TILSIMLAR

149

[Otuz Birinci Söz’ün Dördüncü Esası]

[Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir?]

Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-yı ma‘neviye olan Mi‘râc’ın beş yüzden fazla meyvelerinden numûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.

Birinci Meyve: Erkân-ı îmâniyenin hakāikini göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek, kâinâta ve beşere öyle bir hazîne ve bir nûr-u ezelî ve ebedî hediye getirmiştir ki: şu kâinâtı perişan, fânî, karmakarışık bir vaz‘iyet-i mevhûmeden çıkarıp, o nûr ve o meyve ile o kâinâtı kudsî mektûbât-ı Samedâniye ve güzel âyîne-i cemâl-i Ehadiye vaz‘iyeti olan hakîkatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.

Hem o nûr ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakîr, hâcâtı hadsiz, a‘dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekāsız bir vaz‘iyet-i dalâletkârâneden o insanı o nûr ve o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvîmde bir mu‘cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektûbât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd-i hâssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halîl’i ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve cennet-i bâkiyesine nâmzed bir misâfir-i azîzi sûret-i hakîkîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.

İkinci Meyve: Sâni‘-i Mevcûdât ve Sâhib-i Kâinât ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyet’in başta namaz, esâsâtını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyâtı anlamak, o kadar merâk-âver ve saadet-âverdir ki, ta‘rîf edilmez. Çünki herkes, büyükçe bir velî ni‘metini yâhûd muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeştir ve anlasa ne kadar memnûn olur, temennî eder ki, Keşke bir vâsıta-i muhâbere olsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor? Anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim, der. Acaba bütün mevcûdât kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, onun cemâl ve kemâline nisbeten zaîf bir gölge ve her anda nihâyetsiz cihetlerle ona muhtâç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyâtını ve arzularını anlamak husûsunda hâhişger ve merâk-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.

150

İşte Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebed’in marziyâtını doğrudan doğruya mi‘râc semeresi olarak hakkalyakîn işitmiş ve getirip beşere hediye etmiştir. Evet, beşer kamerdeki hâli anlamak için ne kadar merâk eder ki: biri gitse, dönüp haber verse, hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki kamer, öyle bir Mâlikü’l-Mülk’ün memleketinde geziyor ki: kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder. Küre-i arz pervâne gibi şemsin etrafında uçar. Şems binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl’in bir misâfirhânesinde mumdârlık eder.

İşte o Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib-i san‘atını ve âlem-i bekādaki hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemâl-i merâk ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.

Üçüncü Meyve: Saâdet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, mi‘râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş; ve Rahmân-ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş; ve saâdet-i ebediyeyi kat‘iyen hakkalyakîn anlamış; saâdet-i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, bîçâre cin ve ins kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaz‘iyet-i mevhûme-i cânhırâşânede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdâr olduğu ve i‘dâm ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-âver olduğu ta‘rîf edilmez. Bir adama i‘dâm edileceği anda, onun affıyla kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. İşte bütün cin ve ins adedince böyle sürûrları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.

Dördüncü Meyve: Rü’yet-i Cemâlullâh meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece lezîz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyâs edebilirsin. Yani her kalb sâhibi bir insan zîcemâl, zîkemâl, zî-ihsân bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına nisbeten tezâyüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir def‘a

151

görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki bütün mevcûdâtta ki cemâl ve kemâl ve ihsân, onun cemâl ve kemâl ve ihsânına nisbeten, küçük birkaç lemeâtın güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihâyetsiz bir muhabbete lâyık ve nihâyetsiz bir iştiyâk ve nihâyetsiz rü’yete elyak bir Zât-ı Zülcelâl Ve’l-kemâl’in saâdet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-âver ve medâr-ı sürûr ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu, insan isen anlarsın.

Beşinci Meyve: İnsan kâinâtın kıymetdâr bir meyvesi ve Sâni‘-i Kâinât'ın nâzdâr sevgilisi olduğu mi‘râc ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zaîf bir hayvan ve âciz bir zîşuûr olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki kâinâtın bütün mevcûdâtı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürûr-u mes‘ûdiyetkârâne veriyor ki, tasvîr edilmez. Çünki âdî bir nefere denilse: Sen müşîr oldun. Ne kadar memnûn olur.

Hâlbuki fânî, âciz bir hayvan, zevâl ve firâk sillesini dâimâ yiyen bîçâre insana birden: Ebedî, bâkî bir cennette Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayâl sür‘atinde, rûhun vüs‘atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtünde tenezzühe, seyerâna ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saâdet-i ebediyede rü’yet-i cemâline de muvaffak olursun, denildiği vakit, insaniyeti sukūt etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve sürûru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.

Şimdi makam-ı istimâ‘da olan zâta deriz ki: İlhâd gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsîl ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.

Meselâ, senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı. Her taraf müdhiş cenazelerle dolu, İşitilen sesler yetîmlerin ağlayışı, mazlûmların vâveylâsıdır. İşte biz şöyle bir vaz‘iyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile bize yabancı olanlar ahbâb şekline girseler, düşman gördüğümüz kimseler kardeşler sûretine

152

dönseler, o müdhiş cenazeler huşû‘ ve huzû‘da, zikir ve tesbîhde birer ibâdetkâr şeklinde görünseler; o yetîmâne ağlayışlar senâkârâne Yaşasınlar hükmüne girse; ve o ölümler ve o soymaklar, gārâtlar terhîsât sûretine dönse; kendi sürûrumuzla beraber, herkesin sürûruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrûrâne olduğunu, elbette anlarsın.

İşte Mi‘râc-ı Ahmediye'nin aleyhissalâtü vesselâm bir meyvesi olan nûr-u îmândan evvel, şu kâinâtın mevcûdâtı, nazar-ı dalâletle bakıldığı vakit yabancı, muzır, müz‘ic, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firâk ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu hâlde ve dalâletin öyle tasvîr ettiği hengâmda; meyve-i mi‘râc olan hakāik-i erkân-ı îmâniye, nasıl mevcûdâtı sana kardeş ve dost ve Sâni‘-i Zülcelâl’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zevâl bir nevi‘ terhîs ve vazîfeden âzâd etmek; ve sadâlar birer tesbîhât hakîkatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakîkati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözler’e bak.

İkinci Temsîl: Senin ile biz, sahrâ-yı kebîr gibi bir mevki‘deyiz. Kum denizi fırtınasında gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmîsiz, aç susuz, me’yûs ve ümidsiz bir vaz‘iyette olduğumuz dakîkada birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misâl bir yerde istikbâlimiz te’mîn edilmiş, gāyet merhametkâr bir hâmîmiz bulunmuş, yiyecek ve içecek her şey ihzâr edilmiş bir yerde bizi bıraksa, ne kadar memnûn oluruz, bilirsin.

İşte o sahrâ-yı kebîr, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisât içinde harekât-ı zerrât ve seyl-i zaman tahrîkiyle çalkanan mevcûdât ve bîçâre insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dâğdâr olan istikbâli, müdhiş zulümât içinde olduğunu, nazar-ı dalâletle görüyor. Feryâdını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihâyetsiz aç, nihâyetsiz susuzdur.

İşte semere-i Mi‘râc olan marziyât-ı İlâhiye ile şu dünya, gāyet Kerîm bir zâtın misâfirhânesi; insanlar dahi

153

onun misafirleri, me’mûrları; istikbâl dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saâdet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin bir meyve olduğunu anlarsın.

Makam-ı istimâ‘da olan zât diyor ki: Cenâb-ı Hakk’a yüz binlerle hamd ve şükür olsun ki, ilhâddan kurtuldum, tevhîde girdim, tamamıyla inandım ve kemâl-i îmânı kazandım.

Biz de deriz: Ey kardeş Seni tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk bizleri Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şefâatine mazhar eylesin. Âmîn.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَٓاءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَجْمَعٖینَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْیَٓا اِلٰٓی اٰخِرِ الْمَحْشَرِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّٓا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ رَبَّنَٓا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هدَیْتَنَا رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَٓا اِنَّكَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

154

[DÖRDÜNCÜ ŞU‘]

Bu risâle, ma‘nen ve rütbeten Beşinci Lem‘adır. Sûreten ve makamen, Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Birinci Lem‘ası’nın kıymetdâr Dördüncü Şuâ‘ı dır. Ve Âyet-i Hasbiye’nin mühim bir nüktesidir.

İhtâr: Risâle-i Nûr, sâir kitaplara muhâlif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişâf eder. Hususan bu risâlenin Birinci Mertebesi çok kıymetdâr bir hakîkat olmakla beraber, çok ince ve derindir. Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsûs gāyet ehemmiyetli bir muhâkeme-i hissî ve gāyet rûhlu bir muâmele-i îmânî ve gāyet gizli bir mükâleme-i kalbî sûretinde, mütenevvi‘ ve derin derdlerime şifâ olarak tebârüz etmiştir. Bana tam tevâfuk eden tam hissedebilir. Yoksa, tam zevk edemez.

[Dördüncü Şuâ`ın yalnız Birinci Mertebesi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ

Bir zaman ehl-i dünyâ beni her şeyden tecrîd ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Hem ihtiyârlık zamanımda kısmen teessürâttan gelen beş nevi‘ hastalıklara giriftâr olmuştum. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risâle-i Nûr’un teselli verici envârına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve rûhumu aradım, gördüm ki;

Gāyet kuvvetli bir aşk-ı bekā ve şedîd bir muhabbet-i vücûd ve büyük bir iştiyâk-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr, bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ o bekāyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:

Dil bekāsı, hak fenâsı istedi mülk-ü tenim. Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân bî-haber. : Me’yûsâne başımı eğdim. Birden حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyeti imdâdıma geldi, dedi: Beni dikkatle oku Ben de günde beş yüz def‘a okudum. Benim için aynelyakîn sûretinde inkişâf eden çok kıymetdâr envârından bir kısmını ve yalnız dokuz nûrunu ve mertebesini icmâlen yazıp, eskiden aynelyakîn ile değil, belki ilmelyakîn ile bilinen tafsîlâtını Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum.

155

Birinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı bekā, bendeki bekāya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbûb olan kemâl-i mutlak sâhibi, Zât-ı Zülkemâl ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımdaki o Kâmil-i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekāsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekāsına âşık olmuştu. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevk ettim ki;

Bekāmın lezzet ve saâdeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna îmânımda ve iz‘ânımda ve îkānımda vardır. Çünki onun bekāsıyla benim için lâyemût bir hakîkat tahakkuk eder. Zîrâ benim mâhiyetim hem bâkî, hem sermedî bir ismin bir gölgesi olur, daha ölmez ve şuûr-u îmânî ile takarrur eder.

Hem şuûr-u îmânî ile mahbûb-u mutlak olan kemâl-i mutlakın varlığı bilinmekle, şedîd ve fıtrî olan muhabbet-i zâtî tatmîn edilir. Hem Bâkî-i Sermedî’nin bekāsına ve varlığına âit o şuûr-u îmânî ile kâinâtın ve nev‘-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup, zevk ve lezzetini alır.

Hem o şuûr-u îmânîyle o Bâkî-i Sermedî’ye bir intisâb ve o intisâb-ı îmânî ile umûm mülküne bir münâsebetdârlık peydâ olur. Ve o münâsebet-i intisâbî ile hadsiz bir mülke bir nevi‘ mâlikiyet gibi îmân gözüyle bakar, ma‘nen istifâde eder.

Hem o şuûr-u îmânîyle ve o intisâb ve münâsebet ile umûm mevcûdâta bir alâka, ve bir nevi‘ ittisâl peydâ eder. O hâlde, ikinci derecede vücûd-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücûd, o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâka ve ittisâl cihetinde, güyâ onun bir nevi‘ varlığıdır gibi var olur. Varlığa karşı fıtrî aşk teskîn edilir.

Hem o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâkadârlığı cihetiyle bütün ehl-i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O hâlde Bâkî-i Sermedî’nin varlığıyla ve bekāsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zâyi‘ olmadıklarını bilmekle, takdîr ve tahsîn ile merbût ve dost olduğu, hadsiz dostlarının bekāları ve devâm-ı kemâlâtları, o şuûr-u îmânî sâhibine ulvî bir zevk verir.

156

Hem o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâkadârlık ve uhuvvet vâsıtasıyla bütün dostlarımın ki hayâtımı ve bekāmı onların saâdetleri için maa’l-memnûniye fedâ ediyorum, onların mes‘ûdiyetleri ile hadsiz bir saâdet kendimde ve kendinde hissedebilir gördüm. Çünki bir samîmî dostun saâdetiyle, şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu hâlde Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsı ve varlığıyla, başta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashâbı olarak ve umûm sâdâtım ve ahbâbım olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve bütün sâir hadsiz dostlarım i‘dâm-ı ebedîden kurtulduklarını ve bir saâdet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuûr-u îmânî ile hissettim. Ve münâsebet ve alâka ve uhuvvet ve dostluk sırlarıyla onların saâdetleri bana in‘ikâs edip, beni saadetlendirdiğini zevk ettim.

Hem o şuûr-u îmânî ile rikkat-i cinsiye ve şefkat-i akrabâ yüzünden gelen hadsiz teellümâttan kurtulup, hadsiz bir zevk-i rûhânî duydum. Çünki hayâtımı ve bekāmı maal-iftihâr onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeye fıtraten arzu ettiğim, başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün nesli ve nesebî ve ma‘nevî akrabalarım, Bâkî-i Hakîkî’nin bekāsıyla ve varlığıyla mahvdan ve ademden ve i‘dâm-ı ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup, o hadsiz rahmetine mazhariyetlerini şuûr-u îmânî ile hissettim. Ve medâr-ı gam ve elem olan cüz’î ve te’sîrsiz şefkatime bedel, nihâyetsiz bir rahmet, onlara nezâret ve onları himâye ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide, veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevklendiği gibi; ben de o bütün şefkat ettiğim zâtların o rahmetin himâyeti altındaki necâtlarıyla ve istirâhatleriyle zevklendim ve ferahlandım ve çok derin şükrettim.

Hem o şuûr-u îmânî ile, netice-i hayatım ve sebeb-i saadetim ve vazîfe-i fıtratım olan Resâilü’n-Nûr dahi mahivden, fâidesiz kalmaktan ve ma‘nen kurumaktan kurtulduklarını ve meyvedâr bâkî kalacaklarını, o intisâb-ı îmânî ile bildim, hissettim, kanâat getirdim. Kendi bekāmın lezzetinden çok ziyâde bir ma‘nevî lezzet duydum, tam hissettim. Çünki îmân ettim ki: Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsı ve varlığıyla Resâilü’n-Nûr, yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolmuyor. belki hadsiz zîşuûr mahlûkātın

157

ve rûhânîlerin bir mütâlaagâhları olmakla beraber, rızâ-yı İlâhîye mazhar ise, Levh-i Mahfûz’da ve elvâh-ı mahfûzalarda irtisâm ederek sevâb meyveleriyle tezeyyün eder. Ve bilhassa Kur’ân’a mensubiyeti ve kabûl-ü Nebevî ve inşâallâh marzî-i İlâhî cihetiyle bir an vücûdu ve nazar-ı Rabbânîye mazhariyeti, umûm ehl-i dünyânın takdîrinden daha ziyâde kıymetdâr bildim. İşte hayâtımı ve bekāmı o resâilin hakāik-i îmâniyeyi isbat eden her bir risâlesinin bekāsına, devamına, ifadesine, makbûliyetine fedâ etmeye her vakit hazır olduğum gibi, saadetimi de onların Kur’ân’a hizmet etmelerinde bildim. Ve o hâlde bekā-yı İlâhî ile yüz derece insanların tahsînlerinden daha ziyâde takdîre mazhariyetlerini, o intisâb-ı îmânî ile anladım. Bütün kuvvetimle حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.

Hem şuûr-u îmânîyle ebedî bir bekāyı ve dâimî bir hayatı veren Bâkî-i Zülcelâl’in bekāsına ve vücûduna îmân ve îmânın a‘mâl-i sâliha gibi netîceleri, bu fânî hayâtın bâkî meyveleri ve ebedî bir bekānın vesîleleri olduğunu bildim.

Meyvedâr bir ağaca inkılâb etmek için kabuğunu terk eden bir çekirdek gibi, ben de o bâkî meyveleri vermek için bu fenâ-yı dünyevînin kabuğunu bırakmaya nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ deyip, onun bekāsı bize yeter, dedim.

Hem o şuûr-u îmânîyle ve intisâb-ı ubûdiyet ile toprak perdesinin arkasının ışıklandığını; ve ağır tabaka-i türâbiye dahi ölülerin üstünden kalktığını; ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, adem-âlûd karanlıklar olmadığını ilmelyakîn ile bildim. Bütün kuvvetimle حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.

Hem gāyet kat‘î bir sûrette hissettim ve o şuûr-u îmânî ile hakkalyakîn bildim ki: fıtratımdaki çok şiddetli olan aşk-ı bekā, Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve varlığına iki cihetle bakarken, enâniyetin perde çekmesiyle, mahbûbunu kaçırmış, aynasına perestiş etmiş bir serseme dönmüş kendimi gördüm.

Ve o çok derin ve çok kuvvetli aşk-ı bekā, bizzât ve sebebsiz ve fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemâl-i mutlak, bir isminin gölgesi vâsıtasıyla mâhiyetimde hükmedip, aşk-ı bekāyı vermiş.

158

Ve muhabbet için hiç bir illet ve hiç bir garaz ve zâtından başka hiç bir sebeb iktizâ etmeyen kemâl-i zâtı perestişe kâfî ve vâfî iken; sâbıkan beyân ettiğimiz ve her birisine bir hayat ve bir bekā değil, belki elden gelse binler hayât-ı dünyeviye ve binler bekā fedâ edilmeye lâyık olan mezkûr bâkî meyveleri dahi ihsân etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş hissettim. Elimden gelse idi, bütün zerrât-ı vücûdumla حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diyecektim ve o niyetle dedim.

Bekāsını arayan ve bekā-yı İlâhîyi bulan o şuûr-u îmânî ki, bir kısım meyvelerine sâbıkan Hem; Hem; Hem; ler ile işâret ettim. Bana öyle bir zevk ve şevk verdi ki; bütün rûhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimden nefsimle beraber dedim:

(حَسْبٖی مِنَ الْبَقَٓاءِ لَذَّةً وَسَعَادَةً اٖیمَانٖی وَشُعُورٖی وَاِذْعَانٖی بِاَنَّهُ هُوَ اِلٰهِیَ الْبَاقٖی)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.

Saîdü’n-Nûrsî

159

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ

Âyetinin verâset-i Ahmediye asm cihetinde, ma‘nâ-yı işârî noktasında, bu asırda o Rahmeten li’l-Âlemîn’in bir aynası ve hakîkat-i Kur’âniyenin bir hakîkî tefsîri olan Risâle-i Nûr, o küllî rahmetin bir cilvesi ve bir numûnesi olmasından, hakîkat-i Muhammediyenin asm bir kısım evsâfı, ma‘nâ-yı mecâzî ile cüz’î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasîdeye ilişmedim. Yalnız hakîkat-i Ahmediye asm ile aynasının farkına işareten bazı kelimeler ilâve edildi.

Saîdü’n-Nûrsî

1

Huzûr bulur bugün seninle âlem

Ey bu asırda rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

Sürûr bulur bugün seninle âdem

Ey bir rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

2

Bu hasta gönüller çoktan perişan

Varsa sende eğer Lokmân’dan nişân

Bir şifâ sun, gel ey mahbûb-u zîşân

Ey cilve-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

3

Gelmez mi sonu bu uzun hecenin?

Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin?

Zârî arttı, sabrı bitti nicenin

Ey cilve-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

4

Fahr-i Âlem arşdan bu yere indi

Şâh-ı velâyet gelip düldüle bindi

Zülfikār bugün artık Nûr’a dendi

Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

5

Yolumuz bu Nûr’un nûrlu yolu

Olduk hepimiz o Nûr’un bir kulu

Nûr yolunda yürüyen hem ne mutlu

Ey numûne-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

6

Nûrs’un nûr çıkan nûrlu dağında

Bülbül öter bahçesinde bağında

Tozu olsak ânın pâk ayağında

Ey rahmet-i âlem cilvesi Risâletü’n-Nûr

7

Derdlere dermânsın, mahbûb-u cansın

Hem câmiü’l-esmâ ve’l-Kur’ân’sın

Hem de nûr hakkında bize ihsânsın

Ey bir rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

8

Bu âlemde madde değil, bir özsün

Her bir zerrede bakan bütün bir gözsün

Kâinâtı hayrân eden bütün bir yüzsün

Ey misâl-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

160

9

Aslı evvelisin balın, şekerin

Deryasısın cümle ilmin, hünerin

Gelmedi cihâna böyle eser benzerin

Ey mir’ât-ı rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

10

Sen aylardan, güneşlerden üstünsün

Nihâyetsiz, sonu gelmez bütünsün

Nûr cemâlin bütün bütün görünsün

Ey mazhar-ı rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

11

Boyun büküp acı acı melerdik

Göz yaşını kanlar ile silerdik

Görsek diye seni Hakdan dilerdik

Ey bir temsîl-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

12

Çünki sensin, bu asırda Rahmeten li’l-Âlemîn’in cilvesi

Çünki sensin, şimdi Şefîu’l-Müznibîn’in vârisi

اَغِثْنَا یَاغِیَاثَ الْمُسْتَغٖیثٖینْbir duâsı

Ey şu‘le-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

13

Şifâ bulsun şimdi biraz yaramız

Revâc bulsun, geçer olsun paramız

Saç nûrunu, aka dönsün karamız

Ey ziyâ-yı rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

14

Cürmümüzle külhân gibi pür-nârız

Derd elinden hem her gün zâr u zârız

Affet bizi, mâdem hep sana yârız

Ey nûr-u rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

15

Meylimiz yok, yalancı bir dünyaya

Son verdik biz, bid‘alara, riyâya

Kapılmayız öyle kuru hülyaya

Ey bir hakîkat-ı rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

16

Yok bizde cem‘iyet kurma hülyası

Yok başka bir yola gitme sevdâsı

Olduk ancak Nûr’un derdli şeydâsı

Ey derdlilere rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

17

Yollarda bıraktık geçtik dervişi

Attık gönüllerden öyle teşvîşi

Kâfî bu parlayan nûrun güneşi

Ey ma‘kes-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

18

Geçmişiz hep medihlerden, senâdan

Yüz çevirdik servetlerden, gınâdan

Nûr isteriz, geçmeden bu fenâdan

Ey bu asırda rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

161

19

Nûr elinden içeli biz şarabı

Çevirmişiz tatlılığa azâbı

Bir mahbûbun biz de olduk türâbı

Ey bize rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

20

Âşıkların arşa çıkan feryâdı

Ağlatıyor o pâk rûhlu ecdâdı

Allâh için eyle bize imdâdı

Ey muhtâçlara rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

21

Gökler saldı belâ, yer verdi belâ

Sarstı âfâkı bir acı vâveylâ

Rahmet et âleme, ey nûr-u Mevlâ

Ey cilve-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

22

Bir yanda sel var, bir yanda kan akar

Bu belâ ateşi, âlemi yakar

Ağlayan bu beşer hep sana bakar

Ey numûne-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

23

Çevrildi ateşle bu koca dünya

Bir cehennem gibi kaynadı derya

Yetiş imdâda, ey şâh-ı evliyâ

Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

24

Her yangını senin nûrun söndürür

Her bir yeri bir gülşene senin nûrun döndürür

Deccâl’ı da bir gün gelir, elbet öldürür

Ey nûr-u rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

25

Zındıkaya, küfre karşı saldırdın

Gönüllerden kederleri kaldırdın

Bizi nûrun deryasına daldırdın

Ey bîçârelere rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

26

Kaldıramaz sana aslâ kimse el

Bağlıyoruz bizler sana candan bel

Dünyalara sensin ümîd ve emel

Ey ziyâ-yı rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

27

Sen ordu kurmazsın erle uşakla

Savaşmazsın öyle, topla, bıçakla

Nûrunla şu asrı tutup kucakla

Ey şimdi rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

28

Bitsin de bu korkunç tûfân-ı şedîd

Açılsın yepyeni bir devr-i mes‘ûd

On sekiz bin âlem eylesin hep îyd

Ey ehl-i Kur’ân’a rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

162

29

Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet

Fakat sensin bugün âleme rahmet

Boğacaksın onu nûrunla elbet

Ey bir rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

30

Kızıl ejder yuvamıza girmesin

Zehirli eli yakamıza ermesin

Karşı durup nûrun fırsat vermesin

Ey seyf-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

31

Kara duman üstümüzden dağılsın

Kızıl alev sönüp âlem ayılsın

Bu zaferin haşre kadar anılsın

Ey zülfikār-ı rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

32

O soydandır, nice canlar yakanlar

O soydandır, evler, barklar yıkanlar

O soydandır, sana kînle bakanlar

Ey huccet-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

33

Ma‘sûmların kanlarını içerler Ebû Cehilleri,

Nemrûdları geçerler

Ölümlerden ölümleri seçerler

Ey şimdi bir rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

34

Bir mikrop ki, ciğerleri dişliyor

Kanımızla kendisini besliyor

Temiz yurdu telvîs edip pisliyor

Ey bir eczâhâne-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

35

Gāzîlerin, fâtihlerin konağı

Seyyidlerin, serverlerin otağı

Bu vatandır, şehîdlerin yatağı

Ey cilve-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

36

O şehîdin ala dönmüş kefeni

Miskler kokar, güle benzer bedeni

Öper melekler de o nûrlu na‘şını

Ey numûne-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

37

Kur’ân diyor, ölmemiştir, diridir

Her birisi Hakkın arslan eridir

Türbeleri, yürekleri titretir

Ey âyîne-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

38

Armağansın çünki asıl millete

Düşmeyelim bir gün bile zillete,

Götür bizi, şânlı büyük devlete

Ey misâl-i rahmet-i âlem Risâletü’n-Nûr

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç