Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 1
Risâle-i Nûr Mîzânlarından, Îmân-ı Âhiret Burhânlarından
TILSIMLAR MECMÛASI
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
[BİRİNCİ SÖZ]
Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim Şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki: Bedevî Arab çöllerinde seyâhat eden adama gerektir ki, bir kabîle reîsinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyâhat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi‘ idi, diğeri mağrûr. Mütevâzi‘î bir reîsin ismini aldı. Mağrûr almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kātıu’t-tarîka rast gelse, der: Ben felân reîsin ismiyle gezerim. Şakî def‘ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrûr bütün seyâhatinde öyle belâlar çeker ki, ta‘rîf edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.
SAYFA 2
İşte ey mağrûr nefsim Sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki, senin nihâyetsiz aczin ve fakrın, seni nihâyetsiz kudrete, rahmete rabt edip; Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden o adama benzer ki, askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiç bir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Başta demiştik: bütün mevcûdât lisân-ı hâl ile بسم اللّٰە der. Öyle mi?
Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinâd eder. Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyorlar, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç بسم اللّٰە der. Hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan بسم اللّٰە der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taâmlar içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar بسم اللّٰە derler, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olurlar. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf âb-ı hayât gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar. Her bir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları بسم اللّٰە derler. Sert olan taş ve toprağı delerler, geçerler. Allâh nâmına, Rahmân nâmına derler, her şey onlara musahhar olur. Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i suhûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik yeşil yaprakların yaş kalması, tabîiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve harâret dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki; o
SAYFA 3
ipek gibi yumuşak damarlar birer asâ-yı Mûsâ as gibi فَاضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk ederler. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenîn yapraklar, birer a‘zâ-yı İbrâhîm as gibi ateş saçan harârete karşı یَا نَارُ كُونٖی بَرْدًا وَسَلَامًا âyetini okuyorlar. Mâdem her şey ma‘nen بسم اللّٰە der. Allâh nâmına Allâh’ın ni‘metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi بسم اللّٰە demeliyiz. Allâh nâmına vermeliyiz. Allâh nâmına almalıyız. Öyle ise, Allâh nâmına vermeyen gāfil insanlardan almamalıyız.
Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sâhibi olan Allâh, ne fiyat istiyor? Elcevab Evet, o Mün‘im-i Hakîkî bizden o kıymetdâr ni‘metlere, mallara bedel istediği fiyat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başta zikirdir. Âhirde Elhamdülillâh şükürdür. Ortada bu kıymetdâr hârika-i san‘at olan ni‘metler, Ehad-i Samed’in mu‘cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymetdâr bir hediyesini sana getiren bir miskîn adamın ayağını öpüp, hediye sâhibini tanımamak ne derece belâhet ise; öyle de, zâhirî mün‘imleri medih ve onlara muhabbet edip Mün‘im-i Hakîkî’yi unutmak ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis Böyle ebleh olmamak istersen; Allâh nâmına ver, Allâh nâmına al, Allâh nâmına başla, Allâh nâmına işle. Vesselâm.
SAYFA 4
[On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in, binler esrârından altı sırrınadâirdir.
İhtâr: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nûru sönük aklıma uzaktan göründü. Onu kendi nefsim için notalar sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlarıyla o nûrun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zabt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuz sırdan beş-altıya indim. Ey insan dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hâs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı olarak yazılmasını müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar. Delilden ziyâde zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قَالَتْ یَٓا اَیُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓی اُلْقِیَ اِلَیَّ كِتَابٌ كَرٖیمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَیْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
(Şu makamda birkaç sır zikredilecektir. )
Birinci Sır: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in bir cilvesini bu fakîr şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında ve arz sîmâsında ve insan sîmâsında birbiri içinde birbirinin numûnesini gösteren üç sikke-i rubûbiyet var. Birisi Kâinâtın hey’et-i mecmûasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı ulûhiyettir ki بسم اللّٰە ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanâtın tedbîr ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizâm, insicâm, lütuf ve merhametten tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı rahmâniyettir ki بسم اللّٰە الرحمن ona bakıyor.
SAYFA 5
Üçüncüsü: İnsanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re’fet ve dekāik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı rahîmiyettir ki بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deki اَلرَّحٖیمِ ona bakıyor.
Demek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sahîfe-i âlemde bir satır-ı nûrânî teşkîl eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvânıdır, kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ yukarıdan nüzûl ile, semere-i kâinât ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanın arşa çıkmasına bir yol olur.
İkinci Sır: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hadsiz kesret-i mahlûkātta tezâhür eden vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak için, dâimâ o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor.
Yani, meselâ nasıl ki, güneş ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmû‘-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gāyet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kābiliyetince güneşin cilve-i zâtiyesiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hâssalarını da gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kābiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a gibi keyfiyâtlarının her birisi dahi umûm mukābilindeki şeyleri ihâta ediyor.
Öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی temsîlde hatâ olmasın, ehadiyet ve samediyet-i İlâhiyenin her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet aynasında bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcûdâtla alâkadâr her bir ismi, bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, dâimâ vâhidiyette sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, işte o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir.
SAYFA 6
Üçüncü Sır: Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren bilmüşâhede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkātı terbiye eden bilbedâhe rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey’etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran ve nûrlandıran ve şenlendiren bilmüşâhede rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede nâmzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhâtab ve dost yapan bilbedâhe rahmettir.
Ey insan Mâdem rahmet, böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakîkat-i mahbûbedir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O hakîkate yapış. Vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş. Ve o rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultân’a muhâtab ol, halîl ol, dost ol.
Evet; kâinâtın envâını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcâtına kemâl-i intizâm ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe iki hâlden birisidir. Ya kâinâtın her bir nev‘i kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultân-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhûd bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmiyle bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâı, insanı tanıyor değil. Belki insanı bilen ve tanıyan ve merhamet eden bir zâtın tanımasının, bilmesinin delilleridir.
Ey insan Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk dediren Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat‘iyen anla ki, senin gibi zaîf-i mutlak ve âciz-i mutlak ve fakîr-i mutlak, fânî,
SAYFA 7
küçücük bir mahlûka bu koca kâinâtı musahhar eden ve imdâdına gönderen, elbette hikmet ve inâyeti ve ilim ve kudreti tazammun eden hakîkat rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür; ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvânı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ i de. O rahmetin vusûlüne vesîle ve Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.
Evet, o rahmetin vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl merkezî bir nakış, her tarafından gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaz‘iyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de, kâinâtın dâire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhî’nin cilvesinden uzanan nûrânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanâtı bir nakş-ı a‘zamının atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâ‘larıyla tanzîm eden ve hayâta hâdim eden; ve nebâtî ve hayvânî olan umûm vâlidelerin gāyet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren; ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rubûbiyet-i İlâhiyenin gāyet güzel ve şirin bir nakş-ı a‘zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren; ve en parlak rahmetini izhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı rahmetini ihtiyâc-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış. Ey insan Eğer insan isen بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O şefâatçiyi bul.
Evet, rûy-u zemînde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtât ve hayvanâtın tâifelerini hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemâl-i intizâmla ve hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden; ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden, bilbedâhe, belki bilmüşâhede rahmettir. Ve o rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat‘î olduğu gibi, o mevcûdât adedince de tahakkukunun delîlleri var.
SAYFA 8
Evet, zemînin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i rahmetten ve kâinât sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değildir. Âdetâ bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin? Senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın? Hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk ve ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiç bir vecihle noksâniyeti olmayan ve güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ
Ey insan Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi‘râc var. O mi‘râc ise بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve bu mi‘râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın yüz on dört sûrelerinin başlarına bak. Hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına bak. Hem umûm mübârek işlerin mebde’lerine bak. Hem besmele’nin azamet-i kadrine en kat‘î bir huccet şudur ki; İmâm-ı Şâfiî ra gibi çok büyük müctehidler demişler ki: Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur’ân’da yüz on dört def‘a nâzil olmuştur.
Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsinin hitâbı olan اِیَّاكَ نَعْبُدُ demekle, herkese kâfî gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet, arkasında Zât-ı Ehadiyet’i mülâhaza edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demeye küre-i arz vüs‘atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Bu sırra binâen, cüz’iyâtta zâhir bir sûrette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, her bir nev‘de sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için hâtem-i vahdâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ külfetsiz herkes her mertebede اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e hitâb ederek müteveccih olsun.
SAYFA 9
İşte Kur’ân-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinât dâire-i a‘zamında, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz’îden bahseder. Tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ hilkat-i semâvât ve arzın bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekāik-i ni‘met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın. Kalb boğulmasın. Rûh, ma‘bûdunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyeti, mezkûr hakîkati mu‘cizâne bir sûrette gösteriyor. Evet, hadsiz mahlûkātta ve nihâyetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri mütedâhil dâireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir. Hakîkî hitâbı tam te’mîn edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hâtıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.
Hem o sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için, o sikke-i ehadiyet üstünde gāyet câzibedâr bir nakış ve gāyet parlak bir nûr ve gāyet şirin bir halâvet ve gāyet sevimli bir cemâl ve gāyet kuvvetli bir hakîkat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuûrların nazarlarını celbeder, kendine çeker. Ehadiyet sikkesine îsâl eder Ve Zât-ı Ehadiye’yi mülâhaza ettirir. Ve ondan اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deki hakîkî hitâba mazhar eder. İşte بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Fâtiha’nın fihristi ve Kur’ân’ın mücmel bir hulâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvânı ve tercümanı olmuş. Bu ünvânı eline alan, rahmetin tabakātında gezebilir; ve bu tercümanı konuşturan, esrâr-ı rahmeti öğrenir. Ve envâr-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.
Beşinci Sır: Bir hadîs-i şerîfte vârid olmuş ki: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ev kemâ kāl; Bu hadîsi bir kısım ehl-i tarîkat akāid-i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsîr etmişler.
SAYFA 10
Hatta onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîmâ-yı ma‘nevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatin ekserîsinde sekir, ehl-i aşkın çoğunda istiğrâk ve iltibâs olduğundan, hakîkate muhâlif telakkîlerinde belki ma‘zurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esâs-ı akāide münâfî olan ma‘nâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder. Evet, bütün kâinâtı bir saray ve bir ev gibi muntazam idare eden; ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren; ve zerrâtı muntazam me’mûrlar gibi istihdâm eden Zât-ı Akdes-i İlâhî’nin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, لَیْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهوَ السَّمٖیعُ الْبَصٖیرُ sırrıyla sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ sırrıyla temsîl ile, şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsîl, şuûnât nokta-i nazarında vardır.
Şu mezkûr hadîs-i şerîfin çok makāsıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında bin bir ismin şuâ‘larından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi, zemîn yüzünün sîmâsında da rubûbiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân görünüyor. Ve insanın sûret-i câmiasında da küçük bir mikyâsta zemînin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi, yine o ism-i Rahmân’ın cilve-i etemmi görünüyor, demektir.
Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm’in delîlleri ve aynaları olan zîhayatların ve insan gibi mazharların o kadar o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a delâletleri kat‘î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir ayna parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işareten, O ayna güneştir denildiği gibi; İnsanda sûret-i Rahmân var, vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücûdun mu‘tedil kısmı, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ bu sırra binâen ve bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler.
اَللّٰهُمَّ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِرْحَمْنَا كَمَا یَلٖیقُ بِرَحٖیمِیَّتِكَ وَفَهِّمْنَٓا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِكَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَانِیَّتِكَ; اٰمٖینَ.
SAYFA 11
Altıncı Sır: Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan Rahmet ne kadar kıymetdâr bir vesîle ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki: O rahmet öyle bir Sultân-ı Zülcelâl’e vusûle vesîledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak kemâl-i intizâm ve itâatle ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâl’in ve o Sultân-ı Ezel ve Ebed’in istiğnâ-yı zâtîsi var ve istiğnâ-yı mutlak içindedir. Ve hiç bir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel’ıtlâk’tır. Ve bu kâinât, taht-ı emir ve irâdesinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte celâline karşı tezellüldedir.
İşte rahmet, seni ey insan, o Müstağniyy-i alel’Itlâk’ın ve o Sultân-ı Sermedî’nin huzûruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhâtab eder. Ve sevgili bir abd vaz‘iyetini verir. Nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, güneşten çok uzaksın. Hiç bir cihetle ona yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini ve cilvesini, senin aynan vâsıtasıyla senin eline veriyor. Öyle de, o Zât-ı Akdes’e ve o Şems-i Ezel ve Ebed’e, biz çendân nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziyâ-yı rahmeti onu bize yakın ediyor. İşte ey insan Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr buluyor. O hazîneyi bulmanın çâresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve رحمةً للعالمین ünvânıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebeiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salavâttır. Evet, salavâtın ma‘nâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete, rahmet duâsı olan salavât ise, o Rahmeten li’l-Âlemîn’e vusûle vesîledir. Öyle ise sen, salavâtı kendine o Rahmeten li’l-Âlemîn'e ulaşmak için vesîle yap. Ve o zâtı da rahmet-i Rahmâna vesîle ittihâz et. Umûm ümmetin o Rahmeten li’l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet ma‘nâsıyla salavât getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbat eder.
SAYFA 12
Elhâsıl: Hazîne-i rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.
(اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهٖ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖینَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ)
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
[ON BİRİNCİ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَالشَّمْسِ وَضُحٰیهَا وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰیهَا وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰیهَا وَالَّیْلِ اِذَا یَغْشٰیهَا وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰیهَا وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰیهَا وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا الٰی اخرە
Ey kardeş, Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammâsını ve hakîkat-i salâtın rumûzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak.
Bir zaman bir sultân varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri varmış. Hem o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas, zümrüd bulunuyormuş. Hem gizli pek acâib defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanâyi‘-i garîbede pek çok mahâreti varmış. Hem hesapsız fünûn-u acîbeye ma‘rifeti ve ihâtası varmış. Hem nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı varmış.
Her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultân-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın. İçinde sergiler dizsin. Tâ, nâsın enzârında hem saltanatının haşmetini, hem servetinin şa‘şaasını, hem kendi san‘atının hârikalarını, hem kendi ma‘rifetinin garibelerini izhâr edip göstersin. Tâ, cemâl ve kemâl-i ma‘nevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi, bizzât nazar-ı dekāik âşinâsıyla görsün; diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
Bu hikmete binâen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şâhâne bir sûrette dâirelere,
SAYFA 13
menzillere taksîm etti. Hazînelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirdi. Kendi dest-i san‘atının en latîf, en güzel eserleriyle ziynetlendirdi. Fünûn-u hikmetinin en incelikleriyle tanzîm etti, düzeltti. Ve ulûmunun âsâr-ı mu‘cizekârâneleriyle donattı, tekmîl etti.
Sonra her bir taâm ve ni‘metlerinin bütün çeşitlerinden en lezîzlerini câmi‘ sofraları o sarayda kurdu. Her bir tâifeye lâyık bir sofra ta‘yîn etti. Öyle sehâvetkârâne ve öyle san‘atperverâne bir ziyâfet-i âmme ihzâr etti ki, güyâ her bir sofra yüzer sanâyi‘-i latîfenin eserleriyle vücûd bulmuş gibi, kıymetli hadsiz ni‘metleri serdi. Sonra aktâr-ı memleketindeki ahâliyi ve raiyetini seyre ve tenezzühe ve ziyafete da‘vet etti.
Sonra bir yâver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemelâtının ma‘nâlarını bildirerek, onu üstâd ve ta‘rîf edici ta‘yîn etti. Tâ ki sarayın sâni‘ini, sarayın müştemelâtıyla ahâliye ta‘rîf etsin. Ve sarayın nakışlarının rumûzlarını bildirsin. Ve içindeki san‘atlarının işaretlerini öğretsin. Ve derûnundaki manzûm murassa‘larla ve gāyet nizâmlı cevâhirlerle süslenmiş mevzûn nukūş nedir ve ne vecihle saray sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere ta‘rîf etsin. Ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen sultâna karşı rızâsı ve marziyâtı dâiresinde teşrîfât merâsimini bildirip ta‘rîf etsin.
İşte o muarrif üstâdın her bir dâirede birer avenesi bulunuyor. Kendisi en büyük dâirede, şâkirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir teblîğātta bulunuyor, diyor ki:
Ey ahâli Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini sizlere tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyînâtıyla kendini sizlere sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san‘atını takdîr ve işlerini istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz.
Hem bu gördüğünüz ihsânât ile sizlere muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itâat ile ona muhabbet ediniz.
Hem şu görünen in‘âm ve ikrâm ile sizlere şefkatini ve merhametini gösteriyor.
SAYFA 14
Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.
Hem şu kemâlâtın âsârı ile, ma‘nevî cemâlini sizlere göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyâkınızı gösteriniz.
Hem bütün şu gördüğünüz masnûâtın ve müzeyyenâtın üstünde birer mahsûs sikke, birer husûsî hâtem, birer taklîd edilmez turra koymakla, her şey kendisine hâs olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisinin tek ve yektâ, istiklâl ve infirâd sâhibi olduğunu sizlere göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz ve nazîrsiz, bî-hemtâ tanıyınız ve kabûl ediniz. Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsib sözleri seyircilere söyledi.
Sonra giren ahâli iki gürûhaayrıldılar. Birinci gürûh kendini tanımış, aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acâiblere baktılar ve dediler ki: Bunda bir iş var. Hem anladılar ki, beyhûde değil, âdî bir oyuncak değil. Onun için merâk ettiler. Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var? deyip düşünürken,
Birden o muarrif üstâdın asm beyân ettiği nutkunu hatırladılar. Anladılar ki, bütün esrârın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler: اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ یَٓا اَیُّهَا الْاُسْتَاذْ Hakkā ki, şöyle muhteşem sarayın senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse, lütfen bize bildiriniz. Üstâd asm ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler. İyice kabûl edip tam istifâde ettiler. Padişahın marziyâtı dâiresinde amel ettiler.
Onların şu edebli muâmele ve vaz‘iyetleri, o padişahın hoşuna gittiğinden, onları hâs ve yüksek ve güzellikleri tavsîf edilmez diğer bir saraya da‘vet etti. İhsân etti. Hem öyle bir Cevvâd-ı Melîk’e lâyık ve öyle mutî‘ ahâliye şâyeste ve öyle edebli misafirlere münâsib ve öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikrâm etti. Dâimî onları saadetlendirdi.
İkinci gürûh: ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlûb olup, lezzetli taâmlardan başka hiç bir şeye iltifât etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar. Ve o üstâdın asm irşâdâtından ve şâkirdlerinin îkāzâtından kulaklarını tıkadılar.