SÖZLER

171

[YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ]

Şu söz cennete dâirdir. Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, cennetin bazı letâifine işâret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki hakîkat-i kātıa ile gāyet kat‘î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makamı’nda Hâşiye, Onuncu Söz’ün hulâsası ve esası müteselsil, gāyet metîn arabîbir burhân-ı kat‘î ile, gāyet parlak bir tarzda vücûdu isbat olunan cennetin isbât-ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevâba ve tenkîde medâr olan birkaç ahvâl-i cennetten bahseder. Eğer tevfîk-i İlâhî refîk olsa, sonra azîm bir söz o muazzam hakîkate dâir yazılacaktır inşâallâh.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَبَشِّرِ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖی رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهَا وَلَهُمْ فٖیهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖیهَا خَالِدُونَ

Cennet-i bâkiyeye dâir bazı suâllere kısa cevablardır. Cennete dâir, cennetten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât-ı âyât-ı Kur’âniye, kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylesin. Fakat o parlak ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrîb için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden numûne için bazı çiçeklerin numûnesi nev‘inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevabla işâret edeceğiz. Evet, cennet bütün lezâiz-i ma‘neviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismâniyeye de medârdır.

172

Suâl: Kusûrlu, noksâniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve cennet ile ne alâkası var?

Mâdem rûhun âlî lezâizi vardır, ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniye için bir haşr-i cismânî neden îcâb ediyor?

Elcevab: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır. Fakat masnûât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe’ ve medâr olduğundan, bütün anâsır-ı sâirenin ma‘nen fevkıne çıktığı gibi; hem kesâfetli olan nefs-i insaniye sırr-ı câmiiyet i‘tibâriyle tezekkî etmek şartıyla, bütün letâif-i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet en câmi‘, en muhît, en zengin bir âyîne-i tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzâna çekecek âletler cismâniyettedir.

Meselâ dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde envâ‘-ı mat‘ûmât adedince mîzânlara menşe’ olmasa idi, her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı. tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-yı İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek zevk edip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem gāyet mütenevvi‘ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti‘dâdlar, yine cismâniyettedir.

Mâdem şu kâinâtın Sâni‘i, şu kâinâtla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ‘-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Söz’de isbat edildiği gibi, kat‘î anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinâtın bir havz-ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir meşher-i a‘zamı ve şu mezraa-i dünyânın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.

Ve o Sâni‘-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hıdemâtına mükâfât olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevâb olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir. Kābil-i tevfîk olamaz.

173

Suâl: Cisim eğer hayatî olsa, eczâ-yı bedenî dâim terkîb ve tahlîldedir. İnkırâza mahkûmdur. Ebediyete mazhar olamaz. Ekil ve şürb, bekā-yı şahsî ve muâmele-i zevciye ise, bekā-yı nev‘î içindir ki, şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyâç yoktur. Neden cennetin en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

Elcevab: Evvelâ şu âlemde, cism-i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârıfın muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur. Ondan sonra masârıf ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur. O da ölür. Âlem-i ebediyette ise, zerrât-ı cisim sâbit kalıp, terkîb ve tahlîle ma‘rûz değil. Veyâhûd muvâzene sâbit kalır. HâşiyeVâridât ile masârıf muvâzenettedir. Devr-i dâimî gibi cism-i zîhayat telezzüzât için hayat-ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir. Ekil ve şürb ve muâmele-i zevciye, gerçi bu dünyada bir ihtiyâçtan gelir. Bir vazîfeye gider. Fakat o vazîfeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi‘ lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccüh ediyor. Mâdem bu dâr-ı elemde bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekil ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saâdet olan cennette, o lezzetler o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazîfe-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek cennete lâyık ve ebediyete münâsib en câmi‘, hayâtdâr bir ma‘den-i lezzet olur.

Evet, وَمَا هٰذِهِ الْحَیٰوةُ الدُّنْیَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِیَ الْحَیَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyâda câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu, hayatdârdırlar. Buradaki insanlar gibi, orada da ağaçlar; buradaki hayvanlar gibi, oradaki taşlar emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: Filan meyveyi bana getir. getirir. Filan taşa desen: Gel. gelir. Mâdem taş, ağaç bu derece ulvî bir sûret alırlar. Elbette ekil ve şürb ve nikâh dahi hakîkat-i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, cennetin dünya fevkındeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktizâ eder.

174

Suâl: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca, dost dostuyla beraber cennette bulunacaktır. Hâlbuki basît bir bedevî, bir dakîkada sohbet-i Nebeviyede lillâh için bir muhabbet peydâ eder. O muhabbetle cennette Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr-i mütenâhî feyze mazhar Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzî, bir basît bedevî feyzî ile nasıl birleşir?

Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkate, şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ, gāyet güzel ve şa‘şaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gāyet büyük bir ziyâfet, gāyet müzeyyen bir seyrângâh, öyle bir sûrette ihzâr etmiş ki, kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat‘ûmâtı câmi‘, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil, ve hâkezâ, bütün havâss-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnûn edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zâikası pek az olduğundan, cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanâyi‘-i garîbeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın binden ve belki milyondan birisini kābiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifâde eder. Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latîfeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişâf etmiştir ki, o seyrângâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde, o dost ile omuz omuzadır.

Mâdem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâya kadar fark oluyor. Elbette dâr-ı saadet ve ebediyet olan cennette, bittarîki’l-ûlâ dost dostuyla beraber iken, her birisi isti‘dâdına göre, sofra-i Rahmânü’r-Rahîmden isti‘dâdları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni‘ olmaz. Çünkü cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umûmun damı Arş-ı A‘zam’dır.

Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa, o dâireler birbirinin üstündedir. Fakat birbirinin güneş görmelerine mâni‘ olmaz. Birbirinden geçebilir. Birbirine bakar. Öyle de, cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvi‘ rivâyâtı işâret ediyor.

175

Suâl: Ehâdîsde denilmiş: Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor. Bu ne demektir? Ne ma‘nâsı var? Nasıl güzelliktir?

Elcevab: Ma‘nâsı pek güzeldir. ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni‘ olmazsa, yeter.

Hâlbuki güzel, hayâtdâr, revnakdâr, bütün kışırsız, lüb ve kabuksuz iç olan cennette, göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri, cins-i latîf olan hûrilerden ve hûriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme cennetteki nisâ-yı dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler.

Demek en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin, birer latîfenin medâr-ı zevki olduğunu hadîs işâret ediyor. Evet, Hûrilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi ta‘bîriyle hadîs-i şerîf işâret ediyor ki: insanın ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftûn ve cemâle müştâk duyguları ve hâsseleri ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnûn edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mes‘ûd edecek, maddî ve ma‘nevî her nevi‘ ziynet ve hüsn-ü cemâle hûriler câmi‘dirler. Demek hûriler, cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından, birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar. وَفٖیهَا مَا تَشْتَهٖیهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْیُنُ işâretinin hakîkatini gösteriyorlar.

Hem cennette lüzûmsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından, ehl-i cennetin ekil ve şürbünden sonra kāzûrâtı olmadığını, hadîs-i şerîf beyân ediyor. Mâdem şu süflî dünyada en âdî zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri hâlde, kāzûrâtsız oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayat olan cennet ehli, neden kāzûrâtsız olmasın?

176

Suâl: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: Bazı ehl-i cennete, dünya kadar bir yer veriliyor. Yüz binler kasır ve yüz binler hûri ihsân ediliyor. Bir tek adama bu kadar şeylerin, ne lüzûmu var? Ne ihtiyacı var? Nasıl olabilir? Ve ne demektir?

Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsa idi veyâhûd yalnız mideden ibâret nebâtî bir mahlûk olsa idi veyâhûd yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basît bir zât-ı cismâniye ve bir cism-i hayvânîden ibâret olsa idi, öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan, öyle câmi‘ bir mu‘cize-i kudrettir ki, hatta şu dünyâ-yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Hâlbuki ebedî bir dâr-ı saadette nihâyetsiz isti‘dâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyâçlar lisânıyla, nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîsde beyân olunan ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti ma‘kūldür. ve haktır. ve hakîkattir. Ve şu hakîkat-i ulviyeye bir temsîl dürbünü ile rasad edeceğiz, Şöyle ki:

Bu dere bahçesi gibi Hâşiye, şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu hâlde, Barla’da gıdası i‘tibâriyle ancak bir avuç yeme mâlik olan her bir kuş, her bir serçe, her bir arı: Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrângâhımdır, diyebilir. Barla’yı zabt edip dâire-i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki, onun bu hükmünü bozmaz. Hem insan olan bir insan diyebilir ki: Benim Hâlikım, bu dünyayı bana hâne yapmış. Güneş benim bir lâmbamdır. Yıldızlar benim elektriklerimdir. Yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir, der. Allâh’a şükreder. Sâir mahlûkātın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilakis mahlûkāt, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.

Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet i‘tibâriyle, hatta bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede bir nevi‘ tasarruf da‘vâ etse, cesîm bir ni‘mete mazhar olsa, geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülkihsân etmek, nasıl istib‘âd edilebilir?

177

Hem nasıl ki, şu kesâfetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok aynalarda bir anda aynen bulunması gibi; öyle de nûrânî bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması, On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, meselâ, Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda, hem Arş’ta, hem huzûr-u Nebevîde, hem huzûr-u İlâhîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşirde bir anda ekser etkıyâ-yı ümmetiyle görüşmesi; ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezâhür etmesi; ve evliyânın bir nevi‘ garibi olan abdâlların bir vakitte çok yerlerde görünmesi; ve avâmın rüyada bir dakîkada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi; ve herkesin kalb, rûh, hayâl cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadârâne bulunması ma‘lûm ve meşhûd olduğundan, elbette nûrânî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri rûh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayâl sür‘atinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hûrilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî cennete, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır. Ve Muhbir-i Sâdık’ın asm haber verdiği gibi, hak ve hakîkattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle, o muazzam hakîkatler tartılmaz.

İdrâk-ı maâli bu küçük akla gerekmez.

Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی حَبٖیبِكَ الَّذٖی فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَبٖیبِیَّتِهٖ وَبِصَلَاتِهٖ وَاَیَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰی فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَیْهِ عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ اَللّٰهُمَّ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَبٖیبِكَ الْمُخْتَارِ اٰمٖینَ.

178

[Cennet Sözü’ne küçük bir zeyil. Cehenneme dâirdir.]

İkinci ve Sekizinci Sözler’de isbat edildiği gibi; îmân, ma‘nevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi ma‘nevî bir cehennemin tohumunu saklıyor.

Nasıl ki küfür, cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de, cehennem onun bir meyvesidir. Nasıl küfür, cehenneme duhûlüne sebebdir. Öyle de, cehennemin vücûduna ve îcâdına dahi sebebdir. Zîrâ küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edebsiz ona serkeşâne dese: Beni te’dîb etmezsin. ve edemezsin. Herhalde o yerde hapishâne yoksa da, tek o edebsiz için bir hapishâne teşkîl edecek, onu içine atacaktır.

Hâlbuki, kâfir cehennemi inkâr ile nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gāyet büyük ve nihâyetsiz kadîr bir zâtı tekzîb ve isnâd-ı acz ediyor. Yalancılıkla ve acz ile ithâm ediyor. İzzetine şiddetle dokunuyor. Gayretine dehşetli dokunduruyor. Celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhâl olarak, cehennemin hiç bir sebeb-i vücûdu bulunmazsa da, şu derece tekzîb ve isnâd-ı aczi tazammun eden küfür için bir cehennem halk edilecek, o kâfir içine atılacaktır.

رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

179

Risâle-i Nûr mîzânlarından ve îmân âhiret burhânlarından

[YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ]

Bekā-yı Rûh ve Melâike ve Haşr’e dâirdir.

Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân

Bu risâlenin şirin ve latîf bir diğer tevâfuku da şudur ki: bu sözün bir kerâmet-i zâhiresi olan eliflerin tevâfukāt-ı acîbesi içinde, Saîdü’n-Nûrsî nin makam-ı ebcedîsi tam tamına tevâfuk ediyor. Çünkü sahîfe başlarında gelen eliflerin mecmû‘-u adedi beş yüzbir olduğu gibi, Saîdü’n-Nûrsî aynen beş yüzbir dir. Elbette böyle ma‘nîdâr bir tevâfuk, kat‘iyen tesâdüf işi olamaz.

Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân

180

[Elif Adedi 12 ]

Risâle-i Nûr eczâlarının ekserîsi letâif-i tevâfukiyeden birer nev‘ine mazhardırlar. Bazıları hârika derecesindedir ki, buradaki dahi

o hârikadandır. Onuncu Söz’ün büyük kardeşi olan bu Yirmi Dokuzuncu Söz, Onuncu Söz’den daha ileri, parlak bir tevâfukāt-ı

elifiyeyi gösteriyor. Bu Söz’ü üç müstensih yazdılar. Her birisinde ayrı bir hârika göründü. Bu nüsha daha latîftir. Dikkat

ettik, tekellüf de yoktur. Demek bu Söz’ün hakîkî hattı, bu nüshadaki tarzdır. Bu nüshadaki tevâfukāt-ı elifiye sun‘î

olmadığına kat‘î delîl şudur ki: bir müstensih Hâşiyegāyet sür‘atli, bir tek gecede, üç sahîfe noksân

olarak bu nüshayı yazmış. Hayret verici elifler bu vaz‘iyeti göstermişler. Sun‘î olsa idi, çok geceler lâzımdı. Bu nüsha,

o nüshadan bir derece tanzîm ile aynen alınmıştır. Evvelki müstensihin kat‘iyen te’mînâtıyla, hem bir tek gecede yazmasının şehâdetiyle, bilerek

elifler getirilmemiş, belki geldikten sonra bilinmiş. Demek gelmesi şuûr ile değil, bulunması şuûr iledir. Tevâfukāt-ı latîfesindendir ki:

on altı def‘a on altı elif gelmesiyle, satırların onaltısına tevâfukla gāyet şirin düşmüştür. Hem bütün sahîfeler birbirine tevâfuk

ediyor. Kısmen de sahîfe rakamına bakıyor. Üç elifli sahîfe bir def‘a, on iki elifli sahîfeler beş def‘a, on üç elifli iki def‘a,

on dört elifli altı def‘a, on beş elifli dört def‘a, on altı elifli on altı def‘a gelmiştir. Satır başlarında tevâfuktan

hâriçte kalan eliflerin yerlerine gelen hurûfâtın karşı karşıya tevâfukları, latîf ve ma‘nîdâr düşüp, kat‘iyen kasıd eseri

olmadığını gösteriyor. Bu latîf tevâfukundan daha ince letâfeti şudur ki: yirmi yedinci ve yirmi dokuzuncu sahîfelerdeki on dört

elif tevâfuku içinde, hâriç kalan beşinci ve yedinci satır ile, birinci ve ikinci satırların başlarında واو ve باء gelmesidir.

Hem tevâfuksuz kalan ن ve ل harfleri, baştaki ی, ت, ش, د harfleri ile beraber, satırlar yekünü ile, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfinin târîhî olacak olan, bin üç yüz altmış dört târîhini gösteriyor. Hâşiye

181

Elif Adedi 12: Hâşiye

[YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ]

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖیهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبٖی

Şu makam, iki Maksad-ı Esâs ile, bir Mukaddimeden ibârettir. Mukaddime Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu,

insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân

edildiği gibi; hakîkat kat‘iyen iktizâ eder ve hikmet yakînen ister ki, zemîn gibi semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri

olsun. Ve o sekeneler, o semâvâta münâsib bulunsun. Şerîatın lisânında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere, melâike ve rûhâniyât tesmiye

edilir. Evet, hakîkat böyle iktizâ eder. Zîrâ şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakāretiyle beraber zîşuûr mahlûklarla doldurulması,

ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki, şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli

olan semâvât dahi, nûr-u vücûdun nûru olan zîhayat; ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla

elbette doludur. O mahlûklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu saltanat-ı rubûbiyetin

dellâllarıdırlar. Küllî ve umûmî ubûdiyetleri ile, kâinâtın büyük ve küllî mevcûdâtın tesbîhâtlarını temsîl ediyorlar.

Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü kâinâtı had ve hesaba gelmeyen, dakîk san‘atlı tezyînât ve

o ma‘nîdâr mehâsin ile ve hikmetdâr nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe ona göre mütefekkir ve istihsân

edicilerin ve mütehayyir takdîr edicilerin enzârını ister, vücûdlarını taleb eder. Evet, nasıl ki hüsün, elbette bir âşık

ister. Taâm ise aç olana verilir. Öyle ise, şu nihâyetsiz hüsn-ü san‘at içinde gıdâ-yı ervâh ve kūt-u kulûb,

182

[Elifler Adedi 16]

Elbette melâike ve rûhânîlere bakar, gösterir. Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Hâlbuki

ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘

olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları, rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.

Evet, şu kâinâtın her bir cihetinde, her bir dâiresinde rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazîfe-i ubûdiyetle muvazzaf

olarak bulunurlar. Bazı rivâyât-ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizâm-ı âlemin hikmeti ile, denilebilir ki: bir kısım

ecsâm-ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına kadar, bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler bu seyyârelere

izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. O merkeblerinin tesbîhâtını temsîl ederler. Hem denilebilir: Bir kısım hayâtdâr ecsâm, bir hadîs-i şerîfte

Ehl-i cennet rûhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler, ve cennette gezerler, diye işâret ettiği طُیورٌ خُضْرٌ tesmiye

edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridir. Onlar bunların içine emr-i hakla girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyir

edip, o hayâtdâr cesedlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem-i cismânîdeki mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar. Tesbîhât-ı mahsûsalarını edâ

ediyorlar. İşte, nasıl hakîkat böyle iktizâ ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktizâ eyliyor. Çünkü şu kesâfetli ve rûha münâsebeti az

olan topraktan ve şu küdûretli ve nûr-u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir fa‘âliyetle letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’

idrâki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette rûha çok lâyık ve hayâta çok münâsib şu nûr denizinden ve hatta şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu

elektrik gibi sâir madde-i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. Birinci Maksad Melâikenin tasdîki

îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esâsiye vardır. Birinci Esas Vücûdun kemâli hayat iledir. Belki vücûdun hakîkî vücûdu, hayat

iledir. Hayat, vücûdun nûrudur. Şuûr, hayâtın ziyâsıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat her şeyi, her bir zîhayat

183

[Elifler Adedi 16]

olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyâya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: Şu bütün

eşyâ malımdır, dünya hânemdir, kâinât mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür. Nasıl ki ziyâ, ecsâmın görülmesine sebebdir ve renklerin bir kavle göre sebeb-i vücûdudur.

Öyle de hayat dahi, mevcûdâtın keşşâfıdır, keyfiyâtın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri, bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz

eşyâyı iştirâk ve ittihâd ettirip, bir vahdete medâr bir rûha mazhar yapmak gibi kemâlât-ı vücûdun umûmuna sebebdir. Hatta hayat, kesret tabakātında bir çeşit tecellî-i vahdettir. Kesrette

ehadiyetin bir aynasıdır. Bak, hayatsız bir cisim büyük bir dağ dahi olsa, yetîmdir, garîbdir, yalnızdır. Münâsebeti, yalnız oturduğu mekân ile ve

ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa, o dağa nisbeten ma‘dûmdur. Çünkü ne hayatı var ki, hayat ile alâkadâr

olsun. Ne şuûru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak, küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda bütün kâinâtla

öyle münâsebet te’sîs eder ki, bütün kâinâtla ve hususan zemînin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticâret akdeder ki, diyebilir: Şu

arz benim bahçemdir, ticarethânemdir. İşte zîhayattaki meşhûr havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meşhûr sâika ve şâika hisleriyle beraber o

arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisâs ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur. İşte en küçük zîhayatta, hayat böyle te’sîrini gösterse,

elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisât ve inkişâf ve tenevvür eder ki, hayâtın ziyâsı olan şuûr ile, akıl

ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani

o zîşuûr ve zîhayat, ma‘nen o âlemlere misâfir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir’ât-ı rûhuna misâfir olup, irtisâm ve temessül

ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelâl’in en parlak bir burhân-ı vahdeti ve en büyük bir ma‘den-i ni‘meti ve en latîf bir tecellî-i merhameti ve

en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezîh-i san‘atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü envâ‘-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın

en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv-ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette ülfet

184

[Eliflerin Adedi 16]

içinde zaman-ı Âdemden beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakîkati, hakîkî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem hayat

o kadar nezîh ve temizdir ki, iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbâbın perdesini vaz‘

etmeyerek doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat sâir şeylerdeki umûr-u hasîseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâ-pâk keyfiyât-ı zâhiriyeye menşe’

olmak için esbâb-ı zâhiriyeyi perde etmiştir. Elhâsıl Denilebilir ki: hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı

olmaz. Hayat rûhun ziyâsıdır, şuûr hayâtın nûrudur. Mademki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizâm-ı kâmil-i

ekmel vardır. Ve şu kâinâtta bir itkān-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Mâdem şu bîçâre, perişan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar had ve hesaba gelmez zev-i

il-hayat ile, zevilervâh ile ve zevilidrâk ile dolmuştur. Elbette, sâdık bir hads ile; ve kat‘î bir yakîn ile hüküm

olunur ki: şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi, kendilerine münâsib, zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; güneşin

ateşinde dahi, o nûrânî sekeneler bulunur. Nâr, nûru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir. Mâdem kudret-i

ezeliye bilmüşâhede en âdî maddelerden, en kesîf unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder. Ve gāyet

ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir. Ve nûr-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor. Ve şuûr ziyâsıyla

ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksânsız hikmetiyle nûr gibi, esîr gibi, rûha yakın ve münâsib

olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip, hayatsız bırakmaz. Câmid bırakmaz. Şuûrsuz bırakmaz. Belki madde-i nûrdan, hatta zulmetten, hatta

esîr maddesinden, hatta ma‘nâlardan, hatta havadan, hatta kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif

ecnâsları gibi, pek çok muhtelif rûhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhânî ve cin

ecnâslarıdır. Melâikelerin ve rûhânîlerin kesretle vücûdlarını kabûl etmek, ne derece hakîkat ve bedîhî ve ma‘kūl olduğunu; ve Kur’ân’ın beyân

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç