SÖZLER

103

[YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ]

Şu sözün iki mebhası vardır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖی اَحْسَنِ تَقْوٖیمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖینَ اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Birinci Mebhas: Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini Beş Nokta içinde beyân ederiz.

Birinci Nokta: İnsan nûr-u îmân ile a‘lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, cehenneme ehil olacak bir vaz‘iyete girer. Çünkü îmân, insanı Sâni‘-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân bir intisâbdır. Öyle ise insan, îmân ile insanda tezâhür eden san‘at-ı İlâhiye ve nukūş-u esmâ-yı Rabbâniye i‘tibâriyle bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat‘ eder. O kat‘dan san‘at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde i‘tibâriyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvâniye olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.

Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ, insanların san‘atları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile san‘atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san‘at bulunuyor. Belki bazen antika olan bir san‘at bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san‘at antikacıların çarşısına gidilse, hârikapîşe ve pek eski hünerver san‘atkârına nisbet ederek, o san‘atkârı yâd etmek sûretiyle ve o san‘atla teşhîr edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.

İşte insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san‘atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu‘cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır. Eğer nûr-u îmân içine girse, üstündeki bütün ma‘nîdâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min şuûr ile okur. ve o intisâbla okutur. Yani Sâni‘-i Zülcelâl’in masnûuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım gibi ma‘nâlarla insandaki san‘at-ı Rabbâniye tezâhür eder.

104

Demek Sâni‘ine intisâbdan ibâret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san‘atı izhâr eder. İnsanın kıymeti o san‘at-ı Rabbâniyeye göre olur. Ve âyîne-i Samedâniye i‘tibâriyledir. O hâlde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu i‘tibârla bütün mahlûkāt üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve cennete lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.

Eğer kat‘-ı intisâbdan ibâret olan küfür insanın içine girse, o vakit bütün o ma‘nîdâr nukūş-u esmâ-yı İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîrâ Sâni‘ unutulsa, Sâni‘e müteveccih ma‘nevî cihetler de anlaşılmaz. Âdetâ baş aşağıya düşer. O ma‘nîdâr âlî san‘atların ve ma‘nevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip nihâyet derecede sukūt eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvâniyeye münhasır kalır. Maddenin gāyesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi kısacık bir ömürde hayvanâtın en âcizi ve en muhtâcı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar. Elmastan kömüre kalb eder.

İkinci Nokta: Îmân nasıl ki bir nûrdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzî ve müstakbeli zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı bir vâkıada اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dâir gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz. Şöyle ki: Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine mukābil, üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere, ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesîf bir zulümât istîlâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezâr-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gāyet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti‘mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım, pek müdhiş bir vaz‘iyet bana göründü. Hatta önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhâlar, aslanlar, canavarlar göründü ki, Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. Eyvâh Şu fener başıma belâdır, dedim.

105

Ondan kızdım. O cep fenerimi yere çarptım kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümât boşandı. Her taraf o lâmbanın nûru ile doldu. Her şeyin hakîkatini bana gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gāyet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezâr-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle, nûrânî insanların taht-ı riyâsetinde, ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda fırtınalı dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise, süslü, sevimli, câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrângâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhâlar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ diyerek اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum. O vâkıadan ayıldım.

İşte o iki dağ mebde’-i hayat, âhir-i hayattır; yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbâldir. O cep feneri ise, hodbîn ve bildiğine i‘timâd eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkātıdır.

İşte enâniyetine i‘timâd eden, zulmet-i gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam, o vâkıada evvelki hâlime benzer ki: o cep feneri hükmünde, nâkıs ve dalâlet-âlûd ma‘lûmât ile, zaman-ı mâzîyi bir mezâr-ı ekber sûretinde ve adem-âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli gāyet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem her birisi bir Hakîm-i Rahîm’in birer me’mûr-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذٖینَ كَفَرُٓوا اَوْلِیَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ یُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَی الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.

Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese, o vâkıada ikinci hâlime benzeyecek. O vakit kâinât birden, bir gündüz rengini alır. Nûr-u İlâhî ile dolar. Âlem اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mâzî bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde vazîfe-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle, Allâhü Ekber diyerek makamât-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.

106

Sol tarafına bakar ki, dağlar misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, cennetin bağlarında ve saâdet saraylarında kurulmuş çok güzel bir ziyâfet-i Rahmâniyeyi o nûr-u îmân ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâûn gibi hâdiseleri birer musahhar me’mûr bilir. Bahar fırtınaları ve yağmurları gibi hâdisâtı, sûreten haşîn, ma‘nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hatta mevti, hayât-ı ebediyenin mukaddemesi ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle; hakîkati temsîle tatbîk et.

Üçüncü Nokta: Îmân hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet, hakîkî îmânı elde edenadam, kâinâta meydan okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyîkātından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ der. sefîne-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvârî dalgaları içinde seyerân eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer. Berzahta istirâhat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Eğer tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.

Demek, îmân tevhîdi, tevhîd teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nevi‘ duâ-yı fi‘lî telakkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan istemek ve netîceleri ondan bilmek ve ona minnetdâr olmaktan ibârettir. Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:

Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrûr olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: Ağır yükünü gemiye bırakıp râhat et. O dedi: Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi‘ olur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda muhâfaza edeceğim. Yine ona denildi: Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne-i sultâniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner. yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu hâlde görse, ya Dîvânedir diye seni tard edecek. Ya Hâindir, gemimizi ittihâm ediyor. Bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun.

107

Çünkü ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor, denildikten sonra, o bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu. Üstünde oturdu. Oh, Allâh senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum dedi. İşte ey tevekkülsüz insan Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfurûşluktan ve maskaralıktan ve şekāvet-i uhreviyeden ve tazyîkāt-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

Dördüncü Nokta: Îmân, insanı insan eder; belki insanı sultân eder. Öyle ise insanın vazîfe-i asliyesi, îmân ve duâdır. Küfür, insanı gāyet âciz bir canavar hayvan eder. Şu mes’elenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes’eleye vâzıh bir delîldir. ve bir burhân-ı kātı‘dır. Evet, insaniyet îmân ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit, âdetâ başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, isti‘dâdına göre mükemmel olarak gelir. Yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinâtla olan münâsebetini ve kavânîn-i hayatiyesini öğrenir. Meleke sâhibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidâr-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsîl eder. Yani ona ilhâm olunur. Demek, hayvanın vazîfe-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve ma‘rifet kesb etmekle terakkî etmek değildir. Ve aczini göstermekle meded istemek, duâ etmek değildir. Belki vazîfesi isti‘dâdına göre taammüldür, amel etmektir. Ubûdiyet-i fiiliyedir.

İnsan ise, dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtâç ve hayat kanunlarına câhil, hatta yirmi senede tamâmen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtâçtır. Hem gāyet âciz ve zayıf bir sûrette dünyaya gönderilip, bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede, ancak zarar ve menfaati fark eder. Hayat-ı beşeriyenin muâvenetiyle, ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazîfe-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür. Duâ ile ubûdiyettir. Yani Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikāne terbiye olunuyorum? Nasıl bir lütufla böyle nâzenînâne besleniyorum ve idare ediliyorum? bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetiştiği

108

hâcâtına dâir, Kādıyü’l-Hâcât’a lisân-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır. Ve istemek ve duâ etmektir. Yani, aczin fakrın cenâhlarıyla makam-ı a‘lâ-yı ubûdiyete uçmaktır.

Demek, insan bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve isti‘dâd i‘tibâriyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakîkiyenin esası ve ma‘deni ve nûru ve rûhu, ma‘rifetullâhtır. Ve onun üssü’l-esâsı da îmân-ı billâhtır. Hem insan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz beliyyâta ma‘rûz ve hadsiz a‘dânın hücûmuna mübtelâ ve nihâyetsiz fakrıyla beraber nihâyetsiz hâcâta giriftâr ve nihâyetsiz metâlibe muhtâç olduğundan, vazîfe-i asliye-i fıtriyesi, îmândan sonra duâdır. Duâ ise esâs-ı ubûdiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya kavlî lisân-ı acziyle bir duâ eder, maksûduna muvaffak olur. Öyle de, insan bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenîn, nâzdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîm’in dergâhında ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir. Tâ ki makāsıdı ona musahhar olsun. Veya teshîrin şükrünü edâ etsin. Yoksa bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, Ben kuvvetimle bu kābil-i teshîr olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri ve adamları teshîr ediyorum. Ve fikir ve tedbîrimle kendime itâat ettiriyorum deyip, küfrân-ı ni‘mete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıd olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.

Beşinci Nokta: Îmân, duâyı bir vesîle-i kat‘iye olarak iktizâ ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi; Cenâb-ı Hakk dahi, Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var? meâlinde قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبٖی لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ ferman ediyor. Hem اُدْعُٓونٖی اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor.

Eğer desen: Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki âyet umûmîdir. Her duâya cevâb var, ifade ediyor.

Elcevab: Cevâb vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevâb vermek var. Fakat kabûl etmek, hem ayn-ı matlûbu vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir. Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: Yâ Hekim Bana bak. Hekim: Lebbeyk der. Ne istersin? cevâb verir. Çocuk: Şu ilacı ver bana, der. Hekim ise ya aynen istediğini verir, yâhûd onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yâhûd hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.

109

İşte Cenâb-ı Hakk, Hakîm-i Mutlak, hazır, nâzır olduğu için abdin duâsına cevâb verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzûruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümü ile değil. Belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizâsıyla, ya matlûbunu veya daha evlâsını verir. Veya hiç vermez.

Hem duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi‘ duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gāyeleri değil. Meselâ, yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir. Yoksa o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o duâ, o ibâdet hâlis olmadığından kabûle lâyık olmaz. Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husûf namazları denilen iki ibâdet-i mahsûsanın vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nûrânî âyetlerinin nikāblanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi i‘lâna medâr olduğundan, Cenâb-ı Hakk, ibâdını o vakitte bir nevi‘ ibâdete da‘vet eder; yoksa o namaz açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husûf ve küsûflarının inkişâfları için değildir. Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istîlâsı ve muzır şeylerin tasallutu bazı duâların evkāt-ı mahsûsalarıdır ki: insan, o vakitlerde aczini anlar. Duâ ile, niyâz ile Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticâ eder.

Eğer duâ çok edildiği hâlde beliyyeler def‘ olunmazsa, denilmeyecek ki:; Duâ kabûl olmadı. Belki denilecek ki: Duânın vakti kazâ olmadı. Eğer Cenâb-ı Hakk fazl ve keremiyle belâyı ref‘ etse, nûrun alâ nûr. O vakit, duâ vakti biter, kazâ olur. Demek duâ, bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisan livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip duâ ile ona ilticâ etmeli, Rubûbiyetine karışmamalı. Tedbîri ona bırakmalı. Hikmetine i‘timâd etmeli. Rahmetini ithâm etmemeli.

Evet, hakîkat-i hâlde âyât-ı beyyinâtın beyânıyla sâbit olan; bütün mevcûdât, her birisi birer mahsûs tesbîh ve birer husûsî ibâdet, birer hâs secde ettikleri gibi, bütün kâinâttan dergâh-ı İlâhî’ye giden bir duâdır; Ya isti‘dâd lisânıyladır. Bütün nebâtât ve hayvanâtın duâları gibi ki: her biri lisân-ı isti‘dâdıyla Feyyâz-ı Mutlak’dan bir sûret taleb ediyorlar. Ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyladır. Bütün zîhayatın iktidârları dâhilinde olmayan hâcât-ı zarûriyeleri için duâlarıdır ki: her birisi o ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyla

110

Cevvâd-ı Mutlak’dan idâme-i hayatları için bir nevi‘ rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisân-ı ızdırârî ile bir duâdır ki. , muzdar kalan her bir zîruh kat‘î bir ilticâ ile duâ eder. Bir hâmî-i mechûlüne ilticâ eder, belki Rabb-i Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nevi‘ duâ bir mâni‘ olmazsa, dâimâ makbûldür.

Dördüncü nevi‘ ki, en meşhurudur. Bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır. Biri fi‘lî ve hâlî; diğeri kalbî ve kālîdir. Meselâ, esbâba teşebbüs bir duâ-yı fi‘lîdir. Esbâbın ictimâı, müsebbebi îcâd etmek için değil, belki lisân-ı hâl ile müsebbebi Cenâb-ı Hakk’dan istemek için bir vaz‘iyet-i marziye almaktır. Hatta çift sürmek, hazîne-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi‘ duâ-yı fi‘lî, Cevvâd-ı Mutlak’ın isim ve ünvânına müteveccih olduğundan, kabûle mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım, lisân ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gāyesi, en tatlı meyvesi şudur ki: duâ eden adam anlar ki, birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir. Her şeye eli yetişir. Her bir arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder. Fakrına meded eder.

İşte ey âciz insan Ve ey fakîr beşer Duâ gibi, hazîne-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesîleyi elden bırakma. Ona yapış. A‘lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultân gibi bütün kâinâtın duâlarını kendi duân içine al. Bir abd-i küllî, bir vekîl-i umûmî gibi اِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ de. Kâinâtın güzel bir takvîmi ol.

[İkinci Mebhas]

İnsanın saâdet ve şekāvetine medâr Beş Nükte den ibârettir. İnsan ahsen-i takvîmde yaratıldığı ve ona gāyet câmi‘ bir isti‘dâd verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ a‘lâ-yı illiyyîne; ferşten tâ Arş’a; zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân-ı imtihâna atılmış, nihâyetsiz sukūt ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış, bir mu‘cize-i kudret ve netice-i hilkat ve u‘cûbe-i san‘at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın, şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını Beş Nükte de beyân edeceğiz.

111

Birinci Nükte: İnsan, kâinâtın ekser envâına muhtâç ve alâkadârdır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış. Arzuları ebede kadar uzanmış, bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştâk olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâl’i de görmeye müştâktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtâç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbâbını ziyâret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticâya muhtâçtır.

İşte şu vaz‘iyette bir insana hakîkî Ma‘bûd olacak, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazînesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü nihâyetsiz hâcât-ı insaniyeyi îfâ edecek, ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise ma‘bûdiyete lâyık, yalnız odur.

İşte ey insan Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlûkāt üstünde bir mevki‘ kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkāta zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve da‘vâya sapsan, o vakit iyilik ve îcâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer ve tahrîb cihetinde dağdan daha ağır, tâûndan daha muzır olursun.

Evet, ey insan Sende iki cihet var:. Birisi, îcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrîb, adem, şer, nefiy, infiâl cihetidir. Birinci cihet i‘tibâriyle arıdan, serçeden aşağı; sinekten örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet i‘tibâriyle dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü sen iyilik ve îcâd ettiğin vakit, yalnız vüs‘atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve îcâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrîb etsen, o vakit fenâlığın, tecâvüz ve tahrîbin intişâr eder.

112

Meselâ, küfür bir fenâlıktır, bir tahrîbdir, bir adem-i tasdîktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinâtın tahkîrini ve bütün esmâ-yı İlâhiyenin tezyîfini, bütün insaniyetin terzîlini tazammun eder. Çünkü şu mevcûdâtın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazîfesi vardır. Zîrâ onlar mektûbât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâniye ve me’mûrîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları aynadârlık ve vazîfedârlık ve ma‘nîdârlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahrîbiyle çabuk bozulup değişen mevâdd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinâtta ve mevcûdâtın aynalarında nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-yı İlâhiyeyi inkâr ile tezyîf eder. Ve insanlık denilen bütün esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce i‘lân eden bir kasîde-i manzûme-i hikmet; ve bir şecere-i bâkiyenin cihâzâtını câmi‘ çekirdek misâl bir mu‘cize-i kudret-i bâhire; ve emânet-i kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyet kazanan bir sâhib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi, en zelîl bir hayvân-ı fânî-i zâilden daha zelîl, daha zayıf, daha âciz, daha fakîr bir derekeye atar. Ve ma‘nâsız, karmakarışık, çabuk bozulur, bir âdî levha derekesine indirir.

Elhâsıl: Nefs-i emmâre, tahrîb ve şer cihetinde nihâyetsiz cinâyet işleyebilir. Fakat îcâd ve hayırda iktidârı pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir hâneyi bir günde harâb eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücûdu tevfîk-i İlâhîden istese, şer ve tahrîbden ve nefse i‘timâddan vazgeçse, istiğfâr ederek tam abd olsa, o vakit یُبَدِّلُ اللّٰهُ سَیِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihâyetsiz kābiliyet-i şer nihâyetsiz kābiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvîm kıymetini alır, a‘lâ-yı illiyyîne çıkar.

İşte ey gāfil insan Bak Cenâb-ı Hakk’ın fazlına ve keremine; seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde, bir seyyieyi bir yazar; bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki: o müdhiş cehenneme girmek cezâ-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat cennete girmek mahz-ı fazıldır.

İkinci Nükte: İnsanda iki vecih var:. Birisi enâniyet cihetinde, şu hayât-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri ubûdiyet cihetinde, hayât-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih i‘tibâriyle, öyle bir bîçâre mahlûktur ki, sermayesi yalnız

113

ihtiyârdan bir şa‘re gibi, saç gibi cüz’î bir cüz’-i ihtiyârî ve iktidardan zayıf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu‘le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O hâliyle beraber kâinâtın tabakātında serilmiş hadsiz envâın hesabsız efrâdından nâzik, zayıf bir ferd olarak bulunuyor.

İkinci vecih i‘tibâriyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs‘ati var. Pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinde nihâyetsiz azîm, bir acz ve hadsiz, cesîm bir fakr derc etmiştir. Tâ ki, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihâyetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir zâtın hadsiz tecelliyâtına câmi‘ geniş bir ayna olsun.

Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten ma‘nevî ve ehemmiyetli cihâzât; ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp geniş olan hava âlemine girip, Hâlik’ından isti‘dâd lisânıyla bir ağaç olmasını isteyip kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek sû’-i mizâcından dolayı ona verilen cihâzât-ı ma‘neviyeyi, toprak altında bazı mevâdd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, fâidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o ma‘nevî cihâzâtını فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰی nın emr-i tekvînîsini imtisâl edip hüsn-ü isti‘mâl etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakîkati ve rûh-u ma‘nevîsi büyük bir hakîkat-i külliye sûretini alacaktır.

İşte aynen onun gibi, insanın mâhiyetine kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî‘ edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayât-ı dünyeviye toprağı altında, o cihâzât-ı ma‘neviyesini nefsin hevesâtına sarf etse, bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp tefessüh ederek, mes’ûliyet-i ma‘neviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.

Eğer o isti‘dâd çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl edip cihâzât-ı ma‘neviyesini hakîkî gāyelerine tevcîh etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve cennette hadsiz kemâlât ve ni‘metlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakîkat-i dâimenin cihâzâtına câmi‘ kıymetdâr bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.

114

Evet, hakîkî terakkî ise, insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hatta hayâl ve sâir kuvvelerin hayât-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık, husûsî bir vazîfe-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri hayât-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakkî değil sukūttur.

Şu hakîkati bir vâkıa-i hayâliyede, şöyle bir temsîlde gördüm ki: ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gāyet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir, bir câzibedârlık var idi. Dikkat ettim ki: o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor. Ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzîm ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazîfeler muattal kalmış. Ahlâkları sukūt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.

Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefâdâr bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaz‘iyet vardı. Merâk ettim, ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim, baktım ki, içerisi çok şenlik, dâire dâire üstünde, ayrı ayrı nâzik vazîfeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dâiredeki adamlar sarayın idaresini, tedbîrini görüyorlar. Üstündeki dâirede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gāyet latîf san‘atlar, güzel nakışlarla iştigāl ediyordular. En yukarıda efendi, padişahla muhâbere edip halkın istirâhatini te’mîn için ve kendi kemâlâtı ve terakkıyâtı için kendine hâs ve ulvî vazîfeler ile iştigāl ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler. gezebildim. Sonra çıktım.

Baktım, o şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum. dediler: O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir. Ve ehl-i dalâletindir. Diğerleri nâmuslu müslüman büyüklerinindir.

Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde Saîd ismini gördüm. Merâk ettim. Daha dikkat ettim. Sûretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi. ayıldım.

115

İşte, o vâkıa-i hayâliyeyi sana ta‘bîr edeceğim. Allâh hayır etsin. İşte o şehir ise, hayât-ı ictimâiye-i beşeriye ve medîne-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların her birisi birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, rûh, akıl gibi letâif; ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir. Her bir insanda her bir latîfenin ayrı ayrı vazîfe-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi, nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazîfe-i asliyelerini unutturmak, elbette sukūttur, terakkî değildir. Sâir cihetleri sen ta‘bîr edebilirsin

Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa‘y-i maddî i‘tibâriyle zayıf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki dâire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hatta insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabânî emsâllerine kıyâs edildikleri vakit, azîm fark görünür. ehlî keçi ve öküz, yabânî keçi ve öküz gibi. Fakat o insan, infiâl ve kabûl ve duâ ve suâl cihetinde, şu dünya hânında azîz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misâfir olmuş ki: nihâyetsiz rahmet hazînelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî‘ masnûâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misâfirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifâdesine, öyle büyük bir dâire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dâirenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhît hattına kadar gözün kestiği mikdâr, belki hayâlin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

İşte eğer insan, enâniyetine istinâd edip, hayât-ı dünyeviyeyi gāye-i hayâl ederek, derd-i maîşet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gāyet dar bir dâire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek, haşirde onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir. Ve da‘vâcı olacaklardır. Eğer kendini misâfir bilse, misâfir olduğu Zât-ı Kerîm’in izni dâiresinde sermâye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde, uzun bir hayât-ı ebediye için güzel çalışır. Ve teneffüs edip istirâhat eder. Sonra a‘lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnûn olarak âhirette lehinde şehâdet ederler. Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayât-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı

116

bâkiye için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet etsen görüyoruz ki: insan, cihâzât ve âlât i‘tibâriyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayât-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvânî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor. Ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır. Kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir. Ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar. Hâlik’ına şükreder.

Demek ahsen-i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayât-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu hâlde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsîl ile bu hakîkati beyân etmiştim. Münâsebet geldi. Yine o temsîlî tekrar ediyorum. Şöyle ki: Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip Mahsûs bir kumaştan bir kat elbise yaptır, emreder. İkincisine bin altın verir. bir pusula içinde bazı şeyler yazılı, o hizmetkârın cebîne koyar. bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altın ile a‘lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, dîvânelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek, bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzûruna geldi. Ve şiddetli bir te’dîb gördü. Ve dehşetli bir azâb çekti. İşte ednâ bir şuûru olan anlar ki: ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticâret içindir.

Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı ma‘neviye ve letâif-i insaniye ki: her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisât etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taâmların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsûsalarını temyîz eden insanın zâika-i lisâniyesi; ve hakāikin bütün inceliklerine nüfûz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştâk insanın kalbi gibi, sâir cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basît, yalnız bir iki mertebe inkişâf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine hâs bir amelde, münhasıran o hayvanda bir cihâz-ı mahsûs, ziyâde inkişâf eder. Fakat o inkişâf hususîdir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç