SÖZLER

15

[YEDİNCİ SÖZ]

Şu kâinâtın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ rûh-u beşer için saâdet kapısını fetheden, ne kadar kıymetdâr iki tılsım-ı müşkilküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlik’ına tevekkül ve ilticâ ve şükürle Rezzâk’ından suâl ve duâ, ne kadar nâfi‘ ve tiryâk gibi iki ilaç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyâd etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek, ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnakdâr bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nûr-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.

Bir zaman bir asker meydân-ı harb ve imtihânda, kâr ve zarar deverânında pek müdhiş bir vaz‘iyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir aslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş. Bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem bu hâliyle beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçâre, şu dehşet içinde me’yûsâne düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh, nûrânî bir zât peydâ olur. Ona der: Me’yûs olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o aslan sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o iki müteaffin yaraların iki güzel kokulu Gül-ü Muhammed asm denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla uçar gibi bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; Tâ doğru olduğumu anlayasın. Hakîkaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdîk etti.

Evet, ben yani şu bîçâre Saîd dahi bunu tasdîk ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim. Pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden şeytan gibi dessâs, ayyaş, aldatıcı bir adam çok ziynetler, süslü sûretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu hâlde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi: Hey arkadaş Gel, gel. Beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.

16

S , , nedir, ağzında gizli okuyorsun? C: Bir tılsım. Bırak şunu, anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım. S: , şu ellerindeki nedir? C: Bir ilaç. At şunu, sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır. S: , şu beş nişanlı kâğıt nedir? C: Bir bilet, bir ta‘yînât senedi. Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım? der. Her bir desîse ile onu iknâa çalışır. Hatta o bîçâre ona biraz meyleder.

Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessâsa aldandım. Birden sağ cihetinden ra‘d gibi bir ses gelir. Der: Sakın aldanma Ve o dessâsa de ki: Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def‘ edip, pîşimdeki yolculuğu men‘ edecek bir çâre sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel, keyfedelim. Yoksa sus hey sersem Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin.

İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim Bil, o bîçâre asker ise sensin ve insandır. Ve o aslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, zevâl ve firâktır ki, gece gündüzün dönmesinde her dost vedâ‘ eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi müz‘ic ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm, nihâyetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervâhtan, rahm-i mâderden, sabâvetten, ihtiyârlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırâttan geçer bir uzun sefer-i imtihândır. Ve o iki tılsım ise, Cenâb-ı Hakk’a îmân ve âhirete îmândır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna, huzûr-u Rahmân’a götüren bir musahhar at ve burâk sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakîkatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zevâl ve firâk, memât ve vefât ve darağacı olan mürûr-u zaman, o îmân tılsımı ile Sâni‘-i Zülcelâl’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu‘cizât-ı nakşını, havârik-ı kudretini, tecelliyât-ı rahmetini kemâl-i lezzetle seyir ve temâşâya vâsıta sûretini alır. Evet, güneşin nûrundaki renkleri gösteren aynaların tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkîl eder. Ve o iki ilaç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlik’ın kudretine istinâd, hikmetine i‘timâddır, öyle mi? Evet, اَمْرِكُنْ فَیَكُونە mâlik bir Sultân-ı Cihân’a acz tezkeresiyle istinâd eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîrâ en müdhiş bir musîbet

17

karşısında اِنَّا وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ deyip itmi’nân-ı kalb ile Rabb-i Rahîm’ine i‘timâd eder. Evet, ârif-i billâh aczden, mehâfetullâhtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse:, En lezîz ve en tatlı hâletin nedir? Belki diyecek: Aczimi, zaafımı anlayıp vâlidemin tatlı tokatından korkarak: yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem‘a-i tecellî-i rahmettir. Ânın içindir ki, kâmil insanlar aczde ve havfullâhta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allâh’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı kendilerine şefâatçi yapmışlar. Diğer ilaç ise, şükür ve kanâat ile taleb ve duâ; ve Rezzâk-ı Rahîm’in rahmetine i‘timâddır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i ni‘met eden; ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvâd-ı Kerîm’in misafirine, fakr ve ihtiyâç nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı hoş bir iştihâ sûretini alır. İştihâ gibi fakrın tezyîdine çalışır. Ânın içindir ki, kâmil insanlar fakr ile fahr etmişler. Sakın yanlış anlama Allâh’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaz‘iyetini almak demek değildir.

Ve o bilet ve sened ise, başta namaz olarak edâ-yı ferâiz ve terk-i kebâirdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisâs ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifâkıyla, o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd yolunda zâd ve zahîre, ışık ve burâk, ancak Kur’ân’ın evâmirini imtisâl ve nevâhîsinden ictinâb ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san‘at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.

İşte ey tenbel nefsim Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terk etmek, ne kadar az ve râhat ve hafiftir. Netîcesi ve meyvesi ve fâidesi, ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefâhete seni teşvîk eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek; ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp, kabir kapısını kapamak çâresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa sus Kâinât mescid-i kebîrinde Kur’ân okunuyor. Onu dinleyelim. O nûr ile nûrlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler: Hakk olup, Hakk’dan gelip, Hakk diyen ve hakîkati gösteren ve nûrânî hikmeti neşreden odur.

18

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَیْكَ وَلَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَٓاءِ عَنْكَ تَبَرَّأْنَٓا اِلَیْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا وَالْتَجَئْنَٓا اِلٰی حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلٖینَ عَلَیْكَ وَلَا تَكِلْنَٓا اِلٰٓی اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِیِّكَ وَصَفِیِّكَ وَخَلٖیلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَلٖیكِ صُنْعِكَ وَعَیْنِ عِنَایَتِكَ وَشَمْسِ هِدَایَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖی كَثْرَتِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَٓائِنَاتِكَ وَدَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِیَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِیَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰیَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبُوبِیَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَبٖیبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذٖی اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِهٖ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالْمُرْسَلٖینَ وَعَلٰی مَلٰٓئِكَتِكَ الْمُقَرَّبٖینَ وَعَلٰی عِبَادِكَ الصَّالِحٖینَ اٰمٖینَ

[SEKİZİNCİ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ اِنَّ الدّٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

Şu dünya ve dünya içindeki rûh-u insanî ve insanda dinin mâhiyet ve kıymetlerini; ve eğer dîn-i hakk olmazsa, dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan ve rûh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran یَٓا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.

Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide, tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: Hangi yol iyidir? O dahi onlara dedi ki: Sağ yolda kanun ve nizâma tebeiyet mecbûriyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekāvet vardır. Şimdi intihâbdaki ihtiyâr sizdedir. Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ deyip gitti. Ve nizâm ve intizâma tebeiyeti kabûl etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercîh etti.

19

Zâhiren hafîf, ma‘nen ağır vaz‘iyette giden bu adamı hayâlen ta‘kîb ediyoruz. İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide, hâlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki, dehşetli bir aslan meşelikten çıkıp ona hücûm ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde, susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, aslan nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına tekarrüb etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı, muzır haşerât etrafını almışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.

İşte şu adam sû’-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdî bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikāl etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûh ve aklı şu elîm vaz‘iyetten gizli feryâd u figān ettikleri hâlde, nefs-i emmâresi güyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi, o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs-i kudsîde, Cenâb-ı Hakk buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖی بٖی Yani, Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim. İşte bu bedbaht adam sû’-i zan ile ve akılsızlığıyla, gördüğünü âdî ve ayn-ı hakîkat telakkî etti. Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azâb çekiyor. Biz de şu meş’ûmu bu azabda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız.

İşte şu mübârek, akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür. Güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebeiyet eder. Teshîlât görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye

20

rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirâhat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, Her şeyin iyisine bak kāidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifâde etti. Güzelce istirâhat ederek çıkıp gidiyor.

Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ-yı azîmeye girdi. Birden hücûm eden bir aslanın sesini işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu aslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimâli var diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi. Kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı. Havada muallak kaldı. Baktı, iki hayvan o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, aslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb vaz‘iyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafîf. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki:

Bu acîb işler birbiriyle alâkadârdır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim. O gizli hâkim bana bakıyor. Beni tecrübe ediyor. Bir maksad için beni bir yere sevk edip da‘vet ediyor.

Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merâk neş’et eder ki: Acaba beni tecrübe edip, kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş’et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş’et etti. Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaz‘iyet almak irâdesi neş’et etti. Sonra ağacın başına baktı. Gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat‘î anladı ki: bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numûnelerini bir tılsım ve bir mu‘cize ile o ağaca takmış. Ve kendi misafirlerine ihzâr ettiği et‘ımeye birer işâret sûretinde

21

o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. Sonra niyâza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: Ey bu yerlerin hâkimi Senin bahtına düştüm. Sana dehâlet ediyorum. Ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum. Ve bu niyâzdan sonra birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı o kapıya inkılâb etti. Ve aslan ve ejderha iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye da‘vet ediyorlar. Hatta o aslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.

İşte ey tenbel nefsim Ve ey hayâlî arkadaşım Geliniz. Bu iki kardeşin vaz‘iyetlerini muvâzene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim, bilelim. Bakınız. Sol yolun bedbaht yolcusu her vakit ejderhânın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnakdâr bir bahçeye da‘vet edilir. Hem o bedbaht elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir ma‘rifet içinde garîb şeyleri seyir ve temâşâ ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve me’yûsiyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyâk içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücûmuna ma‘rûz bir mahbûs hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir azîz misafirdir ki, misâfiri olduğu Mihmândâr-ı Kerîm’in acîb hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht zâhiren lezîz, ma‘nen zehirli yemişleri yemekle azâbını ta‘cîl ediyor. Zîrâ o meyveler numûnelerdir. Tatmaya izin var. Tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te’hîr eder Ve intizâr ile telezzüz eder. Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakîkati ve parlak bir vaz‘iyeti basîretsizliğiyle kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evhâm bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır. Ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.

Meselâ bir adam, güzel bir bahçede, ahbâblarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, , çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp

22

tahkîr ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise, hakîkati görür. Hakîkat ise güzeldir. Hakîkatin hüsnünü derk etmek ile, hakîkat sâhibinin kemâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’dan bil olan hükm-ü Kur’ânînin sırrı zâhir oluyor. Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen, anlayacaksın ki, evvelkisinin nefs-i emmâresi ona bir ma‘nevî cehennem ihzâr etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsân ve saâdete ve parlak bir fazîlete ve feyze mazhar etmiş.

Ey nefsim Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’ân’ı dinle ve hükmüne mutî‘ ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et. Şu hikâye-i temsîliyede olan hakîkatleri eğer fehmettin ise, hakîkat-i dîni ve dünyayı ve insanı ve îmânı ona tatbîk edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihrâc et. İşte bak. O iki kardeş ise, biri rûh-u mü’min ve kalb-i sâlihtir. Diğeri rûh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır. Ve o iki tarîkten sağ ise, tarîk-i Kur’ân ve îmândır. Sol ise tarîk-i isyân ve küfrândır. Ve o yoldaki bahçe ise, cem‘iyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı ictimâiyedir ki, hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkil odur ki خُذْ مَا صَفَا; دَعْ مَا كَدَرَ kāidesiyle amel eder, selâmet-i kalb ile gider. Ve o sahrâ ise şu arz ve dünyadır. Ve o aslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü gālibî olan altmış seneye işârettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür. Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-i berzahiye ve rivâk-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât-ı muzırra ise musîbât-ı dünyeviyedir. Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkāzât-ı İlâhiye ve iltifât-ı Rahmâniye hükmündedir. Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî ni‘metlerdir ki, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak onları âhiret ni‘metlerine bir liste, hem ihtâr edici, hem müşâbihleri, hem cennet meyvelerine müşterîleri da‘vet eden numûneler sûretinde yapmış. Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif başka başka meyveler vermesi ise, kudret-i Samedâniyenin sikkesine ve rubûbiyet-i İlâhiyenin hâtemine ve saltanat-ı ulûhiyetin turrasına işârettir. Çünkü bir tek şeyden her şeyi yapmak, yani bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanâtı halketmek, hem basît bir yemekten bütün cihâzât-ı hayvâniyeyi îcâd etmek;

23

bununla beraber her şeyi bir tek şey yapmak, yani zîhayatın yediği gāyet muhtelifü’l-cins taâmlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsûs yapmak, bir cild-i basît dokumak gibi san‘atlar, Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultân-ı Ezel ve Ebed’in sikke-i hâssasıdır hâtem-i mahsûsudur. Taklîd edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak, her şeyin Hâlik’ına hâs ve Kādir-i Küll-i Şey’e mahsûs bir nişandır, bir âyettir. Ve o tılsım ise, sırr-ı îmân ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir. Ve o miftâh ise یَٓا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâb etmesi ise, işarettir ki, kabir ehl-i dalâlet ve tuğyân için vahşet ve nisyân içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl-i Kur’ân ve îmân için zindân-ı dünyâdan bostân-ı bekāya ve meydân-ı imtihândan ravza-i cinâna ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahmâna açılan bir kapıdır. Ve o vahşi aslanın dahi mûnis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işarettir ki, mevt ehl-i dalâlet için bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihrâç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân-ı mezâra idhâl ve hapsolduğu hâlde; ehl-i hidâyet ve ehl-i Kur’ân için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbâblarına kavuşmaya vesîledir. Hem hakîkî vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna bir da‘vettir. Hem Rahmân-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukābil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazîfe-i hayat külfetinden bir terhîstir. Hem ubûdiyet ve imtihânın ta‘lîm ve ta‘lîmâtından bir paydostur.

Elhâsıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da, ma‘nen cehennemdedir. Ve her kim hayât-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saâdet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını cennetin intizâr salonu hükmünde gördüğü için hoş görür. Tahammül eder. Sabır içinde şükreder.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالسَّلَامَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ اٰمٖینَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ بِعَدَدِ جَمٖیعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖی جَمٖیعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖی مَرَایَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَٓاءِ عِنْدَ قِرَٓائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ وَارْحَمْنَا وَوَالِدَیْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ.

24

[DOKUZUNCU SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَسُبْحَانَ حٖینَ تُمْسُونَ وَحٖینَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِیًّا وَحٖینَ تُظْهِرُونَ

Ey birader Benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi; azîm bir tasarruf-u İlâhînin aynası ve o tasarruf içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma‘kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek için Beş Nükte’yi nefsimle beraber dinlemek lâzım.

Birinci Nükte: Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm ve şükürdür. Yani celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallâh deyip takdîs etmek, hem kemâline karşı lafzan ve amelen Allâhü Ekber deyip ta‘zîm etmek; hem cemâline karşı kalben ve lisânen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir. Demek tesbîh ve tekbîr ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu mücmel hulâsalarla te’kîd edilir.

İkinci Nükte: İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusûrunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister. Rubûbiyetin kudsiyeti pâklığı dahi ister ki, abd, kendi kusûrunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini bütün nekāisten pâk ve müberrâ; ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ; ve kâinâtın bütün kusûrâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu tesbîh ile, Sübhânallâh ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkātın aczini görmekle kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde Allâhü Ekber deyip, huzû‘ ile rükû‘a gidip,

25

ona ilticâ ve tevekkül etsin. Hem rubûbiyetin nihâyetsiz hazîne-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyâcını ve bütün mahlûkātın fakr ve ihtiyâcâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in‘âmâtını şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl ve akvâli bu ma‘nâları tazammun ediyor. Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz‘ edilmişler.

Üçüncü Nükte: Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir timsâl-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâını şâmil bir fihriste-i nûrâniyedir. Ve bütün esnâf-ı mahlûkātın elvân-ı ibâdetlerine işâret eden bir harîta-i kudsiyedir.

Dördüncü Nükte: Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakîka ve sâat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir sâat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyânın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı, ve dakîkaları sayan seneler, ve saatleri sayan tabakāt-ı ömr-ü insan, ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar.

Meselâ fecir zamanı tulûa kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insanın rahm-i mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtâr eder.

Zuhur zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyâdaki hilkat-i insan devrine benzer ve işâret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni‘meti hatırlatır.

Asır zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin asm asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi ihtâr eder.

Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkātın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtâr ile tecelliyât-ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkāz eder.

İşâ vakti ise, âlem-i zulümât nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakiye-i âsârı dahi vefât edip nisyân perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını i‘lân eder.

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifhâm ile rûh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtâç olduğunu insana hatırlatır.

26

Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzûmlu bir ışık olduğunu bildirir. Îkāz eder. ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin nihâyetsiz ni‘metlerini ihtâr ile ne derece hamd ü senâya müstehak olduğunu i‘lân eder. İkinci sabah ise, sabâh-ı haşri ihtâr eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kūl ve lâzım ve kat‘î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat‘iyettedir. Demek bu beş vaktin her biri bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtâr ettiği gibi; kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem dehrî kudretin mu‘cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazîfe-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet ve kat‘î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.

Beşinci Nükte: İnsan fıtraten gāyet zaîftir. Hâlbuki her şey ona ilişir. Onu müteessir ve müteellim eder. Hem gāyet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gāyet fakirdir. Hâlbuki ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayâtın tekâlîfi gāyet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Hâlbuki sevdiği ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidârı kısa, sabrı kısadır.

İşte bu vaz‘iyette bir rûh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile mürâcaat edip arzuhâl etmek, tevfîk ve meded istemek, ne kadar elzem; ve pîşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazîfeleri tahammül için ne kadar lüzûmlu bir nokta-i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır. Ve zuhur zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgilin tazyîkinden muvakkat bir istirâhat zamanı ve fânî dünyanın, bekāsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten rûhun teneffüse ihtiyâç vakti ve in‘âmât-ı İlâhiyenin tezâhür ettiği bir andır. Rûh-u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o ma‘nâsız ve bekāsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün‘im-i Hakîkî’nin dergâhına gidip, el bağlayarak, yekün ni‘metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek ve celâl ve azametine karşı rükû‘ ile aczini izhâr etmek ve kemâl-i bî-zevâline ve cemâl-i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini i‘lân etmek demek olan zuhur namazını kılmak ne kadar güzel,

27

ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil. Asır vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyârlık hâlet-i mahzûnânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin netîcelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-ü azîm teşkîl ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misâfir me’mûr ve her şey geçici, bî-karâr olduğunu i‘lân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh-u insan; kalkıp abdest alıp, şu asır vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve Kayyûm-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip, hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine karşı zelîlâne rükû‘a gidip, sermediyet-i ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek, hakîkî bir teselli, bir rahat-ı rûh bulup, huzûr-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asır namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gāyet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu insan olan anlar.

Mağrib vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkātının vedâ‘-ı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefâtıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihân lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkāz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl-i Bâkîye âyîne-i müştâk olan rûh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezâl’in arş-ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde Allâhü Ekber deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin huzûrunda kıyâm edip, Elhamdülillâh demekle kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demekle muînsiz rubûbiyetine, şerîksiz ulûhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükû‘a gidip,

28

bütün kâinâtla beraber zaaf ve aczini fakr ve zilletini izhâr etmekle سُبْحَانَ رَبِّیَ الْعَظٖیمِ deyip, Rabb-i Azîm’ini tesbîh edip; hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına, tagayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, tebeddülsüz kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubûdiyetini i‘lân edip, hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup سُبْحَانَ رَبِّیَ الْاَعْلٰی demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i A‘lâ’sını takdîs etmek; sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkātın tahiyyât-ı mübârekelerini ve salavât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl-ü Ekrem’ine selâm etmekle bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvîr etmek için şu kasr-ı kâinâtın intizâm-ı hakîmânesini müşâhede edip, Sâni‘-i Zülcelâl’in vahdâniyetine şehâdet etmek; hem saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı ve kitâb-ı kâinâtın tercümân-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latîf, nazîf bir vazîfe; ne kadar azîz, lezîz bir hizmet; ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet; ne kadar ciddî bir hakîkat; ve bu fânî misâfirhânede bâkıyâne bir sohbet ve dâimâne bir saâdet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir?

İşâ vaktinde ki, o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. مُقَلِّبُ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ olan Kadîr-i Zülcelâl’in o beyaz sahîfeyi bu siyah sahîfeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen, yeşil sahîfesini kışın bârid, beyaz sahîfesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ olan Hakîm-i Zülkemâl’in icrâât-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürûr-u zamanla ehl-i kubûrun bakiye-i âsârı dahi, şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlik-ı Mevt ve Hayât’ın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fânî ve hakîr dünyanın tamâmen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefât edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem-i âhiretin inkişâfında Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın tasarrufât-ı Celâliyesini ve tecelliyât-ı Cemâliyesiniandırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem şu kâinâtın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakîkî’si, Ma‘bûd ve Mahbûb-u Hakîkî’si o zât olabilir ki, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sahîfeleri gibi suhûletle çevirir. Yazar, bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kādir-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaz‘iyettir.

İşte nihâyetsiz âciz, zayıf, hem nihâyetsiz fakîr, muhtâç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç