SÖZLER

179

Risâle-i Nûr mîzânlarından ve îmân âhiret burhânlarından

[YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ]

Bekā-yı Rûh ve Melâike ve Haşr’e dâirdir.

Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân

Bu risâlenin şirin ve latîf bir diğer tevâfuku da şudur ki: bu sözün bir kerâmet-i zâhiresi olan eliflerin tevâfukāt-ı acîbesi içinde, Saîdü’n-Nûrsî nin makam-ı ebcedîsi tam tamına tevâfuk ediyor. Çünkü sahîfe başlarında gelen eliflerin mecmû‘-u adedi beş yüzbir olduğu gibi, Saîdü’n-Nûrsî aynen beş yüzbir dir. Elbette böyle ma‘nîdâr bir tevâfuk, kat‘iyen tesâdüf işi olamaz.

Saîdü’n-Nûrsî Bedîüzzamân

180

[Elif Adedi 12 ]

Risâle-i Nûr eczâlarının ekserîsi letâif-i tevâfukiyeden birer nev‘ine mazhardırlar. Bazıları hârika derecesindedir ki, buradaki dahi

o hârikadandır. Onuncu Söz’ün büyük kardeşi olan bu Yirmi Dokuzuncu Söz, Onuncu Söz’den daha ileri, parlak bir tevâfukāt-ı

elifiyeyi gösteriyor. Bu Söz’ü üç müstensih yazdılar. Her birisinde ayrı bir hârika göründü. Bu nüsha daha latîftir. Dikkat

ettik, tekellüf de yoktur. Demek bu Söz’ün hakîkî hattı, bu nüshadaki tarzdır. Bu nüshadaki tevâfukāt-ı elifiye sun‘î

olmadığına kat‘î delîl şudur ki: bir müstensih Hâşiyegāyet sür‘atli, bir tek gecede, üç sahîfe noksân

olarak bu nüshayı yazmış. Hayret verici elifler bu vaz‘iyeti göstermişler. Sun‘î olsa idi, çok geceler lâzımdı. Bu nüsha,

o nüshadan bir derece tanzîm ile aynen alınmıştır. Evvelki müstensihin kat‘iyen te’mînâtıyla, hem bir tek gecede yazmasının şehâdetiyle, bilerek

elifler getirilmemiş, belki geldikten sonra bilinmiş. Demek gelmesi şuûr ile değil, bulunması şuûr iledir. Tevâfukāt-ı latîfesindendir ki:

on altı def‘a on altı elif gelmesiyle, satırların onaltısına tevâfukla gāyet şirin düşmüştür. Hem bütün sahîfeler birbirine tevâfuk

ediyor. Kısmen de sahîfe rakamına bakıyor. Üç elifli sahîfe bir def‘a, on iki elifli sahîfeler beş def‘a, on üç elifli iki def‘a,

on dört elifli altı def‘a, on beş elifli dört def‘a, on altı elifli on altı def‘a gelmiştir. Satır başlarında tevâfuktan

hâriçte kalan eliflerin yerlerine gelen hurûfâtın karşı karşıya tevâfukları, latîf ve ma‘nîdâr düşüp, kat‘iyen kasıd eseri

olmadığını gösteriyor. Bu latîf tevâfukundan daha ince letâfeti şudur ki: yirmi yedinci ve yirmi dokuzuncu sahîfelerdeki on dört

elif tevâfuku içinde, hâriç kalan beşinci ve yedinci satır ile, birinci ve ikinci satırların başlarında واو ve باء gelmesidir.

Hem tevâfuksuz kalan ن ve ل harfleri, baştaki ی, ت, ش, د harfleri ile beraber, satırlar yekünü ile, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfinin târîhî olacak olan, bin üç yüz altmış dört târîhini gösteriyor. Hâşiye

181

Elif Adedi 12: Hâşiye

[YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ]

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖیهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبٖی

Şu makam, iki Maksad-ı Esâs ile, bir Mukaddimeden ibârettir. Mukaddime Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu,

insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân

edildiği gibi; hakîkat kat‘iyen iktizâ eder ve hikmet yakînen ister ki, zemîn gibi semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri

olsun. Ve o sekeneler, o semâvâta münâsib bulunsun. Şerîatın lisânında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere, melâike ve rûhâniyât tesmiye

edilir. Evet, hakîkat böyle iktizâ eder. Zîrâ şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakāretiyle beraber zîşuûr mahlûklarla doldurulması,

ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki, şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli

olan semâvât dahi, nûr-u vücûdun nûru olan zîhayat; ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla

elbette doludur. O mahlûklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu saltanat-ı rubûbiyetin

dellâllarıdırlar. Küllî ve umûmî ubûdiyetleri ile, kâinâtın büyük ve küllî mevcûdâtın tesbîhâtlarını temsîl ediyorlar.

Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü kâinâtı had ve hesaba gelmeyen, dakîk san‘atlı tezyînât ve

o ma‘nîdâr mehâsin ile ve hikmetdâr nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe ona göre mütefekkir ve istihsân

edicilerin ve mütehayyir takdîr edicilerin enzârını ister, vücûdlarını taleb eder. Evet, nasıl ki hüsün, elbette bir âşık

ister. Taâm ise aç olana verilir. Öyle ise, şu nihâyetsiz hüsn-ü san‘at içinde gıdâ-yı ervâh ve kūt-u kulûb,

182

[Elifler Adedi 16]

Elbette melâike ve rûhânîlere bakar, gösterir. Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Hâlbuki

ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘

olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları, rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.

Evet, şu kâinâtın her bir cihetinde, her bir dâiresinde rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazîfe-i ubûdiyetle muvazzaf

olarak bulunurlar. Bazı rivâyât-ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizâm-ı âlemin hikmeti ile, denilebilir ki: bir kısım

ecsâm-ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına kadar, bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler bu seyyârelere

izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. O merkeblerinin tesbîhâtını temsîl ederler. Hem denilebilir: Bir kısım hayâtdâr ecsâm, bir hadîs-i şerîfte

Ehl-i cennet rûhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler, ve cennette gezerler, diye işâret ettiği طُیورٌ خُضْرٌ tesmiye

edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridir. Onlar bunların içine emr-i hakla girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyir

edip, o hayâtdâr cesedlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem-i cismânîdeki mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar. Tesbîhât-ı mahsûsalarını edâ

ediyorlar. İşte, nasıl hakîkat böyle iktizâ ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktizâ eyliyor. Çünkü şu kesâfetli ve rûha münâsebeti az

olan topraktan ve şu küdûretli ve nûr-u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir fa‘âliyetle letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’

idrâki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette rûha çok lâyık ve hayâta çok münâsib şu nûr denizinden ve hatta şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu

elektrik gibi sâir madde-i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. Birinci Maksad Melâikenin tasdîki

îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esâsiye vardır. Birinci Esas Vücûdun kemâli hayat iledir. Belki vücûdun hakîkî vücûdu, hayat

iledir. Hayat, vücûdun nûrudur. Şuûr, hayâtın ziyâsıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat her şeyi, her bir zîhayat

183

[Elifler Adedi 16]

olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyâya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: Şu bütün

eşyâ malımdır, dünya hânemdir, kâinât mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür. Nasıl ki ziyâ, ecsâmın görülmesine sebebdir ve renklerin bir kavle göre sebeb-i vücûdudur.

Öyle de hayat dahi, mevcûdâtın keşşâfıdır, keyfiyâtın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri, bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz

eşyâyı iştirâk ve ittihâd ettirip, bir vahdete medâr bir rûha mazhar yapmak gibi kemâlât-ı vücûdun umûmuna sebebdir. Hatta hayat, kesret tabakātında bir çeşit tecellî-i vahdettir. Kesrette

ehadiyetin bir aynasıdır. Bak, hayatsız bir cisim büyük bir dağ dahi olsa, yetîmdir, garîbdir, yalnızdır. Münâsebeti, yalnız oturduğu mekân ile ve

ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa, o dağa nisbeten ma‘dûmdur. Çünkü ne hayatı var ki, hayat ile alâkadâr

olsun. Ne şuûru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak, küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda bütün kâinâtla

öyle münâsebet te’sîs eder ki, bütün kâinâtla ve hususan zemînin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticâret akdeder ki, diyebilir: Şu

arz benim bahçemdir, ticarethânemdir. İşte zîhayattaki meşhûr havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meşhûr sâika ve şâika hisleriyle beraber o

arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisâs ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur. İşte en küçük zîhayatta, hayat böyle te’sîrini gösterse,

elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisât ve inkişâf ve tenevvür eder ki, hayâtın ziyâsı olan şuûr ile, akıl

ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani

o zîşuûr ve zîhayat, ma‘nen o âlemlere misâfir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir’ât-ı rûhuna misâfir olup, irtisâm ve temessül

ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelâl’in en parlak bir burhân-ı vahdeti ve en büyük bir ma‘den-i ni‘meti ve en latîf bir tecellî-i merhameti ve

en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezîh-i san‘atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü envâ‘-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın

en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv-ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette ülfet

184

[Eliflerin Adedi 16]

içinde zaman-ı Âdemden beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakîkati, hakîkî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem hayat

o kadar nezîh ve temizdir ki, iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbâbın perdesini vaz‘

etmeyerek doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat sâir şeylerdeki umûr-u hasîseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâ-pâk keyfiyât-ı zâhiriyeye menşe’

olmak için esbâb-ı zâhiriyeyi perde etmiştir. Elhâsıl Denilebilir ki: hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı

olmaz. Hayat rûhun ziyâsıdır, şuûr hayâtın nûrudur. Mademki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizâm-ı kâmil-i

ekmel vardır. Ve şu kâinâtta bir itkān-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Mâdem şu bîçâre, perişan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar had ve hesaba gelmez zev-i

il-hayat ile, zevilervâh ile ve zevilidrâk ile dolmuştur. Elbette, sâdık bir hads ile; ve kat‘î bir yakîn ile hüküm

olunur ki: şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi, kendilerine münâsib, zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; güneşin

ateşinde dahi, o nûrânî sekeneler bulunur. Nâr, nûru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir. Mâdem kudret-i

ezeliye bilmüşâhede en âdî maddelerden, en kesîf unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder. Ve gāyet

ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir. Ve nûr-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor. Ve şuûr ziyâsıyla

ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksânsız hikmetiyle nûr gibi, esîr gibi, rûha yakın ve münâsib

olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip, hayatsız bırakmaz. Câmid bırakmaz. Şuûrsuz bırakmaz. Belki madde-i nûrdan, hatta zulmetten, hatta

esîr maddesinden, hatta ma‘nâlardan, hatta havadan, hatta kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif

ecnâsları gibi, pek çok muhtelif rûhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhânî ve cin

ecnâslarıdır. Melâikelerin ve rûhânîlerin kesretle vücûdlarını kabûl etmek, ne derece hakîkat ve bedîhî ve ma‘kūl olduğunu; ve Kur’ân’ın beyân

185

[Elifler Adedi 16]

ettiği gibi, onları kabûl etmeyen ne derece hilâf-ı hakîkat ve hilâf-ı hikmet bir hurâfe, bir dalâlet, bir hezeyân, bir dîvânelik

olduğunu, şu temsîle bak, gör. İki adam, biri bedevî, vahşi; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup, İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar.

O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir hâneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne amele, sefîl, miskîn

adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat

onların medâr-ı taayyüşü ve husûsî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki: onların bir kısmı âkilü’n-nebâttır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkil

ü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam bu hâli görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünür.

O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs‘atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyâhûd göz zaîfliğiyle veya

o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle, o sarayın sekeneleri o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hânedeki şerâit-i hayatiye,

o saraylarda bulunmuyor. O vahşi, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından, der:

O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur. Zîruh içinde yoktur, der. Vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki:

Ey bedbaht Şu hakîr, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amele ile doldurulmuş. Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor,

istihdâm ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu

uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyînâtın, şu san‘atlı sarayların, onlara münâsib âlî sekeneleri bulunmasın. Elbette o saraylar umûmen doludur ve

onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine, belki börek yerler. Balık yerine, baklava yiyebilirler.

Uzaklık sebebiyle veyâhûd gözünün kābiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile görünmemeleri, onların olmamalarına hiç bir vakit delîl

olamaz. Adem-i rü’yet, adem-i vücûda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya huccet olamaz. İşte şu temsîl gibi, ecrâm-ı ulviye ve

186

[Eliflerin Adedi 15]

ecsâm-ı seyyâre içinde küre-i arzın hakāret ve kesâfeti ile beraber, bu kadar hadsiz zîrûhların, zîşuûrların vatanı olması; ve en hasîs ve

en müteaffin cüz’leri dahi birer menba‘-ı hayât kesilmesi, birer mahşer-i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîku’l-evlâ ve bilhadsi’s-sâdık ve bilyakîni’l-kat‘î delâlet

eder, şehâdet eyler, i‘lân eder ki, şu nihâyetsiz fezâ-yı âlem ve şu muhteşem semâvât burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuûr, zîhayat, zîruhlar ile doludur. Nârdan, nûrdan,

ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan esîrden ve hatta elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk

olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuûrlara şerîat-ı garrâ-yı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm Kur’ân-ı Mu‘ciz

ü’l-Beyân, Melâike ve can ve rûhâniyâttır, der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsâmın muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir. Evet,

elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve rûhâniyât dahi, onların da pek çok

ecnâs-ı muhtelifeleri vardır. Şu nükte-i esâsiyenin hâtimesi Bittecrübe madde asıl değil ki, vücûd ona musahhar kalsın ve tâbi‘ olsun. Belki madde bir ma‘nâ

ile kāimdir. İşte o ma‘nâ hayattır, ruhtur. Hem bilmüşâhede madde mahdûm değil ki, her şey ona ircâ‘ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakîkatin tekemmülüne hizmet

eder. O hakîkat hayattır. O hakîkatin esası da ruhtur. Bilbedâhe madde hâkim değil ki, ona mürâcaat edilsin, kemâlât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir

esasın hükmüne bakar. Onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas hayattır, ruhtur, şuûrdur. Hem bizzarûre madde lüb değil,

esas değil, müstakar değil ki, işler ve kemâlât ona takılsın, ona binâ edilsin. Belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya

م müheyyâ bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir sûrettir. Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki,

arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gāyet hassâs ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki, maddenin küçülüp

inceleşmesi nisbetinde, âsâr-ı hayat tezâyüd ediyor. Nûr-u rûh teşeddüd ediyor. Güyâ madde inceleştikçe, bizim maddiyâtımızdan

uzaklaştıkça, rûh âlemine, hayat âlemine şuûr âlemine yaklaşıyor gibi; harâret-i rûh, nûr-u hayat daha şiddetli tecellî ediyor.

187

[Elifler Adedi 15]

İşte hiç mümkün müdür ki, bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuûr ve rûhun tereşşuhâtı bulunsun, o perde altında olan âlem-i bâtın zîruh ve zîşuûrlarla dolu

olmasın? Hiç mümkün müdür ki, şu maddiyât ve âlem-i şehâdetteki ma‘nânın ve rûhun ve hayâtın ve hakîkatin şu hadsiz tereşşuhâtı ve lemeât ve semerâtının menâbii, yalnız

م maddeye ve maddenin hareketine ircâ‘ edilip, îzâh edilsin. Hâşâ ve kat‘â ve aslâ, Bu hadsiz tereşşuhât ve lemeât gösteriyor ki: şu âlem-i maddiyât ve şehâdet

ise, âlem-i melekût ve ervâh üstünde serpilmiş, tenteneli bir perdedir. İkinci Esas: Melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin sübûtuna ve hakîkatlerinin vücûduna bir

icmâ‘-ı ma‘nevî ile, ta‘bîrde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bilerek bilmeyerek ittifâk etmişler, denilebilir. Hatta maddiyâtta çok

ileri giden hukemâ-yı işrâkıyyûn, meşâiyyûn kısmı, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeyerek, Her bir nev‘in bir mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır. derler. Melâikeyi

öyle ta‘bîr ediyorlar. Eski hukemânın İşrâkıyyûn kısmı dahi, melâikenin ma‘nâsında kabûle muzdar kalarak, yalnız yanlış olarak, Ukūl-ü Aşere ve Erbâb

ü’l-Envâ’ diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi, her nev‘e göre birer melek-i müekkel vahyin ilhâmı ve irşâdı

ile bulunduğunu kabûl ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hatta akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma‘nen sukūt etmiş

olan maddiyyûn ve tabîiyyûn dahi, melâikenin ma‘nâsını inkâr edemeyerek Başka bir nüshada Kuvâ-yı Sâriye nâmıyla bir cihette kabûle mecbûr olmuşlar.

Ey melâike ve rûhâniyâtın kabûlünde tereddüd gösteren bîçâre adam Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakîkate güveniyorsun ki: bütün

ehl-i akıl bilerek bilmeyerek melâikenin ma‘nâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânîlerin tahakkukları hakkında ittifâklarına karşı geliyorsun, kabûl

etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’da isbat edildiği gibi; hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki netîcesidir, zübdesidir. Bütün

ehl-i akıl ma‘nâ-yı melâikenin kabûlünde ma‘nen müttefiktirler. Ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Hiç şu hâlde mümkün

olur mu ki, şu fezâ-yı vâsia sekenelerden, şu semâvât-ı latîfe mütevattınîninden hâlî kalsın? Hiç hâtırına gelmesin ki, şu hilkatte cârî olan nâmuslar, kanunlar, kâinâtın hayâtdâr

olmasına kâfî gelir? Çünkü o cereyân eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, i‘tibârî emirlerdir. Vehmî düstûrlardır. Ademî sayılır. Onları temsîl edecek, onları gösterecek,

Başka nüshada: Melâike ma‘nâsını ve rûhâniyâtın hakîkatini inkâra mecâl bulamamışlar. belki fıtratın nâmuslarından Kuvâ-yı Sâriye diye, cereyân eden

kuvvetler nâmını vererek, yanlış bir sûrette tasvîr ile, bir cihetten tasdîkine mecbûr kalmışlar. Ey kendini akıllı zanneden

188

[Elifler Adedi 16]

onların dizginlerini ellerinde tutacak, melâike denilen ibâdullâh olmazsa, o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakîkat-i hâriciye

olamaz. Hâlbuki hayat bir hakîkat-i hâriciyedir. Vehmî bir emir, hakîkat-i hâriciyeyi yüklenemez. Elhâsıl Mâdem ehl-i hikmetle ehl-i dîn ve

ashâb-ı akıl ve nakil, ma‘nen ittifâk etmişler ki, mevcûdât şu âlem-i şehâdete münhasır değildir. Hem mâdem zâhir olan âlem-i şehâdet, câmid ve teşekkül-ü ervâha nâ-muvâfık

olduğu hâlde, bu kadar zîruhlarla tezyîn edilmiş. Elbette vücûd ona münhasır değildir. belki daha çok tabakāt-ı vücûd vardır ki, âlem-i şehâdet

onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem mâdem denizin balığa nisbeti gibi, ervâha muvâfık olan âlem-i gayb ve âlem-i ma‘nâ, ervâhlar ile dolu olmak

iktizâ eder. Hem mâdem bütün emirler, ma‘nâ-yı melâikenin vücûduna şehâdet ederler. Elbette bilâ-şek velâ-şübhe, melâike vücûdlarının ve rûhânî hakîkatlerinin

en güzel sûreti ve ukūl-ü selîme kabûl edecek ve istihsân edecek en ma‘kūl keyfiyeti odur ki, Kur’ân şerh ve beyân etmiştir. O Kur’ân-ı Mu‘ciz

ü’l-Beyân der ki: Melâike ibâd-ı mükerremdir. Emre muhâlefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melâike, ecsâm-ı latîfe-i nurâniyedirler, muhtelif nev‘lere münkasımdırlar.

Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir. Kelâm sıfatından gelen şerîat-ı İlâhiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de, melâike dahi muazzam bir

ümmettir ki, onların amele kısmı, irâde sıfatından gelen şerîat-ı tekvîniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i hakîkî olan kudret-i fâtıranın ve

irâde-i ezeliyenin emirlerine tâbi‘ bir nevi‘ ibâdullâhtırlar ki, ecrâm-ı ulviyenin her biri, onların birer mescidi, birer ma‘bedi hükmündedirler.

Üçüncü Esas: Mes’ele-i melâike ve rûhâniyât o mesâildendir ki, tek bir cüz’ün vücûduyla bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yetiyle umûm nev‘in vücûdu ma‘lûm

olur. Çünkü kim inkâr ederse, külliyen inkâr eder. Bir tekini kabûl eden, o nev‘in umumunu kabûl etmeye mecbûrdur. Mâdem öyledir. İşte bak, görmüyor musun ve

işitmiyor musun ki: bütün ehl-i edyân, bütün asırlarda, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin tahakkukuna

ittifâk etmişler. Ve insanın tâifeleri, birbirinden bahsi ve muhâveresi ve rivâyeti gibi melâikelerle muhâvere edilmesine ve onların müşâhedesine ve

onlardan rivâyet etmesine icmâ‘ etmişler. Acaba hiç bir ferd, melâikelerden bilbedâhe görünmezse, hem bilmüşâhede bir şahsın veya müteaddid

189

[Elif Adedi 16]

eşhâsın vücûdu kat‘î bilinmezse, hem onların bilbedâhe, bilmüşâhede vücûdları hissedilmezse, hiç mümkün müdür ki, böyle bir icmâ‘ ve

ittifâk devam etsin? Ve böyle müsbet ve vücûdî bir emirde ve şuhûda istinâd eden bir hâlde, müstemirren ve tevâtüren o ittifâk devam

etsin? Hem hiç mümkün müdür ki, şu i‘tikād-ı umûmînin menşei, mebâdî-i zarûriye ve bedîhî emirler olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki, hakîkatsiz bir vehim, bütün

inkılâbât-ı beşeriyede, bütün akāid-i insaniyede istimrâr etsin, bekā bulsun? Hem hiç mümkün müdür ki, şu ehl-i edyânın bu

icmâ‘-ı azîmin senedi, bir hads-i kat‘î olmasın? Bir yakîn-i şuhûdî olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki, o hads-i kat‘î, o yakîn-i şuhûdî hadsiz

emârelerden ve o emâreler hadsiz müşâhedât vâkıalarından ve o müşâhedât vâkıaları şeksiz ve şübhesiz, mebâdî-i zarûriyeye

istinâd etmesin? Öyle ise, şu ehl-i edyândaki i‘tikādât-ı umûmiyenin sebebi ve senedi, tevâtür-ü ma‘nevî kuvvetini ifade

eden pek çok kerrât ile melâike müşâhedelerinden ve rûhânîlerin rü’yetlerinden hâsıl olan mebâdî-i zarûriyedir,

esâsât-ı kat‘iyedir. Hem hiç mümkün müdür, hiç ma‘kūl müdür, hiç kābil midir ki, hayât-ı ictimâiye-i beşeriye semâsının güneşleri, yıldızları,

ayları hükmünde olan enbiyâ ve evliyâ, tevâtür sûretiyle ve icmâ‘-ı ma‘nevî kuvveti ile ihbâr ettikleri ve şehâdet

ettikleri melâike ve rûhâniyâtın vücûdları ve müşâhedeleri bir şübhe kabûl etsin, bir şekke medâr olsun? Bâhusûs onlar şu mes’elede

ehl-i ihtisâstırlar. Ma‘lûmdur ki, iki ehl-i ihtisâs binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu mes’elede ehl-i isbâttırlar. Ma‘lûmdur ki, iki ehl-i

isbat binler ehl-i nefiy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinât semâsında dâim parlayan ve hiç bir vakit gurûb etmeyen, âlem-i hakîkatin şems

el-şümûsu olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ihbârâtı ve risâlet güneşi olan Zât-ı Ahmediye’ninşehâdâtı ve müşâhedâtı, hiç kābil midir ki, bir şübhe kabûl

etsin? Mâdem tek bir rûhâniyâtın vücûdu bir zamanda tahakkuk etse, şu nev‘in umûmen tahakkukunu gösteriyor. Ve mâdem şu nev‘in vücûdu tahakkuk

ediyor. Elbette onların sûret-i tahakkukunun en ahseni, en ma‘kūlü, en makbûlü şerîatın şerh ettiği gibidir. Kur’ân’ın gösterdiği gibidir.

190

[Eliflerin Adedi 12]

ص Sâhib-i Mi‘râc’ın gördüğü gibidir. Dördüncü Esas Şu kâinâtın mevcûdâtına nazar-ı dikkat ile bakılsa

ك görünür ki, cüz’iyât gibi külliyâtın dahi birer şahs-ı ma‘nevîsi vardır ki, birer vazîfe-i külliyesi görünüyor.

Onda bir hizmet-i külliye görünüyor. Meselâ, bir çiçek kendince bir nakş-ı san‘atı gösterip, lisân-ı hâliyle esmâ-yı Fâtır’ı zikrettiği gibi, küre-i

arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gāyet muntazam, küllî vazîfe-i tesbîhiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizâm içinde bir

i‘lânâtı, tesbîhâtı ifade ediyor. Öyle de, koca bir ağacın hey’et-i umûmiyesiyle gāyet muntazam bir vazîfe-i fıtriyesi ve ubûdiyeti vardır. Nasıl bir

ağaç, yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtı ile bir tesbîhâtı var. Öyle de, koca semâvât denizi dahi kelimâtı hükmünde

olan güneşler, yıldızlar, ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelâl’ine tesbîhât yapar. ve Sâni‘-i Zülcelâl’ine hamd eder. Ve hâkezâ, م

mevcûdât-ı hâriciyenin her biri, sûreten câmid, şuûrsuzken, gāyet hayatkârâne ve şuûrdârâne vazîfeleri ve tesbîhâtları vardır.

Elbette, nasıl melâikeler bunların âlem-i melekûtte mümessilidirler. Tesbîhâtlarını ifade ederler. Bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehâdette

o melâikelerin timsâlleri, hâneleri, mescidleri hükmündedirler. Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyân

edildiği gibi, şu saray-ı âlemin Sâni‘-i Zülcelâl’i, o saray içinde istihdâm ettiği dört kısım amelenin birincisi melâike

ve rûhânîlerdir. Mâdem nebâtât ve cemâdât bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gāyet mühim, ücretsiz hıdemâttadırlar. Ve hayvanât bir

ücret-i cüz’iye mukābilinde bilmeyerek gāyet küllî maksadlara hizmet ediyorlar. Ve insan müeccel ve muaccel iki ücret mukābilinde

o Sâni‘-i Zülcelâl’in makāsıdını bilerek tevfîk-i hareket etmek ve her şeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sâir hademelere nezâret

etmek ile istihdâm edilmeleri bilmüşâhede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır. Hem

insana benzer ki, o Sâni‘-i Zülcelâl’in makāsıd-ı külliyesini bilir bir ubûdiyet ile tevfîk-i hareket ederler. Hem

191

[Elifler Adedi 12]

insanın hilâfına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek, yalnız Sâni‘-i Zülcelâl’in nazarı ile, emri

ile, teveccühüyle, hesabıyla, nâmıyla ve kurbiyetiyle ihtisâs ile ve intisâb ile hâsıl ettikleri lezzet ve kemâl ve zevk ve saâdeti kâfî

görüp, hâlisan muhlisen çalışıyorlar. Cinslerine göre, kâinâttaki mevcûdâtın envâına göre vazîfe-i ibâdetleri tenevvü‘

ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dâirelerde, muhtelif vazîfedârları gibi; saltanat-ı rubûbiyet dâirelerinde vezâif-i ubûdiyeti ve tesbîhâtı

öyle tenevvü‘ ediyor. Meselâ, Hazret-i Mîkâîl yeryüzü tarlasında ekilen masnûât-ı İlâhiyeye, Cenâb-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla,

emriyle bir nâzır-ı umûmî hükmündedir. Ta‘bîr câiz ise, umûm çiftçi-misâl melâikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelâl’in

izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umûm hayvanâtın ma‘nevî çobanlarının reîsi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.

İşte mâdem şu mevcûdât-ı hâriciyenin her birisinin üstünde birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki,

o cismin gösterdiği vezâif-i ubûdiyet ve hıdemât-ı tesbîhiyesini âlem-i melekûtte temsîl etsin, dergâh-ı ulûhiyete bilerek takdîm

etsin. Elbette Muhbir-i Sâdık’ın rivâyet ettiği melâikeler hakkındaki sûretler, gāyet münâsibdir. ve ma‘kūldür. Meselâ, ferman

etmiş ki: Bazı melâikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağız var. Her bir

ağızda kırk bin dil ile, kırk bin tesbîhât yapar. Şu hakîkat-i hadîsiyenin bir ma‘nâsı var, bir de sûreti

var. Ma‘nâsı şudur ki: melâikenin ibâdâtı hem gāyet muntazamdır, mükemmeldir. Hem gāyet küllîdir, geniştir. Ve şu hakîkatin

sûreti ise şudur ki: bazı büyük mevcûdât-ı cismâniye vardır ki, kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezâif-i ubûdiyeti yapar.

Meselâ, semâ güneşlerle, yıldızlarla tesbîhât yapar. Zemîn tek bir mahlûk iken, yüz bin baş ile, her başta yüz binler

ağız ile, her ağızda yüz binler lisân ile vazîfe-i ubûdiyeti ve tesbîhât-ı Rabbâniyeyi yapıyor. İşte küre-i

192

[Eliflerin Adedi 14]

arza müekkel melek dahi, âlem-i melekûtte şu ma‘nâyı göstermek için öyle görülmek lâzımdır. Hatta ben, mütevassıt bir badem

ağacı gördüm ki, kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra

o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim. Her bir çiçek içinde kırka yakın

incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san‘atları gördüm ki, her biri Sâni‘-i Zülcelâl’in ayrı ayrı birer cilve-i

esmâsını ve birer ismini okutturur. İşte hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni‘-i Zülcelâl’i ve Hakîm-i Zülcemâl’i, bu câmid

ağaca bu kadar vazîfeleri yükletsin; onun ma‘nâsını bilen, ifade eden, kâinâta i‘lân eden, dergâh-ı İlâhiyeye takdîm

eden ona münâsib ve rûhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin? Ey arkadaş Şûrâya kadar beyânâtımız, kalbi kabûle

ihzâr etmek ve nefsi teslîme mecbûr etmek ve aklı iz‘âna getirmek için bir mukaddeme idi. Eğer o mukaddemeyi bir derece fehim

ettin ise, melâikelerle görüşmek istersen, hazır ol. Hem evhâm-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’ân âlemi kapıları açıktır.

İşte Kur’ân cenneti müfettihâtü’l-ebvâbdır. gir. bak. Melâikeyi o cennet-i Kur’âniye içinde güzel bir sûrette gör. Her bir

âyet-i tenzîl birer menzildir. İşte şu menzillerden bak. وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا

فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا فَالْمُلْقِیَاتِ ذِكْرًا وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا

فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖیهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ عَلَیْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا یَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا

اَمَرَهُمْ وَیَفْعَلُونَ مَا یُؤْمَرُونَ Hem dinle. سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ لَا یَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ یَعْمَلُونَ senâlarını işit.

Eğer cinnîlerle görüşmek istersen, قُلْ اُوحِیَ اِلَیَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ sûrlu sûreye gir. Onları gör. Dinle, ne diyorlar?

Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki: اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا یَهْدٖی اِلَی الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا

ف, ف, م, ب Harfleri, buraya kadar mecmû‘-u eliflerin iki yüz iki adedini göstermek için tevâfuka girmemişler.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç