SÖZLER

154

kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma‘nen kendini i‘dâm eder. Eğer lisân-ı Kur’ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi‘râcıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur. Ey nefsim Mâdem hakîkat böyledir. Ve mâdem Millet-i İbrâhîmiye’densin as İbrahimvârî as لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ de Ve Mahbûb-u Bâkî’ye yüzünü çevir. ve benim gibi şöyle ağla

[Buradaki Fârisî beyitler, On Yedinci Söz’ün ikinci makamında yetmiş ikinci sayfasına yazılmakla burada yazılmamıştır.]

Yirmi Beşinci Söz İ‘câz-ı Kur’ân Risâlesi, Zülfikār Mecmûası’nda

Yirmi Altıncı Söz Kader Risâlesi, Tılsımlar Mecmûası’nda yazıldıkları için bu mecmûaya idhâl edilmemişlerdir.

[YİRMİ YEDİNCİ SÖZ]

İctihâd Risâlesi

Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risâlede ictihâda dâir yazdığım bir mes’ele, iki kardeşimin arzularıyla o mes’eleye dâir haddinden tecâvüz edenin haddini bildirmek için şu söz, o mes’ele-i ictihâdiyeye dâir yazıldı.

155

YİRMİ YEDİNCİ SÖZ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

[وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَی الرَّسُولِ وَاِلٰٓی اُولِی الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذٖینَ یَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ]

İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni‘ vardır.

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil, Hem nasıl ki büyük bir selin hücûmunda ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istîlâsı ânında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.

İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü kat‘î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kūt ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikāmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bid‘akârâne bir hıyânettir.

Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer metâ‘ mergūb oluyor. Vakit be-vakit birer mal revâc buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, ictimâiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ‘ mergūb olup revâc buluyor. Sûkunda, yani çarşısında teşhîr ediliyor. Rağbetler ona celb oluyor. Nazarlar ona teveccüh ediyor. Fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ şu zamanda, siyâset metâ‘ı ve hayât-ı dünyeviyenin te’mîni ve felsefenin revâcları gibi. Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergūb metâ‘, Hâlik-ı Semâvât ve Arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbât etmek; ve nûr-u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.

İşte o zamanda zihinler, kalbler, rûhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbinin marziyâtını anlamaya müteveccih

156

olduğundan, ictimâiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukūâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyân ettiğinden, her kimin güzelce bir isti‘dâdı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı şuûrsuz olarak her şeyden bir ders-i ma‘rifet alır, O zamanda cereyân eden ahvâl ve vukūât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güyâ her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve isti‘dâdına, ictihâda bir isti‘dâd-ı ihzârî telkîn ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvîr ediyordu ki, yakın idi ki, kesbsiz ictihâda kābiliyeti ola; ateşsiz nûrlana. İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müsteid, ictihâda çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen isti‘dâdı نورٌ علی نور sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müctehid olurdu.

Ama şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabîiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısâm etmiştir. Zihinler ma‘neviyâta karşı yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhase eden Süfyân İbn-i Uyeyne olan bir müctehidîn zekâsında bulunsa, Süfyân’ın ictihâdı kazandığı zamana nisbeten, on def‘a daha fazla zamana muhtâçtır. Süfyân on senede ictihâdı tahsîl etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtâçtır ki: tahsîl edebilsin. Çünkü Süfyân’ın ibtidâ-yı tahsîl-i fıtrîsi, sinn-i temyîz zamanından başlar. Yavaş yavaş isti‘dâdı müheyyâ olur, nûrlanır, Her şeyden ders alır. kibrit hükmüne geçer. Ama onun nazîri şu zamanda, zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayât-ı dünyeviyede sersem olmuş, isti‘dâdı ictihâddan uzaklaşmış, fünûn-u hâzırada tevaggulü derecesinde isti‘dâdı ictihâd-ı şer‘î kābiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde ictihâdın kabulünden geri kalmıştır. Onun için: Ben de onun gibi zekiyim. ne için ona yetişemiyorum? diyemez. ve demeye hakkı yoktur. ve yetişemez.

Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde neşv ü nemâ için tevessü‘ meyli bulunur. O meylü’t-tevessü‘ ise, çünkü dâhildendir, vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hâriçte tevsî‘ için bir meyil ise, o vücûdun cildini yırtmaktır. Tahrîb etmektir. Tevsî‘ değildir. Öyle de, İslâmiyet’in dâiresine selef-i sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla vezarûriyât-ı dîniyenin imtisâli tarîkiyle dâhil olanlarda meylü’t-tevessü‘ ve irâde-i ictihâd bulunsa, o kemâldir ve tekemmüldür.

157

Yoksa zarûriyâtı terk eden ve hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh eden ve felsefe-i maddiye ile âlûdeolanlardan olan o meylü’t-tevsî‘ ve irâde-i ictihâd, vücûd-u İslâmiyeyi tahrîb ve boynundaki şer‘î zincirini çıkarmaya vesîledir.

Beşincisi: Üç nokta-i nazar, şu zamanın ictihâdâtını arziye yapar. Semâvîlikten çıkarıyor. Hâlbuki şerîat semâviyedir. Ve ictihâdât-ı şer‘iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden, semâviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercîhe sebebdir. Îcâda medâr değildir. İllet ise vücûduna medârdır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rek‘at kılınır. Şu ruhsat-ı şer‘iyenin illeti seferdir. Hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da, namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakîkatin aksine olarak şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikāme edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle ictihâd arziyedir. Semâvî değildir.

İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzât saadet-i dünyeviyeye bakıyor. ve ahkâmları ona tevcîh ediyor. Hâlbuki şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzât saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede, âhirete vesîle olmak dolayısıyla, dünyanın saâdetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh-u şerîattan yabânîdir. Öyle ise şerîat nâmına ictihâd edemez.

Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖیحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesi, yani Zarûret, haramı helâl derecesine getirir. İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile, gayr-i meşrû‘ sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez. Ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz. Özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-yı şerîatçe aleyhinde cârîdir. Ma‘zur sayılmaz. Tatlîk etse, talâkı vâki‘ olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat sû’-i ihtiyârıyla olmazsa, talâk vâki‘ olmaz. Cezâ da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez ki: Zarûrettir, bana helâldir.

158

İşte şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû’-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû‘ meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Hâlbuki şu zamanın ehl-i ictihâdı, o zarûrâtı ahkâm-ı şer‘iyeye medâr yaptıklarından, ictihâdları arziyedir. Hevesîdir, felsefîdir, semâvî olamaz, şer‘î değil. Hâlbuki semâvât ve arzın Hâlik’ının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale ve o Hâlik’ın izn-i ma‘nevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdâhale merdûddur. Meselâ, bazı gāfiller hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabî'den çıkarıp, her milletin lisânıyla söylemeyi iki sebeb için istihsân ediyorlar.

Birincisi: Tâ siyâset-i hâzıra, avâm-ı müslimîne de o sûretle tefhîm edilsin. Hâlbuki, siyâset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy-i İlâhînin teblîğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin.

İkinci sebeb: Hutbe, bazı süver-i Kur’âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir. Evet, eğer millet-i İslâm İslâmiyet’in zarûriyâtı ve müsellemâtı ve ma‘lûm olan ahkâmını ekseriyet i‘tibâriyle imtisâl edip yerine getirse idi, o vakit nazariyât-ı şer‘iye ve mesâil-i dakîka ve nasâyih-i hafiyeyi anlamak için bildiği lisân ile hutbe okunması ve süver-i Kur’âniyenin eğer mümkün olsa idi tercümesi Hâşiye, belki müstahsen olurdu. Fakat namaz, zekât, orucun vücûbu; katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi ma‘lûm olan ahkâm-ı kat‘iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almaya muhtâç değiller. Belki teşvîk ve ihtâr ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hâtırlatıp, İslâmiyet damarını ve îmân hissini tahrîk etmekle, imtisâllerine teşvîk ve tezkîre ve ihtâra muhtâçtırlar. Hâlbuki bir âmî, ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâlîyi anlar ki: Herkese ve bana ma‘lûm olan îmânın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatîb ve hâfız ihtâr ediyor. ve ders veriyor, okuyor, der. Kalbinde onlara karşı bir iştiyâk hâsıl olur. Acaba kâinâtta hangi ta‘bîrât var ki, Arş-ı A‘zam’dan gelen Kur’ân-ı Hakîm’in i‘câzkârâne, müfehhimâne ihtârlarına, tezkîrlerine, teşvîklerine mukābil gelebilsin?

159

Altıncısı: Selef-i sâlihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nûr ve asr-ı hakîkat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nûr alıp hâlis bir ictihâd edebilirler. Şu zamanın ehl-i ictihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakîkat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer desen: Sahâbeler de insandırlar. Hatâdan, hilâftan hâlî olmazlar. Hâlbuki ictihâdâtın ve ahkâm-ı şerîatın medârı, Sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hatta ümmet, Sahâbeler umûmen âdildirler, doğru söylerler, diye ittifâk etmişler.

Elcevab: Evet, Sahâbeler ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle; ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseyleme-i Kezzâb’ın derekesinden, a‘lâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseyleme’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi; Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı a‘lâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır. ve doğruluktur.

İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i nübüvvetin ziyâ-yı sohbeti ile nûrlanan Sahâbeler, o derece çirkin ve sukūta sebeb; ve Müseyleme’nin maskara-âlûd müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak; ve küfürden çekindikleri gibi küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri; ve o derece güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi‘râc-ı suûd ve terakkî ve Fahr-i Risâlet’in hazîne-i âliyesinden en revâclı bulunan ve şa‘şaa-i cemâliyle ictimâât-ı insaniyeyi nûrlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka ve bilhassa ahkâm-ı şer‘iye rivâyetinde ve teblîğinde, elbette ellerinden geldiği kadar tâlib ve muvâfık ve âşık olmaları kat‘îdir, zarûrîdir, şübhesizdir. Hâlbuki şu zamanda kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdetâ omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hatta siyâset propagandası vâsıtası ile, yalancılık doğruluğa tercîh ediliyor. İşte en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âlî olan ve hakîkat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının ma‘rifetine ve sözüne i‘timâd edip körü körüne alınmaz.

160

Hâtime: Asırlara göre şerîatlar değişir. belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir. ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâ’dan sonra, şerîat-ı kübrâsı her asırda her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyâç kalmamıştır. Fakat teferruâtta bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyâç kalmıştır. Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir. Mizâçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir. Milletlerin isti‘dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü ahkâm-ı şer‘iyenin teferruât kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakar. Ona göre gelir. ilaç olur. Enbiyâ-yı sâlife zamanında tabakāt-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hatta bir kıt‘ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş. Sonra Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ ibtidâî derecesinden i‘dâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaz‘iyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyâç kalmamıştır. Ayrı ayrı muallime de lüzûm görülmemiştir. Fakat tamâmen bir seviyeye gelmediklerinden ve bir tarz-ı hayat-ı ictimâiyede gitmediklerinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz hayât-ı ictimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhîd edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.

Eğer desen: Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir? Elcevab Bir su, beş muhtelif mizâçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine hastalığının mizâcına göre su ilaçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır, tıbben ona harâmdır. Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekrûhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: Su yalnız ilaçtır. Yalnız vâcibdir. Başka hükmü yoktur. İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheblere hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittibâ‘ edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir. ve her birisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyenin tensîbiyle İmâm-ı Şâfiî’ye ittibâ‘ eden, ekseriyet i‘tibâriyle

161

Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı ictimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzât dergâh-ı Kādıyyü’l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve husûsî matlûbunu istemek için, imam arkasında Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı A‘zam’a ittibâ‘ edenler, ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle İslâmî hükûmetlerin ekserîsi o mezhebi iltizâm etmesiyle, medeniyete, şehrîliğe daha yakın ve hayât-ı ictimâiyeye müsteid olduğundan, bir cemâat bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umûm nâmına söyler. Umûm, kalben onu tasdîk ve rabt-ı kalb edip, onun sözü umûmun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imam arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta‘dîl edip, nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı köylü ve nîm-bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre, kadına temas ile abdest bozulur. Az bir necâset zarar verir. Ekseriyet i‘tibâriyle hayât-ı ictimâiyeye giren, nîm-medenî şeklini alan insanlar, ittibâ‘ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, mess-i nisvân abdesti bozmaz. Bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.

İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maîşet i‘tibâriyle, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan, san‘at ve maîşet i‘tibâriyle tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup, tecâvüz edebilir. Onun için şerîat onların hakkında o tecâvüzâta sed çekmek için: Abdest bozulur, temas etme. Namazını ibtâl eder, bulaşma ma‘nevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı ictimâiyesi i‘tibâriyle, ahlâk-ı umûmiye nâmına ecnebî kadınlara temasa mübtelâ değil. Mülevves şeylerle nezâfet-i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, mezheb-i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş. Ruhsât tarafını gösterip hafifleştirmiştir. Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicab edip kalabalık içinde su ile istincâ etmedin, zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır, der. Onu vesveseden kurtarır. İşte, denizden iki katre sana misâl. Onlara kıyâs et. Mîzân-ı Şa‘rânî mîzânıyla, şerîat mîzânlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ تَمَثَّلَتْ فٖیهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَٓائِكَ بِكَوْنِهٖ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّیَاتِ اَسْمَٓائِكَ

162

الْحُسْنٰی وَمَنْ تَمَرْكَزَتْ فٖیهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ فٖی مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهٖٓ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَصَیْرُورَتِهٖٓ اَنْمُوذَجَ كَمَالِ صَنْعَتِكَ وَفِهْرِسْتَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ وَمَنْ تَظَاهَرَتْ فٖیهِ لَطَٓائِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهٖٓ اَعْلٰی دَلَّالٖی مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِنٖینَ صَوْتًا فٖی اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالِ صَنْعَتِكَ وَمَنْ تَجَمَّعَ فٖیهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَلَطَٓائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهٖ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَٓافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَلِلَطَٓائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ وَمَنْ صَارَ مِصْدَاقًا وَمِقْیَاسًا فَٓائِقًا لِجَمٖیعِ مَنْ ذَكَرْتَ فٖی فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِنٖینَ وَالصَّابِرٖینَ وَالْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُتَّقٖینَ وَالتَّوَّابٖینَ وَالْاَوَّابٖینَ وَجَمٖیعِ الْاَصْنَافِ الَّذٖینَ اَحْبَبْتَهُمْ وَشَرَّفْتَهُمْ بِمَحَبَّتِكَ فٖی فُرْقَانِكَ حَتّٰی صَارَ اِمَامَ الْحَبٖیبٖینَ لَكَ: وَسَیِّدَ الْمَحْبُوبٖینَ لَكَ وَرَئٖیسَ اَوِدَّائِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ وَاِخْوَانِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اٰمٖینَ بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ

[Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli]

Sahâbeler hakkındadır.

Mevlânâ Câmî’nin dediği gibi derim:

یَا رَسُولَ اللّٰهْ چِە بَاشَدْ چُونْ سَكِ اَصْحَابِ كَهْفْ

دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو

اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَیْ رَوَاسْتْ

اُو سَكِ اَصْحَابِ كَهْفْ مَنْ سَكِ اَصْحَابِ تُو

163

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Sahâbeler hakkında

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ. ilâ âhiri’l-âyet

Suâl ediyorsunuz: Bazı rivâyetlerde vardır ki, Bid‘aların revâcı hengâmında ehl-i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, Sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir diye, rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise hakîkatleri nedir? Elcevab Enbiyâdan sonra nev‘-i beşerin en efdali Sahâbe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemâatin icmâı bir huccet-i kātıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazîlet-i cüz’iye hakkındadır. Çünkü cüz’î fazîlette ve husûsî bir kemâlde, mercûh râcihe tereccüh edebilir. Yoksa Sûre-i Feth’in âhirinde sitâyişkârâne tavsîfât-ı Rabbâniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olan Sahâbelere, fazîlet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez. Şu hakîkatin pek çok esbâb ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyân edeceğiz.

Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakîkada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukābil hakîkatin envârına mazhar olur. Çünkü sohbette insibâğ ve in‘ikâs vardır. Ma‘lûmdur ki, in‘ikâs ve tebeiyetle, o nûr-u a‘zam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultânın hizmetkârı onun tebeiyetiyle öyle bir mevki'ye çıkar ki, bir şâh çıkamaz. İşte şu sırdandır ki: en büyük velîler Sahâbe derecesine çıkamıyorlar. Hatta Celâleddîn-i Süyûtî gibi, uyanık iken çok def‘a sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan velîler, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine Sahâbe’ye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye asm nûruyla, yani Nebî olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât-ı Nebevîden sonra Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet-i Ahmediye asm nûruyla sohbettir. Demek Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, velâyet-i Ahmediye asm cihetindedir. Nübüvvet i‘tibâriyle değildir.

Mâdem öyledir, nübüvvet derecesi velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki: bir bedevî adam kızını sağ

164

olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu hâlde, gelip bir sâat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basmaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakāik ve rehber-i kemâlât olurdu.

İkinci Sebeb: Yirmi Yedinci Söz’deki ictihâd bahsinde beyân ve isbat edildiği gibi; Sahâbeler, ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle kemâlât-ı insâniyenin en a‘lâ derecesindedirler. Çünkü o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmîde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık; ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki cehennem ve cennet kadar beynleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve numûnesi olan Müseyleme-i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyât-ı ulviye sâhibi ve maâlî-i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâte meyyâl olan Sahâbeler, elbette ihtiyârlarıyla kizb ve şerre ellerini uzatıp Müseyleme derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve numûnesi olan Habîbullâh Aleyhissalâtü vesselâm'ın a‘lâ-yı illiyyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak, muktezâ-yı seciyeleridir.

Meselâ, nasıl ki zaman oluyor, medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı ictimâiye-i insâniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş netîceleri ve çirkin eserleri, zehr-i kātil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve ma‘nevî metâ‘ların verdikleri güzel netîceler ve kıymetdâr eserler, bir tiryâk-ı nâfi‘ ve bir pırlanta gibi herkesin nazar-ı rağbetini kendine celb eder. Herkes elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır. Öyle de, Asr-ı Saâdet’te hayât-ı ictimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekāvet-i ebediye gibi netîceleri ve Müseyleme-i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlîd ettiğinden, secâyâ-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftûn olan Sahâbelerin, zehr-i kātilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet-i ebediye gibi netice veren ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nûrânî meyveler gösteren, sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi‘ bir tiryâk, en kıymetdâr bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan Sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyât ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.

165

Hâlbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele, sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-ı ictimâiye bozuldu. Propaganda-i siyâset yalana fazla revâc verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki, Sahâbe’nin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkāniyet husûsundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin. veya derecelerinden geçsin.

Geçen mes’eleyi bir derece tenvîr edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum: Şöyle ki: Bir zaman kalbime geldi: ne için Muhyiddîn-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّیَ الْاَعْلٰی derken, şu kelimenin ma‘nâsı inkişâf etti. Tam ma‘nâsıyla değil, fakat bir parça hakîkati göründü. Kalben dedim: Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsa idim, bir sene ibâdetten daha iyi idi. Namazdan sonra anladım ki: o hâtıra ve o hâl, Sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşâddır. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i ictimâîde ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken, şerler bütün tevâbiiyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla; ve hayır ve kemâlât bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaz‘iyette, müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbîh bütün ma‘nâsının tabakātını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifade ettiği gibi; o inkılâb-ı azîmin tarrâkası altında olan insanların bütün hissiyâtını, letâif-i ma‘neviyesini uyandırmış. Hatta vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbîhlerdeki müteaddid ma‘nâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binâen, bütün hissiyâtları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan Sahâbeler, envâr-ı îmâniye ve tesbîhiyeyi câmi‘ olan kelimât-ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün ma‘nâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.

Hâlbuki o infilâk ve inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakāik noktasında gaflete düşüp, o kelimât-ı mübâreke meyveler gibi, gitgide ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdetâ sathîlik havasıyla kuruyor gibi az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakîkada bir Sahâbe’nin kazandığı fazîlete ve makama, kırk günde, hatta kırk senede başkası ancak yetişebilir.

166

Üçüncü Sebeb: On İkinci ve Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Sözler’de isbat edildiği gibi; nübüvvetin velâyete nisbeti, güneşin ayn-ı zâtıyla aynalarda görülen misâli gibidir. İşte, dâire-i nübüvvet dâire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan Sahâbeler dahi, dâire-i velâyetteki sulehâya o nisbette tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hatta velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvet ve sıddîkiyet ki, Sahâbelerin velâyetidir, bir velî kazansa, yine saff-ı evvel olan Sahâbelerin makamına yetişemez. Şu üçüncü sebebin müteaddid vücûhundan üç vechini beyân ederiz.

Birinci Vecih: İctihâdda, yani istinbât-ı ahkâmda, yani Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta Sahâbelere yetişilmez. Çünkü, o zamandaki o büyük inkılâb-ı İlâhîde, ezhân marziyât-ı Rabbâniyeyi ve ahkâm-ı İlâhiyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbât-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler: Rabbimizin bizden istediği nedir? diye merâk ederdi. Ahvâl-i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyân ediyordu. Muhâverât, bu ma‘nâları tazammun ederek vukū‘ buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o ma‘nâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyân ettiğinden, Sahâbe’nin isti‘dâdını tekmîl ve fikirlerini tenvîr ettiğinden, ictihâd ve istinbâtta isti‘dâdları, kibrit derecesinde nûrlanmaya hazır olduğundan, bir günde veya bir ayda kazandıkları mertebe-i istinbât ve ictihâdı, o Sahâbe’nin derece-i zekâvetinde ve isti‘dâdında olan bir adam şu zamanda, on senede, belki yüz senede kazanamayacaktır. Çünkü şimdi, saâdet-i ebediyeye bedel, saâdet-i dünyeviye medâr-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maîşet rûha sersemlik; ve felsefe-i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden, beşerin muhît-i ictimâîsi, o şahsın zihnine ve isti‘dâdına ictihâd husûsunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi Yedinci Söz’ün ictihâd bahsinde, Süfyân İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde isbat etmişiz ki, Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih: Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk bize akrebdir. ve her şeyden daha ziyâde yakındır; Biz ise ondan nihâyetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak, iki sûretle olur. Birisi, akrebiyetin inkişâfıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar. Ve nübüvvet verâseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar.

167

İkinci sûret, bu‘diyetimiz noktasında kat‘-ı merâtib edip, bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr-i sülûk-u velâyet ona göre, seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu sûretle cereyân ediyor. İşte birinci sûret, sırf vehbîdir, kesbî değil; incizâbdır, cezb-i Rahmânîdir. ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir. ve çok hâlistir. ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâib ve hârikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ nasıl ki, dünkü güne, bugün yetişmek için iki yol var. Birincisi, zamanın cereyânına tâbi‘ olmayarak bir kuvvet-i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat‘-ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor. Onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakîkate geçmek iki sûretledir. Biri, doğrudan doğruya hakîkatin incizâbına kapılıp, tarîkat berzahına girmeden, hakîkati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtibden seyr-i sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendân fenâ-yı nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler, yine Sahâbe’ye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden nefsin mâhiyetindeki cihâzât-ı kesîre ile ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ-yı nefisten sonra ubûdiyet-i evliyâ besâtat peydâ eder.

Üçüncü Vecih: Fazîlet-i a‘mâl ve sevâb-ı ef‘âl ve fazîlet-i uhreviye cihetinde Sahâbelere yetişilmez. Çünkü, nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahûf bir mevki‘de, bir sâat nöbette bir sene ibâdet kadar bir fazîlet kazanabilir. Ve bir dakîkada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, Sahâbelerin te’sîs-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya i‘lân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hatta denilebilir ki: bütün dakîkaları, o hizmet-i kudsiyede, o şehîd olan neferin dakîkası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir sâat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki: amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir. Evet Sahâbeler, mâdem İslâmiyet’in te’sîsinde ve envâr-ı Kur’âniyenin neşrinde saff-ı evvel teşkîl ediyorlar. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ demesiyle, Sahâbelerin bütün ümmetinin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki, bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır. Büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki, mebde’de küçük bir irtifâ‘, gittikçe bir yekün teşkîl eder.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç