TILSIMLAR

124

[Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı]

[Tahavvülât-ı Zerrat’a dâir]

Şu âyetin hazînesinden bir zerreye işâret edecektir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَقَالَ الَّذٖینَ كَفَرُوا لَا تَاْتٖینَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰی وَرَبّٖی لَتَاْتِیَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَیْبِ لَا یَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِی السَّمٰوَاتِ وَلَا فِی الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ

Şu âyetin pek büyük hazînesinden bir miskāl zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze bahseder. Şu maksad bir Mukaddime ile Üç Nokta dan ibârettir.

Mukaddime: Tahavvülât-ı zerrât, Nakkāş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitâb-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır.

Yoksa maddiyyûn ve tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi tesâdüf oyuncağı ve karışık, ma‘nâsız bir hareket değildir. Çünki bütün mevcûdât gibi zerreler ve her bir zerre, mebde’-i hareketinde بسم اللّٰە der. Çünki nihâyetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca çam ağacı gibi bir yükü omzuna alması gibi. Hem vazîfesinin hitâmında Elhamdülillâh der. Çünki bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san‘at, fâideli bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni‘-i Zülcelâl’in medâyihine bir kasîde-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.

Evet, tahavvülât-ı zerrât Hâşiye, âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizâmâta medâr; ve ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvânı olan İmâm-ı Mübîn’in düstûrları ve imlâsı tahtında; ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten ve teşkîl ve îcâd-ı eşyâda tasarrufa medâr ve kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn den istinsâh ile; ve seyyâl zamanın hakîkati ve sahîfe-i misâliyesi olan levh-i mahv ü isbatta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve ma‘nîdâr ihtizâzâttır.

125

Birinci Nokta: İki Mebhastır Birinci Mebhas: Her zerrede hem hareketinde, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nûr-u tevhîd parlıyor. Çünki Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmâlen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsîlen isbat edildiği gibi; her bir zerre, eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse,

126

o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünki anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyânın intizâmâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez. işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Hâlbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sâhibinin izni ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar veyâhûd kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor. Evet, havanın her bir zerresi her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir.

127

Hâlbuki onların teşkîlatları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkezâ O binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir. Ve gāyet hakîmâne ve üstâdâne yanlışsız olarak işler, vaz‘iyetler alır. Vazîfesi bittikten sonra kalkar, gider.

İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi ya nebâtâta veya hayvanâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, miktarların teşkîlâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyâhûd onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle me’mûr olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprağın sâkin olan her bir zerresi, bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe’ olmaya kābil olduğundan, hangi tohum gelse, o zerrede, yani misliyet i‘tibâriyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta, kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkîlâtına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta, eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâı adedince muntazam ma‘nevî makine ve fabrikaları bulunması; veyâhûd mu‘cizekâr ve her şeyi hiçten îcâd eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır. Veyâhûd bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey’in emir ve izni ile, havl ve kuvveti ile o vazîfeler gördürülür.

Evet, nasıl ki acemî, hâm, âmî, âdî, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile her bir san‘atta, her bir binada işlese, nihâyet derecede hikmetli, san‘atlı, herkesi hayrette bırakan öyle hârika eserler yapsa, zerre mikdâr şuûru olan bilir ki, o adam, kendi başına işlemiyor, belki bir üstâd-ı küll, ona ders veriyor ve onu işlettiriyor.

Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamayan ve basît bir kulübeciğinde oturan bir adam bulunuyor. Hâlbuki o kulübeciğe bir dirhem kadar küçüklükde bir taş veya kemik veya pamuk gibi birer madde veriliyor. Hâlbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gāyet san‘atlı, murassaâtlı libâslar,

128

lezzetli taâmlar çıkıp gelse, zerre mikdâr aklı olan demeyecek mi ki: O adam, gāyet mu‘cizekâr bir zâtın menşe’-i mu‘cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyâhûd miskîn bir kapıcısıdır. Aynen öyle de, havanın zerreleri, her biri birer mektûbât-ı Samedâniye, birer antika-i san‘at-ı Rabbâniye, birer mu‘cize-i kudret, bir hârika-i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hıdemâtları bir Sâni‘-i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini; ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazîne, birer ayrı antika ve Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsını i‘lân eden birer ayrı i‘lânnâme ve kemâlâtını söyleyen birer ayrı kasîde hükmünde olan o tohumcukların, o çekirdeklerin sünbüllerine, ağaçlarına menşe’ ve medâr olmaları; emr-i künfeyekûne mâlik, her şey emrine musahhar bir Sâni‘-i Zülcelâl’in emriyle, izniyle, irâdesiyle, kuvvetiyle olması, iki kerre iki dört eder gibi kat‘îdir. Âmennâ.

İkinci Mebhas: Zerrâtın harekâtındaki vazîfelere, hikmetlere küçük bir işârettir. Evet, akılları gözlerine sukūt etmiş maddiyyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinâd eden felsefeleri tesâdüfle bağlı olmayan tahavvülât-ı zerrâtı, bütün düstûrlarına üssü’l-esâs tutup, masnûât-ı İlâhiyeye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı hikmetsiz, ma‘nâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl olduğunu zerre mikdâr şuûru bulunan bilir.

Kur’ân-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülât-ı zerrâtın pek çok gāyeleri, hikmetleri ve vazîfeleri vardır. وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazîfelerine işâret eder. Numûne olarak birkaçına işâret ederiz.

Birincisi: Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’un tecelliyât-ı îcâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için, her bir tek rûhu model gibi ederek, her sene mu‘cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek; ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsâh etmek; ve bir tek hakîkati başka başka sûrette göstermek; ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemîn hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl kudretiyle zerrâtı tahrîk ve tavzîf etmiştir.

129

İkincisi: Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusûs rûy-u zemîn tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemâya, taze taze mahsûlât vermeye kābil bir sûrette müheyyâ etmiştir. Tâ ki, nihâyetsiz mu‘cizât-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemîn yüzündeki tarlasında, zerrâtı hikmetle tahrîk ederek, intizâm dâiresinde tavzîf edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde, belki her saatte mu‘cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir. yeryüzü avlusuna başka mahsûlât verdirir. Nihâyetsiz hazîne-i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu‘cizâtının numûnelerini, harekât-ı zerrât ile izhâr eder.

Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için, mahdûd bir zeminde hadsiz nukūş göstermek, küçük bir sahîfede nihâyetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkāş-ı Ezelî, zerrâtı kemâl-i hikmetle tahrîk edip kemâl-i intizâmla tavzîf etmiştir. Evet, geçen senenin mahsûlâtıyla şu senenin mahsûlâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı i‘tibâriyeyi değiştirmekle, maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı i‘tibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate, tebdîl edildikleri ve zâhiren fânî oldukları hâlde, onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup, sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin rûhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin hakîkatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât-ı i‘tibâriyede fark var. Fakat o i‘tibârî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı esmâ-yı İlâhiyenin maânîlerini ifade için, şu bahardakiler ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.

Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misâl gibi gāyet geniş olan âlem-i melekûte ve gayr-i mahdûd sâir uhrevî âlemlere birer mahsûlât veya tezyînât veya levâzımât gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyâda, zemîn yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl, zerrâtı tahrîk edip, kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsûlât-ı ma‘neviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazîne-i kudretinden nihâyetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.

130

Beşincisi: Nihâyetsiz kemâlât-ı İlâhiyeyi, hadsiz celevât-ı cemâliyeyi ve gāyetsiz tecelliyât-ı celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbîhât-ı Rabbâniyeyi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için, zerrâtı kemâl-i hikmetle kudretiyle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf ederek, mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbîhât yaptırıyor. Gayr-i mahdûd tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakāik-i gaybiye ve çok semerât-ı uhreviye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve sûretlerinden pek çok nukūş-u misâliyeyi ve çok ma‘nîdâr nüsûc-u levhiyeyi îcâd ediyor.

Demek zerreyi tahrîk eden şu makāsıd-ı azîmeyi, şu hükm-ü cesîmeyi gösteren, bir zâttır. Yoksa her bir zerrede güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir. Daha bu beş numûne gibi, belki beş bin hikmetle tahrîk olunan zerrâtın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler.

Ve hakîkatte biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekârânede zikir ve tesbîh-i İlâhî ile mevlevî gibi zikreden ve deverâna kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu‘m etmişler. İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri, hikmetsizliktir. Üçüncü Nokta’da altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.

İkinci Nokta: Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre acz ve cümûduyla beraber şuûrkârâne büyük vazîfeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna kat‘î şehâdet ettiği gibi; harekâtında nizâmât-ı umûmiyeye tevfîk-i hareket edip, her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâât etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtün mâliki olan zâtın ehadiyetine şehâdet eder.

Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, çünki âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazîfeleri nihâyetsiz çoktur. bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kāim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinâtın nizâmât-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfîk-i hareket etmesi ve her yere mâni‘siz girmesi, tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.

131

Evet, nasıl ki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ her bir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazîfesi olduğunu; ve o nisbetleri, o vazîfeleri bilmekle tevfîk-i hareket etmek, ancak nizâmât-ı askeriye tahtında ta‘lîm ve ta‘lîmât görmekle bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a‘zamın emrine ve kanununa tebeiyet ile oluyor.

Öyle de her bir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaz‘iyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazîfesi, ayrı ayrı hikmetli netîceleri bulunduğundan, elbette o zerreyi, o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazîfelerini muhâfaza edip, netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olan bir zâta mahsûstur.

Meselâ, Tevfîk’in göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün a‘sâb-ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaz‘iyet alması; ve yüzde, sonra başta ve gövdede, daha sonra hey’et-i mecmûa-i insaniyede her birisine karşı birer nisbeti, birer vazîfesi, birer fâidesi kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki; bütün o cismin bütün a‘zâsını îcâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir.

Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayretfezâ bir intizâm ve hikmetle seyr ve seyâhat ederler ve öyle tavırlardan, tabakalardan intizâmperverâne geçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele, tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtâç a‘zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât-ı hamrâya yüklenip bir kānûn-u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki; şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren ve sevk eden, elbette ve elbette bir Rezzâk-ı Kerîm bir Hallâk-ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.

Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı san‘atta işler ki; ya bütün zerrâtla münâsebetdâr, her birisine ve umûmuna hem hâkim ve hem her birisine ve umûmuna mahkûm bir vaz‘iyette bulunmakla, o hayretfezâ san‘atlı nakşı ve hikmetnümâ nakışlı san‘atı bilir ve îcâd eder. Bu ise, binler def‘a muhâldir. Veya bir Sâni‘-i Hakîm’in kānûn-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan, harekete me’mûr birer noktadır.

132

Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mi‘marının emrine ve san‘atına tâbi‘ olmazlarsa, her bir taşın, Mi‘mar Sinan gibi dülgerlik san‘atında bir mahâreti ve sâir taşlara hem hâkim, hem mahkûm olması, yani Geliniz, düşmemek, sukūt etmemek için baş başa vereceğiz diye bir hüküm sâhibi olması lâzımdır.

Öyle de, binler def‘a Ayasofya kubbesinden daha san‘atlı, daha hayretli, daha hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi‘ olmazlarsa, her birine Sâni‘-i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir. Feyâ sübhânallâh! Gâvurlar, bir Vâcibü’l-Vücûd’u kabûl etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabûl etmeye mezheblerine göre muzdar kalıyorlar. İşte şu cihette kâfir ne kadar feylesof âlim de olsa, nihâyet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.

Üçüncü Nokta: Şu nokta, Birinci Nokta’nın âhirinde va‘d olunan altıncı hikmet-i azîmeye bir işârettir. Şöyle ki: Yirmi Sekizinci Söz’ün İkinci Suâli’nin cevabındaki hâşiyede denilmişti ki: Tahavvülât-ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrâtın harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nûrlandırmaktır. ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için, hayâtdâr ve ma‘nîdâr olmaktır. Güyâ cism-i hayvânî ve insanî, hatta nebâtî, terbiye dersini almak için gelenlere bir misâfirhâne, birer kışla, birer mekteb hükmündedir ki; câmid zerreler onlara girerler, nûrlanırlar. Âdetâ bir ta‘lîm ve ta‘lîmâta mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler. Birer vazîfeyi görmekle âlem-i bekāya ve bütün eczâsıyla hayâtdâr olan dâr-ı âhirete zerrât olmak için liyâkat kesb ederler.

Suâl: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir? Elcevab: Evvelen: Bütün masnûâtın bütün intizâmâtıyla ve hikmetleriyle sâbit olan Sâni‘in hikmetiyle bilinir. Çünki en cüz’î bir şeye küllî hikmetleri takan bir hikmet, seyl-i kâinâtın içinde en büyük fa‘âliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medâr olan harekât-ı zerrâtı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlûkātı vazîfelerinde ücretsiz, maaşsız, kemâlsiz bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyet, en kesretli ve esaslı me’mûrlarını ve hizmetkârlarını nûrsuz ve ücretsiz bırakmaz.

133

Sâniyen: Sâni‘-i Hakîm, anâsırı tahrîk edip tavzîf ederek, onlara bir ücret-i kemâl hükmünde ma‘deniyât derecesine çıkarmasıyla; ve ma‘deniyâta mahsûs tesbîhâtları onlara bildirmesiyle; ve ma‘deniyâtı tahrîk ve tavzîf edip nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle; ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzîf ile hayvanât mertebe-i letâfetini onlara ihsân etmesiyle; ve hayvandaki zerrâtı tavzîf edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla; ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltîf ederek, tâ dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki; harekât-ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nevi‘ kemâlâta koşturuluyor.

Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler, öyle ma‘nevî bir nûra, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki; sâir zerrelere ve o koca ağaca bir rûh, bir sultân hükmüne geçerler. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve çok nâzik vazîfeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki: Sâni‘-i Hakîm’in emriyle vazîfe-i fıtrat içinde zerrâtın envâ‘-ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer ma‘nevî letâfet, birer ma‘nevî nûr, birer makam, birer ma‘nevî ders almaları gösteriyor.

Elhâsıl: Mâdem Sâni‘-i Hakîm, her şey için o şeye münâsib bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücûd ta‘yîn edip; ve o şeye, o nokta-i kemâle sa‘y edip gitmek için bir isti‘dâd vererek ona sevk ediyor. Ve bütün nebâtât ve hayvanâtta şu kānûn-u rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki; âdî toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i âliye mertebesine bir terakkıyât veriyor ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rubûbiyetin ucu görünüyor.

Hem mâdem o Hâlik-ı Kerîm, tenâsül kānûn-u azîminde istihdâm ettiği hayvanâta ücret olarak, birer maaş gibi birer lezzet-i cüz’iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi sâir hıdemât-ı Rabbâniyede istihdâm olunan hayvanlara, birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor ve şunda bir muazzam kānûn-u keremin ucu görünüyor.

134

Hem mâdem her şeyin hakîkati, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır, ona aynadır. O şey, ne kadar güzel bir vaz‘iyet alsa, o ismin şerefinedir, o isim öyle ister. O şey bilse bilmese, o güzel vaz‘iyet, hakîkat nazarında matlûbdur. Ve şu hakîkatten gāyet muazzam bir kānûn-u tahsîn ve cemâlin ucu görünüyor.

Hem mâdem Fâtır-ı Kerîm, düstûr-u kerem iktizâsıyla bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye almıyor. belki o zîkemâlin meyvelerini, netîcelerini, ma‘nevî hüviyetini ve ma‘nâsını; ve rûhlu ise ruhunu ibkā ediyor. Meselâ, dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın ma‘nâlarını, meyvelerini ibkā ediyor. Hatta müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini mücessem bir meyve-i cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rahmetin ucu görünüyor.

Hem mâdem Hallâk-ı Bî-misâl israf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hatta güz mevsiminde vazîfesi bitmiş, vefât etmiş mahlûkların enkāz-ı maddiyesini, bahar masnûâtında isti‘mâl ediyor. Onların binalarında derc ediyor. Elbette یَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَیْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِیَ الْحَیَوَانُ işaretiyle şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazîfeler gören zerrât-ı arziyenin, elbette taşı, ağacı, her şeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti‘mâli, muktezâ-yı hikmettir. Çünki harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakîkatten pek muazzam bir kānûn-u hikmetin ucu görünüyor.

Hem mâdem şu dünyanın pek çok âsârı ve ma‘neviyâtı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât-ı amelleri, sahâif-i ef‘âlleri, rûhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve ma‘nâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı arziye dahi, vazîfe noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yani nûr-u hayata çok def‘a hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbîhâta medâr olduktan sonra, şu harâb olacak dünyanın enkāzı içinde şu zerrâtı dahi öteki âlemin binasında derc etmek, muktezâ-yı adil ve hikmettir. Ve şu hakîkatten pek muazzam bir kānûn-u adlin ucu görünüyor.

Hem mâdem rûh cisme hâkim olduğu gibi, câmid maddelerde dahi kaderin yazdığı evâmir-i tekvîniye, o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin ma‘nevî yazısına göre mevki‘ ve nizâm alabilirler. Meselâ, yumurtaların envâında ve nutfelerin aksâmında

135

ve çekirdeklerin esnâfında ve tohumların ecnâsında kaderin ayrı ayrı yazdığı evâmir-i tekvîniye cihetiyle ayrı ayrı makam ve nûr sâhibi oluyorlar. Ve o madde i‘tibâriyle mâhiyetleri bir hükmünde olan o maddeler, Hâşiye hadsiz muhtelif mevcûdâta menşe’ oluyorlar. Ayrı ayrı makam ve nûr sâhibi oluyorlar. Elbette hıdemât-ı hayatiyede ve hayâttaki tesbîhât-ı Rabbâniyede bir zerre defaâtle bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise, o zerrenin ma‘nevî alnında o ma‘nâların hikmetlerini, hiç bir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi, muktezâ-yı ihâta-i ilmiyedir. Ve şunda pek muazzam bir kānûn-u ilm-i muhîtin ucu görünüyor. Öyle ise, zerreler Hâşiye başıboş değiller.

Netîce-i kelâm: Geçmiş yedi kanun, yani kānûn-u rubûbiyet kānûn-u kerem kānûn-u cemâl kānûn-u rahmet kānûn-u hikmet kānûn-u adl kānûn-u ihâta-i ilmiye gibi pek çok muazzam kanunların görünen uçları arkalarında birer İsm-i A‘zam’ı ve o İsm-i A‘zam’ ın tecellî-i a‘zamını gösteriyorlar. Ve o tecellîden anlaşılıyor ki: sâir mevcûdât gibi şu dünyadaki tahavvülât-ı zerrât dahi, gāyet âlî hikmetler için kaderin çizdiği hudûd üzerine kudretin verdiği evâmir-i tekvîniyeye göre hassâs bir mîzân-ı ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdetâ başka yüksek bir âleme gitmeye hazırlanıyorlar. Hâşiye Öyle ise,

136

zîhayat cisimler, o seyyâh zerrelere güyâ birer mekteb, birer kışla, birer misâfirhâne-i terbiye hükmündedir. Ve öyle olduğuna bir hads-i sâdıkla hükmedilebilir.

Elhâsıl: Birinci Söz’de denildiği ve isbat edildiği gibi, her şey بسم اللّٰە der. İşte bütün mevcûdât gibi her bir zerre ve zerrâtın her bir tâifesi ve mahsûs her bir cemâati, lisân-ı hâl ile بسم اللّٰە der, hareket eder. Evet, geçmiş üç nokta sırrıyla her bir zerre, mebde’-i hareketinde lisân-ı hâl ile بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ der. Yani Ben, Allâh’ın nâmıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum. Sonra netice-i hareketinde her bir masnû‘ gibi her bir zerre, her bir tâifesi, lisân-ı hâl ile اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ der ki, bir kasîde-i medhiye hükmünde olan san‘atlı bir mahlûkun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir.

Belki her biri ma‘nevî, Rabbânî, muazzam, hadsiz başlı bir fonografın birer plağı hükmünde olan masnû‘ların üstünde dönen ve tahmîdât-ı Rabbâniye kasîdeleriyle o masnûâtı konuşturan ve tesbîhât-ı İlâhiye neşîdelerini okutturan birer iğne başı sûretinde kendilerini gösteriyorlar.

دَعْوٰیهُمْ فٖیهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِیَّتُهُمْ فٖیهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَٓاءً وَلِحَقِّهٖٓ اَدَٓاءً وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَاِخْوَانِهٖ وَسَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَسَلِّمْ دٖینَنَا اٰمٖینَ یَا رَبَّ الْعَالَمٖینَ

137

Yirmi Sekizinci Söz’ün ikinci suâlin cevabındaki hâşiye

Şu dünyadaki cism-i insanî ve hayvânî, zerrât için güyâ bir misâfirhâne, bir kışla, bir mekteb hükmündedir. Câmid zerreler onlara girerler, hayâtdâr olan âlem-i bekāya zerrât olmak için liyâkat kesb ederler, çıkarlar. Âhirette ise وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِیَ الْحَیَوَانُ sırrınca, nûr-u hayat orada âmdır. Nûrlanmak için o seyr ü sefere o ta‘lîmât ve ta‘lîme lüzûm yoktur. Zerreler, demirbaş olarak sâbit kalabilirler.

Azîz Kardeşlerim,

Şu risâle, tılsım-ı kâinâtın üç esasından birisini halletmiştir. Çünki müşkilküşâ o muammâ-yı hilkatte bir hayretfezâ fa‘âliyet, kâinâtta görünüyor. Biri de tahavvülât-ı zerrâttır ki, bir zenberek hükmünde kâinât makinesini işlettiriyor.

Biri de, hayretfezâ hıdemât-ı vezâifi görmekle beraber, nereden nereye bu seyl-i kâinât akıp gidiyor? Kur'ân-ı Hakîm bu tılsımı, üç esas ile keşfetmiş. O keşfin bir nevi‘ tefsîri hükmünde bulunan şu risâle, harekât-ı zerrâtı beş altı hikmetle halletmiştir.

Yirmi Dördüncü Mektûb’un İkinci Esası olan, mevcûdât ne yapıyor ve nereye gidiyor? Birinci Remiz’den nihâyete kadar ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı, o muammâyı tamamıyla açmıştır. Hakîkatin üssü’l-esasını istersen, bunlara bak. Eğer o hakîkat-i Kur’âniyenin en tatlı meyvelerini istersen, Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalı’ndaki beş meyveyi ve Otuz Birinci Söz’ün Dördüncü Esas’ının beş meyvesini temâşâ et.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç