Bağış Yap
SÖZLERSekizinci Söz

18

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَیْكَ وَلَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَٓاءِ عَنْكَ تَبَرَّأْنَٓا اِلَیْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا وَالْتَجَئْنَٓا اِلٰی حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلٖینَ عَلَیْكَ وَلَا تَكِلْنَٓا اِلٰٓی اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِیِّكَ وَصَفِیِّكَ وَخَلٖیلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَلٖیكِ صُنْعِكَ وَعَیْنِ عِنَایَتِكَ وَشَمْسِ هِدَایَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖی كَثْرَتِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَٓائِنَاتِكَ وَدَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِیَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِیَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰیَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبُوبِیَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَبٖیبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذٖی اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِهٖ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالْمُرْسَلٖینَ وَعَلٰی مَلٰٓئِكَتِكَ الْمُقَرَّبٖینَ وَعَلٰی عِبَادِكَ الصَّالِحٖینَ اٰمٖینَ

[SEKİZİNCİ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ اِنَّ الدّٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

Şu dünya ve dünya içindeki rûh-u insanî ve insanda dinin mâhiyet ve kıymetlerini; ve eğer dîn-i hakk olmazsa, dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan ve rûh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran [یَٓا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ] olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.

Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide, tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: Hangi yol iyidir? O dahi onlara dedi ki: Sağ yolda kanun ve nizâma tebeiyet mecbûriyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekāvet vardır. Şimdi intihâbdaki ihtiyâr sizdedir. Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola [تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ] deyip gitti. Ve nizâm ve intizâma tebeiyeti kabûl etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercîh etti.

19

Zâhiren hafîf, ma‘nen ağır vaz‘iyette giden bu adamı hayâlen ta‘kîb ediyoruz. İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide, tâ hâlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki, dehşetli bir aslan meşelikten çıkıp ona hücûm ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde, susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, aslan nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına tekarrüb etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı, muzır haşerât etrafını almışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.

İşte şu adam sû’-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdî bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikāl etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûh ve aklı şu elîm vaz‘iyetten gizli feryâd u figān ettikleri hâlde, nefs-i emmâresi güyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi, o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs-i kudsîde, Cenâb-ı Hakk buyurmuş: [اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖی بٖی] Yani, Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim. İşte bu bedbaht adam sû’-i zan ile ve akılsızlığıyla, gördüğünü âdî ve ayn-ı hakîkat telakkî etti. Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azâb çekiyor. Biz de şu meş’ûmu bu azabda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız.

İşte şu mübârek, akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür. Güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebeiyet eder. Teshîlât görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye

20

rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirâhat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, [Her şeyin iyisine bak] kāidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifâde etti. Güzelce istirâhat ederek çıkıp gidiyor.

Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ-yı azîmeye girdi. Birden hücûm eden bir aslanın sesini işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu aslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimâli var diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi. Kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı. Havada muallak kaldı. Baktı, iki hayvan o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, aslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb vaz‘iyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafîf. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki:

Bu acîb işler birbiriyle alâkadârdır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim. O gizli hâkim bana bakıyor. Beni tecrübe ediyor. Bir maksad için beni bir yere sevk edip da‘vet ediyor.

Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merâk neş’et eder ki: Acaba beni tecrübe edip, kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş’et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş’et etti. Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaz‘iyet almak irâdesi neş’et etti. Sonra ağacın başına baktı. Gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat‘î anladı ki: bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numûnelerini bir tılsım ve bir mu‘cize ile o ağaca takmış. Ve kendi misafirlerine ihzâr ettiği et‘ımeye birer işâret sûretinde

21

o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. Sonra niyâza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: [Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehâlet ediyorum. Ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum.] Ve bu niyâzdan sonra birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı o kapıya inkılâb etti. Ve aslan ve ejderha iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye da‘vet ediyorlar. Hatta o aslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.

İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım! Geliniz. Bu iki kardeşin vaz‘iyetlerini muvâzene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim, bilelim. Bakınız. Sol yolun bedbaht yolcusu her vakit ejderhânın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnakdâr bir bahçeye da‘vet edilir. Hem o bedbaht elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir ma‘rifet içinde garîb şeyleri seyir ve temâşâ ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve me’yûsiyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyâk içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücûmuna ma‘rûz bir mahbûs hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir azîz misafirdir ki, misâfiri olduğu Mihmândâr-ı Kerîm’in acîb hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht zâhiren lezîz, ma‘nen zehirli yemişleri yemekle azâbını ta‘cîl ediyor. Zîrâ o meyveler numûnelerdir. Tatmaya izin var. Tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te’hîr eder Ve intizâr ile telezzüz eder. Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakîkati ve parlak bir vaz‘iyeti basîretsizliğiyle kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evhâm bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır. Ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.

Meselâ bir adam, güzel bir bahçede, ahbâblarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp

22

tahkîr ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise, hakîkati görür. Hakîkat ise güzeldir. Hakîkatin hüsnünü derk etmek ile, hakîkat sâhibinin kemâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte (Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’dan bil) olan hükm-ü Kur’ânînin sırrı zâhir oluyor. Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen, anlayacaksın ki, evvelkisinin nefs-i emmâresi ona bir ma‘nevî cehennem ihzâr etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsân ve saâdete ve parlak bir fazîlete ve feyze mazhar etmiş.

Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’ân’ı dinle ve hükmüne mutî‘ ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et. Şu hikâye-i temsîliyede olan hakîkatleri eğer fehmettin ise, hakîkat-i dîni ve dünyayı ve insanı ve îmânı ona tatbîk edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihrâc et. İşte bak. O iki kardeş ise, biri rûh-u mü’min ve kalb-i sâlihtir. Diğeri rûh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır. Ve o iki tarîkten sağ ise, tarîk-i Kur’ân ve îmândır. Sol ise tarîk-i isyân ve küfrândır. Ve o yoldaki bahçe ise, cem‘iyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı ictimâiyedir ki, hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkil odur ki [خُذْ مَا صَفَا; دَعْ مَا كَدَرَ] kāidesiyle amel eder, selâmet-i kalb ile gider. Ve o sahrâ ise şu arz ve dünyadır. Ve o aslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü gālibî olan altmış seneye işârettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür. Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-i berzahiye ve rivâk-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât-ı muzırra ise musîbât-ı dünyeviyedir. Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkāzât-ı İlâhiye ve iltifât-ı Rahmâniye hükmündedir. Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî ni‘metlerdir ki, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak onları âhiret ni‘metlerine bir liste, hem ihtâr edici, hem müşâbihleri, hem cennet meyvelerine müşterîleri da‘vet eden numûneler sûretinde yapmış. Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif başka başka meyveler vermesi ise, kudret-i Samedâniyenin sikkesine ve rubûbiyet-i İlâhiyenin hâtemine ve saltanat-ı ulûhiyetin turrasına işârettir. Çünkü (bir tek şeyden her şeyi yapmak, yani bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanâtı halketmek, hem basît bir yemekten bütün cihâzât-ı hayvâniyeyi îcâd etmek;

23

bununla beraber her şeyi bir tek şey yapmak, yani zîhayatın yediği gāyet muhtelifü’l-cins taâmlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsûs yapmak, bir cild-i basît dokumak gibi) san‘atlar, Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultân-ı Ezel ve Ebed’in sikke-i hâssasıdır hâtem-i mahsûsudur. Taklîd edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak, her şeyin Hâlik’ına hâs ve Kādir-i Küll-i Şey’e mahsûs bir nişandır, bir âyettir. Ve o tılsım ise, sırr-ı îmân ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir. Ve o miftâh ise [یَٓا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ] dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâb etmesi ise, işarettir ki, kabir ehl-i dalâlet ve tuğyân için vahşet ve nisyân içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl-i Kur’ân ve îmân için zindân-ı dünyâdan bostân-ı bekāya ve meydân-ı imtihândan ravza-i cinâna ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahmâna açılan bir kapıdır. Ve o vahşi aslanın dahi mûnis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işarettir ki, mevt ehl-i dalâlet için bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihrâç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân-ı mezâra idhâl ve hapsolduğu hâlde; ehl-i hidâyet ve ehl-i Kur’ân için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbâblarına kavuşmaya vesîledir. Hem hakîkî vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna bir da‘vettir. Hem Rahmân-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukābil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazîfe-i hayat külfetinden bir terhîstir. Hem ubûdiyet ve imtihânın ta‘lîm ve ta‘lîmâtından bir paydostur.

[Elhâsıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da, ma‘nen cehennemdedir. Ve her kim hayât-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saâdet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını cennetin intizâr salonu hükmünde gördüğü için hoş görür. Tahammül eder. Sabır içinde şükreder.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالسَّلَامَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ اٰمٖینَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ بِعَدَدِ جَمٖیعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖی جَمٖیعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖی مَرَایَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَٓاءِ عِنْدَ قِرَٓائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ وَارْحَمْنَا وَوَالِدَیْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ.

24

[DOKUZUNCU SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖینَ تُمْسُونَ وَحٖینَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِیًّا وَحٖینَ تُظْهِرُونَ

Ey birader! Benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi; azîm bir tasarruf-u İlâhînin aynası ve o tasarruf içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma‘kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek için [Beş Nükte’yi] nefsimle beraber dinlemek lâzım.

[Birinci Nükte: Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm ve şükürdür. Yani celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallâh deyip takdîs etmek, hem kemâline karşı lafzan ve amelen Allâhü Ekber deyip ta‘zîm etmek; hem cemâline karşı kalben ve lisânen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir. Demek [tesbîh ve tekbîr ve hamd] namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu mücmel hulâsalarla te’kîd edilir.

[İkinci Nükte: İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusûrunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister. Rubûbiyetin kudsiyeti pâklığı dahi ister ki, abd, kendi kusûrunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini bütün nekāisten pâk ve müberrâ; ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ; ve kâinâtın bütün kusûrâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu tesbîh ile, Sübhânallâh ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkātın aczini görmekle kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde Allâhü Ekber deyip, huzû‘ ile rükû‘a gidip,

25

ona ilticâ ve tevekkül etsin. Hem rubûbiyetin nihâyetsiz hazîne-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyâcını ve bütün mahlûkātın fakr ve ihtiyâcâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in‘âmâtını şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl ve akvâli bu ma‘nâları tazammun ediyor. Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz‘ edilmişler.

[Üçüncü Nükte: Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir timsâl-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâını şâmil bir fihriste-i nûrâniyedir. Ve bütün esnâf-ı mahlûkātın elvân-ı ibâdetlerine işâret eden bir harîta-i kudsiyedir.

[Dördüncü Nükte: Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakîka ve sâat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir sâat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyânın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı, ve dakîkaları sayan seneler, ve saatleri sayan tabakāt-ı ömr-ü insan, ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar.

Meselâ fecir zamanı tulûa kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insanın rahm-i mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtâr eder.

Zuhur zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyâdaki hilkat-i insan devrine benzer ve işâret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni‘meti hatırlatır.

Asır zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin asm asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi ihtâr eder.

Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkātın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtâr ile tecelliyât-ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkāz eder.

İşâ vakti ise, âlem-i zulümât nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakiye-i âsârı dahi vefât edip nisyân perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını i‘lân eder.

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifhâm ile rûh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtâç olduğunu insana hatırlatır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç