TILSIMLAR

12

Elhâsıl: Hazîne-i rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.

(اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهٖ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖینَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ)

سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

[ON BİRİNCİ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَالشَّمْسِ وَضُحٰیهَا وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰیهَا وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰیهَا وَالَّیْلِ اِذَا یَغْشٰیهَا وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰیهَا وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰیهَا وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا الٰی اخرە

Ey kardeş, Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammâsını ve hakîkat-i salâtın rumûzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak.

Bir zaman bir sultân varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri varmış. Hem o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas, zümrüd bulunuyormuş. Hem gizli pek acâib defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanâyi‘-i garîbede pek çok mahâreti varmış. Hem hesapsız fünûn-u acîbeye ma‘rifeti ve ihâtası varmış. Hem nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı varmış.

Her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultân-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın. İçinde sergiler dizsin. , nâsın enzârında hem saltanatının haşmetini, hem servetinin şa‘şaasını, hem kendi san‘atının hârikalarını, hem kendi ma‘rifetinin garibelerini izhâr edip göstersin. , cemâl ve kemâl-i ma‘nevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi, bizzât nazar-ı dekāik âşinâsıyla görsün; diğeri, gayrın nazarıyla baksın.

Bu hikmete binâen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şâhâne bir sûrette dâirelere,

13

menzillere taksîm etti. Hazînelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirdi. Kendi dest-i san‘atının en latîf, en güzel eserleriyle ziynetlendirdi. Fünûn-u hikmetinin en incelikleriyle tanzîm etti, düzeltti. Ve ulûmunun âsâr-ı mu‘cizekârâneleriyle donattı, tekmîl etti.

Sonra her bir taâm ve ni‘metlerinin bütün çeşitlerinden en lezîzlerini câmi‘ sofraları o sarayda kurdu. Her bir tâifeye lâyık bir sofra ta‘yîn etti. Öyle sehâvetkârâne ve öyle san‘atperverâne bir ziyâfet-i âmme ihzâr etti ki, güyâ her bir sofra yüzer sanâyi‘-i latîfenin eserleriyle vücûd bulmuş gibi, kıymetli hadsiz ni‘metleri serdi. Sonra aktâr-ı memleketindeki ahâliyi ve raiyetini seyre ve tenezzühe ve ziyafete da‘vet etti.

Sonra bir yâver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemelâtının ma‘nâlarını bildirerek, onu üstâd ve ta‘rîf edici ta‘yîn etti. Tâ ki sarayın sâni‘ini, sarayın müştemelâtıyla ahâliye ta‘rîf etsin. Ve sarayın nakışlarının rumûzlarını bildirsin. Ve içindeki san‘atlarının işaretlerini öğretsin. Ve derûnundaki manzûm murassa‘larla ve gāyet nizâmlı cevâhirlerle süslenmiş mevzûn nukūş nedir ve ne vecihle saray sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere ta‘rîf etsin. Ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen sultâna karşı rızâsı ve marziyâtı dâiresinde teşrîfât merâsimini bildirip ta‘rîf etsin.

İşte o muarrif üstâdın her bir dâirede birer avenesi bulunuyor. Kendisi en büyük dâirede, şâkirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir teblîğātta bulunuyor, diyor ki:

Ey ahâli Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini sizlere tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyînâtıyla kendini sizlere sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san‘atını takdîr ve işlerini istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz.

Hem bu gördüğünüz ihsânât ile sizlere muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itâat ile ona muhabbet ediniz.

Hem şu görünen in‘âm ve ikrâm ile sizlere şefkatini ve merhametini gösteriyor.

14

Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.

Hem şu kemâlâtın âsârı ile, ma‘nevî cemâlini sizlere göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyâkınızı gösteriniz.

Hem bütün şu gördüğünüz masnûâtın ve müzeyyenâtın üstünde birer mahsûs sikke, birer husûsî hâtem, birer taklîd edilmez turra koymakla, her şey kendisine hâs olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisinin tek ve yektâ, istiklâl ve infirâd sâhibi olduğunu sizlere göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz ve nazîrsiz, bî-hemtâ tanıyınız ve kabûl ediniz. Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsib sözleri seyircilere söyledi.

Sonra giren ahâli iki gürûhaayrıldılar. Birinci gürûh kendini tanımış, aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acâiblere baktılar ve dediler ki: Bunda bir iş var. Hem anladılar ki, beyhûde değil, âdî bir oyuncak değil. Onun için merâk ettiler. Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var? deyip düşünürken,

Birden o muarrif üstâdın asm beyân ettiği nutkunu hatırladılar. Anladılar ki, bütün esrârın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler: اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ یَٓا اَیُّهَا الْاُسْتَاذْ Hakkā ki, şöyle muhteşem sarayın senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse, lütfen bize bildiriniz. Üstâd asm ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler. İyice kabûl edip tam istifâde ettiler. Padişahın marziyâtı dâiresinde amel ettiler.

Onların şu edebli muâmele ve vaz‘iyetleri, o padişahın hoşuna gittiğinden, onları hâs ve yüksek ve güzellikleri tavsîf edilmez diğer bir saraya da‘vet etti. İhsân etti. Hem öyle bir Cevvâd-ı Melîk’e lâyık ve öyle mutî‘ ahâliye şâyeste ve öyle edebli misafirlere münâsib ve öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikrâm etti. Dâimî onları saadetlendirdi.

İkinci gürûh: ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlûb olup, lezzetli taâmlardan başka hiç bir şeye iltifât etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar. Ve o üstâdın asm irşâdâtından ve şâkirdlerinin îkāzâtından kulaklarını tıkadılar.

15

Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzâr edilen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup bağırdılar, çağırdılar. Seyirci misafirleri çok râhatsız ettiler. Sâni‘-i Zîşân’ın düstûrlarına karşı edebsizlikte bulundular. Saray sâhibinin askerleri de onları tutup, öyle edebsizlere lâyık bir hapse attılar.

Ey benimle beraber bu hikâyeyi dinleyen arkadaş Elbette anladın ki, o Hâkim-i Zîşân, bu kasrı şu mezkûr maksadlar için binâ etmiştir. Şu maksadların husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır.

Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz Üstâd'ın asm vücûdudur. Çünki o bulunmazsa, bütün maksadlar beyhûde olur. Çünki anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, ma‘nâsız bir kâğıttan ibâret kalır.

İkincisi: Ahâli o Üstâd’ın asm sözünü kabûl edip dinlemesidir.

Demek vücûd-u üstâd asm, vücûd-u kasrın dâîsidir. Ve ahâlinin istimâı, kasrın bekāsına sebebdir. Öyle ise denilebilir ki: Şu üstâd asm olmasaydı, o Melik-i Zîşân şu kasrı binâ etmezdi. Hem yine denilebilir ki: O üstâdın asm ta‘lîmâtını ahâli dinlemedikleri vakit, elbette o kasır tebdîl ve tahvîl edilecek.

Ey arkadaş Hikâye burada bitti. Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa, bak. Hakîkatin yüzünü de gör.

İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı tebessüm eden yıldızlarla tenvîr edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şark ve garbı günâ-gün çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik-i Zîşân ise, ezel ve ebed sultânı olan bir Zât-ı Mukaddes’tir ki, yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan her şey kendilerine mahsûs lisânlarla o Zât-ı Mukaddes’i takdîs edip, tesbîh ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semâvât ve arzı altı günde yaratarak arş-ı Rubûbiyetinde durup, gece ve gündüzü siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arka sıra döndürüp, kâinât sahîfesinde âyâtını yazan; ve güneş ve ay ve yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret bir Zât-ı Mukaddes’tir.

O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, her birisi kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzîm edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanâyi‘-i garîbe ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin

16

mu‘cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taâmlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin semerât-ı hârikalarına işârettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. Ve orada temsîlde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakîkatte esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerine misâldir. Ve temsîlde gördüğün nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnûât ve mevzûn nukūş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâl’in esmâsına delâlet ederler. Ve o Üstâd ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Avenesi ise, Enbiyâ Aleyhimüsselâm'dır. Ve şâkirdleri ise, evliyâ ve asfiyâdır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde Melâike Aleyhimüsselâm'a işârettir. Temsîlde seyir ve ziyafete da‘vet edilen misafirler ise, şu dünya misâfirhânesinde ins ve cin ile, insanların hizmetkârları olan hayvanlara işârettir. Ve o iki fırka ise, burada birisi ehl-i îmândır ki, kitâb-ı kâinâtın âyâtının müfessirleri olan Kur’ân-ı Hakîm’in şâkirdleridir. Diğer gürûh ise, ehl-i küfür ve tuğyândır ki, nefis ve şeytana tâbi‘ olup, yalnız hayât-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi, belki daha aşağı sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur.

Birinci kafile: olan süedâ ve ebrâr ise, zülcenâheyn olan Üstâd'ı dinlediler. O Üstâd hem abddir. Ubûdiyet noktasında Rabbini tavsîf ve ta‘rîf eder ki, Cenâb-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resûldür, risâlet noktasında Rabbinin ahkâmını, Kur’ân vâsıtasıyla cin ve inse teblîğ eder.

Şu bahtiyar cemâat o resûlü dinleyip, Kur’ân’a kulak verdiler. Kendilerini envâ‘-ı ibâdâtın fihristi olan namaz ile, bir çok makamât-ı âliye içinde çok latîf vazîfelerle telebbüs etmiş gördüler.

Evet, namazın mütenevvi‘ ezkâr ve harekâtıyla işâret ettiği vezâifi, makamâtı mufassalen gördüler. Şöyle ki:

Evvelen: Âsâra bakıp gāibâne muâmele sûretinde saltanat-ı Rubûbiyetinin mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbîr ve tesbîh vazîfesini edâ edip, اللّٰە اكبر dediler.

Sâniyen: Esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin cilveleri olan bedâyiine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle سبحان اللّٰە ve الحمد للّٰە diyerek, takdîs ve tahmîd vazîfesini îfâ ettiler.

17

Sâlisen: Rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihâr edilen ni‘metlerini zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazîfesini edâya başladılar.

Râbian: Esmâ-yı İlâhiyenin definelerindeki cevherleri ma‘nevî cihâzât mîzânlarıyla tartıp bilmek makamında tenzîh ve medih vazîfesine başladılar.

Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektûbât-ı Rabbâniyeyi mütâlaa makamında, tefekkür ve istihsân vazîfesine başladılar.

Sâdisen: Eşyânın yaratılışındaki ve masnûâtın san‘atındaki latîf incelikleri ve nâzenîn güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında, Fâtır-ı Zülcelâl ve Sâni‘-i Zülcemâllerine muhabbet ve iştiyâk vazîfesine girdiler.

Demek kâinâta ve âsâra bakıp gāibâne muâmele-i ubûdiyetle, mezkûr makamâtta, mezkûr vezâifi îfâ ettikten sonra, Sâni‘-i Hakîm’in dahi muâmele ve ef‘âline bakmak derecesine çıktılar ki, hâzırâne bir muâmele-i ubûdiyet sûretinde evvelâ Hâlik-ı Zülcelâl’in kendi san‘atının mu‘cizeleriyle kendini zîşuûra tanıttırmasına karşı hayret içinde bir ma‘rifet ile mukābele ederek سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. Senin ta‘rîf edicilerin bütün masnûâtındaki mu‘cizelerindir, dediler.

Sonra o Rahmân’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı muhabbet ve aşk ile mukābele edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ dediler.

Sonra o Mün‘im-i Hakîkî’nin tatlı ni‘metleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile mukābele edip dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir Meşkûrsün ki, bütün kâinâta serilmiş bütün ihsânâtın açık lisân-ı hâlleri, şükür ve senânı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zemînin yüzüne serpilmiş bütün ni‘metlerin, senin hamd ve medhini i‘lân edip bildiriyorlar. Hem rahmet ve ni‘metin manzûm meyveleri ve mevzûn yemişleri, senin cûd ve keremine şehâdet etmekle senin şükrünü enzâr-ı mahlûkāt önünde ibkā ediyorlar.

18

Sonra şu kâinât yüzlerinde değişen mevcûdât aynalarında cemâl ve celâlinin, kemâl ve kibriyâsının izhârına karşı اللّٰە اكبر deyip ta‘zîm içinde bir acz ile rükû‘a gidip, mahviyet içinde muhabbet ve hayretle secde edip mukābele ettiler.

Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr ve ihtiyâçlarını izhâr edip, duâ edip istemekle mukābele edip وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ dediler.

Sonra o Sâni‘-i Zülcelâl’in kendi san‘atının latîflerini ve hârikalarını ve antikalarını sergilerle teşhîrgâh-ı en‘âmda neşrine karşı ما شاء اللّٰە deyip takdîr ederek, Ne güzel yapılmış deyip istihsân ederek, بارك اللّٰە deyip müşâhede etmek, آمنّا deyip şehâdet etmekle, Geliniz, bakınız, hayrân olarak حَیَّ عَلَی الْفَلَاحِ deyip herkesi şâhid tutmakla mukābele ettiler.

Hem o Sultân-ı Ezel ve Ebed’in kâinâtın aktârında kendi rubûbiyetinin saltanatını i‘lân ve vâhidiyetinin izhârına karşı tevhîd ve tasdîk edip سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاdiyerek, itâat ve inkıyâd ile mukābele ettiler.

Sonra Rabbü’l-Âlemîn’in ulûhiyetinin izhârına karşı, zaaf içinde aczlerini ve ihtiyâç içinde fakrlarını i‘lândan ibâret olan ubûdiyetle ve ubûdiyetin hulâsası olan namazla mukābele ettiler.

Daha bunlar gibi gûnâ-gûn ubûdiyet vazîfeleriyle şu dâr-ı dünyâ denilen mescid-i kebîrinde farîza-i ömürlerini ve vazîfe-i hayatlarını edâ edip ahsen-i takvîm sûretini aldılar. Bütün mahlûkāt üstünde öyle bir mertebeye çıktılar ki, yümn-ü îmân ile, emn-i emânet ile mücehhez emîn bir halîfe-i arz oldular.

Ve şu meydân-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihândan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onların îmânlarına mükâfât olarak saâdet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak dârusselâm'a da‘vet ederek öyle bir ikrâm etti ve edecek ki, hiç gözler görmemiş ve kulaklar işitmemiş ve kalb-i beşere hutûr etmemiş bir sûrette, gāyet parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti. Ve onlara ebediyet ve bekā verdi.

Çünki ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkları ve âyinedâr âşıkları, elbette bâkî kalıp ebede gidecektir. İşte Kur’ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hakk bizleri onlardan eylesin. Âmîn Âmîn Âmîn.

19

Ama füccâr ve eşrâr olan diğer gürûh ise, hadd-i bülûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukābele edip ve bütün ni‘metlerine karşı küfrân ile mukābele ederek ve bütün mevcûdâtı kıymetsizlik ile kâfirâne bir ithâm ile tahkîr ettiler. Ve bütün esmâ-yı İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukābele ettiklerinden, az vakitte nihâyetsiz bir cinâyet işlediler. Nihâyetsiz bir azâba müstehak oldular. Evet, insana sermâye-i ömür ve cihâzât-ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir.

Ey sersem nefsim ve ey pür-heves arkadaşım Âyâ, zannediyor musunuz ki, vazîfe-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhâfaza-i nefis etmektir? Ayıb olmasın, batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yâhûd zannediyor musunuz ki, hayatınızın makinesinde derc edilen şu nâzik letâif ve ma‘neviyât ve şu hassâs a‘zâ ve âlât ve şu muntazam cevârih ve cihâzât; ve şu mütecessis havâs ve hissiyâtın gāye-i yegānesi, şu hayât-ı fâniyede nefs-i rezîlenin hevesât-ı süfliyesinin tatmîni için isti‘mâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ Belki vücûdunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhâli iki esastır.

Birincisi: Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin bütün ni‘metlerinin her bir çeşitlerini size ihsâs ettirip, şükrettirmekten ibârettir. Siz de hissedip, şükür ve ibâdetini etmelisiniz.

İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin bütün tecelliyâtının aksâmını birer birer size o cihâzât vâsıtasıyla bildirip, tanıttırmaktır. Siz de tatmakla tanıyarak îmân getirmelisiniz.

İşte bu iki esas üzerine kemâlât-ı insaniye neşv ü nemâ bulur. Bununla insan, insan olur.

İnsaniyetin cihâzâtı hayvan gibi hayât-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsîl sırrıyla bak.

Meselâ bir zât, bir hizmetçisine yirmi altın verdi. Tâ mahsûs kumaştan kendisine bir kat libâs alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a‘lâsından mükemmel bir libâs aldı, giydi. Sonra o zât, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebîne koydu, ticarete gönderdi. Şimdi aklı başında olan bilir ki, o sermaye, bir kat libâs almak için değildir. Çünki evvelki hizmetkâr yirmi altın ile en a’lâ bir kumaştan bir kat libâs almış olduğundan, elbette bu bin altın, bir kat libâsa

20

sarf edilmez. Şâyet bu ikinci hizmetkâr cebîne konulan kâğıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libâs için verse, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libâsından elli derece daha aşağı bir libâs alsa, elbette o hâdim, nihâyet derecede ahmaklık etmiş olacağı için, şiddetle ta‘zîb ve hiddetle te’dîb edilecektir.

Ey nefsim ve ey arkadaşım Aklınızı başınıza toplayınız. Sermâye-i ömrünüzü ve isti‘dâd-ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniyeye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz hâlde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.

Ey gāfil nefsim Senin hayatının gāyesini ve hayatının mâhiyetini, hem hayatının sûretini, hem hayatının sırr-ı hakîkatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâlî dokuz emirdir.

Birincisi: Senin vücûdunda konulan duygular terâzileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihâr edilen ni‘metleri tartmaktır ve küllî şükürdür.

İkincisi: Senin fıtratında vaz‘ edilen cihâzâtın anahtarları ile esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır. Zât-ı Akdes-i İlâhî'yi o esmâ ile tanımaktır.

Üçüncüsü: Şu teşhîrgâh-ı dünyâda, mahlûkāt nazarında esmâ-yı İlâhiyenin sana taktıkları garîb san‘atlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhîr ve izhâr etmektir.

Dördüncüsü: Lisân-ı hâl ve lisân-ı kālinle hâlikının dergâh-ı rubûbiyetine ubûdiyetini i‘lân etmektir.

Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle, padişahının iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-yı İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip, o Şâhid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhûd ve işhâdına görünmektir.

21

Altıncısı: Zevilhayat olanların tezâhürât-ı hayatiye denilen Hâliklarına tahiyyâtlarını ve rumûzât-ı hayatiye denilen Sâni‘lerine tesbîhâtlarını ve semerât ve gāyât-ı hayatiye denilen Vâhibü’l-Hayat’a arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşâhede etmek, tefekkürle görüp şehâdetle göstermektir.

Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irâde gibi sıfat ve hâllerinden küçük numûnelerini vâhid-i kıyâsı ittihâz ile, Hâlik-ı Zülcelâl’in sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini bu ölçülerle bilmektir. Meselâ sen, cüz’î iktidârın ve cüz’î ilmin ve cüz’î irâden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hânenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.

Sekizincisi: Şu âlemin mevcûdâtının her birisinin kendisine mahsûs bir dil ile Hâlik’ının vahdâniyetine ve Sâni‘inin rubûbiyetine dâir ma‘nevî sözlerini fehmetmektir.

Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyâcın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyâcın envâı mikdârınca, taâmın lezzet ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihâyetsiz aczin ve fakrın ile nihâyetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecâtını fehmetmelisin.

İşte senin hayatının gāyeleri, icmâlen bunlar gibi emirlerdir. Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâlî şudur:

1: Esmâ-yı İlâhiyeye âit garâibin fihristi. 2 Hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyenin bir mikyâsı. 3 Hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzânı. 4 Hem bu âlem-i kebîrin bir listesi. 5 Hem şu kâinâtın bir haritası. 6 Hem şu kitâb-ı ekberin bir fezlekesi. 7 Hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi. 8 Hem mevcûdâta serpilen ve evkāta takılan kemâlâtın bir ahsen-i takvîmidir. İşte mâhiyet-i hayatın, bunlar gibi emirlerdir.

22

Şimdi senin hayatının sûreti ve tarz-ı vazîfesi şudur ki: Hayâtın bir kelime-i mektûbedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmetnümâ bir sözdür. Görüp ve işitilip esmâ-yı hüsnâ’ya delâlet eder. İşte hayatının sûreti bu gibi emirlerdir.

Şimdi hayatının sırr-ı hakîkati şudur ki: Tecellî-i ehadiyete ve cilve-i samediyete aynalıktır. Yani bütün âleme tecellî eden esmânın nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e aynalıktır.

Şimdi hayatının saâdet içindeki kemâli ise, senin hayatının aynasında temessül eden Şems-i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuûr olarak ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbinin göz bebeğinde aks-i nûrunu yerleştirmektir.

İşte bu sırdandır ki, seni a‘lâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadîs-i kudsînin meâl-i şerîfi olan مَنْ نَكُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ و زَمٖینْ اَزْ عَجَبْ كُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنٖینْ denilmiştir.

İşte ey nefsim Hayâtın böyle ulvî gāyâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi‘ olduğu hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç-ender-hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsâniyeye ve geçici lezâiz-i dünyeviyeye hayatını sarf edip zâyi‘ edersin. Eğer zâyi‘ etmemek istersen, geçen temsîl ve hakîkate remiz eden وَالشَّمْسِ وَضُحٰیهَا وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰیهَا وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰیهَا وَالَّیْلِ اِذَا یَغْشٰیهَا وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰیهَا وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰیهَا وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا süresindeki kasem ve cevâb-ı kasemi düşünüp amel et.

(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی شَمْسِ سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ نُجُومِ الْهِدَایَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ اَخٖی وَ رُفَقَٓائَحُ وَارْحَمْ وَالِدَیْنَا وَوَالِدَیْهِ وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ)

23

[ON ALTINCI SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ

İtmi’nân-ı nefsime medâr olacak ve zulmeti dağıtacak şu âyetin nûrundan Dört Şuâ‘ı göstermekle, kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.

Birinci Şuâ‘: Ey nefs-i nâdân Diyorsun ki: Ehadiyet-i zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef‘âli ve Vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz umûmiyet-i rubûbiyeti ve Ferdâniyetle şerîksiz şumûl-ü tasarrufâtı ve Mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve Nihâyetsiz ulviyeti ile her şeye yakın olması ve Birliğiyle beraber her işi bizzât elinde tutması hakāik-i Kur’âniyedendir. Kur’ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri, akla tahmîl etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevk edecek bir îzâh isterim.

Elcevab: Mâdem öyledir. İtmi’nân için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm-i Nûr, çok müşkilâtımızı halletmiş. İnşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nûrânî olacak temsîl yolunu ihtiyâr ile, İmâm-ı Rabbânî ra gibi deriz: نَە شَبَمْ نَە شَبْ پَرَ سْتَمْ مَنْ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْسِ مٖی كُویَمْ خَبَرْ temsîl, i‘câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir aynası olduğundan, biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:

Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz’î hakîkî iken, umûmî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ, şems bir cüz’-ü müşahhas iken, eşyâ-yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rûy-u zemîni misâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hatta katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyânın içinde olan yedi renkli elvân-ı seb‘ası, her birisi mukābilindeki eşyâya muhît ve âmm ve şâmil oldukları hâlde, her bir şeffaf şey dahi güneşin timsâliyle

24

beraber harâretini, hem ziyâsını, hem elvân-ı seb‘asını göz bebeğinde saklıyor. Ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.

Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukābil umûm eşyâya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle de her bir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi‘ cilve-i zâtiyesiyle bulunur. Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu mes’eleye medâr olacak Üç Nev‘ine işâret ederiz.

Birincisi: Kesîf maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, aynı değildir. Hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet-i sûriyesinden başka hiç bir hâsiyete mâlik değildir. Meselâ sen aynalar mahzenine girsen, bir Saîd binler Saîd olur. Fakat zîhayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdür. Hayat hâssaları onlarda yoktur.

İkincisi: Maddî nûrânîlerin akisleridir. Şu akis aynı değildir, fakat gayr da değildir. Mâhiyeti tutmuyor. Fakat o nûrânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılır.

Meselâ şems, dünyaya girdi. Her bir aynada aksini gösterdi. O akislerin her birinde güneşin hâssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a bulunur. Farazâ, güneş zîşuûr olsa idi, harâreti ayn-ı kudreti, ziyâsı ayn-ı ilmi, elvân-ı seb‘ası sıfât-ı seb‘ası olsa idi, o vakit o tek ve yektâ bir güneş bir anda her bir aynada bulunur, her birisini kendisine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni‘ olmazdı. Her birimizle aynamız vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.

Üçüncüsü: Nûrânî rûhların akisleridir. Şu akis hem haydır, hem ayndır. Fakat aynaların kābiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet-i nefsü’l-emriyesini tamâmen tutmuyor.

Meselâ Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm, Dıhye ra sûretinde huzûr-u Nebevîde bulunduğu anda, huzûr-u İlâhîde haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A‘zam'ın önünde secdeye gider, hem o anda, hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi teblîğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni‘ olmazdı.

İşte şu sırdandır ki: Mâhiyeti nûr ve hüviyeti nûrâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir. Ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir anda görüşür. Birbirine mâni‘ olmaz. Hatta

25

evliyâdan, ziyâde nûrâniyet kesb eden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda bir çok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.

Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler ayna oluyor. Öyle de, rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı ayna hükmüne geçerler. Ve berk ve hayâl sür‘atinde bir vâsıta-i seyr ve seyâhat sûretine geçerler. Ve o rûhânîler hayâl sür‘atiyle o merâyâ-yı nazîfede, o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.

Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhânî gibi madde ile mukayyed nîm-nûrânî masnû‘lar, nûrâniyet sırrıyla bir yerde iken, pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz’î iken, mutlak bir küllî hükmüne geçerler. Bir anda cüz’î bir ihtiyâr ile pek çok işleri yapabilirler.

Acaba maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdîd-i kayd ve zulmet-i kesâfetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umûm envâr ve bütün nûrâniyât onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesîf zılâli; ve umûm mevcûdât ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i misâl nîm-şeffâf bir âyîne-i cemâli ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdes’in irâde-i külliyesi ve kudret-i mutlakası ve ilm-i muhîtle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef‘âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetten hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır gelebilir? Hangi şey ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi şahsiyet, külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir?

Evet, nasıl güneş kayıtsız nûru ve maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gāyet uzaksın. Ona yanaşmak için, çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdetâ ma‘nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilirsin. Ve perdesiz güneşle görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl ve Cemîl-i Zülkemâl, sana gāyet yakındır. Sen ondan gāyet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakîkate tatbîke çalış.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç