Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 149
[Otuz Birinci Söz’ün Dördüncü Esası]
[Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir?]
Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-yı ma‘neviye olan Mi‘râc’ın beş yüzden fazla meyvelerinden numûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
Birinci Meyve: Erkân-ı îmâniyenin hakāikini göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek, kâinâta ve beşere öyle bir hazîne ve bir nûr-u ezelî ve ebedî hediye getirmiştir ki: şu kâinâtı perişan, fânî, karmakarışık bir vaz‘iyet-i mevhûmeden çıkarıp, o nûr ve o meyve ile o kâinâtı kudsî mektûbât-ı Samedâniye ve güzel âyîne-i cemâl-i Ehadiye vaz‘iyeti olan hakîkatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.
Hem o nûr ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakîr, hâcâtı hadsiz, a‘dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekāsız bir vaz‘iyet-i dalâletkârâneden o insanı o nûr ve o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvîmde bir mu‘cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektûbât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd-i hâssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halîl’i ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve cennet-i bâkiyesine nâmzed bir misâfir-i azîzi sûret-i hakîkîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.
İkinci Meyve: Sâni‘-i Mevcûdât ve Sâhib-i Kâinât ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyet’in başta namaz, esâsâtını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyâtı anlamak, o kadar merâk-âver ve saadet-âverdir ki, ta‘rîf edilmez. Çünki herkes, büyükçe bir velî ni‘metini yâhûd muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeştir ve anlasa ne kadar memnûn olur, temennî eder ki, Keşke bir vâsıta-i muhâbere olsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor? Anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim, der. Acaba bütün mevcûdât kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, onun cemâl ve kemâline nisbeten zaîf bir gölge ve her anda nihâyetsiz cihetlerle ona muhtâç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyâtını ve arzularını anlamak husûsunda hâhişger ve merâk-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
SAYFA 150
İşte Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebed’in marziyâtını doğrudan doğruya mi‘râc semeresi olarak hakkalyakîn işitmiş ve getirip beşere hediye etmiştir. Evet, beşer kamerdeki hâli anlamak için ne kadar merâk eder ki: biri gitse, dönüp haber verse, hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki kamer, öyle bir Mâlikü’l-Mülk’ün memleketinde geziyor ki: kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder. Küre-i arz pervâne gibi şemsin etrafında uçar. Şems binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl’in bir misâfirhânesinde mumdârlık eder.
İşte o Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib-i san‘atını ve âlem-i bekādaki hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemâl-i merâk ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve: Saâdet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, mi‘râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş; ve Rahmân-ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş; ve saâdet-i ebediyeyi kat‘iyen hakkalyakîn anlamış; saâdet-i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, bîçâre cin ve ins kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaz‘iyet-i mevhûme-i cânhırâşânede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdâr olduğu ve i‘dâm ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-âver olduğu ta‘rîf edilmez. Bir adama i‘dâm edileceği anda, onun affıyla kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. İşte bütün cin ve ins adedince böyle sürûrları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve: Rü’yet-i Cemâlullâh meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece lezîz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyâs edebilirsin. Yani her kalb sâhibi bir insan zîcemâl, zîkemâl, zî-ihsân bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına nisbeten tezâyüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir def‘a
SAYFA 151
görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki bütün mevcûdâtta ki cemâl ve kemâl ve ihsân, onun cemâl ve kemâl ve ihsânına nisbeten, küçük birkaç lemeâtın güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihâyetsiz bir muhabbete lâyık ve nihâyetsiz bir iştiyâk ve nihâyetsiz rü’yete elyak bir Zât-ı Zülcelâl Ve’l-kemâl’in saâdet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-âver ve medâr-ı sürûr ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu, insan isen anlarsın.
Beşinci Meyve: İnsan kâinâtın kıymetdâr bir meyvesi ve Sâni‘-i Kâinât'ın nâzdâr sevgilisi olduğu mi‘râc ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zaîf bir hayvan ve âciz bir zîşuûr olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki kâinâtın bütün mevcûdâtı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürûr-u mes‘ûdiyetkârâne veriyor ki, tasvîr edilmez. Çünki âdî bir nefere denilse: Sen müşîr oldun. Ne kadar memnûn olur.
Hâlbuki fânî, âciz bir hayvan, zevâl ve firâk sillesini dâimâ yiyen bîçâre insana birden: Ebedî, bâkî bir cennette Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayâl sür‘atinde, rûhun vüs‘atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtünde tenezzühe, seyerâna ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saâdet-i ebediyede rü’yet-i cemâline de muvaffak olursun, denildiği vakit, insaniyeti sukūt etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve sürûru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
Şimdi makam-ı istimâ‘da olan zâta deriz ki: İlhâd gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsîl ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
Meselâ, senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı. Her taraf müdhiş cenazelerle dolu, İşitilen sesler yetîmlerin ağlayışı, mazlûmların vâveylâsıdır. İşte biz şöyle bir vaz‘iyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile bize yabancı olanlar ahbâb şekline girseler, düşman gördüğümüz kimseler kardeşler sûretine
SAYFA 152
dönseler, o müdhiş cenazeler huşû‘ ve huzû‘da, zikir ve tesbîhde birer ibâdetkâr şeklinde görünseler; o yetîmâne ağlayışlar senâkârâne Yaşasınlar hükmüne girse; ve o ölümler ve o soymaklar, gārâtlar terhîsât sûretine dönse; kendi sürûrumuzla beraber, herkesin sürûruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrûrâne olduğunu, elbette anlarsın.
İşte Mi‘râc-ı Ahmediye'nin aleyhissalâtü vesselâm bir meyvesi olan nûr-u îmândan evvel, şu kâinâtın mevcûdâtı, nazar-ı dalâletle bakıldığı vakit yabancı, muzır, müz‘ic, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firâk ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu hâlde ve dalâletin öyle tasvîr ettiği hengâmda; meyve-i mi‘râc olan hakāik-i erkân-ı îmâniye, nasıl mevcûdâtı sana kardeş ve dost ve Sâni‘-i Zülcelâl’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zevâl bir nevi‘ terhîs ve vazîfeden âzâd etmek; ve sadâlar birer tesbîhât hakîkatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakîkati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözler’e bak.
İkinci Temsîl: Senin ile biz, sahrâ-yı kebîr gibi bir mevki‘deyiz. Kum denizi fırtınasında gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmîsiz, aç susuz, me’yûs ve ümidsiz bir vaz‘iyette olduğumuz dakîkada birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misâl bir yerde istikbâlimiz te’mîn edilmiş, gāyet merhametkâr bir hâmîmiz bulunmuş, yiyecek ve içecek her şey ihzâr edilmiş bir yerde bizi bıraksa, ne kadar memnûn oluruz, bilirsin.
İşte o sahrâ-yı kebîr, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisât içinde harekât-ı zerrât ve seyl-i zaman tahrîkiyle çalkanan mevcûdât ve bîçâre insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dâğdâr olan istikbâli, müdhiş zulümât içinde olduğunu, nazar-ı dalâletle görüyor. Feryâdını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihâyetsiz aç, nihâyetsiz susuzdur.
İşte semere-i Mi‘râc olan marziyât-ı İlâhiye ile şu dünya, gāyet Kerîm bir zâtın misâfirhânesi; insanlar dahi
SAYFA 153
onun misafirleri, me’mûrları; istikbâl dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saâdet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
Makam-ı istimâ‘da olan zât diyor ki: Cenâb-ı Hakk’a yüz binlerle hamd ve şükür olsun ki, ilhâddan kurtuldum, tevhîde girdim, tamamıyla inandım ve kemâl-i îmânı kazandım.
Biz de deriz: Ey kardeş Seni tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk bizleri Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şefâatine mazhar eylesin. Âmîn.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَٓاءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَجْمَعٖینَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْیَٓا اِلٰٓی اٰخِرِ الْمَحْشَرِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّٓا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ رَبَّنَٓا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هدَیْتَنَا رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَٓا اِنَّكَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 154
[DÖRDÜNCÜ ŞU‘]
Bu risâle, ma‘nen ve rütbeten Beşinci Lem‘adır. Sûreten ve makamen, Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Birinci Lem‘ası’nın kıymetdâr Dördüncü Şuâ‘ı dır. Ve Âyet-i Hasbiye’nin mühim bir nüktesidir.
İhtâr: Risâle-i Nûr, sâir kitaplara muhâlif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişâf eder. Hususan bu risâlenin Birinci Mertebesi çok kıymetdâr bir hakîkat olmakla beraber, çok ince ve derindir. Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsûs gāyet ehemmiyetli bir muhâkeme-i hissî ve gāyet rûhlu bir muâmele-i îmânî ve gāyet gizli bir mükâleme-i kalbî sûretinde, mütenevvi‘ ve derin derdlerime şifâ olarak tebârüz etmiştir. Bana tam tevâfuk eden tam hissedebilir. Yoksa, tam zevk edemez.
[Dördüncü Şuâ`ın yalnız Birinci Mertebesi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ
Bir zaman ehl-i dünyâ beni her şeyden tecrîd ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Hem ihtiyârlık zamanımda kısmen teessürâttan gelen beş nevi‘ hastalıklara giriftâr olmuştum. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risâle-i Nûr’un teselli verici envârına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve rûhumu aradım, gördüm ki;
Gāyet kuvvetli bir aşk-ı bekā ve şedîd bir muhabbet-i vücûd ve büyük bir iştiyâk-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr, bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ o bekāyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
Dil bekāsı, hak fenâsı istedi mülk-ü tenim. Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân bî-haber. : Me’yûsâne başımı eğdim. Birden حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyeti imdâdıma geldi, dedi: Beni dikkatle oku Ben de günde beş yüz def‘a okudum. Benim için aynelyakîn sûretinde inkişâf eden çok kıymetdâr envârından bir kısmını ve yalnız dokuz nûrunu ve mertebesini icmâlen yazıp, eskiden aynelyakîn ile değil, belki ilmelyakîn ile bilinen tafsîlâtını Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum.
SAYFA 155
Birinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı bekā, bendeki bekāya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbûb olan kemâl-i mutlak sâhibi, Zât-ı Zülkemâl ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımdaki o Kâmil-i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekāsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekāsına âşık olmuştu. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevk ettim ki;
Bekāmın lezzet ve saâdeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna îmânımda ve iz‘ânımda ve îkānımda vardır. Çünki onun bekāsıyla benim için lâyemût bir hakîkat tahakkuk eder. Zîrâ benim mâhiyetim hem bâkî, hem sermedî bir ismin bir gölgesi olur, daha ölmez ve şuûr-u îmânî ile takarrur eder.
Hem şuûr-u îmânî ile mahbûb-u mutlak olan kemâl-i mutlakın varlığı bilinmekle, şedîd ve fıtrî olan muhabbet-i zâtî tatmîn edilir. Hem Bâkî-i Sermedî’nin bekāsına ve varlığına âit o şuûr-u îmânî ile kâinâtın ve nev‘-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup, zevk ve lezzetini alır.
Hem o şuûr-u îmânîyle o Bâkî-i Sermedî’ye bir intisâb ve o intisâb-ı îmânî ile umûm mülküne bir münâsebetdârlık peydâ olur. Ve o münâsebet-i intisâbî ile hadsiz bir mülke bir nevi‘ mâlikiyet gibi îmân gözüyle bakar, ma‘nen istifâde eder.
Hem o şuûr-u îmânîyle ve o intisâb ve münâsebet ile umûm mevcûdâta bir alâka, ve bir nevi‘ ittisâl peydâ eder. O hâlde, ikinci derecede vücûd-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücûd, o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâka ve ittisâl cihetinde, güyâ onun bir nevi‘ varlığıdır gibi var olur. Varlığa karşı fıtrî aşk teskîn edilir.
Hem o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâkadârlığı cihetiyle bütün ehl-i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O hâlde Bâkî-i Sermedî’nin varlığıyla ve bekāsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zâyi‘ olmadıklarını bilmekle, takdîr ve tahsîn ile merbût ve dost olduğu, hadsiz dostlarının bekāları ve devâm-ı kemâlâtları, o şuûr-u îmânî sâhibine ulvî bir zevk verir.
SAYFA 156
Hem o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâkadârlık ve uhuvvet vâsıtasıyla bütün dostlarımın ki hayâtımı ve bekāmı onların saâdetleri için maa’l-memnûniye fedâ ediyorum, onların mes‘ûdiyetleri ile hadsiz bir saâdet kendimde ve kendinde hissedebilir gördüm. Çünki bir samîmî dostun saâdetiyle, şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu hâlde Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsı ve varlığıyla, başta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashâbı olarak ve umûm sâdâtım ve ahbâbım olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve bütün sâir hadsiz dostlarım i‘dâm-ı ebedîden kurtulduklarını ve bir saâdet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuûr-u îmânî ile hissettim. Ve münâsebet ve alâka ve uhuvvet ve dostluk sırlarıyla onların saâdetleri bana in‘ikâs edip, beni saadetlendirdiğini zevk ettim.
Hem o şuûr-u îmânî ile rikkat-i cinsiye ve şefkat-i akrabâ yüzünden gelen hadsiz teellümâttan kurtulup, hadsiz bir zevk-i rûhânî duydum. Çünki hayâtımı ve bekāmı maal-iftihâr onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeye fıtraten arzu ettiğim, başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün nesli ve nesebî ve ma‘nevî akrabalarım, Bâkî-i Hakîkî’nin bekāsıyla ve varlığıyla mahvdan ve ademden ve i‘dâm-ı ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup, o hadsiz rahmetine mazhariyetlerini şuûr-u îmânî ile hissettim. Ve medâr-ı gam ve elem olan cüz’î ve te’sîrsiz şefkatime bedel, nihâyetsiz bir rahmet, onlara nezâret ve onları himâye ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide, veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevklendiği gibi; ben de o bütün şefkat ettiğim zâtların o rahmetin himâyeti altındaki necâtlarıyla ve istirâhatleriyle zevklendim ve ferahlandım ve çok derin şükrettim.
Hem o şuûr-u îmânî ile, netice-i hayatım ve sebeb-i saadetim ve vazîfe-i fıtratım olan Resâilü’n-Nûr dahi mahivden, fâidesiz kalmaktan ve ma‘nen kurumaktan kurtulduklarını ve meyvedâr bâkî kalacaklarını, o intisâb-ı îmânî ile bildim, hissettim, kanâat getirdim. Kendi bekāmın lezzetinden çok ziyâde bir ma‘nevî lezzet duydum, tam hissettim. Çünki îmân ettim ki: Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsı ve varlığıyla Resâilü’n-Nûr, yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolmuyor. belki hadsiz zîşuûr mahlûkātın