
SAYFA 123
[YİRMİ DÖRDÜNCÜ SÖZ]
Şu Söz Beş Dal dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış, çık. Meyvelerini kopar, al.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی
Şu âyet-i celîlenin şecere-i nûrâniyesinin çok hakîkatlerinden bir hakîkatinin beş dalına işâret ederiz.
Birinci Dal: Nasıl ki bir sultânın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvânları; ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları; ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dâiresinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultân ve askeriyede kumandan-ı a‘zam ve ilmiyede halîfe, daha buna kıyâsen sâir isim ve ünvânlarını bilsen, anlarsın ki: bir tek padişah, saltanatının dâirelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sâhib olabilir. Güyâ o hâkim, her bir dâirede şahsiyet-i ma‘neviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hazırdır. Bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhûd ve nâzırdır. görünür, görür. Ve her bir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir. İdare eder, bakar.
Öyle de, Ezel Ebed Sultânı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları; ve ulûhiyetinin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmet-nümâ icrââtında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvânları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûrâtı var. Ve ef‘âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san‘atında ve mütenevvi‘ masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyâtı vardır. Bununla beraber kâinâtın her bir âleminde, her bir tâifesinde esmâ-yı hüsnâ’dan bir isminin ünvânı tecellî eder. O isim, o dâirede hâkimdir. Başka isimler orada ona tâbi‘dirler. belki onun zımnında bulunurlar. Hem mahlûkātın her bir tabakasında, az ve çok, küçük ve büyük, hâs ve âmm her birisinde hâs bir tecellî, hâs bir rubûbiyet, hâs bir isimle cilvesi vardır. Yani o isim her şeye muhît ve âmm olduğu hâlde, öyle bir kasıd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder, güyâ o isim yalnız o şeye hâstır.
SAYFA 124
Hem bununla beraber Hâlik-ı Zülcelâl, her şeye yakın olduğu hâlde, yetmiş bine yakın nûrânî perdeleri vardır. Meselâ, sana tecellî eden Hâlık isminin, mahlûkiyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinâtın Hâlik’ı olan mertebe-i kübrâ ve ünvân-ı a‘zama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyâs edebilirsin. Demek, bütün kâinâtı arkada bırakmak şartıyla mahlûkiyetin kapısından Hâlık isminin müntehâsına yetişirsin. Dâire-i sıfâta yanaşırsın.
Mâdem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuûnât birbirine bakar. Ve temessülât birbiri içine girer. Ve ünvânlar birbirini ihsâs eder. Ve zuhûrât birbirine benzer. Ve tasarrufât birbirine yardım edip itmâm eder. Ve rubûbiyetin mütenevvi‘ terbiyeleri birbirine imdâd edip muâvenet eder. Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakk’ı bir isim, bir ünvân ile, bir rubûbiyetle ve hâkezâ tanısa, başka ünvânları, rubûbiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki her bir ismin cilvesinden sâir esmâya intikāl etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki, onun nazarı dâimâ karşısında هُوَ هُوَ اللّٰهُ okusun, görsün. Onun kulağı her şeyden قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dinlesin, işitsin. Onun lisânı لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖیزَنَدْ عَالَمْ desin, i‘lân etsin. İşte Kur’ân-ı Mübîn اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی fermanıyla, zikrettiğimiz hakîkatlere işâret eder. Eğer o yüksek hakîkatleri yakından temâşâ etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zemînden sor. Ne diyorsunuz, de? Elbette Yâ Celîl, Yâ Celîl, Yâ Azîz, Yâ Cebbâr dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemîn yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanâttan ve yavrulardan sor. Ne diyorsunuz de,? Elbette Yâ Cemîl, Yâ Cemîl, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm Hâşiyediyecekler. Semâyı dinle. Nasıl Yâ Celîl-i Zülcemâl diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl Yâ Cemîl-i Zülcelâl diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl Yâ Rahmân, Yâ Rezzâk diyorlar.
SAYFA 125
Bahardan sor. bak nasıl یاَ حَنَّانُ, یاَ رَحْمٰنُ, یاَ رَحٖیمُ, یاَ كَرٖیمُ, یاَ لَطٖیفُ, یاَ عَطُوفُ, یاَ مُصَوِّرُ, یاَ مُنَوِّرُ, یاَ مُحْسِنُ, یاَ مُزَیِّنُ gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor, bak. Nasıl bütün esmâ-yı hüsnâ’yı okuyor. Ve cebhesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güyâ kâinât, azîm bir mûsîka-i zikriyedir. En küçük nağme en gür nagamâta karışmakla, haşmetli bir letâfet veriyor. Ve hâkezâ, kıyâs et.
Fakat çendân insan bütün esmâya mazhardır. Fakat kâinâtın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını intâc eden tenevvü‘-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebeb olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şerîatları, evliyânın başka başka tarîkatleri, asfiyânın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş’et etmiştir. Meselâ, Îsâ Aleyhisselâm, sâir esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha gālibdir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi, ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyâde hâkimdir.
İşte nasıl, eğer bir adam hem hoca, hem zâbit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa, onun her bir dâirede birer nisbeti, birer vazîfesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes’ûliyeti, birer terakkıyâtı ve muvaffakiyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakîbleri oluyor. Ve padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisânlarla ondan meded ister. Ve âmirinin çok ünvanlarına mürâcaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muâvenetini çok sûretlerle taleb eder.
Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazîfelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan, münâcâtında istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki nev‘-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakîkî insân-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü’l-Kebîr nâmındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor. Ateşten istiâze ediyor. İşte şu sırdandır ki, sûre-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلٰهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ de üç ünvân ile istiâzeyi emrediyor. Ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de üç ismiyle istiâneyi gösteriyor.
SAYFA 126
İkinci Dal: Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder. Birinci Sır: Evliyâ ne için usûl-ü îmâniyede ittifâk ettikleri hâlde, meşhûdâtlarında, keşfiyâtlarında çok tehâlüf ediyorlar? Şuhûd derecesinde olan keşifleri, bazen hilâf-ı vâki‘ ve muhâlif-i hak çıkıyor? Hem ne için ehl-i fikir ve nazar, her biri kat‘î burhân ile hak telakkî ettikleri efkârlarında, birbirine mütenâkız bir sûrette hakîkati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakîkat ne için çok renklere giriyor? İkinci Sır: Enbiyâ-yı sâlife ne için haşr-i cismânî gibi bir kısım erkân-ı îmâniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar? Kur’ân gibi tafsîlât vermemişler? Sonra ümmetlerinden, ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem ne için hakîkî ârif olan evliyânın bir kısmı yalnız tevhîdde ileri gitmişler? Hatta derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri hâlde, bir kısım erkân-ı îmâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hatta onun içindir ki, onlara tebeiyet edenler, ileride o erkân-ı îmâniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler. Hatta bazıları sapmışlar. Mâdem bütün erkân-ı îmâniyenin inkişâfıyla hakîkî kemâl bulunur. Ne için ehl-i hakîkat, bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Hâlbuki bütün esmânın mertebe-i a‘zamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’ân-ı Hakîm, bütün erkân-ı îmâniyeyi vâzıh bir sûrette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsîl etmişlerdir.
Evet, çünkü hakîkatte hakîkî kemâl-i etemm öyledir. İşte şu esrârın hikmeti şudur ki: insan, çendân bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müsteiddir. Lâkin iktidârı cüz’î, ihtiyârı cüz’î, isti‘dâdı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu hâlde, binler perdeler, berzahlar içinde hakîkati taharrî eder. Onun için hakîkatin keşfinde ve hakkın şuhûdunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kābiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kābiliyeti, bazı erkân-ı îmâniyenin inkişâfına menşe’ olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü‘ ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet; ve zılliyet ve asliyet i‘tibâriyle, cilve-i esmâ başka başka sûret alıyor. Bazı isti‘dâd cüz’iyetten geçemiyor. Ve gölgeden çıkamıyor. Ve isti‘dâda göre bazen bir isim gālib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icrâ ediyor. O isti‘dâdda onun hükmü hükümrân oluyor.
SAYFA 127
İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrârlı, geniş ve hakîkat ile bir derece karışık bir temsîl ile bazı işaretler ederiz. Meselâ, Zehre nâmıyla nakışlı bir çiçek; ve kamere âşık hayatlı bir Katre, ve güneşe bakan safvetli bir Reşha’yı farz ediyoruz ki, her birisinin bir şuûru, bir kemâli var. Ve o kemâle bir iştiyâkı bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakîkatlere işâret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işâret eder. Ve üç Hâşiyetabaka ehl-i hakîkate misâldir.
Birincisi: Ehl-i fikir ehl-i velâyet ehl-i nübüvvetin işârâtıdır. İkincisi: Cismânî cihâzât ile kemâline sa‘y edip hakîkate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın isti‘mâliyle mücâhede etmekle hakîkate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve îmân ve teslîmiyetle hakîkate gidenlerin misâlleridir. Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâl ile hakîkate giden; ve ilimvehikmetle ve akıl ve ma‘rifetle hakîkati aramaya giden; ve îmân ve Kur’ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakîkate çabuk giden, ayrı ayrı isti‘dâdda bulunan üç tâifenin hikmet-i ihtilâflarına işâret eden temsîllerdir. İşte şu üç tabakanın terakkıyâtındaki sırrı ve geniş hikmeti Zehre, Katre, Reşha ünvânları altında, bir temsîl ile bir derece göstereceğiz.
Meselâ, güneşin, kendi Hâlik’ının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellîsi ve in‘ikâsı ve ifâzası var. Birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyârelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in‘ikâslarıdır. Birincisi üç tarzdadır. Biri, küllî ve umûmî bir tecellî ve in‘ikâstır ki, bütün çiçeklere birden ifâzasıdır. Biri de, hâs bir tecellîdir ki, her bir nev‘e göre bir husûsî in‘ikâsı vardır. Biri de, cüz’î bir tecellîdir ki, her bir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifâzasıdır. Şu temsîlimiz o kavle göredir ki, çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyâsındaki yedi rengin istihâle-i in‘ikâsiyesinden neş’et ediyor. ve bu kavle göre, çiçekler dahi güneşin bir çeşit aynalarıdır. İkincisi: Güneşin, kamere ve seyyârelere, Fâtır-ı Hakîm’in izniyle verdiği nûr ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nûrdan sonra, kamer, o ziyânın gölgesi hükmünde olan nûru, güneşten küllî bir sûrette istifâde eder. sonra husûsî bir tarzda, denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir sûret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifâzasıdır. Üçüncüsü: Güneşin, emr-i İlâhî ile cevv-i havayı ve denizlerin
SAYFA 128
yüzlerini birer ayna ederek, sâfî ve küllî ve gölgesiz bir in‘ikâsı var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve karın şişeciklerine, her birine birer cüz’î aksi, birer küçük timsâlini veriyor.
İşte güneşin her bir çiçeğe ve kamere mukābil her bir katreye, her bir reşhaya mezkûr üç cihette, ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzası var. Birinci tarîk: Bil’asâle, doğrudan doğruya, berzahsız, hicabsızdır. Şu yol nübüvvetin tarîkini temsîl eder. İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Ayna ve mazharların kābiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet mesleğini temsîl eder.
İşte Zehre, Katre, Reşha; her birisi, evvelki yolda diyebilirler ki: Ben, umûm âlem güneşinin bir aynasıyım. Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki Ben, kendi güneşimin aynasıyım veyâhûd Nev‘ime tecellî eden güneşin aynasıyım der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Hâlbuki o şahsın veyâhûd nev‘inin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde, mahdûd bir kayıd altında ona görünüyor. Hâlbuki kayıdsız, berzahsız, mutlak güneşin âsârını, o mukayyed güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvîr etmek; umûm nebâtât, hayvanâtın hayatlarını tahrîk etmek ve seyyârâtı etrafında döndürmek gibi haşmet-nümâ eserleri, o dar kayıd ve mahdûd berzah içinde gördüğü güneşe şuhûd-u kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuûrlu farz ettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü güneşe verse de, sırf aklî ve îmânî bir tarzda, ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslîmiyet ile verebilir. Fakat, o insan gibi akıllı farz ettiğimiz Zehre, Katre, Reşha şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnâd etmeleri aklîdir, şuhûdî değil, belki bazen hükm-ü îmânîleri şuhûd-u kevniyelerine müsâdeme eder. Pek güçlükle inanabilirler.
İşte hakîkate dar gelen ve bazı köşelerinde hakîkatin a‘zâları görünen ve hakîkatle karışık şu temsîl içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi Zehre, Katre, Reşha farz edeceğiz. Zîrâ onlarda farz ettiğimiz şuûr, kâfî gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar, maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de ma‘nevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesâfet peydâ eden arkadaş Sen Zehre ol. Nasıl ki o Zehre çiçeği, ziyâ-yı şemsden inhilâl etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde şemsin timsâlini karıştırıp,
SAYFA 129
kendine ziynetli bir sûret giydiriyor. Zîrâ senin isti‘dâdın dahi ona benzer. Hem şu esbâba dalmış Eski Saîd gibi mektebli feylesof ise, kamere âşık olan Katre olsun ki: kamer, güneşten aldığı ziyâ zıllini ona verir. Ve onun gözbebeğine bir nûr verir. O da o nûr ile parlar. Fakat o Katre, o nûr ile yalnız kameri görür, güneşi göremez. belki îmânıyla görebilir.
Hem şu her şeyi, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’dan bilir, esbâbı bir perde telakkî eder fakîr adam, o da Reşha olsun. Öyle bir Reşha ki, kendi zâtında fakirdir. Hiç bir şeyi yok ki, ona dayanıp Zehre gibi kendine güvensin. Hiç bir rengi yok ki, onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya güneşin timsâlini gözbebeğinde saklıyor.
Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var, ne yapacağız? İşte bakıyoruz ki, bir Zât-ı Kerîm, ihsânıyla bizi gāyet derece tezyîn ve tenvîr ve terbiye ediyor. İnsan ise ihsân edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise her birimiz, isti‘dâdımıza göre, o muhabbet câzibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey Zehre-misâl Sen gidiyorsun. Fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakkî ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güyâ bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Hâlbuki Zehre kesîf bir aynadır. Onda, ziyâdaki yedi renk inhilâl ve inkisâr eder. Şemsin aksini gizler. Sen sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu hâlde, sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firâktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın. Ve nefsin mehâsini ile telezzüz ve iftihâr eden nazarını çekesin. Gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem baş aşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse çeviresin. Çünkü sen onun aynasısın. Vazîfen aynadârlıktır. Bilsen bilmesen, hazîne-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir aynasıdır. Şu koca güneş dahi, gök denizinde Şems-i Ezelî’nin Nûr isminden tecellî eden bir lem‘anın katre-misâl bir aynasıdır.
Ey kalb-i insanî Sen nasıl bir güneşin aynası olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun.
SAYFA 130
Fakat güneşi nefsü’l-emirde nasıl ise, öyle göremezsin. O hakîkati çıplak anlamazsın. belki senin sıfatlarının renkleri, ona bir renk verir. ve kesâfetli dürbünün bir sûret takar. Ve kayıdlı kābiliyetin bir kayıd altına alır.
Şimdi sen dahi, ey Katre içine giren hakîm feylesof Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle, tâ kamere kadar terakkî ettin. Kamere girdin. Bak, kamer kendi zâtında kesâfetli, zulümâtlıdır. Ne ziyâsı var, ne hayatı. Senin sa‘yin beyhûde, ilmin fâidesiz gitti. Sen ye’sin zulümâtından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervâh-ı habîsenin iz‘âcâtından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki: tabiat gecesini terk edip, hakîkat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki: şu gece nûrları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra sen kemâlini bulursun. Fakîr ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, güneşi sâfî göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nesc ettiği hicabların halfinde ve kābiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
İşte Reşha-misâl, üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin harâretiyle çabuk tebahhur eder. Enâniyeti bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesîfe, nâr-ı aşk ile ateş alır. Ziyâ ile nûra döner. O ziyânın cilvelerinden gelen bir şuâ‘a yapışır, yanaşır. Ey Reşha-misâl Mâdem doğrudan doğruya güneşe aynadârlık ediyorsun. Sen hangi mertebede bulunursan bulun, ayn-ı şemse karşı aynelyakîn bir tarzda sâfî bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkilât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddüdsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiç bir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kābiliyetlerin kaydı, ne aynaların küçüklüğü seni şaşırtmaz. Hilâf-ı hakîkate sevk etmez. Çünkü sen sâfî, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki: mazharlarda görünen ve aynalarda müşâhede olunan, güneş değil, belki bir nevi‘ cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendân o akisler onun ünvanlarıdır. Fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.
SAYFA 131
İşte şu hakîkatle karışık temsîlde, böyle başka başka üç tarîk ile kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhûdun tafsîlâtında başka başkadırlar. Fakat netîcede ve hakka iz‘ân ve hakîkati tasdîkte ittifâk ederler. İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç güneşi görmemiş. Yalnız ay’ı, aynasında, bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsûs haşmetli ziyâyı, dehşetli câzibeyi, aklına sığıştıramıyor, belki görenlere teslîm olup taklîd ediyor. Öyle de, Verâset-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen, haşr-i a‘zamı ve kıyâmet-i kübrâyı taklîdî olarak kabûl eder. Aklî bir mes’ele değildir, der. Çünkü hakîkat-i haşir ve kıyâmet, İsm-i A‘zam’ın ve bazı esmânın derece-i a‘zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa, taklîde mecbûrdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyâmeti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür. İtmi’nân-ı kalb ile kabûl eder. İşte şu sırdandır ki: haşir ve kıyâmeti en a‘zam mertebede, en ekmel tafsîlâtla Kur’ân zikrediyor. Ve İsm-i A‘zam’ın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşâdın iktizâsıyla, bir derece basît ve ibtidâî bir hâlde olan ümmetlerine, haşri en a‘zam bir derecede, en geniş bir tafsîlâtla ders vermemişler. Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet, bazı erkân-ı îmâniyeyi mertebe-i uzmâsında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, ma‘rifetullâhta derecât-ı ârifîn çok tefâvüt ediyor. Daha bunlar gibi çok esrâr, şu hakîkatten inkişâf eder. Şimdi şu temsîl, hem bir derece hakîkati ihsâs ettiğinden, hem hakîkat çok geniş ve çok derin olduğundan, biz dahi temsîl ile iktifâ ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrâra girişmeyeceğiz.
Üçüncü Dal: Kıyâmet alâmetlerinden ve âhirzaman vukūâtından ve bazı a‘mâlin fazîlet ve sevablarından bahseden ehâdîs-i şerîfe güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına zayıf veya mevzû‘ demişler. Îmânı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsîle girişmeyeceğiz. Yalnız On İki Aslı beyân ederiz.
Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki suâl ve cevâbda îzâh ettiğimiz mes’eledir. İcmâlî şudur ki: dîn bir imtihândır, bir tecrübedir. Ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrîk eder. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek vukūâtı, öyle bir tarzda bahsedecek ki: ne bütün bütün meçhûl kalsın, ne de bedîhî olup herkes ister istemez
SAYFA 132
tasdîke mecbûr kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyârı elinden almayacak. Zîrâ eğer tamâmen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyâmet görülse, herkes tasdîke muzdar olsa, o vakit kömür gibi bir isti‘dâd, elmas gibi bir isti‘dâd ile beraber kalır. Sırr-ı teklîf ve netice-i imtihân zâyi‘ olur. İşte bunun için Mehdî ve Süfyân mes’eleleri gibi çok mes’elelerde, çok ihtilâf olmuş. Hem rivâyât dahi çok muhteliftir. Birbirine zıd hükümler olmuş.
İkinci Asıl: Mesâil-i İslâmiyenin tabakātı vardır. Biri burhân-ı kat‘î istese, diğeri bir zann-ı gālibî ile iktifâ eder. Başkası yalnız bir kabûl-ü teslîmî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı îmâniyeden olmayan mesâil-i fer‘iye veya vukūât-ı zamaniyenin her birinde bir iz‘ân-ı yakîn ile bir burhân-ı kat‘î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslîmiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman-ı Sahâbe’de Benî-İsrâîl ve Nasârâ ulemâlarından çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski ma‘lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bazı hilâf-ı vâki‘ ma‘lûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm edildi.
Dördüncü Asıl: Ehâdîs-i şerîfe râvîlerinin bazı kavilleri veyâhûd istinbât ettikleri ma‘nâları, metn-i hadîsten telakkî ediliyordu. Hâlbuki insan hatâdan hâlî olmadığı için, hilâf-ı vâki‘ bazı istinbâtları veya kavilleri hadîs zannedilerek, zaafına hükmedilmiş.
Beşinci Asıl: اِنَّ فٖٓی اُمَّتٖی مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca, bazı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddesîn-i muhaddisîn ilhâmlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telakkî edilmiş. Hâlbuki ilhâm-ı evliyâ, bazı ârızalarla hatâ olabilir. İşte bu nev‘den bir kısım hilâf-ı hakîkat çıkabilir.
Altıncı Asıl: Beynennâs iştihâr bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki: durûb-u emsâl hükmüne geçer. Hakîkî ma‘nâsına bakılmaz. Ne maksad için sevk edilir, ona bakılır. İşte bu nev‘den beynennâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşâdî için temsîl ve kinâye nev‘inden zikredivermiş. Şu nevi‘ mes’elelerin ma‘nâ-yı hakîkîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa âittir. Ve teârüf ve tesâmu‘-u umûmîye râci‘dir.
Yedinci Asıl: Pek çok teşbîh ve temsîller bulunuyor ki, mürûr-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakîkat-i maddiye telakkî ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ, Sevr ve Hût isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hût timsâlinde
SAYFA 133
berrî ve bahrî hayvanât nâzırlarından iki melâiketullâh, âdetâ bir koca öküz ve cismânî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş. Hem meselâ, bir vakit huzûr-u Nebevîde, derin bir ses işitildi. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp da, ancak bu dakîka cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür. İşte bu hadîsi işiten, hakîkate vâsıl olmayan, inkâra sapar. Hâlbuki yirmi dakîka o hadîsten sonra kat‘iyen sâbittir ki, biri geldi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi ki: Meşhûr münâfık, yirmi dakîka evvel öldü. Yetmiş yaşına giren o münâfık, cehennemin bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennîde, esfel-i sâfilîne, küfre sukūttan ibâret olduğunu, gāyet belîğāne bir sûrette Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyân etmiştir. Cenâb-ı Hakk, o vefât dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
Sekizinci Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydân-ı imtihânda, çok mühim şeyleri kesretli eşyâ içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadr’i umûm ramazânda, saat-i icâbe-i duâyı cum‘a gününde, makbûl velîsini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyâmetin vaktini ömr-ü dünyâ içinde saklamış. Zîrâ ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Hâlbuki âhiret ve dünya muvâzenesini muhâfaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı iktizâ eder ki: her dakîka hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu hâlde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır. İşte kıyâmet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etse idi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler. Ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan, nasıl hayat-ı şahsiyesiyle, hânesiyle ve köyünün bekāsıyla alâkadârdır. Öyle de, hayât-ı ictimâiye ve nev‘iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadârdır. Kur’ân اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. Kıyâmet yakındır, ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zîrâ kıyâmet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakîka gibidir. Saat-i kıyâmet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.
İşte bunun içindir ki: Hakîm-i Mutlak, kıyâmeti, mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibhâm
SAYFA 134
sırrındandır ki: her asır, hatta asr-ı hakîkatbîn olan Asr-ı Saadet dahi, dâimâ kıyâmetten korkmuşlar. Hatta bazıları, Şerâiti hemen hemen çıkmış demişler. İşte bu hakîkati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: Âhiretin tafsîlâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahâbelerin fikirleri, ne için binler sene hakîkatten uzak düşmüş gibi istikbâl-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakîkati, asırlarında karîb zannetmişler?
Elcevab: Çünkü Sahâbeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyâde dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyâmetin ibhâm-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi dâimâ muntazır bir vaz‘iyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kıyâmeti bekleyiniz. İntizâr ediniz tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşâd-ı Nebevîdir. Yoksa vukū‘-u muayyene dâir bir vahyin hükmüyle değildir ki: hakîkatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nevi‘ sözleri, hikmet-i ibhâmdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki: Mehdî, Süfyân gibi âhirzamanda gelecek eşhâsları, çok zaman evvel, hatta Tâbiîn zamanında onları beklemişler. Yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hatta bazı ehl-i velâyet, Onlar geçmiş demişler.
İşte bu da, kıyâmet gibi, hikmet-i İlâhiye iktizâ eder ki: vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i ma‘neviyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî ma‘nâsına muhtâçtır. Bu ma‘nâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için nifâkın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer ta‘yîn edilse idi, maslahat-ı irşâd-ı umûmî zâyi‘ olurdu.
Şimdi, Mehdî gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: ehâdîsi tefsîr edenler, metn-i ehâdîsi tefsîrlerine ve istinbâtlarına tatbîk etmişler. Meselâ merkez-i saltanat, o vakit Şâm’da veya Medine’de olduğundan, vukūât-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civârında olan Basra, Kûfe, Şâm gibi yerlerde tasavvur ederek, öyle tefsîr etmişler.
Hem de o eşhâsın şahs-ı ma‘nevîsine veya temsîl ettikleri cemâate âit âsâr-ı azîmeyi, o eşhâsın zâtlarında tasavvur ederek, öyle tefsîr etmişler ki: o eşhâs-ı hârika çıktıkları vakit, bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Hâlbuki demiştik: bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır. Fakat ihtiyârı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhâs,
SAYFA 135
hatta o müdhiş Deccâl dahi çıktığı zaman, çokları, hatta kendisi de bidâyeten Deccâl olduğunu bilmez. belki nûr-u îmânın dikkatiyle o eşhâs-ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet-i kıyâmetten olan Deccâl hakkında hadîs-i şerîfte: Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm-ı sâire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar, bu rivâyete muhâl demişler. Hâşâ, şu rivâyetin inkâr ve ibtâline gitmişler. Hâlbuki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ hakîkati şu olmak gerektir ki: âlem-i küfrün en kesâfetlisi olan şimâlde, tabîiyyûnun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyân-ı azîmin başına geçecek ve ulûhiyeti inkâr edecek bir şahsın şimâl tarafından çıkmasına işâret ve şu işâret içinde bir remz-i hikmet vardır ki: kutb-u şimâlîye yakın dâirede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. Deccâl’ın bir günü bir senedir. O dâire yakınında zuhûruna işârettir. İkinci günü bir aydır, demekten murad, şimâlden bu tarafa geldikçe, bazen olur, yazın bir ayında güneş gurûb etmez. Şu dahi Deccâl şimâlden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecâvüzüne işârettir. Günü Deccâl’a isnâd etmekle, şu işarete işâret eder. Daha bu tarafa geldikçe, bir haftada güneş gurûb etmiyor. Daha gele gele, tulû‘ ve gurûb ortasında üç sâat devam ediyor. Ben Rusya’da esârette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurûb etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. Deccâl’ın çıktığı vakit umûm dünya işitecek olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyâre halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhâl gören mülhidler, şimdi âdî görüyorlar.
Alâmet-i kıyâmetten olan Ye’cûc ve Me’cûc’e ve Sed’de dâir bir risâlede bir derece tafsîlen yazdığımdan, ona havâle edip, şurada yalnız şunu deriz ki: eskiden Mançur, Moğol ünvânıyla ictimâât-ı beşeriyeyi zîr u zeber eden tâifeler ve Sedd-i Çinînin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyâmete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikir ile medeniyet-i beşeriyeyi zîr u zeber edecekleri, rivâyetlerde vardır. Bazı mülhidler derler: Bu kadar acâibi yapan ve yapacak tâifeler nerede? Elcevab Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe, memleketi fesâda veren kesretli o tâifelerin hakîkatleri, mahdûd bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe, emr-i İlâhî ile,
SAYFA 136
o mahdûd ferdlerden gāyet kesretli aynı fesâd yine başlar. Güyâ onların hakîkat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe, zuhûr ediyor. Aynen öyle de, bir zaman dünyayı herc ü merc eden o tâifeler izn-i İlâhî ile mevsimi geldiği vakit, aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir sûrette tezâhür eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazîlet ve sevâbına dâir ehâdîs-i şerîfenin bir kısmı, terğîb ve terhîbe münâsib bir te’sîr vermek için belâgatli bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Hâlbuki bütün onlar, ayn-ı hak ve mahz-ı hakîkat olduklarından, mücâzefe ve mübâlağa içlerinde yoktur. Ezcümle, en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki: لَوْ وَزَنَتِ الدُّنْیَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَٓاءٍ ev kemâ kāl meâl-i şerîfi: Dünyanın Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler. Hakîkati şudur ki: عِنْدَ اللّٰهِ ta‘bîri, âlem-i bekādan demektir. Evet, âlem-i bekādan bir sinek kanadı kadar bir nûr, mâdem ebedîdir. Yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nûrdan daha çoktur. Demek, koca dünyayı bir sinek kanadı ile muvâzene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen husûsî dünyasını, âlem-i bekādan bir sinek kanadı kadar dâimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsân-ı İlâhîye muvâzeneye gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var. belki üç yüzü var. Biri, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının aynalarıdır. Diğeri, âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri, fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz marzî-i İlâhî olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, esmâ-yı hüsnâ’nın aynaları ve mektûbât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil, belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menba‘ı olan dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i îmâna verilen sermedî bir zerresine değmediğine işârettir. İşte en doğru ve ciddî şu hakîkat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri ma‘nâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübâlağa, en mücâzefe zannettikleri ma‘nâ nerede?