
SAYFA 23
[ON ALTINCI SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ
İtmi’nân-ı nefsime medâr olacak ve zulmeti dağıtacak şu âyetin nûrundan Dört Şuâ‘ı göstermekle, kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.
Birinci Şuâ‘: Ey nefs-i nâdân Diyorsun ki: Ehadiyet-i zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef‘âli ve Vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz umûmiyet-i rubûbiyeti ve Ferdâniyetle şerîksiz şumûl-ü tasarrufâtı ve Mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve Nihâyetsiz ulviyeti ile her şeye yakın olması ve Birliğiyle beraber her işi bizzât elinde tutması hakāik-i Kur’âniyedendir. Kur’ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri, akla tahmîl etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevk edecek bir îzâh isterim.
Elcevab: Mâdem öyledir. İtmi’nân için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm-i Nûr, çok müşkilâtımızı halletmiş. İnşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nûrânî olacak temsîl yolunu ihtiyâr ile, İmâm-ı Rabbânî ra gibi deriz: نَە شَبَمْ نَە شَبْ پَرَ سْتَمْ مَنْ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْسِ مٖی كُویَمْ خَبَرْ temsîl, i‘câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir aynası olduğundan, biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz’î hakîkî iken, umûmî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ, şems bir cüz’-ü müşahhas iken, eşyâ-yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rûy-u zemîni misâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hatta katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyânın içinde olan yedi renkli elvân-ı seb‘ası, her birisi mukābilindeki eşyâya muhît ve âmm ve şâmil oldukları hâlde, her bir şeffaf şey dahi güneşin timsâliyle
SAYFA 24
beraber harâretini, hem ziyâsını, hem elvân-ı seb‘asını göz bebeğinde saklıyor. Ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukābil umûm eşyâya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle de her bir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi‘ cilve-i zâtiyesiyle bulunur. Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu mes’eleye medâr olacak Üç Nev‘ine işâret ederiz.
Birincisi: Kesîf maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, aynı değildir. Hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet-i sûriyesinden başka hiç bir hâsiyete mâlik değildir. Meselâ sen aynalar mahzenine girsen, bir Saîd binler Saîd olur. Fakat zîhayat yalnız sensin. Ötekiler ölüdür. Hayat hâssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nûrânîlerin akisleridir. Şu akis aynı değildir, fakat gayr da değildir. Mâhiyeti tutmuyor. Fakat o nûrânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılır.
Meselâ şems, dünyaya girdi. Her bir aynada aksini gösterdi. O akislerin her birinde güneşin hâssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a bulunur. Farazâ, güneş zîşuûr olsa idi, harâreti ayn-ı kudreti, ziyâsı ayn-ı ilmi, elvân-ı seb‘ası sıfât-ı seb‘ası olsa idi, o vakit o tek ve yektâ bir güneş bir anda her bir aynada bulunur, her birisini kendisine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni‘ olmazdı. Her birimizle aynamız vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nûrânî rûhların akisleridir. Şu akis hem haydır, hem ayndır. Fakat aynaların kābiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet-i nefsü’l-emriyesini tamâmen tutmuyor.
Meselâ Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm, Dıhye ra sûretinde huzûr-u Nebevîde bulunduğu anda, huzûr-u İlâhîde haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A‘zam'ın önünde secdeye gider, hem o anda, hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi teblîğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni‘ olmazdı.
İşte şu sırdandır ki: Mâhiyeti nûr ve hüviyeti nûrâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir. Ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir anda görüşür. Birbirine mâni‘ olmaz. Hatta
SAYFA 25
evliyâdan, ziyâde nûrâniyet kesb eden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda bir çok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler ayna oluyor. Öyle de, rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı ayna hükmüne geçerler. Ve berk ve hayâl sür‘atinde bir vâsıta-i seyr ve seyâhat sûretine geçerler. Ve o rûhânîler hayâl sür‘atiyle o merâyâ-yı nazîfede, o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhânî gibi madde ile mukayyed nîm-nûrânî masnû‘lar, nûrâniyet sırrıyla bir yerde iken, pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz’î iken, mutlak bir küllî hükmüne geçerler. Bir anda cüz’î bir ihtiyâr ile pek çok işleri yapabilirler.
Acaba maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdîd-i kayd ve zulmet-i kesâfetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umûm envâr ve bütün nûrâniyât onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesîf zılâli; ve umûm mevcûdât ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i misâl nîm-şeffâf bir âyîne-i cemâli ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdes’in irâde-i külliyesi ve kudret-i mutlakası ve ilm-i muhîtle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef‘âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetten hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır gelebilir? Hangi şey ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi şahsiyet, külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir?
Evet, nasıl güneş kayıtsız nûru ve maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gāyet uzaksın. Ona yanaşmak için, çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdetâ ma‘nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilirsin. Ve perdesiz güneşle görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl ve Cemîl-i Zülkemâl, sana gāyet yakındır. Sen ondan gāyet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakîkate tatbîke çalış.
SAYFA 26
İkinci Şuâ‘: Ey nefs-i bî-hûş Diyorsun ki: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ hem اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَیْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖیعٌ لَدَیْنَا مُحْضَرُونَ gibi âyetler, vücûd-u eşyâ sırf bir emir ile ve def‘î olarak meydana geldiğini; ve اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ hem صُنْعَ اللّٰهِ الَّذٖٓی اَتْقَنَ كُلَّ شَیْءٍ gibi âyetler, vücûd-u eşyâ ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakîk bir san‘atla tedrîcî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfîki nedir?
Elcevab: Kur’ân’ın feyzine istinâden deriz: Evvelâ Münâfât yoktur. Bir kısım öyledir, ibtidâdaki îcâd gibi. Bir kısmı böyledir, mislini iâde gibi.
Sâniyen: Mevcûdâtta meşhûd olan suhûlet ve sür‘at ve kesret ve vüs‘at içinde nihâyet intizâm, gāyet ittikān ve hüsn-ü san‘at ve kemâl-i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücûd-u hakîkatlerine kat‘iyetle şehâdet eder. Öyle ise, şunların hâricinde tahakkukları medâr-ı bahis olması lüzûmsuzdur. Belki, yalnız sırr-ı hikmeti nedir, denilebilir. Öyle ise, biz dahi bir kıyâs-ı temsîlî ile şu hikmete işâret ederiz.
Meselâ, nasıl ki terzi gibi bir san‘atkâr, bir çok külfetler ve mahâretler ile musanna‘ bir şey îcâd eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz çabuk yapabilir. Hatta bazen öyle bir derece suhûlet peydâ eder ki, güyâ emreder, yapılır. Ve öyle kuvvetli bir intizâm kesb eder ki, sâat gibi, güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de, Sâni‘-i Hakîm ve Nakkāş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemelâtıyla beraber bedî‘ bir sûrette yaptıktan sonra cüz’î ve küllî, cüz’ ve küll, her şeye bir model hükmünde bir nizâm-ı kaderî ile bir mikdâr-ı muayyen vermiştir. İşte bak. O Nakkāş-ı Ezelî her bir asrı bir model yaparak, mu‘cizât-ı kudretiyle murassa‘, taze bir âlemi ona giydiriyor. Her bir seneyi ona bir mikyâs ederek havârik-ı rahmetiyle, musanna‘, taze bir kâinâtı o kāmete göre dikiyor. Her bir günü bir satır yaparak, dekāik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.
Hem o Kadîr-i Mutlak her bir asrı, her bir seneyi, her bir günü birer model yaptığı gibi; rûy-u zemîni, her bir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, her bir ağacı birer model yapmıştır. Vakit-be-vakit taze taze birer kâinâtı zeminde
SAYFA 27
kuruyor. Birer yeni dünyayı îcâd ediyor. Birer âlemi alıyor, diğer muntazam birer âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim her bir bağ ve bostanda taze taze mu‘cizât-ı kudretini ve hedâyâ-yı rahmetini gösteren bir kitâb-ı hikmetnümâ yazıyor. Taze taze birer matbaha-i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle-i san‘atnümâ giydiriyor. Her baharda her bir ağaca sündüs-misâl taze bir çarşaf giydiriyor, lü’lü’-misâl yeni bir murassaâtla süslendiriyor. Yıldız-misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
İşte şu işleri nihâyet hüsn-ü san‘atla ve kemâl-i intizâm ile yapan; ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri nihâyet-i hikmet ve inâyet ve kemâl-i kudret ve san‘atla değiştiren zât, elbette gāyet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf onun işine karışmaz. İşte o Zât-ı Zülcelâl’dir ki, şöyle ferman ediyor: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ deyip, hem kemâl-i kudretini i‘lân ediyor, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gāyet sehil ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr-i tekvînîsi kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini; ve bütün eşyâ emrine gāyet musahhar ve münkād olduklarını; ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için îcâdındaki suhûlet-i mutlakayı ifade için sırf bir emirle işler yaptığını Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân ile ferman ediyor.
Hâsıl-ı Kelâm : Bir kısım âyetler eşyâda, hususan bidâyet-i îcâdında gāyet derece hüsn-ü san‘atı ve nihâyet derece kemâl-i hikmeti i‘lân ediyor. Diğer bir kısım âyetler eşyâda, hususan tekrâr-ı îcâdında ve iâdesinde gāyet derecede suhûlet ve sür‘ati, nihâyet derecede inkıyâd ve külfetsizliği beyân ediyor.
Üçüncü Şuâ‘: Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs-i pür-sevdâ Diyorsun ki: بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِیَتِهَا وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِ gibi âyetler nihâyet derecede kurbiyet-i İlâhiyeyi gösteriyor. وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ ve hadîste vârid olan Cenâb-ı Hakk yetmiş bin hicab arkasındadır. Ve Mi‘râc gibi hakîkatler nihâyet derecede bu‘diyetimizi gösteriyorlar. Şu sırr-ı gāmızı fehme takrîb edecek bir îzâh isterim.
SAYFA 28
Elcevab: Öyle ise dinle. Evvelâ Birinci Şuâ‘ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıtsız nûruyla ve maddesiz aksi cihetiyle sana ve senin ruhunun penceresi ve güneşinin aynası olan gözbebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed ve maddede mahbûs olduğun için, ondan gāyet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin. Ve bir nevi‘ cilveleriyle ve cüz’î tecellîleriyle görüşebilirsin. Ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâ‘larına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer güneşin mertebe-i asliyesine yanaşmak ve bizzât doğrudan doğruya güneşin zâtıyla görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib-i külliyeden geçmekliğin lâzım gelir. Âdetâ sen, ma‘nen tecerrüd cihetiyle küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi rûhen inbisât edip, kamer kadar yükselip, bedir gibi mukābil geldikten sonra, bizzât perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaştım diye da‘vâ edebilirsin.
Öyle de, o Celîl-i pür-Kemâl, o Cemîl-i bî-Misâl, o Vâcibü’l-Vücûd, o Mûcid-i Küll-i Mevcûd, o Şems-i Sermed, o Sultân-ı Ezel ve Ebed sana senden yakındır. Sen ondan nihâyetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa, temsîldeki dekāiki tatbîk et.
Sâniyen: Meselâ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی bir padişahın çok isimleri içinde kumandan ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire-i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, tâ yüzbaşıya, tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz’î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet-i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz’î kumandanlık noktasını merci‘ tutar, kumandan-ı a`zamına şu cüz’î cilve-i ismiyle temas eder. ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek ve onunla o ünvân ile görüşmek istese, onbaşılıktan tâ serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek padişah o nefere, ismiyle, hükmüyle, kanunuyla, ilmiyle, telefonuyla, tedbîriyle yakındır. Ve eğer o padişah evliyâ-yı abdâliyeden nûrânî olsa, bizzât huzûruyla gāyet yakındır. Hiç bir şey mâni‘ olup hâil olamaz. Hâlbuki o nefer gāyet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicablar fâsıldır. Fakat padişah bazen merhamet eder, hilâf-ı âdet bir neferi huzûruna alır, lütfuna mazhar eder.
SAYFA 29
Öyle de, emr-i künfeyekûne mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber neferleri hükmünde olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye, her şeyden daha yakın olduğu hâlde, her şey ondan nihâyetsiz derece uzaktır. Onun huzûr-u kibriyâsına perdesiz girmek istenilse, zulmânî ve nûrânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicabdan geçmek, her ismin binler husûsî ve küllî derecât-ı tecellîsinden çıkmak, gāyet yüksek olan tabakāt-ı sıfâtında mürûr edip, tâ İsm-i A‘zam’ına mazhar olan Arş-ı A‘zam’ına urûc etmek, eğer cezb ve lütuf olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
Meselâ sen ona, Hâlık ismiyle yanaşmak istersen, evvelâ senin Hâlik'ın hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlik'ı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların Hâlik'ı ünvânıyla, sonra bütün mevcûdâtın Hâlik'ı ismiyle münâsebetdâr olup yanaşabilirsin. Yoksa zılde kalırsın. Yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun.
İhtâr: Temsîldeki padişah, âciz olduğu için kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtaları koymuştur. Fakat بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ olan Kadîr-i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir. Vâsıtalar sırf zâhirîdirler. Perde-i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret, acz ve iftikār içinde saltanat-ı Rubûbiyetine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değildirler. Şerîk-i saltanat-ı rubûbiyet olamazlar.
Dördüncü Şuâ‘: İşte ey tenbel nefsim Bir nevi‘ Mi‘râc olan namazın hakîkati, sâbık temsîlde bir neferin mahz-ı lütuf olarak huzûr-u şâhaneye kabûl edildiği gibi; senin de mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl’in ve Ma‘bûd-u Cemil-i Zülcelal’in huzûruna kabûlündür. اللّٰە اكبر deyip ma‘nen ve hayâlen veya niyeten iki cihândan geçip, kaydî maddiyâttan tecerrüd edip, bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi‘ huzûra müşerref olup اِیَّاكَ نَعْبُدُ hitâbına herkesin kābiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmeye nâiliyettir. Âdetâ harekât-ı salâtiyede tekrarla اللّٰە اكبر, اللّٰە اكبر demekle kat‘-ı merâtib etmeye ve terakkıyât-ı ma‘neviyeye ve cüz’iyâttan devâir-i külliyeye çıkmaya bir işârettir. Ve اللّٰە اكبر ma‘rifetimiz hâricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir
SAYFA 30
ünvânıdır. Güyâ her bir اللّٰە اكبر, bir basamak-ı mi‘râciyenin kat‘ına alâmettir. İşte şu hakîkat-i salâtın ma‘nen veya niyeten veya tasavvuren veya hayâlen bir gölgesine ve bir şuâ‘ına mazhariyet dahi büyük bir saâdettir.
İşte hacda pek kesretli اللّٰە اكبر denilmesi, bu sırdandır. Çünki hacc-ı şerîf, bil’asâle herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer bir yevm-i mahsûsta ferîk dâiresinde bir ferîk gibi padişahın bayramına gider. ve lütfuna mazhar olur. Öyle de bir hacı ne kadar âmî de olsa, kat‘-ı merâtib etmiş bir velî gibi, umûm aktâr-ı arzın Rabb-i Azîm’i ünvânıyla Rabbisine müteveccihtir. Bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette hac miftâhıyla açılan merâtib-i külliye-i rubûbiyet dürbünüyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i uluhiyet; şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet; ve merâtib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet-i rubûbiyet, اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر ile teskîn edilebilir. Ve onunla o merâtib-i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire i‘lân edilebilir.
Hacdan sonra, şu ma‘nâ-yı ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde bayram namazlarında, yağmur namazlarında, husûf ve küsûf namazlarında, cemâatle kılınan namazlarda bulunur. İşte şeâir-i İslâmiyenin velev sünnet kabîlinden de olsa, ehemmiyeti bu sırdandır.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَٓائِنُهُ بَیْنَ الْكَافِ وَالنُّونِ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ مَظْهَرِ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ وَاِخْوَانِهٖ وَاَتْبَاعِهٖ اٰمٖینَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ
SAYFA 31
[Küçük bir zeyl]
Kadîr-i Alîm ve Sâni‘-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizâm ve intizâmla, kudretini ve hikmetini ve hiç bir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği gibi, şüzûzât-ı kanuniye ile ve âdâtının hârikaları ile ve tagayyürât-ı sûriye ile ve teşahhusâtın ihtilâfâtıyla, zuhûr ve nüzûl zamanının tebeddülüyle, meşîet ve irâdetinde fâil-i muhtâr olduğunu ve ihtiyâr sâhibi olduğunu ve hiç bir kayıt altında olmadığını izhâr edip yeknesak perdesini yırtarak; ve her şey, her anda, her şe’ninde, her şeyinde ona muhtâç ve rubûbiyetine münkād olduğunu i‘lâm etmekle, gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbâbdan Müsebbibü’l-Esbâb’a çevirir. İşte Kur’ân’ın beyânâtı şu esasa bakıyor.
Meselâ, ekser yerlerde bir kısım meyvedâr ağaçlar bir senede meyve verir. Yani rahmet hazînesinden ellerine verilir. o da verir. Öbür sene bütün esbâb-ı zâhiriye hazır iken meyveyi alıp vermiyor.
Hem meselâ sâir umûr-u lâzımeye muhâlif olarak yağmurun evkāt-ı nüzûlü o kadar mütehavvildir ki, mugayyebât-ı hamsede dâhil olmuştur. Çünki vücûdda en mühim mevki‘, hayâtın ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe’-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için, elbette o âb-ı hayât ve o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicab olan yeknesak kāidesine girmeyecek. Belki doğrudan doğruya Cenab-ı Mün‘im-i Muhyî ve Rahmân-ı Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl perdesiz elinde tutacak. Tâ her vakit duâ ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem meselâ rızık vermek ve muayyen bir sîmâ vermek birer ihsân-ı mahsûs eseri gibi umulmadık bir tarzda verilmesi, ne kadar güzel bir sûrette meşîet ve ihtiyâr-ı Rabbâniyeyi gösteriyor. Daha tasrîf-i hava ve teshîr-i sehâb gibi şuûnât-ı İlâhiyeyi bunlara kıyâs et.
SAYFA 32
[Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi]
وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ Yani hiç bir şey ona ağır gelemez. Dâire-i imkânda ne kadar eşyâ var, o eşyâya gāyet kolay vücûd giydirebilir. Ve o derece ona kolay ve rahattır ki, اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا ilâ âhirihi; sırrıyla, güyâ yalnız emreder, yapılır.
Nasıl ki gāyet mâhir bir san‘atkâr, ziyâde kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makina gibi işler. Ve o sür‘at ve mahâreti ifade için denilir ki: O iş ve san‘at ona o kadar musahhardır ki, güyâ emriyle ve dokunmasıyla işler oluyor, san‘atlar vücûda geliyor.
Öyle de, Kadîr-i Zülcelâl’in kudretine karşı eşyânın nihâyet derecede musahhariyet ve itâatine ve o kudretin nihâyet derecede külfetsiz ve suhûletle iş gördüğüne işareten اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ ferman eder.
Şu hakîkat-i uzmânın hadsiz esrârından Beş sırrını Beş Nüktede beyân edeceğiz.
Birincisi: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev‘in umûm efrâdıyla îcâdı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cenneti halketmek, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı îcâd etmek, bir çiçek kadar rahattır.
Şu sırrı îzâh ve isbat eden, haşre dâir Onuncu Söz’ün âhirinde, hem melâike ve bekā-yı rûh ve haşre dâir Yirmi Dokuzuncu Söz’de haşir mes’elesinde Üçüncü Esas’ın beyânında zikredilen Şeffafiyet sırrı mukābele sırrı muvâzene sırrı intizâm sırrı itâat sırrı tecerrüd sırrı altı temsîl ile isbat edilerek gösterilmiştir ki, kudret-i İlâhiyeye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır. Hadsiz efrâd, bir ferd kadar külfetsiz ve rahatça îcâd edilir. Mâdem o iki sözde bu altı sır isbat edilmiş. Onlara havâle ederek burada kısa keseriz.
İkincisi: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten her şey müsâvî olduğuna delîl-i kātı‘ ve burhân-ı sâtı‘ şudur ki: Hayvanât ve nebâtâtın îcâdında gözümüzle görüyoruz, hadsiz bir sehâvet ve kesret içinde, nihâyet derecede bir ittikān, bir hüsn-ü san‘at bulunuyor. Hem nihâyet derece karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyâz ve tefrîk görünüyor. Hem nihâyet derecede mebzûliyet ve vüs‘at içinde, nihâyet derecede san‘atça kıymetdarlık ve hilkatçe
SAYFA 33
güzellik bulunuyor. Hem nihâyet derecede san‘atkârâne bir sûrette çok cihâzâta ve çok zamana muhtâç olmakla beraber, gāyet derecede suhûletle ve sür‘atle îcâd ediliyor. Âdetâ birden ve hiçten, o mu‘cizât-ı san‘at vücûda geliyor.
İşte bilmüşâhede, her mevsimde rûy-u zemînde gördüğümüz bu fa‘âliyet-i kudret kat‘iyen delâlet eder ki, şu ef‘âlin menba‘ı olan kudrete nisbeten, en büyük şey en küçük şey kadar kolaydır. Ve hadsiz efrâdın îcâdı ve idareleri, bir ferd kadar rahatça îcâd ve idare edilir.
Üçüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen tasarrufât ve ef‘âl ile hükmeden Sâni‘-i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz’ kadar kolay gelir. Efradca kesretli bir küllînin îcâdı, bir tek cüz’înin îcâdı kadar suhûletlidir. Ve en âdî bir cüz’îde, en yüksek bir kıymet-i san‘at gösterilebilir.
Şu hakîkatin sırr-ı hikmeti Üç Menba‘ dan çıkar. Evvelâ:, İmdâd-ı vâhidiyetten; Sâniyen:, Yüsr-ü vahdetten; Sâlisen:, Tecellî-i ehadiyetten.
Birinci menba‘ olan imdâd-ı vâhidiyet: : Yani her şey ve bütün eşyâ bir tek zâtın mülkü olsa, o vakit vâhidiyet cihetiyle her bir şeyin arkasında bütün eşyânın kuvvetini tahşîd edebilir. Ve bütün eşyâ, bir tek şey gibi kolayca idare edilir. Şu sırrı şöyle bir temsîl ile fehme takrîb için deriz:
Meselâ nasıl ki, bir memleketin tek bir padişahı bulunsa, o padişah o vahdet-i saltanat kanunu cihetiyle her bir neferin arkasında bir ordu kuvvet-i ma‘neviyesini tahşîd edebilir. Ve edebildiği için o tek nefer, bir şâhı esîr edebilir. Ve şâhın fevkinde padişahı nâmına hükmedebilir. Hem o padişah, vâhidiyet-i saltanat sırrıyla bir neferi ve bir me’mûru istihdâm ve idare ettiği gibi, bütün orduyu ve bütün me’mûrlarını idare edebilir. Güyâ vâhidiyet-i saltanat sırrıyla herkesi, her şeyi bir ferdin imdâdına gönderebilir. Ve her bir ferdi, bütün efrâd kadar bir kuvvete istinâd edebilir. Yani ondan meded alabilir. Eğer o vâhidiyet-i saltanat ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse, o vakit her bir nefer, hadsiz bir kuvveti birden kaybedip, yüksek bir makam-ı nüfûzdan sukūt eder. Âdî bir adam makamına gelir. Ve onların idare ve istihdâmları efrâd adedince müşkilât peydâ eder.
Aynen öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâtın Sâni‘i, vâhid olduğundan, her bir şeye karşı
SAYFA 34
bütün eşyâya müteveccih olan esmâyı tahşîd eder. Ve nihâyetsiz bir san‘atla, gāyet kıymetdâr bir sûrette îcâd eder. Lüzûm olsa, bütün eşyâ ile bir tek şeye bakar ve baktırır. Ve meded verir. Ve kuvvetli yapar. Ve bütün eşyâyı dahi o vâhidiyet sırrıyla, bir tek şey gibi îcâd eder, tasarruf eder, idare eder.
İşte şu imdâd-ı vâhidiyet sırrıyladır ki, şu kâinâtta nihâyet derecede mebzûliyet ve ucuzluk içinde, nihâyet derecede san‘atça ve kıymetçe yüksek ve âlî bir keyfiyet görünüyor.
İkinci menba‘ olan yüsr-ü vahdet: : Yani birlik usûlüyle, bir merkezden, bir elden, bir kanun ile olan işlerde gāyet derecede kolaylık oluyor. Eğer müteaddid merkezlere, müteaddid kanuna, müteaddid ellere dağılsa, çok müşkilât peydâ eder.
Meselâ, nasıl ki bir ordunun bütün neferâtının esâsât techîziyeleri, bir merkezden, bir kanun ile, bir kumandan-ı a‘zamın emriyle yapılsa, bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde yapılsa, bir ordunun techîzine lâzım olan bütün askerî fabrikaları, bir tek neferin techîzâtı için lâzım gelir.
Demek vahdete istinâd edilse, bir ordu bir nefer kadar kolay olur. Eğer vahdet olmazsa, bir neferin techîzi, bir ordunun techîzi kadar müşkilâtlı olur.
Hem bir ağacın meyvelerinin vahdet noktasında bir merkeze, bir kanuna, bir köke istinâden madde-i hayatiyeleri verilse, binler meyveler tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer her bir meyve ayrı ayrı merkeze rabtedilse, ayrı ayrı yerlerden mevâdd-ı hayatiyeleri gönderilse, her bir meyve bütün ağaç kadar müşkilât peydâ eder. Çünki bütün ağaca lâzım olan mevâdd-ı hayatiye, her bir meyve için dahi lâzımdır.
İşte şu iki temsîl gibi وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâtın Sâni‘i, Vâhid-i Ehad olduğu için, vahdetle iş görür. Ve vahdetle iş gördüğü için, bütün eşyânın îcâdı ve idaresi bir tek şey kadar kolay olur. Hem bir tek şeyi, san‘atça bütün eşyâ kadar kıymetli yapabilir. Ve hadsiz efrâdı, gāyet kıymetdâr bir sûrette îcâd ederek, şu görünen hadsiz mebzûliyet ve nihâyetsiz ucuzluk lisânıyla cûd-u mutlakını gösterir. Ve hadsiz sehâvetini ve nihâyetsiz hallâkiyetini izhâr eder.
SAYFA 35
Üçüncü menba‘ olan tecellî-i ehadiyet: : Yani Sâni‘-i Zülcelâl, cisim ve cismânî olmadığı için, zaman ve mekân onu kayıt altına alamaz. Ve kevn ü mekân, onun şuhûduna ve huzûruna müdâhale edemez. Vesâit ve ecrâm onun fiiline perde çekemez. Teveccühünde tecezzî ve inkısâm olmaz. Bir şey bir şeye mâni‘ olmaz. Hadsiz ef‘âli bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki, bir çekirdekte koca bir ağacı ma‘nen derc ettiği gibi, bir âlemi bir tek ferdde derc edebilir. Bütün âlem bir tek ferd gibi dest-i kudretinde çevrilir.
Şu sırrı başka sözlerde îzâh ettiğimiz gibi, deriz ki:
Nasıl ki nûrâniyet i‘tibâriyle bir derece kayıtsız olan güneşin timsâli, her bir cilâlı, parlak şeyde temessül eder. Binler milyonlar aynalar nûruna mukābil gelse, bir tek ayna gibi, inkısâm etmeden, bizzât her birinde cilve-i misâliyesi bulunur. Eğer aynanın isti‘dâdı olsa, güneş azametiyle onda âsârını gösterebilir. Bir şey bir şeye mâni‘ olamaz. Binler, bir gibi; ve binler yere bir yer gibi kolay girer. Her bir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinât Sâni‘-i Zülcelâl’inin, nûr olan bütün sıfâtıyla ve nûrânî olan bütün esmâsıyla teveccüh-ü ehadiyet sırrıyla öyle bir tecellîsi var ki, hiç bir yerde olmadığı hâlde, her yerde hazır ve nâzırdır. Teveccühünde inkısâm olmaz. Aynı anda, her yerde, külfetsiz, müzâhamesiz her işi yapar.
İşte, şu imdâd-ı vâhidiyet ve yüsr-ü vahdet ve tecellî-i ehadiyet sırrıyladır ki, bütün mevcûdât bir tek Sâni‘e verildiği vakit, o bütün mevcûdât bir tek mevcûd gibi kolay ve suhûletli olur. Ve her bir mevcûd, hüsn-ü san‘atça bütün mevcûdât kadar kıymetli olabilir.
Nasıl ki mevcûdâtın hadsiz mebzûliyeti içinde, her bir ferdde hadsiz dekāik-i san‘atın bulunması, bu hakîkati gösteriyor. Eğer o mevcûdât doğrudan doğruya bir tek Sâni‘e verilmezse, o zaman her bir mevcûd bütün mevcûdât kadar müşkilâtlı olur. Ve bütün mevcûdât bir tek mevcûd kıymetine sukūt eder, iner. Şu hâlde, ya hiç bir şey vücûda gelmeyecek. veya gelse de, kıymetsiz olacak, hiçe inecektir.
İşte şu sırdandır ki, ehl-i felsefenin en ziyâde ileri gidenleri olan Sofestâîler, tarîk-i haktan
SAYFA 36
yüzlerini çevirdiklerinden, küfür ve dalâlet tarîkine bakmışlar. Görmüşler ki, şirk yolu tarîk-i haktan ve tevhîd yolundan yüz bin def‘a daha müşkilâtlıdır. Nihâyet derecede gayr-i ma‘kūldür. Onun için bilmecbûriye her şeyin vücûdunu inkâr ederek akıldan isti‘fâ etmişler.
Dördüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen ef‘âl ile tasarruf eden Zât-ı Kadîr’in kudretine nisbeten cennetin îcâdı bir bahar kadar kolay ve bir baharın îcâdı bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin mehâsin-i san‘atı ve letâif-i hilkati, bir bahar kadar letâfetli ve kıymetli olabilir.
Şu hakîkatin sırrı Üç şeydir.
Birincisi Sâni‘deki vücûb ile tecerrüd; İkincisi: Mâhiyetinin mübâyenet ile adem-i tekayyüd; Üçüncüsü: Adem-i tehayyüz ile adem-i tecezzîdir.
Birinci Sır: Vücûb ve tecerrüdün hadsiz kolaylığa ve nihâyetsiz suhûlete sebebiyet vermeleri, gāyet derin bir sırdır. Onu bir temsîl ile fehme takrîb edeceğiz. Şöyle ki:
Vücûd mertebeleri muhteliftir. Ve vücûd âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücûdda rüsûhu bulunan bir tabaka-i vücûdun bir zerresi, o tabakadan daha hafîf bir tabaka-i vücûdun bir dağı kadardır. Ve o dağı istîâb eder. Meselâ, âlem-i şehâdetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza, âlem-i ma‘nâdan bir kütübhâne kadar vücûdu içine alır. Ve âlem-i hâricîden olan tırnak kadar bir ayna, vücûdun âlem-i misâl tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve âlem-i hâricîden olan o ayna ve o hâfızanın şuûrları ve kuvve-i îcâdiyeleri olsa idi, bir zerrecik vücûd-u hâricîleri kuvvetiyle, o vücûd-u ma‘nevîde ve misâlîde hadsiz tasarrufât ve tahavvülât yapabilirlerdi. Demek, vücûd rüsûh peydâ ettikçe, kuvvet ziyâdeleşir. Az bir şey çok hükmüne geçer. Hususan vücûd rüsûh-u tâm kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse, o vakit cüz’î bir cilvesi, sâir hafîf tabakāt-ı vücûdun çok âlemlerini çevirebilir.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâtın Sâni‘-i Zülcelâl’i, Vâcibü’l-Vücûd’dur. Yani onun vücûdu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir. Ademi mümteni‘dir. Zevâli muhâldir. Ve tabakāt-ı vücûdun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir.