SÖZLER

92

Acaba hiç akıl kabûl eder mi ki: şu güzel masnûâtın bu derece san‘atperver, hatta ağzın her çeşit tadını nazara alan in‘âmperver san‘atkârı, Arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsân ve takdîr içinde berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükrân ve tekbîr ile perestişkârâne ona müteveccih olan en güzel masnûuna karşı lâkayd kalsın? ve onunla konuşmasın? ve alâkadârâne onu resûl yapıp, güzel vaz‘iyetinin başkalara da sirâyet etmesini istemesin? Kellâ Konuşmamak ve onu resûl yapmamak mümkün değil.

[اِنَّ الدٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ]

[مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ]

Firkatli ve gurbetli bir esârette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır.

Seherlerde eser bâd-ı tecellî,

Uyan ey gözlerim, vakt-i seherde.

عِنَایَتْ خَواهْ زِدَرْكَاهِ اِلٰهٖی,

Seherdir, ehl-i zenbin tevbegâhı.

Uyan, ey kalbim vakt-i fecirde,

بَكُنْ تَوْبَە بَجُو غُفْرَانْ زِدَرْكَاهِ اِلٰهٖی

سَحَرْ حَشْرٖیسْتْ دَرْاُو هُشْیَارْ دَرْ تَسْبٖیحْ هَمَە شَیْ, بَخَوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتَّی كَیْ عُمُرْ عَصْرٖیسْتْ سَفَرْ بَاقَبْرْ مٖی بَایَدْ زِهَرْ حَیْ بِبَرْخَیزْ نَمَازٖی چُو نِیَازٖی كُو بَكُنْ آوَازٖی چُونْ نَیْ بِكُو یَا رَبْ پَشٖیمَانَمْ, خَجٖیلَمْ, شَرْمَسَارَمْ اَزْ كُنَاهْ بٖی شُمَارَمْ, پَرٖیشَانَمْ, ذَلٖیلَمْ, اَشْكْ بَارَمْ, اَزْ حَیَاتْ بٖی قَرَارَمْ, غَرٖیبَمْ, بٖی كَسَمْ, ضَعٖیفَمْ, نَاتَوَانَمْ, عَلٖیلَمْ, عَاجِزَمْ, اِخْتِیَارَمْ, بٖی اِخْتِیَارَمْ, اَلْاَمَانْ گُویَمْ, عَفُوْ جُویَمْ, مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْكَاهَتْ اِلٰٓهٖی

On Dokuzuncu ve Yirminci Sözler Zülfikār Mecmûası’nda yazıldığı için, bu mecmûaya yazılmamışlardır.

93

[YİRMİ BİRİNCİ SÖZ]

İki Makamdır.

[Birinci Makam]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ كِتَابًا مَوْقُوتًا صَدَقَ مَنْ نَطَقَ

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir, fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor. O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki: aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki: tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât o sözü, bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir, nefsini ıslâh etmeyen başkasını ıslâh edemez. Öyle ise nefsimden başlarım. Dedim: Ey nefis Cehl-i mürekkeb içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukābil beş îkāzı benden işit.

Birinci Îkāz: Ey bedbaht nefsim Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat‘î senedin var mı ki: gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini hakîkî bir hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve râhat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyâk ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.

İkinci Îkāz: Ey şikemperver nefsim Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin, sana onlar usanç veriyor mu? Mâdem vermiyor, çünkü ihtiyâç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, rûhumun âb-ı hayâtı

94

ve latîfe-i Rabbâniyemin hevâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma‘rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzâta ve emellere meftûn ve pür-sevdâ bir kalbin kūt ve kuvveti, her şeye kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fânî dünyada kemâl-i sür‘atle vâveylâ-yı firâkı koparan, giden, ekser mevcûdâtla alâkadâr bir rûhun âb-ı hayâtı ise, her şeye bedel bir Ma‘bûd-u Bâkî’nin, bir Mahbûb-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın aynası olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr-ı insanî, zînûr bir latîfe-i Rabbâniye şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtâçtır. ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Üçüncü Îkāz: Ey sabırsız nefsim Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini bugün düşünüp muzdarib olmak; hem gelecek günlerdeki ibâdet vazîfesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek, hiç kâr-ı akıl mıdır? Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: düşmanın sağ cenâh kuvveti, onun sağındaki kuvvetine iltihâk etmiş. Ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir. Merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir; Ateş et emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar. Merkeze hücûm eder. Târ u mâr eder.

Evet, buna benzersin. Çünkü geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalb olmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti kerâmete iltihâk ve meşakkati sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise, ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise mâdem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp, bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir.

Mâdem hakîkat böyledir. Âkil isen, ibâdet cihetinde, yalnız bugünü düşün. Ve onun bir saatini, Ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum de O vakit senin acı bir fütûrun tatlı bir gayrete

95

inkılâb eder. İşte ey sabırsız nefsim Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi, tâat üstünde sabırdır. Birisi, ma‘siyetten sabırdır. Diğeri, musîbete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü îkāzdaki temsîlde görünen hakîkati rehber tut. Merdâne, Sabûr de. Üç sabrı omuzuna al. Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfî gelebilir. Ve o kuvvetle dayan.

Dördüncü Îkāz: Ey sersem nefsim Acaba şu vazîfe-i ubûdiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhûd seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır. Ve fütûrsuz çalışırsın. Acaba bu misâfirhâne-i dünyâda âciz ve fakîr kalbine kūt ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziyâ; ve herhalde mahkemen olan Mahşerde sened ve berât; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırât Köprüsü’nde nûr ve burâk olacak bir namaz neticesiz midir? Veyâhûd ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va‘d etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü’l-va‘d edebilir. O adama i‘timâd edersin, fütûrsuz işlersin. Acaba hulfü’l-va‘d, hakkında muhâl olan bir zât, cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va‘d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazîfede seni istihdâm etse, sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla yarım yamalak hizmetinle onu va‘dinde ithâm ve hediyesini istihfâf etsen, pek şiddetli bir te’dîbe ve dehşetli bir ta‘zîbe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin hâlde, cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafîf ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?

Beşinci Îkāz: Ey dünyaperest nefsim Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin kesretinden midir? Veyâhûd derd-i maîşetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun? Sen isti‘dâd cihetiyle bütün hayvanâtın fevkınde olduğunu ve hayât-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedârikte iktidâr cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki; vazîfe-i asliyen, hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîkî

96

bir insan gibi, hakîkî bir hayat-ı dâime için sa‘y etmektir. Bununla beraber meşâgil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana âit olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın mâlâya‘nî meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi, en lüzûmsuz ma‘lûmât ile vakit geçiriyorsun. Meselâ Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır ve Amerika tavukları ne kadardır? gibi, kıymetsiz şeylerle kıymetdâr vaktini geçiriyorsun. Güyâ kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun.

Eğer desen: Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren, öyle lüzûmsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin zarûrî işleridir. Öyle ise, ben de sana derim ki: eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse dese ki: Gel, on dakîka kadar şurayı kaz. Yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüd bulacaksın. Sen ona: Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek. Nafakam azalacak desen, ne kadar dîvânece bir bahâne olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi, sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa‘yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen, istirâhat ve teneffüs vaktini, rûhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarf etsen, o vakit bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba‘ olan iki ma‘den-i ma‘nevî bulursun.

Birinci ma‘den: Bütün bağındaki Hâşiyeyetiştirdiğin çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebâtın, her ağacın tesbîhâtından güzel bir niyet ile bir hisse alıyorsun.

İkinci ma‘den: Hem bu bağdan çıkan mahsûlâttan kim yese, hayvan olsun, insan olsun; inek olsun, sinek olsun; müşteri olsun, hırsız olsun sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki: sen Rezzâk-ı Hakîkî nâmına ve izni dâiresinde tasarruf etsen; ve onun malını onun mahlûkātına veren bir tevzîât me’mûru nazarıyla kendine baksan. İşte bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa‘ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i ma‘neviyeyi te’mîn eden o iki neticeden ve o iki ma‘denden mahrûm kalır. İflâs eder. Hatta ihtiyârlandıkça bahçecilikten usanır, fütûr gelir. Neme lâzım der. Ben zâten dünyadan gidiyorum.

97

Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim? diyecek. Kendini tembelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: Daha ziyâde ibâdetle beraber sa‘y-i helâle çalışacağım. Tâ kabrime daha ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahîre tedârik edeceğim.

Elhâsıl: Ey nefis Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakîkî ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal günün bir saatini, ihtiyât akçesi gibi, hakîkî istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhrevî olan bir mescide veya bir seccadeye at. Hem bil ki, her yeni gün sana, hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perişan bir hâlde gider. Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. Zîrâ herkesin her günde şu âlemden bir mahsûs âlemi var.

Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbi‘dir. Nasıl ki, aynanda görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine bakar. Siyah ise siyah görünür. Kırmızı ise kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayna şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillü, sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehâdet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni‘-i Zülcelâl’ine müteveccih olsan, birden sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdetâ namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır. Ve o herc ü merc-i dünyevîdeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizâm ve ma‘nîdâr bir kitâbet-i kudret olduğunu gösterir. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyet-i pür-envârından bir nûru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nûrun in‘ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nûrâniyetle şehâdet ettirir.

Sakın deme: Benim namazım nerede? Şu hakîkat-i namaz nerede? Zîrâ bir hurmâ çekirdeği bir hurmâ ağacı gibi, kendi ağacını tavsîf eder. Fark yalnız icmâl ve tafsîl ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse, namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nûrdan bir hissesi var. Şu hakîkatten bir sırrı vardır. Velev şuûrun taalluk etmezse. Fakat derecâta göre inkişâf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurmâ çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurmâ ağacına kadar, ne kadar merâtib bulunur. Öyle de, namazın derecâtında da daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakîkat-i nûrâniyenin esası bulunur.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ قَالَ اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدٖینِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖٓ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖینَ

98

[Yirmi Birinci Söz’ün İkinci Makam’ı]

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ

Ey maraz-ı vesvese ile mübtelâ Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musîbete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer. Ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür, küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafîf olur, mahfî kalır. Mâhiyetini bilmezsen, devam eder, yerleşir. Mâhiyetini bilsen, onu tanısan, gider. Öyle ise, şu musîbetli vesvesenin aksâm-ı kesîresinden kesîrü’l-vukū‘ olan yalnız Beş Vechini beyân edeceğim. Belki sana ve bana şifâ olur. Zîrâ şu vesvese öyle bir şeydir ki, cehil onu da‘vet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

Birinci Vecih, Birinci Yara: Şeytan evvelâ şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabûl etmezse, şübheden şetme döner. Hayâle karşı şetme benzer bazı pis hâtıraları ve münâfî-i edeb çirkin hâlleri tasvîr eder. Kalbe, Eyvâh dedirtir. Ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki: kalbi Rabbine karşı sû’-i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar. Gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur: Bak, ey bîçâre vesveseli adam Telâş etme. Çünkü senin hâtırına gelen, şetim değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zîrâ mantıkça tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytâniyeden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakîkat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zâten şeytanın da istediği odur.

İkinci Vecih: budur ki: ma‘nâlar kalbden çıktıkları vakit, sûretlerden çıplak olarak hayâle girerler. Oradan sûretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebeb tahtında, bir nevi‘ sûretleri nesc eder. Ehemmiyet verdiği şeyin

99

sûretlerini yol üstünde bırakır. Hangi ma‘nâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer ma‘nâlar münezzeh ve temiz iseler, sûretler mülevves ve rezîl ise, giymek yoktur. Fakat temas var. Vesveseli adam teması telebbüsle iltibâs eder. Eyvâh der. Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefîllik, bu hısset-i nefis, beni matrûd eder. Şeytan onun şu damarından çok istifâde eder. Şu yaranın merhemi şudur: Dinle, ey bîçâre Nasıl ki senin namazın edeb-i nezîhânesinin vesîlesi olan zâhirî tahârete, batnının bâtınındaki necâset ona te’sîr etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin sûret-i mülevveseye mücâvereti zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştihâ, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayâlin, devâ-yı illet ve kazâ-yı hâcetin levâzımâtını görecek, bakacak. Onlara münâsib süflî sûretleri nesc edecek. Ve gelen ma‘nâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var. Ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

Üçüncü Vecih: budur ki: eşyâ mâbeynlerinde bazı münâsebât-ı hafiye bulunur. Hatta hiç ümîd etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzât bulunur veya senin hayâlin meşgul olduğu san‘ata göre o ipleri yapmış. Onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münâsebettendir ki bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hâtıra getirir. Fenn-i beyânda beyân olunduğu gibi: hâriçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayâlde sebeb-i kurbiyettir. Yani iki zıddın sûretlerinin cem‘ine vâsıta, bir münâsebet-i hayâliyedir. Bu münâsebetle gelen tahattura tedâî-i efkâr ta‘bîr edilir. Meselâ, sen namazda münâcâtta, Ka‘be karşısında, huzûr-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedâî-i efkâr, seni tutup en uzak mâlâya‘niyât-ı rezîleye sevk eder. Senin başın böyle bir tedâî-i efkâra mübtelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibâha geldiğin anda dön. Aman, ne kusur ettim deyip, tedkîkle meşgul olup durma. Tâ o zayıf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîrâ teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner. Bir maraz-ı hayâlî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi‘ tahattur ise, gāliben ihtiyârsızdır. Hususan hassâs asabîlerde daha gālibdir. Şeytan şu nevi‘ vesvesenin ma‘denini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki: tedâî-i efkâr, gāliben ihtiyârsızdır. Onda mes’ûliyet yoktur. Hem tedâîde mücâveret var. Temas ve ihtilât yoktur.

100

Onun için efkârın keyfiyetleri birbirine sirâyet etmez. Birbirine zarar vermez. Nasıl ki şeytan ile melek-i ilhâmînin kalb taraflarında mücâveretleri var. Ve füccâr ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları, zarar vermez. Öyle de, tedâî-i efkâr sâikasıyla istemediğin pis hayâlât gelip nezîh efkârın içine girse, zarar vermez. Meğer kasden olsa. veya zarar zannıyla onunla ziyâde meşgul olsa. Hem bazen kalb yoruluyor. Fikir kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

Dördüncü Vecih: Amelin en iyi sûretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüd ettikçe, hâl ona şiddetlenir. Hatta bir dereceye varır ki: o adam amelin daha evlâsını ararken, harâma düşer. Bazen bir sünnetin araması bir vâcibi terk ettiriyor. Acaba amelim sahîh oldu mu? der, iâde eder. Bu hâl devam eder, gāyet ye’se düşer. Şeytan şu hâlinden istifâde eder. Onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

Birinci merhem: Bu gibi vesvese ehl-i i‘tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: Medâr-ı teklîf olan ef‘âl ve eşyâ, kendi zâtında âhiret i‘tibâriyle ya hüsnü var, sonra o hüsne binâen emredilmiş. Veya kubhu var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyâda âhiret ve hakîkat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubuh zâtîdir. Emir ve nehy-i İlâhî ona tâbi‘dir. Bu mezhebe göre, insan, her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: Acaba amelim, nefsü’l-emirdeki güzel sûrette yapılmış mıdır?

Ama mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemâat derler ki: Cenâb-ı Hakk bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabîh olur. Demek emir ile güzellik; nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubuh mükellefin ıttılâına bakar. Ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubuh ise, sûrî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir.

Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Hâlbuki namazını ve abdestini fesâda verecek bir sebeb, nefsü’l-emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali‘ olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahîhtir, hem hasendir. Mu‘tezile der: Hakîkatte kabîh ve fâsiddir. Lâkin senden kabûl edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin. Ve özrün var. Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zâhir-i şerîate muvâfık olarak işlediğin ameline: Acaba sahîh olmuş mu? deyip vesvese etme. Fakat Kabûl olmuş mu? de, Gururlanma. Ucba girme.

101

İkinci merhem: Dinde harec yoktur. لَا حَرَجَ فِی الدٖینِ Mâdem dört mezheb haktır. Mâdem istiğfâra müncer olan derk-i kusûr ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rü’yetine, böyle vesveseli adama müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam amelini güzel görüp gurura düşmekten ise, amelini kusûrlu görse, istiğfâr etse, daha evlâdır. Mâdem böyledir. sen vesveseyi at, Şeytana de ki: Şu hâl bir harecdir. Hakîkat-i hâle muttali‘ olmak güçtür. Dindeki yüsre münâfîdir. لَا حَرَجَ فِی الدٖینِ اَلدٖینُ یُسْرٌ esasına muhâliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvâfık gelir. O bana kâfîdir. Hem lâakal ben aczimi i‘tirâf ederek ibâdeti lâyık-ı vecîhle edâ edemediğimden, istiğfâr ve tazarru‘ ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusûrlu amelim kabûl olunmak için mütezellilâne bir niyâza vesîledir.

Beşinci Vecih: Mesâil-i îmâniyede şübhe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçâre vesveseli adam, bazen tahayyülü taakkul ile iltibâs eder. Yani hayâle gelen bir şübheyi, akla girmiş bir şübhe tevehhüm edip, i‘tikādına halel gelmiş zanneder. Hem bazen tevehhüm ettiği bir şübheyi, îmâna zarar veren bir şekk zanneder. Hem bazen tasavvur ettiği bir şübheyi, tasdîk-i aklîye girmiş bir şübhe zanneder. Hem bazen bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani dalâletin esbâbını anlamak sûretinde kuvve-i müfekkirenin cevelânını ve tedkîkātını ve bîtarafâne muhâkemesini, hilâf-ı îmân zanneder. İşte telkînât-ı şeytâniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek: Eyvâh Kalbim bozulmuş. İ‘tikādıma halel gelmiş der. O hâller gāliben ihtiyârsız olduğundan, cüz’-i ihtiyârîsiyle ıslâh edemediğinden, ye’se düşer.

Bu yaranın merhemi şudur ki: Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür tasdîk-i aklîden ve iz‘ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz’-i ihtiyârîyi pek dinlemiyorlar. Teklîf-i dînî altına çok giremiyorlar. Tasdîk ve iz‘ân, öyle değiller. Bir mîzâna tâbi‘dirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür nasıl ki tasdîk ve iz‘ân değiller. Öyle de şübhe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzûmsuz, tekrar ede ede müstakar bir hâle gelse, o vakit hakîkî bir nevi‘ şübhe ondan tevellüd edebilir.

102

Hem bîtarafâne muhâkeme nâmıyla veya insaf nâmına deyip, şıkk-ı muhâlifi iltizâm ede ede, tâ öyle bir hâle gelir ki, ihtiyârsız taraf-ı muhâlifi iltizâm eder. Ona vâcib olan hakkın iltizâmı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekîl-i fuzûlîsi olacak bir hâlet, zihninde takarrur eder.

Şu nevi‘ vesvesenin en mühimi budur ki: vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibâs eder. Yani bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Hâlbuki ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münâfî değil. Ve zarûret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakîkada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür. Ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Hâlbuki yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz. Şübhesiz biliyoruz. Ve o ihtimâl-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şekk vermez, bir şübhe getirmez. Yakînimizi bozmaz. Meselâ, şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurûb etmesin. Veya yarın tulû‘ etmesin. Hâlbuki bu imkân, yakînimize zarar vermez. Şübhe getirmez.

İşte bunun gibi, meselâ, hakāik-i îmâniyeden olan hayât-ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayât-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i îmânîye zarar vermez. Hem لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَیْرِ النَّاشِیءِ عَنْ دَلٖیلٍ Yani Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimâlin hiç ehemmiyeti yoktur, olan kāide-i meşhûre hem usûlüddîn, hem usûlü’l-fıkhın kāide-i mukarreresindendir.

Eğer desen: Bu derece mü’minlere muzır ve müz‘ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş?

Elcevab: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir. Taharrîye dâîdir. Ciddiyete vesîledir. Lâkaydlığı atar. Tehâvünü def‘ eder. Onun için Hakîm-i Mutlak şu dâr-ı imtihânda, şu meydân-ı müsâbakada bize bir kamçı-yı teşvîk olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş.

Beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm-i Rahîm’e şekvâ etmeli.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ demeli.

Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamı, Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nda; İkinci Makamı, Tılsımlar Mecmûası’nda yazılmış olmakla, bu mecmûada yazılmamıştır.

103

[YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ]

Şu sözün iki mebhası vardır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖی اَحْسَنِ تَقْوٖیمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖینَ اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Birinci Mebhas: Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini Beş Nokta içinde beyân ederiz.

Birinci Nokta: İnsan nûr-u îmân ile a‘lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, cehenneme ehil olacak bir vaz‘iyete girer. Çünkü îmân, insanı Sâni‘-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân bir intisâbdır. Öyle ise insan, îmân ile insanda tezâhür eden san‘at-ı İlâhiye ve nukūş-u esmâ-yı Rabbâniye i‘tibâriyle bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat‘ eder. O kat‘dan san‘at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde i‘tibâriyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvâniye olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.

Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ, insanların san‘atları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile san‘atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san‘at bulunuyor. Belki bazen antika olan bir san‘at bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san‘at antikacıların çarşısına gidilse, hârikapîşe ve pek eski hünerver san‘atkârına nisbet ederek, o san‘atkârı yâd etmek sûretiyle ve o san‘atla teşhîr edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.

İşte insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san‘atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu‘cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır. Eğer nûr-u îmân içine girse, üstündeki bütün ma‘nîdâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min şuûr ile okur. ve o intisâbla okutur. Yani Sâni‘-i Zülcelâl’in masnûuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım gibi ma‘nâlarla insandaki san‘at-ı Rabbâniye tezâhür eder.

104

Demek Sâni‘ine intisâbdan ibâret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san‘atı izhâr eder. İnsanın kıymeti o san‘at-ı Rabbâniyeye göre olur. Ve âyîne-i Samedâniye i‘tibâriyledir. O hâlde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu i‘tibârla bütün mahlûkāt üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve cennete lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.

Eğer kat‘-ı intisâbdan ibâret olan küfür insanın içine girse, o vakit bütün o ma‘nîdâr nukūş-u esmâ-yı İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîrâ Sâni‘ unutulsa, Sâni‘e müteveccih ma‘nevî cihetler de anlaşılmaz. Âdetâ baş aşağıya düşer. O ma‘nîdâr âlî san‘atların ve ma‘nevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip nihâyet derecede sukūt eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvâniyeye münhasır kalır. Maddenin gāyesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi kısacık bir ömürde hayvanâtın en âcizi ve en muhtâcı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar. Elmastan kömüre kalb eder.

İkinci Nokta: Îmân nasıl ki bir nûrdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzî ve müstakbeli zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı bir vâkıada اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dâir gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz. Şöyle ki: Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine mukābil, üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere, ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesîf bir zulümât istîlâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezâr-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gāyet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti‘mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım, pek müdhiş bir vaz‘iyet bana göründü. Hatta önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhâlar, aslanlar, canavarlar göründü ki, Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. Eyvâh Şu fener başıma belâdır, dedim.

105

Ondan kızdım. O cep fenerimi yere çarptım kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümât boşandı. Her taraf o lâmbanın nûru ile doldu. Her şeyin hakîkatini bana gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gāyet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezâr-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle, nûrânî insanların taht-ı riyâsetinde, ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda fırtınalı dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise, süslü, sevimli, câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrângâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhâlar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ diyerek اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum. O vâkıadan ayıldım.

İşte o iki dağ mebde’-i hayat, âhir-i hayattır; yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbâldir. O cep feneri ise, hodbîn ve bildiğine i‘timâd eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkātıdır.

İşte enâniyetine i‘timâd eden, zulmet-i gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam, o vâkıada evvelki hâlime benzer ki: o cep feneri hükmünde, nâkıs ve dalâlet-âlûd ma‘lûmât ile, zaman-ı mâzîyi bir mezâr-ı ekber sûretinde ve adem-âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli gāyet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem her birisi bir Hakîm-i Rahîm’in birer me’mûr-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذٖینَ كَفَرُٓوا اَوْلِیَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ یُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَی الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.

Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese, o vâkıada ikinci hâlime benzeyecek. O vakit kâinât birden, bir gündüz rengini alır. Nûr-u İlâhî ile dolar. Âlem اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mâzî bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde vazîfe-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle, Allâhü Ekber diyerek makamât-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç