin saniye ve dakîka ve sâat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen, Allah'ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deverân-ı dünyâ, birbirine mukaddeme olarak birbirinden haber veriyor, döner, işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh-u kıyâmet dahi o destgâhtan, o saat-i uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş bir çok kıyâmet çeşitleri vardır. Her gece bir nevi‘ ölmekle, her sabah bir nevi‘ dirilmekle emârât-ı haşri gördüğü gibi; beş-altı senede bil’ittifâk bütün zerrâtını değiştirerek, hatta bir senede iki def‘a tedrîcî bir kıyâmet ve haşir taklîdini görmüş. Hem hayvan ve nebât nev‘lerinde üç yüz binden ziyâde haşir ve neşir ve kıyâmet-i nev‘iyeyi her baharda müşâhede ediyor.
İşte bu kadar emârât ve işârât-ı haşriye ve bu kadar alâmât ve rumûzât-ı neşriye, elbette kıyâmet-i kübrânın tereşşuhâtı hükmünde o haşre işâret ediyorlar.
Bir Sâni‘-i Hakîm tarafından nev‘lerde böyle kıyâmet-i nev‘iyeyi, yani bütün nebâtât köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda ihyâ etmek; ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri gibi sâir bir kısım şeyleri aynıyla değil, misliyle iâde ederek bir nevi‘ haşir ve neşir yapmak, her bir şahs-ı insanîde kıyâmet-i umûmiye içinde bir haşir, kıyâmet-i şahsiyeye delîl olabilir.
Çünki insanın bir tek şahsı, başkasının bir nev‘i, hükmündedir. Zîrâ fikir nûru, insanın âmâline ve efkârına,
SAYFA 109
öyle bir genişlik vermiş ki: mâzî ve müstakbeli ihâta eder. Dünyayı dahi yutsa tok olmaz. Sâir nev‘lerde ferdlerin mâhiyeti cüz’iyedir. Kıymeti şahsiyedir. Nazarı mahdûddur. Kemâli mahsûrdur. Lezzeti ve elemi ânîdir.
Beşerin ise mâhiyeti ulviyedir. Kıymeti gāliyedir. Nazarı âmdır. Kemâli hadsizdir. Ma‘nevî lezzeti ve elemi kısmen dâimîdir. Öyle ise, bilmüşâhede sâir nev‘lerde tekerrür eden bir çeşit kıyâmetler ve haşirler, şu kıyâmet-i kübrâ-yı umûmiyede her şahs-ı insanî aynıyla iâde edilerek haşredilmesine remz eder, haber verir. Bu hakîkat Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakîkat’inde iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘iyet ile isbat edildiğinden, burada ihtisâr ederiz.
Beşinci Medâr: Beşerin cevher-i rûhunda derc edilmiş gayr-i mahdûd isti‘dâdât; Ve o isti‘dâdâtta mündemic olan gayr-i mahsûr kābiliyetler; Ve o kābiliyetlerden neş’et eden hadsiz meyiller; Ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller; Ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurât-ı insaniye, şu âlem-i şehâdetin arkasında bulunan saâdet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkîk görüyor.
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat‘î ve şedîd ve sarsılmaz meyl-i saadet-i ebediye, saâdet-i ebediyenin tahakkukuna dâir vicdâna bir hads-i kat‘î veriyor. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkati, bu hakîkati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz.
Altıncı Medâr: Rahmânu'r-Rahîm olan şu mevcûdâtın Sâni‘-i Zülcemâl’inin rahmeti, saâdet-i ebediyeyi gösteriyor. Evet, ni‘meti ni‘met eden, ni‘meti nikmetlikten halâs eden ve mevcûdâtı firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saâdet-i ebediyeyi, o rahmetin şe’nindendir ki, beşerden esirgemesin. Çünki bütün ni‘metlerin re’si, reîsi, gāyesi, netîcesi olan saâdet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret sûretinde dirilmezse, bütün ni‘metler nikmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umûm kâinâtın şehâdetiyle muhakkak ve meşhûd olan rahmet-i İlâhiyenin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Hâlbuki, rahmet güneşten daha parlak bir hakîkat-i sâbitedir.
SAYFA 110
Bak, rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl ni‘metlerine dikkat et Eğer firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlîye, hayat-ı insaniye incirâr edeceğini farz etsen, görürsün ki, o latîf muhabbet en büyük bir musîbet olur. O lezîz şefkat en büyük bir illet olur. O nûrânî akıl en büyük bir belâ olur. Demek rahmet, çünki rahmettir. Hicrân-ı ebedîyi muhabbet-i hakîkiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakîkati, bu hakîkati gāyet güzel bir sûrette gösterdiğinden, burada ihtisâr edildi.
Yedinci Medâr: Şu kâinâtta görünen ve bilinen bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizâbât, bütün iştiyâkât, bütün terahhumât birer ma‘nâdır, birer mazmûndur, birer kelime-i ma‘neviyedir ki, şu kâinâtın Sâni‘-i Zülcelâl’inin lütuf ve merhametinin tecelliyâtını, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre, bilbedâhe kalbe gösterir. Aklın gözüne sokuyor.
Mâdem şu âlemde bir hakîkat vardır. Bilbedâhe hakîkî rahmet vardır. Mâdem hakîkî rahmet vardır. saâdet-i ebediye olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakîkati, İkinci Hakîkati ile beraber şu hakîkati gündüz gibi aydınlatmıştır.
Sekizinci Medâr: İnsanın fıtrat-ı zîşuûru olan vicdânı, saâdet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdânını dinlerse, Ebed, Ebed sesini işitecektir. Bütün kâinât o vicdâna verilse, ebede karşı olan ihtiyâcının yerini dolduramaz. Demek o vicdân, o ebed için mahlûktur. Demek, bu vicdânî olan incizâb ve cezbe, bir gaye-i hakîkiyenin ve bir hakîkat-i câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkat’inin hâtimesi bu hakîkati göstermiştir.
Dokuzuncu Medâr: Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârıdır. Evet, o zâtın asm sözleri, saâdet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve onun kelâmları, saâdet-i ebediyeye karşı birer penceredir. Zâten bütün enbiyânın icmâını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutmuş, bütün kuvveti ile bütün da‘vâları, tevhîd-i İlâhîden sonra, şu haşir ve saâdet noktasında temerküz ediyor. Acaba şu kuvveti sarsacak bir şey var mıdır? Onuncu Söz’ün On İkinci Hakîkati, şu hakîkati pek zâhir bir sûrette göstermiştir.
SAYFA 111
Onuncu Medâr: On üç asırda yedi vecihle i‘câzını muhâfaza eden ve Yirmi Beşinci Söz’de isbat edildiği üzere, kırk aded envâ‘-ı i‘câzıyla mu‘cize olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ihbârât-ı kat‘iyesidir. Evet, o Kur’ân’ın nefs-i ihbârı haşr-i cismânînin keşşâfıdır. Ve şu tılsım-ı muğlak-ı âlemin ve şu remz-i hikmet-i kâinâtın miftâhıdır.
Hem o Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emredip nazara vaz‘ eylediği berâhîn-i akliye-i kat‘iye, binlerdir.
Ezcümle, bir kıyas-ı temsilîyi tazammun eden وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ یُحْیٖیهَا الَّذٖٓی اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ve bir delîl-i adâlete işâret eden وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖیدِ gibi pek çok âyât ile haşr-i cismânîdeki saâdet-i ebediyeyi gösterecek pek çok dürbünleri beşerin dikkatine vaz‘ etmiştir.
Kur’ân’ın sâir âyetler ile, îzâh ettiği şu وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ یُحْیٖیهَا الَّذٖٓی اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ deki kıyâs-ı temsîliyenin hulâsasını Nokta Risâlesi’nde şöyle beyân etmişiz ki:
Vücûd-u insan, tavırdan tavıra geçtikçe, acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı, gāyet dakîk düstûrlara tâbi‘dir. O tavırların her birisinin öyle kavânîn-i mahsûsa ve öyle nizâmât-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttarideleri vardır ki, cam gibi altında bir kasıd, bir irâde, bir ihtiyâr, bir hikmetin cilvelerini gösterir.
İşte şu tarzda o vücûdu yapan Sâni‘-i Hakîm, her sene bir libâs gibi o vücûdu değiştirir. O vücûdun değiştirilmesi ve bekāsı için inhilâl eden eczâların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkîbe muhtâçtır. İşte o beden hüceyreleri, muntazam bir kānûn-u İlâhî ile yıkıldığından, yine muntazam bir kānûn-u Rabbânî ile ta‘mîr etmek için rızık nâmıyla bir madde-i latîfeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı hâcetleri nisbetinde Rezzâk-ı Hakîkî bir kānûn-u mahsûs ile taksîm ve tevzî‘ ediyor.
Şimdi, o Rezzâk-ı Hakîm’in gönderdiği o madde-i latîfenin etvârına bak, göreceksin ki: O maddenin zerrâtı bir kafile gibi, küre-i havada, toprakta, suda dağılmış iken, birden hareket emrini almışlar gibi bir hareket-i kasdîyi işmâm eden bir keyfiyet ile toplanıyorlar. Güyâ onlardan her bir zerre, bir vazîfe ile, bir muayyen mekâna
SAYFA 112
gitmek için me’mûrdur gibi, gāyet muntazam toplanıyorlar. Hem gidişatından görünüyor ki, bir Fâil-i Muhtâr’ın bir kānûn-u mahsûsu ile sevk edilip, cemâdât âleminden mevâlide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra nizâmât-ı muayyene ve harekât-ı muttaride ile ve desâtîr-i mahsûsa ile rızık olarak bir bedene girip, o beden içinde dört matbahda pişirildikten sonra ve dört inkılâbât-ı acîbeyi geçirdikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra, bedenin aktârına yayılarak bütün muhtâç olan a‘zâların derece-i ihtiyâclarına göre, Rezzâk-ı Hakîkî’nin inâyetiyle ve muntazam kanunları ile inkısâm ederler.
İşte o zerrâttan hangi zerreye nazar-ı hikmetle bir baksan göreceksin ki, basîrâne, muntazamâne, semîâne, alîmâne sevk olunan o zerreye, kör ittifâk, kanunsuz tesâdüf, sağır tabiat, şuûrsuz esbâb hiç ona karışamaz. Çünki her birisi unsur-u muhîtten tut, tâ beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiş ise, o tavrın kavânîn-i muayyenesi ile güyâ ihtiyâren amel ediyor. muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam adım atıyor ki, bilbedâhe bir Sâik-i Hakîm’in emriyle gidiyor gibi görünüyor. İşte, böyle muntazam tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya, git gide hedef ve maksadından ayrılmayarak, tâ makam-ı lâyıkına, meselâ Tevfîk’in gözbebeğine emr-i Rabbânî ile girer, oturur, çalışır.
İşte bu hâlde, yani erzâktaki tecellî-i rubûbiyet gösteriyor ki: ibtidâ o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için nâmzed idiler. Güyâ her birisinin alnında ve cebhesinde Filan hüceyrenin rızkı olacak, yazılı gibi, bir intizâmın vücûdu; her adamın alnında kalem-i kaderle rızkı yazılı olduğuna ve rızkının üstünde isminin yazılı olmasına işâret eder.
Acaba mümkün müdür ki, bu derece nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir hikmet ile rubûbiyet eden ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün mevcûdâtı kabza-i tasarrufunda tutmuş ve intizâm ve mîzân dâiresinde döndüren Sâni‘-i Zülcelâl, neş’e-i uhrâyı yapmasın veya yapamasın
İşte çok âyât-ı Kur’âniye, şu hikmetli neş’e-i ûlâyı nazar-ı beşere vaz‘ ediyor. Haşir ve kıyâmetteki neş’e-i uhrâyı ona temsîl ederek, istib‘âdı izâle eder. Der: قُلْ یُحْیٖیهَا الَّذٖٓی اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ Yani; Sizi hiçten bu derece hikmetli bir sûrette, kim inşâ etmiş ise, odur ki sizi âhirette diriltecektir.
SAYFA 113
Hem der ki: وَهُوَ الَّذٖی یَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ یُعٖیدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَیْهِ Yani; Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır. Nasıl ki bir taburun askerleri istirâhat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir sûrette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkîl etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de, bir bedende birbiriyle imtizâc ile ünsiyet ve münâsebet peydâ eden zerrât-ı esâsiye, Hazret-i İsrâfîl Aleyhisselâm’ın Sûr’u ile, Hâlik-ı Zülcelâl’in emrine Lebbeyk demeleri ve toplanmaları, aklen birinci îcâddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları, belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadîste عَجْبُ الذَّنَبْ ta‘bîr edilen eczâ-yı esâsiye ve zerrât-ı asliye, ikinci neş’e için kâfî bir esastır, bir temeldir. Sâni‘-i Hakîm beden-i insanîyi onların üstünde binâ eder.
Üçüncü âyet olan وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖیدِ gibi âyetlerin işâret ettikleri kıyâs-ı adlînin hulâsası şudur ki: Âlemde çok görüyoruz ki, zâlim, fâcir, gaddâr insanlar, gāyet refâh ve rahatla; ve mazlum ve mütedeyyin adamlar, gāyet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsâvî kılar. Eğer şu müsâvât nihâyetsiz ise, bir nihâyeti yoksa, zulüm görünür. Hâlbuki zulümden tenezzühü, kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan adâlet ve hikmet-i İlâhiye, bu zulmü hiç bir cihetle kabûl etmediğinden, bilbedâhe bir mecma‘-ı âharı iktizâ ederler ki: birinci cezâsını, ikinci mükâfâtını görsün. Tâ şu intizâmsız, perişan beşer, isti‘dâdına münâsib tecziye ve mükâfât görüp, adâlet-i mahzaya medâr ve hikmet-i Rabbâniyeye mazhar ve hikmetli mevcûdât-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin.
Evet, şu dâr-ı dünyâ, beşerin ruhunda mündemic olan hadsiz isti‘dâdların sünbüllenmesine müsâid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.
Evet, insanın cevheri büyüktür. Öyle ise ebede nâmzeddir. Mâhiyeti âliyedir. Öyle ise cinâyeti dahi azîmdir. Sâir mevcûdâta benzemez. İntizâmı da mühimdir. İntizâmsız olamaz. mühmel kalamaz. abes edilmez. fenâ-yı mutlak ile mahkûm olamaz. adem-i sırfa kaçamaz. Ona cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise, ağuş-u nâzdârânesini açmış gözlüyor. Onuncu Söz’ün Üçüncü Hakîkati bu ikinci misâlimizi gāyet güzel gösterdiğinden, burada kısa kesiyoruz.
SAYFA 114
İşte misâl için, şu iki âyet-i kerîme gibi pek çok berâhîn-i latîfe-i akliyeyi tazammun eden sâir âyetleri dahi kıyâs ile tetebbu‘ et. İşte, menâbi‘-i aşere ve on medâr bir hads-i kat‘îyi, bir burhân-ı kātıı intâc ediyorlar. Ve o pek esaslı hads ve o pek kuvvetli burhân haşir ve kıyâmete dâî ve muktezînin vücûduna kat‘iyen delâlet ettikleri gibi; Sâni‘-i Zülcelâl’in dahi Onuncu Söz’de kat‘iyen isbat edildiği üzere; Hakîm, Rahîm, Hafîz, Âdil gibi ekser esmâ-yı hüsnâsı, haşir ve kıyâmetin gelmesini ve saâdet-i ebediyenin vücûdunu iktizâ ederler. Ve saâdet-i ebediyenin tahakkukuna kat‘î delâlet ederler. Demek haşir ve kıyâmete muktezî o derece kuvvetlidir ki, hiç bir şekk ve şübheye medâr olamaz.
Üçüncü Esas: Fâil muktedirdir. Evet, nasıl haşrin muktezîsi şübhesiz mevcûddur. Haşri yapacak zât da, nihâyet derecede muktedirdir. Onun kudretinde noksân yoktur. En büyük ve en küçük şeyler ona nisbeten birdirler. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar kolaydır.
Evet, bir Kadîr ki: Şu âlem bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri nihâyetsiz lisânlarla onun azametine ve kudretine şehâdet eder. Hiç bir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr-i cismânîyi o kudretten istib‘âd etsin?
Evet, bilmüşâhede bir Kadîr-i Zülcelâl, şu âlem içinde her asırda birer yeni ve muntazam dünyayı halk eden; hatta her senede birer yeni seyyâr, muntazam kâinâtı îcâd eden; hatta her günde birer yeni muntazam âlem yapan; ve dâimâ şu semâvât ve arz yüzünde ve birbiri arkasında geçici dünyaları, kâinâtları kemâl-i hikmet ile halk eden, değiştiren; ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam âlemleri zaman ipine asan; ve onunla azamet-i kudretini gösteren; ve yüz bin çeşit haşrin nakışlarıyla tezyîn ettiği koca bahar çiçeğini, küre-i arzın başına bir tek çiçek gibi takan ve onunla kemâl-i hikmetini izhâr eden bir zât-ı Kadîr'e, Nasıl kıyâmeti getirecek, nasıl bu dünyayı âhiretle değiştirecek? Denilir mi?
Şu Kadîr’in kemâl-i kudretini ve hiç bir şey ona ağır gelmediğini ve en büyük şey en küçük şey gibi onun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrâd bir tek ferd gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet-i kerîme i‘lân ediyor.
Başka bir nüshada Cemâl-i san‘atını.
SAYFA 115
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Şu âyetin hakîkatini, Onuncu Söz’ün Hâtimesi’nde icmâlen ve Nokta Risâlesi’nde ve Yirminci Mektûb’da îzâhen beyân etmişiz. Şu makam münâsebetiyle üç mes’ele sûretinde bir parça îzâh ederiz.
İşte, kudret-i İlâhiye zâtiyedir. Öyle ise, acz tahallül edemez Hem melekûtiyet-i eşyâya taalluk eder. Öyle ise mevâni‘ tedâhül edemez Hem nisbeti kanunîdir. Öyle ise cüz’, külle müsâvî gelir. ve cüz’î, küllî hükmüne geçer. İşte şu üç mes’eleyi isbat edeceğiz.
Birinci Mes’ele: Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlâhiye’nin lâzıme-i zarûriye-i zâtiyesidir. Yani, bizzarûre zâtının lâzımesidir. Hiç bir cihet-i infikâki olamaz, Öyle ise, kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzâm eden zâta bilbedâhe ârız olamaz. çünki o hâlde cem‘-i zıddeyn lâzım gelir. Mâdem acz, zâta ârız olamaz. Bilbedâhe o zâtın lâzımı olan kudrete tahallül edemez.
Mâdem acz kudretin içine giremez, Bilbedâhe o kudret-i zâtiyede merâtib olamaz. Çünki her şeyin vücûd merâtibi, o şeyin zıdlarının tedâhülü iledir.
Meselâ harâretteki merâtib, burûdetin tahallülü iledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir. ve hâkezâ kıyâs et. Fakat mümkinâtta hakîkî ve tabîî lüzûm-u zâtî olmadığından mümkinâtta, zıdlar birbirine girebilmiş. Mertebeler tevellüd ederek, ihtilâfât ile tagayyürât-ı âlem neş’et etmiştir.
Mâdem ki kudret-i ezeliyede merâtib olamaz. Öyle ise, makdûrât dahi bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsâvî ve zerreler yıldızlara emsâl olur. Bütün haşr-i beşer, bir tek nefsin ihyâsı gibi, bir baharın îcâdı, bir tek çiçeğin sun‘u gibi o kudrete kolay gelir. Eğer esbâba isnâd edilse, o vakit bir tek çiçek bir bahar kadar ağır olur. Şu Söz’ün İkinci Makamı’nın Dördüncü Allâhü Ekber mertebesinin âhir fıkrasının Hâşiye’sinde, hem Yirmi İkinci Söz’de, hem Yirminci Mektûb’da ve zeylinde isbat edilmiş ki: hilkat-i eşyâ Vâhid-i Ehad’e verilse, bütün eşyâ bir şey gibi kolay olur. Eğer esbâba verilse, bir şey bütün eşyâ kadar külfetli, ağır olur.
İkinci Mes’ele ki:: Kudret, melekûtiyet-i eşyâya taalluk eder. Evet, kâinâtın ayna gibi iki yüzü var. Biri mülk ciheti ki, aynanın renkli yüzüne benzer. Diğeri melekûtiyet ciheti ki, aynanın parlak yüzüne benzer.