TILSIMLAR

80

[YİRMİ ALTINCI SÖZ]

Kader Risâlesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ

Kader ile cüz’-i ihtiyârî, iki mes’ele-i mühimmedir. Ona dâir Dört Mebhas içerisinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.

Birinci Mebhas: Kader ve cüz’-i ihtiyârî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min her şeyi, hatta fiilini ve nefsini Cenâb-ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklîf ve mes’ûliyetten kurtulmamak için, cüz’-i ihtiyârî önüne çıkıyor. Ona Mes’ûl ve mükellefsin der. Sonra ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için, kader karşısına çıkar. Der: Haddini bil, yapan sen değilsin

Evet, kader ve cüz’-i ihtiyârî, îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz’-i ihtiyârî, adem-i mes’ûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i îmâniyeye girmişler. Yoksa mütemerrid nüfûs-u emmârenin işledikleri seyyiâtın mes’ûliyetlerinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in‘âm olunan mehâsinle iftihâr etmek, gururlanmak, cüz’-i ihtiyârîye istinâd etmek, bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz’-i ihtiyâriyeye zıd bir harekete sebebiyet veren, ilmî mes’eleler değildir.

Evet, ma‘nen terakkî etmeyen avâm içinde kaderin cây-ı isti‘mâli var. Fakat o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilacıdır. Yoksa meâsî ve istikbâliyâtta cârî değildir ki, sefâhete ve atâlete sebeb olsun.

Demek kader mes’elesi, teklîf ve mes’ûliyetten kurtarmak için değildir. Belki fahır ve gururdan kurtarmak içindir ki, îmâna girmiş. Cüz’-i ihtiyârî, seyyiâta merci‘ olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer‘un etmek için değildir.

81

Evet, Kur’ân’ın dediği gibi, insan seyyiâtından tamâmen mes’ûldür. Çünki seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât, tahrîbât nev‘inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahrîbât yapabilir. Müdhiş cezâya kesb-i istihkāk eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenâtta iftihâra hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki hasenâtı isteyen ve iktizâ eden rahmet-i İlâhiye; ve îcâd eden kudret-i Rabbâniyedir. Suâl ve cevâb, dâî ve sebeb, ikisi de Hakk’tandır. İnsan yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhib olur.

Fakat seyyiâtı isteyen, nefs-i insaniyedir. Ya isti‘dâd ile, ya ihtiyâr ile ister. Nasıl ki beyaz güneşin ziyâsından bazı maddeler siyahlık alır ve taaffün eder. O siyahlık, onun isti‘dâdına âittir. Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kānûn-u İlâhî ile îcâd eden, yine Hakk’tır. Demek sebebiyet ve suâl nefistendir ki, mes’ûliyeti o çeker. Hakk’a âit olan halk ve îcâd ise, daha başka güzel netîceleri ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.

İşte şu sırdandır ki, kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam: Yağmur rahmet değil, diyemez. Halk ve îcâdda, bir şerr-i cüz’î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri terk etmek, şerr-i kesîr olur. Onun için onun şerr-i cüz’îsi, hayır hükmüne geçer. Îcâd-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki abdin kesbine ve isti‘dâdına âittir.

Hem nasıl kader-i İlâhî, netice ve meyveler i‘tibâriyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de, illet ve sebeb i‘tibâriyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir.

Çünki kader, hakîkî illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar zâhirî gördükleri illetlere hükümleri binâ ederler, kaderin ayn-ı adâletinde zulme düşerler.

Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârik değilsin. Fakat kimsenin bilmediği gizli bir katlin var. İşte kader-i İlâhî dahi seni o gizli katlin için mahkûm edip, adâlet etmişdir. Hâkim ise, sen ondan ma‘sûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader-i İlâhînin adâleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader-i İlâhî ve îcâd-ı İlâhî, mebde’ ve müntehâ, asıl ve fer‘, illet ve netîceler i‘tibâriyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.

82

Eğer denilse: Mâdem cüz’-i ihtiyârînin îcâda kābiliyeti yok. Bir emr-i i‘tibârî hükmünde olan kesbden başka elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da Hâlik-ı Semâvât ve Arz’a karşı, insana âsî ve düşman vaz‘iyeti verilmiş? Hâlik-ı Semâvât ve Arz, ondan azîm şikâyetler ediyor. O âsî insana karşı abd-i mü’mine yardım için kendini ve melâikesini tahşîd ediyor ve ona azîm bir ehemmiyet veriyor.

Elcevab: Çünki küfür ve isyan ve seyyie tahrîbdir, ademdir. Hâlbuki azîm tahrîbât ve hadsiz ademler, bir tek emr-i i‘tibârîye ve ademîye terettüb edebilir. Nasıl ki bir azîm sefînenin dümencisi vazîfesinin adem-i îfâsıyla, sefîne gark olur. Ve bütün hademelerin netice-i sa‘yleri ibtâl olur. Bütün o tahrîbât, bir ademe terettüb ediyor. Öyle de, küfür ve ma‘siyet adem ve tahrîb nev‘inden olduğu için, cüz’-i ihtiyârî bir emr-i i‘tibârî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîrâ küfür, çendân bir seyyiedir. Fakat, bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil-i vahdâniyeti gösteren bütün mevcûdâtı tekzîb ve bütün tecelliyât-ı esmâyı tezyîf olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve esmâ-yı İlâhiye nâmına Cenâb-ı Hakk’ın kâfirden şedîd şikâyet etmesi ve ona dehşetli tehdîdâtta bulunması, ayn-ı hikmettir. Ve ebedî azâb vermesi, ayn-ı adâlettir.

Mâdem insan, küfür ve isyan ile tahrîbât tarafına gidiyor. Az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl-i îmân, onlara karşı Cenâb-ı Hakk’ın inâyet-i azîmine muhtâçtır.

Çünki on kuvvetli adam bir evin muhâfazasını ve ta‘mîrâtını deruhde etse, haylaz bir çocuğun o hâneye ateş vermeye çalışmasına karşı o çocuğun velisine, belki padişahına mürâcaata ve yalvarmaya mecbûr olunduğu gibi; mü’minler de, böyle edebsiz ehl-i isyâna karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtâçtırlar.

Elhâsıl: Eğer kader ve cüz’-i ihtiyârîden bahseden adam, ehl-i huzûr ve kemâl-i îmân sâhibi ise, kâinâtı ve nefsini Cenâb-ı Hakk’a verir, onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz’-i ihtiyârîden bahsetsin. Çünki mâdem nefsini ve her şeyi Cenâb-ı Hakk’dan bilir, o vakit cüz’-i ihtiyârîye istinâd ederek mes’ûliyeti deruhde eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbisini takdîs eder. Dâire-i ubûdiyette kalıp, teklîf-i İlâhiyeyi zimmetine alır.

83

Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için, kadere bakar, fahır yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.

Eğer kader ve cüz’-i ihtiyârîden bahseden adam, ehl-i gaflet ise, o vakit kaderden, cüz’-i ihtiyârîden bahse hakkı yoktur. Çünki nefs-i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allâh’ın malını onlara taksîm edip, kendini kendine temlîk eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mes’ûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb-ı Hakk’a verilecek cüz’-i ihtiyârî ve en nihâyette medâr-ı nazar olacak olan kader bahsi ma‘nâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıd ve mes’ûliyetten kurtulmak için bir desîse-i şeytâniyedir.

İkinci Mebhas: Ehl-i ilme mahsûs, ince bir tedkîk-i ilmîdir. Hâşiye Eğer desen: Kader ile cüz’-i ihtiyârî, nasıl tevfîk edilebilir?

Elcevab: Yedi vecih ile. Birincisi Elbette kâinâtın intizâm ve mîzân lisânıyla hikmet ve adâletine şehâdet ettiği bir Âdil-i Hakîm, insan için medâr-ı sevâb ve ikāb olacak, mâhiyeti meçhûl bir cüz’-i ihtiyârî vermiştir. O Âdil-i Hakîm’in çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz’-i ihtiyârînin kaderle nasıl tevfîk edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.

İkincisi: Bizzarûre herkes kendisinde bir ihtiyâr hisseder. Ve o ihtiyârın vücûdunu vicdânen bilir. Mevcûdâtın mâhiyetini bilmek ayrıdır, vücûdunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var, vücûdu bizce bedîhî olduğu hâlde, mâhiyeti bizce meçhûldür. İşte şu cüz’-i ihtiyârî de öyleler sırasına girebilir. Her şey, ma‘lûmâtımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.

Üçüncüsü: Cüz’-i ihtiyârî, kadere münâfî değildir; belki kader, ihtiyârı te’yîd eder. Çünki kader, ilm-i İlâhî’nin bir nev‘idir. İlm-i İlâhî, ihtiyârımıza taalluk etmiş. Öyle ise, ihtiyârı te’yîd ediyor, ibtâl etmiyor.

84

Dördüncüsü: Kader, ilim nev‘indendir. İlim, ma‘lûma tâbi‘dir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk eder. Yoksa ma‘lûm, ilme tâbi‘ değildir. Yani ilim desâtîri, ma‘lûmu hâricî vücûd noktasında idare etmek için esas değil. Çünki ma‘lûmun zâtı ve vücûd-u hâricîsi, irâdeye bakar ve kudrete istinâd eder.

Hem ezel, mâzî silsilesinin bir ucu değil ki, eşyânın vücûdunda esas tutulup ona göre bir mecbûriyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mâzî ve hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir ayna-misâldir. Öyle ise, dâire-i mümkinât içinde uzanıp giden zamanın mâzî tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine eşyânın tertîb ile girdiğini ve kendisini onun hâricinde tevehhüm etmesi ve ona göre muhâkeme etmek, hakîkat değildir.

Şu sırrın keşfi için şu misâle bak: Senin elinde bir ayna bulunsa, sağ tarafındaki mesâfe mâzî, sol tarafındaki mesâfe müstakbel farz edilse, o ayna yalnız mukābilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertîb ile tutar, çoğunu tutamaz. O ayna ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o ayna ile yükseğe çıkıldıkça, o aynanın mukābil dâiresi genişlenir. Gitgide, bütün o iki taraf mesâfeyi birden bir anda tutar. İşte şu ayna şu vaz‘iyette, onun irtisâmındaki o mesâfelerde cereyân eden hâlâta, birbirine mukaddem, muahhar, muvâfık, muhâlif denilmez.

İşte kader, ilm-i ezelîden olduğu için, ilm-i ezelî hadîsin ta‘bîriyle Manzar-ı a`lâdan, ezelden ebede kadar her şeyi, olmuş ve olacağı birden tutar ve ihâta eder bir makam-ı a‘lâdadır. Biz ve muhâkemâtımız, onun hâricinde olamayız ki, mâzî mesâfesinde bir ayna tarzında olsun.

Beşincisi: Kaderin, sebeble müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbeb, şu sebeble vukū‘a gelecek. Öyle ise, Mâdem filan adamın ölmesi, filan vakitte mukadderdir. Cüz’-i ihtiyârıyla tüfenk atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti denilmesin.

Suâl: Niçin denilmesin? Elcevab Çünki kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle ta‘yîn etmiştir. Eğer onun tüfenk atmadığını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallukunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin? Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı bir kader tasavvur etsen veyâhûd Mu‘tezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.

85

Öyle ise, biz ehl-i hak deriz ki: Tüfenk atmasaydı, ölmesi bizce meçhûldür. Cebrî der: Atmasaydı yine ölecekti. Mu‘tezile der: Atmasaydı ölmeyecekti.

Altıncısı: HâşiyeCüz’-i ihtiyârînin üssü’l-esâsı olan meyelân, Mâtürîdî’ce bir emr-i i‘tibârîdir, abde verilebilir. Fakat Eş‘arî, ona mevcûd nazarıyla baktığı için abde vermemiştir. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş‘ariyece bir emr-i i‘tibârîdir. Öyle ise o meyelân, o tasarruf bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücûd-u hâricîsi yoktur. Emr-i i‘tibârî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmmenin vücûdu için lüzûm ve zarûret ve vücûb ortaya girip ihtiyârı ref‘ etsin. Belki o emr-i i‘tibârînin illeti, bir rüchâniyet derecesinde bir vaz‘iyet alsa, o emr-i i‘tibârî sübût bulabilir. Öyle ise, o anda onu terk edebilir. Kur’ân ona o anda diyebilir ki: Şu şerdir, yapma

Evet, eğer abd, hâlik-ı ef‘âli bulunsa idi ve îcâda iktidârı olsa idi, o vakit ihtiyârı ref‘ olurdu. Çünki ilm-i usûl-ü hikmette مَا لَمْ یَجِبْ لَمْ یُوجَدْkāidesince mukarrerdir ki: bir şey vâcib olmazsa, vücûda gelmez. Yani illet-i tâmme bulunacak, sonra vücûda gelebilir. İllet-i tâmme ise, ma‘lûlü bizzarûre ve bilvücûb iktizâ ediyor. O vakit ihtiyâr kalmaz.

Eğer desen: Tercîh bilâ müreccih muhâldir. Hâlbuki, o emr-i i‘tibârî dediğimiz kesb-i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamaktadır. Eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercîh bilâ müreccih lâzım gelir. Şu ise, usûl-ü kelâmiyenin en mühim bir esasını hedmeder?

Elcevab: Tereccüh bilâ müreccih muhâldir. Yani müreccihsiz, sebebsiz bir rüchâniyet muhâldir. Yoksa, tercîh bilâ müreccih câizdir ve vâki‘dir. İrâde bir sıfattır. Onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.

Eğer desen: Mâdem katli halk eden Hakk’tır. Niçin bana kātil denilir?

Elcevab: Çünki ilm-i sarf kāidesince ism-i fâil, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa bir emr-i sâbit olan hâsıl-ı bilmasdardan inşikāk etmez. Masdar kesbimizdir, kātil ünvanını da biz alırız. Hâsıl-ı bilmasdar, Hakkın mahlûkudur. Mes’ûliyeti işmâm eden bir şey, hâsıl-ı bilmasdardan müştak kılınmaz.

86

Yedincisi: İrâde-i cüz’iye-i insaniye ve insanın cüz’-i ihtiyârîsi çendân zaîftir, bir emr-i i‘tibârîdir. Fakat Cenâb-ı Hakk ve Hakîm-i Mutlak, o zaîf cüz’î irâdeyi, irâde-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdî yapmıştır. Yani ma‘nen der: Ey abdim İhtiyârınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mes’ûliyet sana âittir

Teşbîhte hatâ olmasın, sen bir iktidârsız çocuğu omzuna alsan, onu muhayyer bıraksan, Nereyi istersen seni oraya götüreceğim desen, o çocuk yüksek bir dağı istese, sen de götürsen, çocuk üşüse veyâhûd düşse, elbette Sen istedin diyerek itâb edeceksin. Ve onun yüzüne bir tokat vuracaksın.

İşte Cenâb-ı Hakk, Ahkemü’l-Hâkimîn, nihâyet zaafta olan abdin irâdesini bir şart-ı âdî yapıp, irâde-i külliyesi ona nazar eder.

Elhâsıl: Ey insan Senin elinde gāyet zaîf, fakat seyyiâtta ve tahrîbâtta eli gāyet uzun ve hasenâtta eli gāyet kısa, cüz’-i ihtiyârî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline de istiğfârı ver ki, onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel‘ûnenin bir meyvesi olan zakkūm-u cehenneme yetişmesin.

Demek duâ ve tevekkül, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfâr ve tevbe dahi, meyelân-ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

Üçüncü Mebhas: Kadere îmân, îmânın erkânındandır. Yani her şey, Cenâb-ı Hakk’ın takdîri iledir. Kadere delâil-i kat‘iye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basît ve zâhir bir tarz ile şu rükn-ü îmânînin, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir mukaddeme ile göstereceğiz.

Mukaddeme: Her şey vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye tasrîh ediyor. Ve şu kâinât denilen, kudretin Kur’ân-ı kebîrinin âyâtı dahi, şu hükm-ü Kur’ânîyi, nizâm ve mîzân ve intizâm ve tasvîr ve tezyîn ve imtiyâz gibi âyât-ı tekvîniyesiyle tasdîk ediyor.

Evet, şu kâinât kitabının manzûm mektûbâtı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, her şey yazılıdır.

87

Ama vücûdundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delîl, bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekādîr ve sûretler, birer şâhiddirler. Zîrâ her bir tohum ve çekirdekler, kâf-nûn tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristçik, ona tevdî‘ edilmiştir. Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdâm edip, o tohumcuklar üstünde koca mu‘cizât-ı kudreti binâ ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek bütün vâkıâtı çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîrâ tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten farkları yoktur.

Hem her şeyin mikdâr-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösteriyor.

Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gāyet hikmetli ve san‘atlı, bir kalıbdan çıkmış gibi bir mikdâr, bir şekil var ki; o mikdârı, o sûreti, o şekli almak, ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıb bulunmakla olur. Veyâhûd kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb-ı ma‘nevî ile kudret-i ezeliye o sûreti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ sen şu ağaca, şu hayvana dikkatle bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onların neşv ü nemâsında hareket ederler. Bazı eğri büğrü hududlarda meyve ve fâidelerin yerlerini tanırlar, görürler, bilirler gibi dururlar, tevakkuf ederler. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi ta‘kîb ederler gibi yollarını değiştirirler.

Demek kaderden gelen mikdâr-ı ma‘nevînin ve o miktarın emr-i ma‘nevîsiyle zerreler hareket ederler. Mâdem maddî ve görünecek eşyâda bu derece kaderin tecelliyâtı var. Elbette eşyânın mürûr-u zamanla giydikleri sûretler ile ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaz‘iyetler dahi, bir intizâm-ı kadere tâbi‘dir.

Evet, bir çekirdekte hem bedîhî olarak irâde ve evâmir-i tekvîniyenin ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn den haber veren ve işâret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir ünvânı olan İmâm-ı Mübîn den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var:

Bedîhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaz‘iyetleri ve hey’etleridir ki, sonra gözle görünür.

Nazarî kader ise, o çekirdekte, ondan halk olunan ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaz‘iyetler, şekiller, hareketler ve tesbîhâtlardır ki, târîhçe-i hayât nâmıyla ta‘bîr edilebilir. Vakit-be-vakit değişen tavırlar, vaz‘iyetler, şekiller, fiiller o ağacın dalları, yaprakları gibi intizâmlı birer kaderî mikdârı vardır. Mâdem en âdî, basît eşyâda böyle kaderin tecellîsi var. Elbette umûm eşyânın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.

88

Şimdi, vücûdundan sonra her şeyin sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delîl ise, âlemde Kitâb-ı Mübîn ve İmâm-ı Mübîn’den haber veren bütün meyveler ve Levh-i Mahfûz’dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şâhiddirler, birer emâredirler.

Evet, her bir meyvede, bütün ağacın mukadderât-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisât-ı mâziyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki; güyâ hardal küçüklüğünde olan bu kuvvecikte, dest-i kudret kalem-i kaderiyle insanın sahîfe-i a‘mâlinden küçük bir sened istinsâh ederek insanın eline verip, dimağının cebîne koymuş. Tâ muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem mutmain olsun ki; bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde bekā için çok aynalar vardır ki, Kadîr-i Hakîm zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip, ibkā ediyor. Hem bekā için pek çok levhalar vardır ki, Hafîz-i Alîm, fânîlerin ma‘nâlarını onlarda yazıyor.

Elhâsıl: Mâdem en basît ve en aşağı derece-i hayat olan nebâtât hayatı, bu derece kaderin nizâmına tâbi‘dir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemi ile yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir. Reşhalar su menba‘ını gösteriyor. Senedler, cüzdanlar bir defter-i kebîrin vücûduna işâret ederler. Öyle de, şu meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizâm-ı maddî olan bedîhî kaderin ve intizâm-ı ma‘nevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senedleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller bilbedâhe Kitâb-ı Mübîn denilen irâde ve evâmir-i tekvîniyenin defterini ve İmâm-ı Mübîn denilen ilm-i İlâhînin bir dîvânı olan Levh-i Mahfûz’u gösterir.

Netîce-i merâm: Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki, her bir zîhayatın neşv ü nemâ zamanında, zerreleri eğri büğrü hududlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hududların nihâyetlerinde birer hikmet, birer fâide, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe o şeyin mikdâr-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir.

İşte meşhûd, bedîhî kader, o zîhayatın ma‘nevî hâlâtından dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam, meyvedâr hududları ve nihâyetleri var olduğunu gösterir.

89

Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret o maânî kitabını, o mistar üzerinde yazar.

Mâdem maddî ve ma‘nevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hududlar, hikmetli nihâyetler olduğunu kat‘iyen anlıyoruz. Elbette her zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiştir. Çünki sergüzeşt-i hayatı, bir intizâm ve mîzân ile cereyân ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor. Mâdem böyle umûm zîhayatta kalem-i kader hükümrândır. Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halîfesi ve emânet-i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatı, her şeyden ziyâde kaderin kanununa tâbi`dir.

Suâl: Eğer desen, kader bizi böyle bağlamış. Hürriyetimizi selb etmiştir. İnbisât ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?

Elcevab: Kat‘â ve aslâ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hıffet, bir rahatlık ve revh ve reyhanı veren ve emn ü emânı te’mîn eden bir sürûr, bir nûr veriyor. Çünki insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre ruhunun omuzunda taşımaya mecbûrdur. Çünki insan, bütün kâinâtla alâkadârdır. Nihâyetsiz makāsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti bunların milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği ma‘nevî sıkıntının ağırlığı ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.

İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl-i rahatla, rûh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan verir. Yalnız nefs-i emmârenin cüz’î hürriyetini selb eder. Ve firavuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.

Kadere îmân o kadar lezzetli ve saadetlidir ki, ta‘rîf edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki: İki adam bir padişahın pâyitahtına giderler. O padişahın mahall-i garâib olan hâs sarayına girerler.

Biri: padişahı bilmez. O yerde gāsıbâne, sârıkāne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe ve o sarayın iktizâ ettikleri idare ve tedbîr ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanâtın erzâkını vermek gibi zahmetli ve külfetli işleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi olur.

90

Her şeye acır. İdare edemez. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da, o hırsız edebsiz adam, te’dîb sûretiyle hapse atılır.

İkinci adam: padişahı tanır, padişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işlerin bir nizâm, bir kanun ile cereyân ettiğine; her şeyin bir programla, kemâl-i suhûletle işlediğine i‘tikād eder. Zahmet ve külfetleri, padişahın kanununa bırakır. Kemâl-i safâ ile o cennet-misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifâde eder. Padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden her şeyi hoş görür. kemâl-i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِsırrını anla.

Dördüncü Mebhas: Eğer desen, Birinci Mebhas’ta isbat ettin ki: kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır. Çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki şu dâr-ı dünyâdaki musîbetler, beliyyeler o hükmü cerh ediyorlar.

Elcevab: Ey şiddet-i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım Vücûd hayr-ı mahz, adem şerr-i mahz olduğuna, bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu; ve bütün meâsî ve mesâib ve nekāisin esası adem olduğu, delîldir.

Mâdem adem, şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan veya ademî işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nûru olan hayat, ahvâl-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet bulur. Mütebâyin vaz‘iyetlere girip tasaffî eder. Ve müteaddid keyfiyâtı alıp, matlûb semerâtı verir. Ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat’ın nukūş-u esmâsını güzelce gösterir.

İşte şu hakîkattendir ki, zîhayatlara âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarında envâr-ı vücûd teceddüd edip, zulümât-ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî eder. Zîrâ tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirâhat, yeknesaklık keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdirler. Hatta en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.

Elhâsıl: Mâdem hayat, esmâ-yı hüsnâ’nın nukūşunu gösterir. Hayâtın başına gelen her şey hasendir. Meselâ gāyet zengin, nihâyet derecede san‘atkâr ve çok san‘atlarda mâhir bir zât, âsâr-ı san‘atını, hem kıymetdâr servetini

91

göstermek için âdî bir miskîn adamı, modellik vazîfesini gördürmek için bir ücrete mukābil, bir saatte yaptığı murassa‘ ve musanna‘ gömleği giydirir. Onun üstünde işler ve vaz‘iyetler verir, tebdîl eder. Hem her nevi‘ san‘atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskîn adam o zâta diyebilir mi ki: Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaz‘iyetler veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun, demeye hak kazanabilir mi? Merhametsizlik, insafsızlık ettin, diyebilir mi?

İşte onun gibi Sâni‘-i Zülcelâl, Fâtır-ı Bî-misâl zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letâif ile murassa‘ olarak giydirdiği vücûd gömleğini, esmâ-yı hüsnâ’sının nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaz‘iyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev‘inden olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek içindir. Ve lemeât-ı hikmet içinde bazı şuâât-ı rahmet; ve o şuâât-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.

Hâtime: Eski Saîd’in serkeş, müftehir, mağrûr, ucublu, riyâkâr nefsini susturan ve teslîme mecbûr eden Beş Fıkra dır.

Birinci Fıkra: Mâdem eşyâ var ve san‘atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Söz’de gāyet kat‘î isbat edildiği gibi, eğer her şey birinin olmazsa, o vakit her bir şey, bütün eşyâ kadar müşkil ve ağır olur. Eğer her şey birinin olsa, o zaman bütün eşyâ, bir şey kadar âsân ve kolay olur.

Mâdem zemîn ve âsumânı birisi yapmış ve yaratmış. Elbette o pek hikmetli ve çok san‘atkâr zât, zemîn ve âsumânın meyveleri ve netîceleri ve gāyeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işini bozmayacak. Başka ellere teslîm edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek. Şükür ve ibâdetlerini başkalarına vermeyecektir.

İkinci Fıkra: Sen ey mağrûr nefsim Sen üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme Salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış.

Üçüncü Fıkra: Sen ey riyâkâr nefsim Dine hizmet ettim diye gururlanma اِنَّ اللّٰهَ لَیُؤَیِّدُ هٰذَا الدّٖینَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racûl-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve

92

ubûdiyetini, geçen ni‘metlerin şükrü ve vazîfe-i fıtratı ve farîza-i hilkati ve netice-i san‘atı bil, ucub ve riyâdan kurtul

Dördüncü Fıkra: Hakîkat ilmini ve hakîkî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakk’ın ma‘rifetini kazan. Çünki bütün hakāik-i mevcûdât, ism-i Hakk’ın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî-ma‘nevî,, cevherî, arazî her bir şeyin, her bir insanın hakîkati, birer ismin nûruna dayanır ve hakîkatine istinâd eder. Yoksa hakîkatsiz, ehemmiyetsiz bir sûrettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dâir bir nebze bahsi geçmiştir.

Ey nefis Eğer şu dünya hayatına müştâk isen, mevtten kaçarsan, kat‘iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlet, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakîkadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşyâ-yı dünyeviye, o dakîkada meyyittir, ölmüştür. O dakîkadan sonra bütün zamanın ve onun mazrûfu, o dakîkada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hatta bir kısım ehl-i tedkîk, Bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl-i velâyet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.

Mâdem böyledir, hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalb ve rûh ve sırrın derece-i hayatlarına çık. Bak, ne kadar geniş bir dâire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzî ve müstakbel onlar için hayydır, hayatdârdır, mevcûddur.

Ey nefsim Mâdem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki: Fânîyim, fânî olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim.

Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, اللّٰە اكبر zikrinde otuz üç mertebe-i tefekküriden bir mertebeye işârettir.

اَللّٰهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدٖیرُ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ الْكَرٖیمُ الرَّحٖیمُ الْجَمٖیلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِیُّ الَّذٖی مَا حَقٖیقَةُ هٰذِهِ الْكَٓائِنَاتُ كُلًّا وَجُزْءً وَصَحَٓائِفَ وَطَبَقَاتٍ وَمَا حَقَٓائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّیًّا وَجُزْئِیًّا وَوُجُودًا وَبَقَٓاءً اِلَّا خُطُوطُ قَلَمِ قَضَٓائِهٖ وَقَدَرِهٖ وَتَنْظٖیمِهٖ وَتَقْدٖیرِهٖ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ وَنُقُوشُ بَرْكَارِ عِلْمِهٖ وَحِكْمَتِهٖ وَتَصْوٖیرِهٖ وَتَدْبٖیرِهٖ بِصُنْعٍ وَعِنَایَةٍ وَتَزْیٖینَاتُ یَدِ بَیْضَٓاءِ صُنْعِهٖ وَعِنَایَتِهٖ وَتَزْیٖینِهٖ وَتَنْوٖیرِهٖ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ وَاَزَاهٖیرُ لَطَٓائِفِ لُطْفِهٖ وَكَرَمِهٖ

93

وَتَوَدُّدِهٖ وَتَعَرُّفِهٖ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ وَثَمَرَاتُ فَیَّاضِ رَحْمَتِهٖ وَنِعْمَتِهٖ وَتَرَحُّمِهٖ وَتَحَنُّنِهٖ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ وَلَمَعَاتُ تَجَلِّیَاتِ جَمَالِهٖ وَكَمَالِهٖ بِشَهَادَةِ تَفَانِیَةِ الْمَرَایَا وَسَیَّالِیَّةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَٓاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِیِّ الدَّٓائِمِ التَّجَلّیٖ وَالظُّهُورِ عَلٰی مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ وَالدَٓائِمِ الْاِنْعَامِ عَلٰی مَرِّ الْاَنَامِ وَالْاَیَّامِ وَالْاَعْوَامِ

نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ لِذٖی عَقْلٍ عَلَی الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ لِذٖی فَهْمٍ عَلَی الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَی الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَی الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ بِالْیَقٖینِ عَلٰی كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا یَلٖیقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْیَقٖینُ

نَعَمْ تَفَانِی الْمِرْاٰتِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّی الدَّٓائِمِ مَعَ الْفَیْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَیْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْیَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِی الْوَدُودِ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖی عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ

[Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli]

Sahâbeler hakkındadır.

Mevlânâ Câmî’nin dediği gibi derim:

یَا رَسُولُ اللّٰهِ چِە بَاشَدْ چُونْ سَكِ اَصْحَابِ كَهْفِ دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو

اُورَوَدْ دَرْ جَنَّتَ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَیْ رَوَاسْتْ اُوسَكِ اَصْحَابِ كَهْفِ مَنْ سَكِ اَصْحَابِ تُو

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ

Suâl ediyorsunuz: Bazı rivâyetlerde vardır ki, Bid‘aların revâcı hengâmında ehl-i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, Sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir, diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise, hakîkatleri nedir?

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç