Bağış Yap
SÖZLERYirmi Dokuzuncu Söz

179

Risâle-i Nûr mîzânlarından ve îmân âhiret burhânlarından

[YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ]

Bekā-yı Rûh ve Melâike ve Haşr’e dâirdir.

Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân

Bu risâlenin şirin ve latîf bir diğer tevâfuku da şudur ki: bu sözün bir kerâmet-i zâhiresi olan eliflerin tevâfukāt-ı acîbesi içinde, Saîdü’n-Nûrsî nin makam-ı ebcedîsi tam tamına tevâfuk ediyor. Çünkü sahîfe başlarında gelen eliflerin mecmû‘-u adedi beş yüzbir olduğu gibi, Saîdü’n-Nûrsî aynen beş yüzbir dir. Elbette böyle ma‘nîdâr bir tevâfuk, kat‘iyen tesâdüf işi olamaz.

Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân

180

[Elif Adedi 12 ]

Risâle-i Nûr eczâlarının ekserîsi letâif-i tevâfukiyeden birer nev‘ine mazhardırlar. Bazıları hârika derecesindedir ki, buradaki dahi

o hârikadandır. Onuncu Söz’ün büyük kardeşi olan bu Yirmi Dokuzuncu Söz, Onuncu Söz’den daha ileri, parlak bir tevâfukāt-ı

elifiyeyi gösteriyor. Bu Söz’ü üç müstensih yazdılar. Her birisinde ayrı bir hârika göründü. Bu nüsha daha latîftir. Dikkat

ettik, tekellüf de yoktur. Demek bu Söz’ün hakîkî hattı, bu nüshadaki tarzdır. Bu nüshadaki tevâfukāt-ı elifiye sun‘î

olmadığına kat‘î delîl şudur ki: bir müstensih Hâşiyegāyet sür‘atli, bir tek gecede, üç sahîfe noksân

olarak bu nüshayı yazmış. Hayret verici elifler bu vaz‘iyeti göstermişler. Sun‘î olsa idi, çok geceler lâzımdı. Bu nüsha,

o nüshadan bir derece tanzîm ile aynen alınmıştır. Evvelki müstensihin kat‘iyen te’mînâtıyla, hem bir tek gecede yazmasının şehâdetiyle, bilerek

elifler getirilmemiş, belki geldikten sonra bilinmiş. Demek gelmesi şuûr ile değil, bulunması şuûr iledir. Tevâfukāt-ı latîfesindendir ki:

on altı def‘a on altı elif gelmesiyle, satırların onaltısına tevâfukla gāyet şirin düşmüştür. Hem bütün sahîfeler birbirine tevâfuk

ediyor. Kısmen de sahîfe rakamına bakıyor. Üç elifli sahîfe bir def‘a, on iki elifli sahîfeler beş def‘a, on üç elifli iki def‘a,

on dört elifli altı def‘a, on beş elifli dört def‘a, on altı elifli on altı def‘a gelmiştir. Satır başlarında tevâfuktan

hâriçte kalan eliflerin yerlerine gelen hurûfâtın karşı karşıya tevâfukları, latîf ve ma‘nîdâr düşüp, kat‘iyen kasıd eseri

olmadığını gösteriyor. Bu latîf tevâfukundan daha ince letâfeti şudur ki: yirmi yedinci ve yirmi dokuzuncu sahîfelerdeki on dört

elif tevâfuku içinde, hâriç kalan beşinci ve yedinci satır ile, birinci ve ikinci satırların başlarında واو ve باء gelmesidir.

Hem tevâfuksuz kalan ن ve ل harfleri, baştaki ی, ت, ش, د harfleri ile beraber, satırlar yekünü ile, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfinin târîhî olacak olan, bin üç yüz altmış dört târîhini gösteriyor. Hâşiye

181

Elif Adedi 12: Hâşiye

[YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ]

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖیهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبٖی

Şu makam, iki Maksad-ı Esâs ile, bir Mukaddimeden ibârettir. Mukaddime Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu,

insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân

edildiği gibi; hakîkat kat‘iyen iktizâ eder ve hikmet yakînen ister ki, zemîn gibi semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri

olsun. Ve o sekeneler, o semâvâta münâsib bulunsun. Şerîatın lisânında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere, melâike ve rûhâniyât tesmiye

edilir. Evet, hakîkat böyle iktizâ eder. Zîrâ şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakāretiyle beraber zîşuûr mahlûklarla doldurulması,

ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki, şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli

olan semâvât dahi, nûr-u vücûdun nûru olan zîhayat; ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla

elbette doludur. O mahlûklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu saltanat-ı rubûbiyetin

dellâllarıdırlar. Küllî ve umûmî ubûdiyetleri ile, kâinâtın büyük ve küllî mevcûdâtın tesbîhâtlarını temsîl ediyorlar.

Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü kâinâtı had ve hesaba gelmeyen, dakîk san‘atlı tezyînât ve

o ma‘nîdâr mehâsin ile ve hikmetdâr nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe ona göre mütefekkir ve istihsân

edicilerin ve mütehayyir takdîr edicilerin enzârını ister, vücûdlarını taleb eder. Evet, nasıl ki hüsün, elbette bir âşık

ister. Taâm ise aç olana verilir. Öyle ise, şu nihâyetsiz hüsn-ü san‘at içinde gıdâ-yı ervâh ve kūt-u kulûb,

182

[Elifler Adedi 16]

Elbette melâike ve rûhânîlere bakar, gösterir. Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Hâlbuki

ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘

olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları, rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.

Evet, şu kâinâtın her bir cihetinde, her bir dâiresinde rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazîfe-i ubûdiyetle muvazzaf

olarak bulunurlar. Bazı rivâyât-ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizâm-ı âlemin hikmeti ile, denilebilir ki: bir kısım

ecsâm-ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına kadar, bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler bu seyyârelere

izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. O merkeblerinin tesbîhâtını temsîl ederler. Hem denilebilir: Bir kısım hayâtdâr ecsâm, bir hadîs-i şerîfte

Ehl-i cennet rûhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler, ve cennette gezerler, diye işâret ettiği طُیورٌ خُضْرٌ tesmiye

edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridir. Onlar bunların içine emr-i hakla girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyir

edip, o hayâtdâr cesedlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem-i cismânîdeki mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar. Tesbîhât-ı mahsûsalarını edâ

ediyorlar. İşte, nasıl hakîkat böyle iktizâ ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktizâ eyliyor. Çünkü şu kesâfetli ve rûha münâsebeti az

olan topraktan ve şu küdûretli ve nûr-u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir fa‘âliyetle letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’

idrâki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette rûha çok lâyık ve hayâta çok münâsib şu nûr denizinden ve hatta şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu

elektrik gibi sâir madde-i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. Birinci Maksad Melâikenin tasdîki

îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esâsiye vardır. Birinci Esas Vücûdun kemâli hayat iledir. Belki vücûdun hakîkî vücûdu, hayat

iledir. Hayat, vücûdun nûrudur. Şuûr, hayâtın ziyâsıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat her şeyi, her bir zîhayat

183

[Elifler Adedi 16]

olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyâya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: Şu bütün

eşyâ malımdır, dünya hânemdir, kâinât mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür. Nasıl ki ziyâ, ecsâmın görülmesine sebebdir ve renklerin bir kavle göre sebeb-i vücûdudur.

Öyle de hayat dahi, mevcûdâtın keşşâfıdır, keyfiyâtın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri, bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz

eşyâyı iştirâk ve ittihâd ettirip, bir vahdete medâr bir rûha mazhar yapmak gibi kemâlât-ı vücûdun umûmuna sebebdir. Hatta hayat, kesret tabakātında bir çeşit tecellî-i vahdettir. Kesrette

ehadiyetin bir aynasıdır. Bak, hayatsız bir cisim büyük bir dağ dahi olsa, yetîmdir, garîbdir, yalnızdır. Münâsebeti, yalnız oturduğu mekân ile ve

ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa, o dağa nisbeten ma‘dûmdur. Çünkü ne hayatı var ki, hayat ile alâkadâr

olsun. Ne şuûru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak, küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda bütün kâinâtla

öyle münâsebet te’sîs eder ki, bütün kâinâtla ve hususan zemînin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticâret akdeder ki, diyebilir: Şu

arz benim bahçemdir, ticarethânemdir. İşte zîhayattaki meşhûr havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meşhûr sâika ve şâika hisleriyle beraber o

arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisâs ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur. İşte en küçük zîhayatta, hayat böyle te’sîrini gösterse,

elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisât ve inkişâf ve tenevvür eder ki, hayâtın ziyâsı olan şuûr ile, akıl

ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani

o zîşuûr ve zîhayat, ma‘nen o âlemlere misâfir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir’ât-ı rûhuna misâfir olup, irtisâm ve temessül

ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelâl’in en parlak bir burhân-ı vahdeti ve en büyük bir ma‘den-i ni‘meti ve en latîf bir tecellî-i merhameti ve

en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezîh-i san‘atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü envâ‘-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın

en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv-ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette ülfet

184

[Eliflerin Adedi 16]

içinde zaman-ı Âdemden beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakîkati, hakîkî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem hayat

o kadar nezîh ve temizdir ki, iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbâbın perdesini vaz‘

etmeyerek doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat sâir şeylerdeki umûr-u hasîseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâ-pâk keyfiyât-ı zâhiriyeye menşe’

olmak için esbâb-ı zâhiriyeyi perde etmiştir. Elhâsıl Denilebilir ki: hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı

olmaz. Hayat rûhun ziyâsıdır, şuûr hayâtın nûrudur. Mademki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizâm-ı kâmil-i

ekmel vardır. Ve şu kâinâtta bir itkān-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Mâdem şu bîçâre, perişan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar had ve hesaba gelmez zev-i

il-hayat ile, zevilervâh ile ve zevilidrâk ile dolmuştur. Elbette, sâdık bir hads ile; ve kat‘î bir yakîn ile hüküm

olunur ki: şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi, kendilerine münâsib, zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; güneşin

ateşinde dahi, o nûrânî sekeneler bulunur. Nâr, nûru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir. Mâdem kudret-i

ezeliye bilmüşâhede en âdî maddelerden, en kesîf unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder. Ve gāyet

ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir. Ve nûr-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor. Ve şuûr ziyâsıyla

ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksânsız hikmetiyle nûr gibi, esîr gibi, rûha yakın ve münâsib

olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip, hayatsız bırakmaz. Câmid bırakmaz. Şuûrsuz bırakmaz. Belki madde-i nûrdan, hatta zulmetten, hatta

esîr maddesinden, hatta ma‘nâlardan, hatta havadan, hatta kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif

ecnâsları gibi, pek çok muhtelif rûhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhânî ve cin

ecnâslarıdır. Melâikelerin ve rûhânîlerin kesretle vücûdlarını kabûl etmek, ne derece hakîkat ve bedîhî ve ma‘kūl olduğunu; ve Kur’ân’ın beyân

185

[Elifler Adedi 16]

ettiği gibi, onları kabûl etmeyen ne derece hilâf-ı hakîkat ve hilâf-ı hikmet bir hurâfe, bir dalâlet, bir hezeyân, bir dîvânelik

olduğunu, şu temsîle bak, gör. İki adam, biri bedevî, vahşi; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup, İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar.

O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir hâneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne amele, sefîl, miskîn

adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat

onların medâr-ı taayyüşü ve husûsî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki: onların bir kısmı âkilü’n-nebâttır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkil

ü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam bu hâli görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünür.

O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs‘atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyâhûd göz zaîfliğiyle veya

o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle, o sarayın sekeneleri o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hânedeki şerâit-i hayatiye,

o saraylarda bulunmuyor. O vahşi, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından, der:

O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur. Zîruh içinde yoktur, der. Vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki:

Ey bedbaht Şu hakîr, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amele ile doldurulmuş. Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor,

istihdâm ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu

uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyînâtın, şu san‘atlı sarayların, onlara münâsib âlî sekeneleri bulunmasın. Elbette o saraylar umûmen doludur ve

onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine, belki börek yerler. Balık yerine, baklava yiyebilirler.

Uzaklık sebebiyle veyâhûd gözünün kābiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile görünmemeleri, onların olmamalarına hiç bir vakit delîl

olamaz. Adem-i rü’yet, adem-i vücûda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya huccet olamaz. İşte şu temsîl gibi, ecrâm-ı ulviye ve

186

[Eliflerin Adedi 15]

ecsâm-ı seyyâre içinde küre-i arzın hakāret ve kesâfeti ile beraber, bu kadar hadsiz zîrûhların, zîşuûrların vatanı olması; ve en hasîs ve

en müteaffin cüz’leri dahi birer menba‘-ı hayât kesilmesi, birer mahşer-i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîku’l-evlâ ve bilhadsi’s-sâdık ve bilyakîni’l-kat‘î delâlet

eder, şehâdet eyler, i‘lân eder ki, şu nihâyetsiz fezâ-yı âlem ve şu muhteşem semâvât burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuûr, zîhayat, zîruhlar ile doludur. Nârdan, nûrdan,

ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan esîrden ve hatta elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk

olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuûrlara şerîat-ı garrâ-yı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm Kur’ân-ı Mu‘ciz

ü’l-Beyân, Melâike ve can ve rûhâniyâttır, der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsâmın muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir. Evet,

elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve rûhâniyât dahi, onların da pek çok

ecnâs-ı muhtelifeleri vardır. Şu nükte-i esâsiyenin hâtimesi Bittecrübe madde asıl değil ki, vücûd ona musahhar kalsın ve tâbi‘ olsun. Belki madde bir ma‘nâ

ile kāimdir. İşte o ma‘nâ hayattır, ruhtur. Hem bilmüşâhede madde mahdûm değil ki, her şey ona ircâ‘ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakîkatin tekemmülüne hizmet

eder. O hakîkat hayattır. O hakîkatin esası da ruhtur. Bilbedâhe madde hâkim değil ki, ona mürâcaat edilsin, kemâlât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir

esasın hükmüne bakar. Onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas hayattır, ruhtur, şuûrdur. Hem bizzarûre madde lüb değil,

esas değil, müstakar değil ki, işler ve kemâlât ona takılsın, ona binâ edilsin. Belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya

م müheyyâ bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir sûrettir. Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki,

arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gāyet hassâs ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki, maddenin küçülüp

inceleşmesi nisbetinde, âsâr-ı hayat tezâyüd ediyor. Nûr-u rûh teşeddüd ediyor. Güyâ madde inceleştikçe, bizim maddiyâtımızdan

uzaklaştıkça, rûh âlemine, hayat âlemine şuûr âlemine yaklaşıyor gibi; harâret-i rûh, nûr-u hayat daha şiddetli tecellî ediyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç