Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 40
[On Birinci Kelime]
وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ Yani dâr-ı fânîden dâr-ı bâkîye dönülecek. Ve Kadîm-i Bâkî’nin makarr-ı saltanat-ı ebedîsine gidilecek. Ve kesret-i esbâbdan Vâhid-i Zülcelâl’in dâire-i kudretine gidilecek. Dünyadan âhirete geçilecek. Merciiniz onun dergâhıdır. Melceiniz onun rahmetidir ve hâkezâ.
Şu kelimenin bunlar gibi ifade ettiği pek çok hakîkatler var. Şu hakîkatlerin içinde saâdet-i ebediye ile cennete döneceğinizi ifade eden hakîkat ise, Onuncu Söz’ün on iki burhân-ı kat‘iyy-i yakîniyle ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün pek çok delâil-i kātıayı tazammun eden altı esasıyla o derece kat‘î isbat edilmiştir ki, başka beyâna hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin ertesi sabah yeniden tulû‘ edeceği kat‘iyetinde o iki söz isbat etmişler ki: Şu dünyanın ma‘nevî güneşi olan hayat dahi, harâb-ı dünyâ ile gurûb ettikten sonra, haşrin sabâhında bâkî bir sûrette tulû‘ edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saâdet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekāvet-i ebediyeye mazhar olacaktır.
Mâdem Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözler bu hakîkati kemâliyle isbat etmişler, sözü onlara havâle edip, yalnız deriz ki:
Sâbık beyânâtta kat‘î isbat edildiği üzere, nihâyetsiz bir ilm-i muhît ve hadsiz bir irâde-i külliye ve nihâyetsiz bir kudret-i mutlaka sâhibi olan şu kâinâtın Sâni‘-i Hakîm’i ve şu insanların Hâlik-ı Rahîm’i, bütün semâvî kitapları ve fermanlarıyla cenneti ve saâdet-i ebediyeyi nev‘-i beşerin ehl-i îmânına va‘d etmiştir. Mâdem va‘d etmiştir, elbette yapacaktır.
Çünki va‘dinde hulf etmek, ona muhâldir. Çünki va‘dini îfâ etmemek, gāyet çirkin bir noksândır. Kâmil-i Mutlak, noksândan münezzeh ve mukaddestir. Va‘d ettiğini yapmamak, ya cehlindendir veya aczindendir. Hâlbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Küll-i Şey hakkında cehil ve acz muhâl olduğundan, hulf-ü va‘d dahi muhâldir.
Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve ehl-i îmân, mütemâdiyen o Rahîm ve Kerîm’den, va‘d ettiği saâdet-i ebediyeyi ricâ edip yalvarıyorlar ve niyâz edip istiyorlar.
Hem bütün esmâ-yı hüsnâ ile beraber istiyorlar.
SAYFA 41
Çünki başta şefkati ve rahmeti, adâleti ve hikmeti ve Rahmân ve Rahîm, Âdil ve Hakîm isimleri ve rubûbiyeti ve saltanatı ve Rab ve Allâh isimleri gibi ekser esmâ-yı hüsnâsı, dâire-i âhireti ve saâdet-i ebediyeyi iktizâ ve istilzâm ederler. Ve tahakkukuna şehâdet ve delâlet ediyorlar. Belki Onuncu Söz’de isbat edildiği gibi, bütün mevcûdât, bütün hakāikiyle dâr-ı âhirete işâret ediyorlar.
Hem fermân-ı a‘zam olan Kur’ân-ı Hakîm, binler âyât ve beyyinâtıyla ve berâhîn-i sâdıka-i kat‘iyesiyle o hakîkati gösteriyor ve ta‘lîm ediyor. Ve nev‘-i beşerin mâbihil iftihârı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm binler mu‘cizât-ı bâhireye istinâd ederek, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle o hakîkati ders vermiş, isbat etmiş, i‘lân etmiş, görmüş ve göstermiş.
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اَهْلِ الْجَنَّةِ فِی الْجَنَّةِ وَاحْشُرْنَا وَوَالِدَیْنَا وَاِخْوَانَنَا وَاَخَوَاتِنَا تَحْتَ لِوَٓائِهٖ وَارْزُقْنَا شَفَاعَتَهُ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ اٰمٖینَ)
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ رَبِّ اشْرَحْ لٖی صَدْرٖی وَیَسِّرْلٖٓی اَمْرٖی وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانٖی یَفْقَهُوا قَوْلٖی رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّٓا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ وَتُبْ عَلَیْنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
[Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi’ne Zeyildir]
(بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ)
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فٖیهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ
Suâl: Sen çok yerlerde demişsin ki: Vahdette nihâyet derecede kolaylık var. Kesrette ve şirkte nihâyet derecede bir müşkilât oluyor. Vahdette vücûb derecesinde bir suhûlet var. Şirkte imtinâ‘ derecesinde bir suûbet var, diyorsun. Hâlbuki gösterdiğin müşkilât ve muhâlât, vahdet tarafında da cereyân eder. Meselâ diyorsun:
SAYFA 42
Eğer zerreler me’mûr olmazlarsa, her bir zerrede, ya bir ilm-i muhît veya bir kudret-i mutlaka bulunacak. Veya hadsiz ma‘nevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise, yüz bin derece muhâldir. Hâlbuki o zerreler me’mûr-u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir. Tâ hadsiz muntazam vazîfelerini yapabilsinler. Bunun hallini isterim.
Elcevab: Çok sözlerde îzâh ve isbat etmişiz ki: Bütün mevcûdât bir tek Sâni‘e verilse, bir tek mevcûd gibi kolay ve suhûletli olur. Eğer müteaddid esbâba ve tabiata isnâd edilse, bir tek sinek semâvât kadar; bir çiçek bir bahar kadar; bir meyve bir bahçe kadar müşkilâtlı ve suûbetli olur. Mâdem şu mes’ele başka sözlerde îzâh ve isbat edilmiş. Onlara havâle edip şurada yalnız üç işaret ile o hakîkate karşı nefsin itmi’nânını te’mîn edecek Üç Temsîl beyân edeceğiz.
Birinci Temsîl: Meselâ şeffaf, parlak bir zerrecik, bizzât kendi başıyla kalsa, bir kibrit başı kadar bir nûr içinde yerleşmez. Ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mâhiyeti mikdârınca bil’asâle, cüz’î, zerre gibi bir nûru olabilir. Fakat o zerrecik güneşe intisâb edip, ona karşı gözünü açıp baksa, o vakit o koca güneşi ziyâsıyla, elvân-ı seb‘asıyla, harâretiyle, hatta mesâfesiyle içine alabilir. Ve bir nevi‘ tecellî-i a‘zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe me’mûr ve mensûb ve mir’ât sayılsa, güneş gibi güneşin icrââtındaki bir kısım cüz’î numûnelerini gösterebilir.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی her bir mevcûd, hatta her bir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse, o vakit her bir zerre, her bir mevcûd, ya bir ilm-i muhît ve kudret-i mutlaka sâhibi olmalı veyâhûd hadsiz ma‘nevî makine ve matbaalar içinde teşekkül etmeli. Tâ ona tevdî‘ edilen acîb vazîfeleri yapabilsin. Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse, o vakit her bir masnû‘ ve her bir zerre ona mensûb olur. Onun me’mûru hükmüne geçer. Şu intisâb, onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisâbla nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hâlik’ının kuvvetiyle, milyonlar def‘a kuvvet-i zâtîsinden fazla işleri ve vazîfeleri o intisâb ve istinâd sırrıyla yapar.
SAYFA 43
İkinci Temsîl: Meselâ iki kardeş var. Birisi cesûr, kendine güvenir. Diğeri hamiyetli, milliyetperverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisâb etmez. Kendi başıyla iş görmek ister. Ve kendi kuvvetinin menba‘larını belinde taşımaya mecbûr olur. Techîzâtını ve cebhânelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muzdardır. O şahsı ve küçük kuvvet mikdârınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder. Fazla bir şey elinden gelmez.
Öteki kardeş ise, kendine güvenmiyor. Ve kendisini âciz ve kuvvetsiz biliyor. Padişaha intisâb etti. Askere kaydedildi. O intisâb ile, koca bir ordu ona nokta-i istinâd oldu. Ve o istinâd ile, arkasında padişahının himmetiyle bir ordunun ma‘nevî kuvveti tahşîd edilebilir bir kuvve-i ma‘neviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlûb ordusu içindeki şâhın büyük bir müşîrine rast geldi. Kendi padişahı nâmına, Seni esîr ediyorum, Gel, der. Esîr eder, getirir.
Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki: Evvelki başıbozuk, kendi menba‘-ı kuvvetini ve techîzâtını kendisi taşımaya mecbûr olduğu için, gāyet cüz’î bir iş görebildi. Şu me’mûr ise, kendi kuvvetinin menba‘ını taşımaya mecbûr değil, belki onu ordu ve padişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline makinesini küçük bir tel ile rabt etmek gibi, şu adam bu intisâb ile kendini o hadsiz kuvvete rabt eder.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisâb etseler, o vakit o intisâb kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle karınca Firavun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar. Sinek, Nemrûd’u gebertip cehenneme atar. Bir mikrop, en cebbâr bir zâlimi kabre sokar. Buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer. Havanın zerresi, bütün çiçeklerin ve meyvelerin ayrı ayrı işlerinde ve teşekkülâtlarında muntazaman güzelce çalışabilir. İşte bütün bu kolaylık, bilbedâhe me’mûriyet ve intisâbdan ileri geliyor. Eğer iş başıbozukluğa dönse ve esbâba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit her şey, cirmi kadar ve şuûru mikdârınca iş görebilir.
Üçüncü Temsîl: Meselâ iki arkadaş var. Hiç görmedikleri bir memleketin ahvâline dâir istatistikli bir nevi‘ coğrafya yazmak istiyorlar. Birisi, o memleketin padişahına intisâb edip telgraf ve telefon
SAYFA 44
dâiresine girer. On paralık bir tel ile kendi telefon makinesini devletin teline rabt eder. Her yer ile görüşür, muhâbere eder, ma‘lûmât alır. Gāyet muntazam ve mükemmel bir coğrafya istatistiğine âit san‘atkârâne bir eser yapar.
Öteki arkadaş ise, ya elli sene mütemâdiyen gezecek ve müşkilâtla heryeri görüp her hâdiseyi işitecek; veyâhûd milyonlarla lirayı sarf edip devletin telgraf ve telefon temdîdâtı kadar ve padişah gibi telgraf ve telefonlara sâhib olacak. Tâ evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی eğer hadsiz eşyâ ve mahlûkāt Vâhid-i Ehad’e verilse, o vakit, o irtibât ile her şey birer mazhar olur. O Şems-i Ezelî’nin tecellîsine mazhariyetle, kavânîn-i hikmetine ve desâtîr-i ilmiyesine ve nevâmîs-i kudretine irtibât peydâ eder. O vakit, havl ve kuvvet-i İlâhiye ile her şeyi görür bir gözü her yere bakar bir yüzü her işe geçer bir sözü hükmünde bir cilve-i Rabbâniyeye mazhar olur. Eğer o intisâb kesilse, o şey bütün eşyâdan dahi inkıtâ‘ eder. Cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. O hâlde bir ulûhiyet-i mutlaka sâhibi olmalı ki, evvelki vaz‘iyette gördüğü işleri görebilsin.
Elhâsıl: Vahdet ve îmân yolunda, vücûb derecesinde bir suhûlet ve kolaylık var. Şirk ve esbâb yolunda, imtinâ‘ derecesinde müşkilât ve suûbet var. Çünki bir vâhid, külfetsiz olarak kesîr eşyâya bir vaz‘iyet verir. Ve bir netîceyi istihsâl eder. Eğer o vaz‘iyeti almayı ve o netîceyi istihsâl etmeyi, o eşyâ-yı kesîreye havâle edilse; o vakit pek çok külfetle ve pek çok hareketlerle ancak o vaz‘iyet alınır ve o netice istihsâl edilir.
Meselâ, Üçüncü Mektûb’da denildiği gibi, semâvât meydanında, şems ve kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şa‘şaalı tesbîhkârâne bir seyerân ve cereyân vermek demek olan câzibedâr, sevimli vaz‘iyet-i semâviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücûd bulması demek olan o ulvî ve hikmetli netice-i arziye, eğer vahdete verilse, o Sultân-ı Ezel kolayca küre-i arz gibi bir neferi, o vaz‘iyet ve o netice için ecrâm-ı ulviyeye kumandan ta‘yîn eder. O vakit,
SAYFA 45
arz, emri aldıktan sonra, me’mûriyet neş’esinden mevlevî gibi zikir ve semâa kalkar. Az bir masrafla o güzel vaz‘iyet hâsıl olur. O mühim netice vücûd bulur.
Eğer arza, Sen dur, karışma denilse, o netice ve o vaz‘iyetin istihsâli de semâvâta havâle edilse; ve vahdetten kesrete ve şirke gidilse, her gün ve her sene binler derece küre-i arzdan büyük olan milyonlar adedince yıldızlar hareket etmek ve milyarlar sene mesâfeyi yirmi dört saatte ve bir senede kestirmek lâzımdır.
Netîce-i Merâm: Kur’ân ve ehl-i îmân, hadsiz masnûâtı bir Sâni‘-i Vâhid’e verir. Doğrudan doğruya her işi ona isnâd eder. Vücûb derecesinde suhûletli bir yolda gider, sevk eder. Ve ehl-i şirk ve tuğyân, bir masnû‘-u vâhidi hadsiz esbâba isnâd ederek imtinâ‘ derecesinde suûbetli bir yolda gider.
Şu hâlde, Kur’ân yolunda, bütün masnûâtla, dalâlet yolunda, bir masnû‘-u vâhid beraberdirler. Hatta belki bütün eşyânın bir vâhidden sudûru, bir vâhidin hadsiz eşyâdan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki bir zâbit, bin neferin tedbîrini bir nefer gibi kolay yapar. Ve bir neferin tedbîri bin zâbite havâle edilse, bin nefer kadar müşkilâtlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.
İşte şu hakîkati, şu âyet-i azîme, ehl-i şirkin başına vuruyor, dağıtıyor.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فٖیهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ یَسْتَوِیَانِ مَثَلاً اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا یَعْلَمُونَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ)
(اَللّٰهُمَّ یَٓا اَحَدُ یَا وَاحِدُ یَا صَمَدُ یَا مَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ یَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَیَا مَنْ هُوَ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ یَا مَنْ بِیَدِهِ الْخَیْرُ یَا مَنْ هُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ یَا مَنْ هُوَ اِلَیْهِ الْمَصٖیرُ)
بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اجْعَلْ مُسْتَنْسِخَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَاَمْثَالَهُ مِنَ الْمُوَحِّدٖینَ الْكَامِلٖینَ وَمِنَ الصِّدّٖیقٖینَ الْمُحَقِّقٖینَ وَمِنَ الْمُؤْمِنٖینَ الْمُتَّقٖینَ اٰمٖینَ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّ اَحَدِیَّتِكَ اجْعَلْ قَلَمَ كَاتِبِ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْحٖیدِ وَقَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَلِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَٓائِقِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 46
[Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ وَكٖیلٌ لَهُ مَقَالٖیدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِیَتِها اِنَّ رَبّٖی عَلٰی صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ
Mukaddeme: Erkân-ı îmâniyenin kutb-u a‘zamı olan îmân-ı billâha dâir Katre Risâlesi’nde, şu mevcûdâtın her birisi, elli beş lisânla Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûduna ve vahdâniyetine delâlet edip şehâdet ettiklerini icmâlen beyân etmişiz. Hem Nokta Risâlesi’nde, Cenâb-ı Hakk’ın delâil-i vücûb ve vahdâniyetinden, her birisi bin burhân kuvvetinde dört burhân-ı küllî zikretmişiz. Hem on iki kadar Arabî risâlelerimde, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb ve vücûdunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat‘î burhânları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tedkîkāta girişmeyeceğiz. Yalnız şu Yirmi İkinci Söz’de Risâle-i Nûr’da icmâlen yazdığım On İki Lem‘ayıîmân-ı billâh güneşinden göstermeye çalışacağız.
Birinci Lem‘a: Tevhîd iki kısımdır. Nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi‘ malları gelse, iki çeşit ile o zâtın malı olduğu bilinir.
Birisi: icmâlî âmiyânedir ki, bu kadar azîm mala ondan başka kimsenin haddi değil ki sâhib olabilsin. Fakat böyle adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sâhib çıkabilir.
İkinci çeşit: odur ki; her malın üstündeki yazıyı okur, her bir top üstündeki turrayı tanır, her bir i‘lân üstündeki mührünü bilir, her şey o zâtındır der. İşte her şey o zâtı ma‘nen gösterdiği gibi, aynen öyle de:
Tevhîd iki çeşittir. Biri Tevhîd-i âmî ve zâhirîdir. Yani Cenâb-ı Hakk birdir. Şerîki ve nazîri yoktur. Bu kâinât onundur.
İkincisi: Tevhîd-i hakîkîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyeti ve nakş-ı hikmeti görmekle, doğrudan doğruya her şeyden onun nûruna karşı bir pencere açar. Onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden
SAYFA 47
çıktığına ve ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde ve mülkünde hiç bir vecihle hiç bir şerîki ve muîni olmadığına, şuhûda yakın bir yakîn ile tasdîk edip îmân getirmektir. Ve bir nevi‘ huzûr-u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu sözde, o hâlis ve âlî tevhîd-i hakîkîyi gösterecek şuâ‘ları göstereceğiz.
Bir nükte içinde bir ihtâr: Ey gāfil esbâbperest Esbâb, bir perdedir. Çünki izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i samedâniyedir. Çünki tevhîd ve celâl öyle ister; ve istiklâli iktizâ ederler. Sebebler, Sultân-ı Ezelî’nin me’mûrlarıdır. Saltanat-ı rubûbiyetin icrââtçıları değillerdir. Belki o sebebler, o saltanatın dellâllarıdırlar. Ve o rubûbiyetin temâşâger nâzırlarıdırlar. O me’mûrlar ve o vâsıtalar, kudretin izzetini ve rubûbiyetin haşmetini izhâr içindirler. Tâ umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakrpîşe insanî bir sultân gibi, acz ve ihtiyâç için me’mûrları şerîk-i saltanat etmiş değildir.
Demek esbâb vaz‘ edilmiş ki, aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhâfaza edilsin. Zîrâ aynanın iki vechi gibi, her şeyin bir mülk ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne benzer. Muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir. Biri melekûttür ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve zâhir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfî hâlât vardır. Esbâb, o hâlâta hem merci‘, hem medâr olmak için vaz‘ edilmiştir. Fakat melekûtiyet ve hakîkat cânibinde, her şey şeffaftır, güzeldir. Kudretin bizzât mübâşeretine münâsibdir. izzetine münâfî değildir. Onun için esbâb sırf zâhirîdir. melekûtiyette ve hakîkatte te’sîr-i hakîkîleri yoktur.
Hem esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâların, bâtıl i‘tirâzların Âdil-i Mutlak’a tevcîh edilmemesi için, o şekvâlara, o i‘tirâzlara hedef olacak esbâb vaz‘ edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor. Onların kābiliyetsizliğinden ileri geliyor.
Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsîl-i ma‘nevî rivâyet ediliyor ki: Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a demiş ki: Kabz-ı ervâh vazîfesinde ibâdın, yani kulların benden şekvâ edecekler ve bana küsecekler. Cenâb-ı Hakk lisân-ı hikmetle ona demiş ki: Seninle kullarımın ortasında, musîbetler ve hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvâları onlara gitsin, sana küsmesinler.
SAYFA 48
Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecel dahi tevehhüm olunan fenâlıklara merci‘dir. Ve kabz-ı ervâhta hakîkî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm’ın vazîfesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci‘ olmak için, o me’mûriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki,
esbâb, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhîd ve celâl ister ki,
esbâb, ellerini çeksinler te’sîr-i hakîkîden.
İkinci Lem‘a: Bak şu kâinât bostanına, şu zemînin bağına, şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne. Göreceksin ki, bir Sâni‘-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâtda her bir masnû‘ üstünde Hâlik-ı Küll-i Şey’e mahsûs bir sikkesi vardır. Ve her bir mahlûku üstünde Sâni‘-i Küll-i Şey’e hâs bir hâtemi vardır. Ve kalem-i kudretin menşûru olan sahâif-i leyl ü nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakāt-ı mevcûdât üstünde taklîd kabûl etmez bir turra-i garrâsı vardır.
Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan numûne olarak birkaçını zikredeceğiz.
Meselâ, hesapsız sikkelerinden, hayat üstünde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki, bir şeyden her şey yapar, hem her şeyden bir tek şey yapar. Çünki nutfe suyundan ve hem içilen bir sudan, hesapsız a‘zâ ve cihâzât-ı hayvâniyeyi yapar.
İşte bir şeyi her şey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taâmlardan, o taâm hayvânî olsun, nebâtî olsun o müteaddid maddeleri, hâs bir cisme kemâl-i intizâm ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesc eden ve ondan basît cihazları yapan, elbette bir Kadîr-i Küll-i Şey’ ve Alîm-i Mutlak’tır. Evet, Hâlik-ı Mevt ve Hayat şu destgâh-ı dünyâda, hikmetiyle hayatı öyle bir kanun-u emrî-i mu‘ciz-nümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbîk ve icrâ etmek, ancak bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir zâta mahsûstur.
İşte aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamışsa anlarsın ki, bir şeyi kemâl-i suhûlet ve intizâm ile her şey yapan ve her şeyi kemâl-i mîzân ve nizâm-ı san‘atkârâne ile bir şey yapan, her şeyin Hâlik'ı ve Sâni‘idir. Ve Hâlik-ı Küll-i Şey’e mahsûs bir sikkedir.
SAYFA 49
Meselâ görsen, hârikapîşe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek ve patiska gibi mütenevvi‘ sâir kumaşları, o tek dirhem pamuktan nesc etmekle beraber; helvâ, baklava gibi çok taâmları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki, o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır. bir güzel altın yapar. Elbette kat‘iyen hükmedeceksin ki, o zât, öyle kendine hâs bir san‘ata mâliktir ki, bütün anâsır-ı arziye onun emrine musahhar ve bütün mevâlid-i türâbiye onun hükmüne bakar.
İşte hayâttaki tecellî-i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acîbdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke.
Üçüncü Lem‘a: Bak, şu kâinât-ı seyyâlede, şu mevcûdât-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan her bir zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyûm’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, meselâ şu insan, âdetâ kâinâtın bir misâl-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi, envâ‘-ı âlemin ekser numûnelerini câmi‘dir. Güyâ o zîhayat, bütün kâinâttan gāyet hassâs mîzânlarla süzülmüş bir katredir. Demek şu zîhayatı halketmek ve ona rab olmak, bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutmakla olur.
İşte, eğer aklın evhâmda boğulmamış ise, anlarsın ki; bir kelime-i kudreti olan, meselâ bal arısını ekser eşyâya bir nevi‘ küçük fihrist yapmak; ve bir sahîfede, meselâ insanda şu kitâb-ı kâinâtın ekserî mes’elelerini yazmak; hem bir noktada, meselâ küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını derc etmek; ve bir harfte, meselâ kalb-i beşerde şu âlem-i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek; ve bir mercimek tanesi kadar mevki‘ tutan kuvve-i hâfıza-i insaniyede bir kütübhâne kadar yazı yazdırmak; ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristini o kuvvecikte derc etmek, elbette ve elbette Hâlik-ı Küll-i Şey’e hâs ve bu kâinâtın Rabb-i Zülcelâl’ine mahsûs bir hâtemdir.
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbânîden bir tek hâtem, böyle nûrunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün hâtemlere bakabilsen ve görebilsen, سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰی بِشِدَّةِ ظُهُورِهٖ demeyecek misin?
SAYFA 50
Dördüncü Lem‘a: Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zemînin yüzünde serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnûâta dikkat et Göreceksin ki, her birinin üstünde Şems-i Ezelî’nin taklîd kabûl etmez turraları vardır. Nasıl ki hayâtta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor. ve bir-ikisini gördük. Öyle de, ihyâ üstünde dahi öyle turraları vardır.
Temsîl, derin ma‘nâları fehme yakınlaştırdığından, bir temsîl ile şu hakîkati göstereceğiz. Meselâ güneş, seyyârelerden tut tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar her bir parlak şeyde, şu güneşin misâliyesinden ve in‘ikâsından bir turrası ve güneşe mahsûs bir eser-i nûrânîsi görünüyor. Şâyet o hadsiz şeylerde görünen güneşcikleri, güneşin cilve-i in‘ikâsı ve tecellî-i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit her bir katrede ve ziyâya ma‘rûz her bir cam parçasında ve ışığa mukābil her bir şeffaf zerrecikte, tabîî ve hakîkî bir güneşin vücûdunu bil’asâle kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, gāyet derecede bir dîvâneliğe ve nihâyet derecede bir belâhete düşmektir.
Öyle de, Şems-i Ezelî’nin tecelliyât-ı nûrâniyesinden ihyâ dahi, yani hayat vermek cihetinde dahi, her bir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki; farazâ bütün esbâb toplansalar ve birer fâil-i muhtâr kesilseler, yine o turrayı taklîd edemezler. Zîrâ her biri birer mu‘cize-i kudret olan zîhayatların, yine her biri o Şems-i Ezelî’nin şuâ‘ları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrâkiyesi sûretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acîb san‘at ve o nazm-ı garib-i hikmet ve o tecelli-i sırr-ı ehadiyet, Zât-ı Ehad ve Samed’e verilmediği vakit, her bir zîhayatın, hatta bir sineğin ve bir çiçeğin içinde nihâyetsiz bir kudret-i fâtıra saklandığını ve her şeyi muhît bir ilim bulunduğunu ve kâinâtı idare edecek bir irâde-i mutlaka onda mevcûd olduğunu, belki Vâcibü’l-Vücûd’a mahsûs bâkî sıfatların dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Âdetâ o çiçek ve o sineğin her bir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekeye düşmek îcâb eder.
Zîrâ o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaz‘iyet verilmiş ki; o zerre, cüz’ü olduğu zîhayata bakar.
SAYFA 51
Onun nizâmına göre vaz‘iyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev‘ine bakar gibi, o nev‘in devamına yarayacak her yerde zer‘ etmek ve nev‘inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadâr ve muhtâç olduğu bütün mevcûdâta karşı muâmelâtını ve münâsebât-ı rızkiyesini devam ettirecek bir vaz‘iyet tutuyor. İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak’ın me’mûru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlak’dan kesilse, o vakit o zerreye, her şeyi görür bir göz, her şeye muhît bir şuûr vermek lâzımdır.
Elhâsıl: Şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşcikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine ve in‘ikâsının tecellîsine verilmezse, bir tek güneşe mukābil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir ki, muhâl ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktizâ eder. Aynen bunun gibi, her şey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse, bir tek Allâh’a mukābil nihâyetsiz, belki kâinâtın zerrâtı adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.
Elhâsıl: Her bir zerreden Üç Pencere Şems-i Ezelî’nin nûr-u vahdâniyetine ve vücûb-u vücûduna açılır.
Birinci Pencere: Her bir zerrenin bir nefer gibi askerî dâirelerinin her birinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda ve bunların her birisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazîfesi ve o vazîfeye göre nizâmı dâiresinde bir hareketi olduğu gibi; hem meselâ, senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücûdunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyîn ve sâir a‘sâblarda, hem senin nev‘inde ilâ-âhirihî, birer nisbeti, birer vazîfesi bulunduğunu; ve o zerreciğin bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelî’nin eser-i san‘atı ve me’mûr-u muvazzafı ve taht-ı tedbîrinde olduğunu, kör olmayan gözlere gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki her bir zerre her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyâret edebilir. Hem her çiçeğe, her meyveye girip işleyebilir. Eğer her şeyi gören ve bilen bir Kadîr-i Mutlak’ın me’mûr-u musahharı olmazsa, o serseri zerrenin, bütün meyvelerin ve çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san‘atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâta-i kâmile-i muhîta san‘atını bilmesi lâzım gelir.
İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nûr-u tevhîdin şuâ‘ını
SAYFA 52
gösteriyor. Ziyâyı havaya, mâ'ı türâba kıyâs et. Zâten eşyânın asıl menşe’leri, şu dört maddedir: Müvellidü’l-mâ müvellidü’l-humûza,, karbon, azot unsurlarıdır. Bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdırlar.
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprağı, her bir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe’ olabilir bir kâseye doldursak, bütün dünyadaki her nevi‘ çiçekli ve meyveli nebâtâtın tohumcuklarınıki: o tohumcuklar hayvanâtın nutfeleri gibi ayrı şeyler değildir. nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü’l-mâ müvellidü’l-humûzadan, mürekkeb, mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf ma‘nevî olarak aslının programları içlerine tevdî‘ edilmiştir.
İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, her birisinin hârika cihâzâtıyla eşkâl ve vaz‘iyetiyle zuhûr edeceğine, vukū‘ bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler her bir şeyin her bir hâlini ve vaz‘iyetini bilen; ve her şeye ona lâyık vücûdu ve vücûdun levâzımâtını vermeye kadîr olan; ve kudretine nisbeten her şey kemâl-i suhûletle emrine musahhar olan bir zâtın me’mûru ve emirber bir vazîfedârı olmazlarsa, o toprağın her bir zerresinin içinde, ya bütün çiçekli ve meyveli nebâtât ve ağaçların adedince ma‘nevî fabrikalar ve matbaalar bulunması lâzım gelir ki, o cihâzâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât-ı muhtelifeye menşe’ olabilsin. Veya bütün o mevcûdâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkîlâtına muktedir olacak bir kuvvet, o toprağın her bir zerresine vermek lâzımdır. Tâ bütün onların teşkîlâtına medâr olsun.
Demek Cenâb-ı Hakk’dan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise bin def‘a muhâl içinde muhâl bir hurâfedir.
Fakat me’mûr oldukları vakit çok kolaydır.
Nasıl ki bir sultân-ı azîmin âdî bir neferi, o padişahın nâmıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şâhı esîr edebilir. Öyle de, Ezel Ebed Sultânı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrûd’u yere serer. Bir karınca bir Firavun’un sarayını harâb eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
Hem her bir zerrede, vücûb ve vahdet-i Sânie iki şâhid-i sâdık vardır. Birisi, her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi‘ vazîfeleri kaldırıyor; diğeri, cümûdiyetiyle beraber bir şuûr-u küllî gösteren
SAYFA 53
intizâmperverâne nizâm-ı umûmîye tevfîk-i hareket ediyor. Demek her bir zerre, lisân-ı acziyle Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehâdet eder. كَمَٓا اَنَّ فٖی كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَیْنِ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ فٖی كُلِّ حَیٍّ لَهُٓ اٰیَتَانِ عَلٰٓی اَنَّهُٓ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet, her bir zîhayatta, biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor. Zîrâ bir zîhayat ekser kâinâtta cilveleri görünen esmâyı, birden kendi aynasında gösteriyor. Âdetâ bir nokta-i mihrâkiye hükmünde, Hayy-ı Kayyûm’un tecellî-i İsm-i A‘zam’ını gösteriyor. İşte ehadiyet-i zâtiyenin, Muhyî perdesi altında bir nevi‘ gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i ehadiyeti taşıyor.
Hem o zîhayat, kâinâtın bir misâl-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinât kadar ihtiyâcâtını birden kolaylıkla küçücük dâire-i hayatına yetiştirmesi, samediyet turrasını gösteriyor. Yani o hâl gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, her şeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyânın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşyâ, onun bir teveccühünün yerini tutamaz.
(نَعَمْ یَكْفٖی لِكُلِّ شَیْءٍ شَیْءٌ عَنْ كُلِّ شَیْءٍ وَلَا یَكْفٖی عَنْهُ كُلُّ شَیْءٍ وَلَوْ لِشَیْءٍ وَاحِدٍ)
Hem o hâl gösteriyor ki: onun o Rabbi, hiç bir şeye muhtâç olmadığı gibi, hazînesinden hiç bir şey eksilmez. Ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmez. İşte samediyetin gölgesini gösteren bir nevi‘ turrası.
Demek her bir zîhayatta bir sikke-i ehadiyet, bir de turra-i samediyet vardır. Evet, her bir zîhayat, hayat lisânıyla قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme daha var. Başka bir yerde tafsîl edildiği için burada ihtisâr edildi.
Mâdem şu kâinâtın her bir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği; ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-Vücûd’un vahdâniyetine açıyor. Zerreden tâ şemse kadar tabakāt-ı mevcûdât, Zât-ı Zülcelâl’in envâr-ı ma‘rifetini ne sûretle neşrettiğini kıyâs edebilirsin. İşte ma‘rifetullâhta terakkıyât-ı ma‘neviyenin derecâtını ve huzûrun merâtibini anla ve kıyâs et.
Beşinci Lem‘a: Nasıl ki bir kitap, eğer yazma ve mektûb olsa, onun yazmasına bir kalem kâfîdir. Eğer basma ve matbû‘ olsa, o kitabın hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır. Tâ o kitap tab‘ edilip vücûd bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gāyet ince bir hat ile o kitabın ekserîsi yazılmış ise; Sûre-i Yâsîn, lafz-ı Yâsin’de