Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 219
Tılsım-ı kâinâtı keşfeden, Kur’ân-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden
[OTUZUNCU SÖZ]
Ene ve Zerreden ibâret; bir elif, bir noktadır.
Şu Söz’ün İki Maksadı var. Birinci Maksad, enenin mâhiyet ve neticesinden; İkinci Maksad, zerrenin hareket ve vazîfesinden bahseder.
[Birinci Maksad]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَیْنَ اَنْ یَحْمِلْنَهاَ وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
Şu âyetin büyük hazînesinden tek bir cevherine işâret edeceğiz. Şöyle ki: Gök, zemîn, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi ene dir. Evet ene, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nûrânî bir şecere-i tûbâ ile, müdhiş bir şecere-i zakkūmun çekirdeğidir. Şu azîm hakîkate girişmeden evvel, o hakîkatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-yı İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi; kâinâtın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır. Bir tılsım-ı hayretfezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır. Ve kâinât tılsımını ve âlem-i vücûbun künûzunu dahi açar. Şu mes’eleye dâir Şemme isminde bir risâle-i arabiyemde şöyle bahisetmişiz ki: âlemin miftâhı insanın elindedir. ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakîkaten kapalıdır. Cenâb-ı Hakk, emânet cihetiyle, insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki, bütün âlemin kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinât’ın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gāyet
SAYFA 220
muğlak bir muammâ ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakîkî mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinât dahi açılır. Şöyle ki: Sâni‘-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve numûneleri câmi‘ bir ene vermiştir. Tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı rubûbiyet ve şuûnât-ı ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîkî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsî teşkîl edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîkî vücûdu lâzım değildir.
Suâl: Ne için Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının ma‘rifeti enâniyete bağlıdır? Elcevab Çünkü mutlak ve muhît bir şeyin hudûdu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez. Ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez. Mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ, zulmetsiz, dâimî bir ziyâ bilinmez. ve hissedilmez. Ne vakit hakîkî veya vehmî bir karanlık ile bir hadd çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhît, hudûdsuz, şerîksiz olduğu için, onlara hükmedilmez. ve ne oldukları bilinmez. ve hissolunmaz. Öyle ise, hakîkî nihâyet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, Bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd-i mevhûm vaz‘ eder. Buraya kadar benim, ondan sonra onundur, diye bir taksîmât yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ, dâire-i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire-i mümkinâtta Hâlik’ının rubûbiyetini anlar. Ve zâhirî mâlikiyetiyle, Hâlik’ının hakîkî mâlikiyetini fehmeder. Ve Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinâtın mâlikidir, der. Ve cüz’î ilmiyle onun ilmini fehmeder. Ve kesbî san‘atçığıyla o Sâni‘-i Zülcelâl’in ibdâî san‘atını anlar. Meselâ, ben şu evi nasıl yaptım ve tanzîm ettim, Öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzîm etmiş, der.
Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek. gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyât enede mündericdir. Demek ene, ayna misâl ve vâhid-i kıyâsî ve âlet-i inkişâf ve ma‘nâ-yı harfî gibi, ma‘nâsı kendinde olmayan ve başkasının ma‘nâsını gösteren, vücûd-u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki: o elifin iki yüzü var. Biri hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabûl eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eli
SAYFA 221
kısadır. Bir yüzü de şerre bakar. ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyânın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzânü’l-harâre ve mîzânü’l-hava gibi mîzânlar nev‘inden bir mîzândır ki, Vâcibü’l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hudûdsuz sıfâtını bildiren bir mîzândır.
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle kâinât ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar.
Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i‘tikād etse, o vakit emânette hıyânet eder. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl tedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur. Gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insânın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel‘ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra nev‘in enâniyeti de bir asabiyet-i nev‘iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i nev‘iyeye istinâd ederek şeytan gibi, Sâni‘-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs-ı binnefs sûretiyle herkesi, hatta her şeyi kendine kıyâs edip, Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksîm eder. Gāyet azîm bir şirke düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖیمٌ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir. Öyle de, Kendime mâlikim diyen adam, her şey Kendine mâliktir demeye ve i‘tikād etmeye mecbûrdur.
İşte, ene şu hâinâne vaz‘iyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinâtın envâr-ı ma‘rifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdîk edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka
SAYFA 222
sûretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta‘tîldir. Allâh’ı inkârdır. Bütün kâinât parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür. göstermez. On Birinci Söz’de mâhiyet-i insâniyenin ve mâhiyet-i insaniyedeki enâniyetin ne kadar hassâs bir mîzân ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi‘ bir ayna ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gāyet kat‘î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona mürâcaat edilsin. O Söz’deki tafsîlâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa, gel, hakîkate giriyoruz.
İşte bak, âlem-i insaniyette zaman-ı Âdemden şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde, biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihâd etmiş ise, yani silsile-i felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itâat ederek hizmet etmişse, âlem-i insâniyet parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayât-ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nûr silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış; ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem‘ olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe’lerini, esaslarını bulmalıyız.
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkūm sûretini alıp, şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hatta kuvve-i akliye dalında Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrûdları Firavunları, Şeddâdları Hâşiyebeşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da‘vâ edenleri semere vermiş. yetiştirmiş. O şecere-i zakkūmun menşei ile silsile-i nübüvvetin ki, bir şecere-i tûbâ-yı ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zemînin bağında mübârek dalları; kuvve-i akliye dalında, enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi; kuvve-i dâfia dalında, âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren; ve kuvve-i câzibe dalında, hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehâvet ve keremnâmdârlar meyvesini yetiştiren; ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin
SAYFA 223
menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe’ ve medâr, esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki: Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor. Diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet-i mahzanın menşeidir. Yani ene kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder. anlar. Mâhiyeti harfiyedir. Yani başkasının ma‘nâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu tebeîdir. Yani başka birisinin vücûduyla kāim ve îcâdıyla sâbittir, i‘tikād eder. Mâlikiyeti vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izniyle sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakîkati zılliyedir. Yani hak ve vâcib bir hakîkatin cilvesini taşıyan mümkün ve miskîn bir zıldir. Vazîfesi ise, kendi Hâlik’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzân olarak şuûrkârâne bir hizmettir. İşte enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, eneye şu vecihle bakmışlar. Böyle görmüşler. Hakîkati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-Mülk’e teslîm etmişler. Ve hükmetmişler ki: o Mâlik-i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur. Muîn ve vezire muhtâç değil. Her şeyin anahtarı onun elindedir. Her şeye Kādir-i Mutlak’dır. Esbâb bir perde-i zâhiriyedir. Tabiat bir şerîat-ı fıtriyesidir. ve kanunlarının bir mecmûasıdır. ve kudretinin bir mistarıdır. İşte şu parlak, nûrânî, güzel yüz hayâtdâr ve ma‘nîdâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki: Hâlik-ı Zülcelâl bir şecere-i tûbâ-yı ubûdiyeti ondan halketmiştir ki, onun mübârek dalları âlem-i beşeriyetin her tarafını nûrânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman-ı mâzîdeki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman-ı mâzî, felsefenin gördüğü gibi bir mezâr-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saâdet-i ebediyeye atlamak için ervâh-ı âfilîne bir medâr-ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi‘râc-ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden rûhların nûrânî bir nûristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.
İkinci vecih: ise, felsefe tutmuştur. Felsefe ise, eneye ma‘nâ-yı ismiyle bakmış. Yani Kendi kendine delâlet eder, der. Ma‘nâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu aslî, zâtî olduğunu telakkî eder. Yani Zâtında bizzât bir vücûdu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var. Dâire-i tasarrufunda hakîkî mâliktir, zu‘m eder. Onu bir hakîkat-i sâbite zanneder. Vazîfesini hubb-u zâtından neş’et eden bir tekemmül-ü zâtî olduğunu bilir. Ve hâkezâ, çok esâsât-ı fâsideye mesleklerini binâ etmişler. O esâsât, ne kadar esassız ve çürük olduğunu, sâir risâlelerimde ve bilhassa
SAYFA 224
Sözler’de, hususan On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözler’de kat‘î isbat etmişiz. Hatta silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtûn ve Aristo, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar, İnsaniyetin gayetü’l-gāyâtı اَلتَّشَبُّهُ بِالْواَجِبِ tir. Yani Vâcibü’l-Vücûd’a benzemektir, deyip firavunâne bir hüküm vermişler. Ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâbperest, sanemperest, tabiatperest, nücûmperest gibi çok envâ‘-ı şirk tâifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyâç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp şirkten tamâmen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.
Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazîfe-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber; aczini bilip kudret-i İlâhiyeye ilticâ, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinâd, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye i‘timâd, ihtiyâcını görüp gınâ-yı İlâhîden istimdâd, kusûrunu görüp aff-ı İlâhîye istiğfâr, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbîhhân olmaktır, diye ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış. Dalâletin her bir nev‘ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde, bir şecere-i zakkūm neşv ü nemâ bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. İşte o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hatta اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ bir düstûrudur. Galebe edende bir kuvvet var. Kuvvette hak Hâşiye vardır, der. Zulmü ma‘nen alkışlamış, zâlimleri teşcî‘ etmiştir. Ve cebbârları ulûhiyet da‘vâsına sevk etmiştir. Hem masnû‘daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnûa ve nakşa mal edip, Sâni‘ ve Nakkāş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek, Ne güzel yapılmış yerine, Ne güzeldir der. Perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir. Hem herkese satılan müzahraf, hodfurûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için, riyâkârları alkışlamış, sanem-misâlleri kendi âbidlerine âbide Hâşiye yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük
SAYFA 225
büyük, Nemrûdlar, Firavunlar, Şeddâdlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir.
Şimdi şu hakîkati tenvîr için, felsefe mesleğinin esâsât-ı fâsidesinden neş’et eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden, numûne olarak üç dört misâl zikrediyoruz.
Meselâ: nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düstûrî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ kāidesiyle, Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup, Cenâb-ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz, düstûru nerede? Felsefenin teşebbüh-ü bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir, kāidesiyle, Vâcibü’l-Vücûd’a benzemeye çalışınız, hodfurûşâne düstûru nerede? Evet, nihâyetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyâç ile yoğurulmuş olan mâhiyet-i insaniye nerede? Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü’l-Vücûd’un mâhiyeti nerede?
İkinci Misâl: Nübüvvetin hayat-ı ictimâiyedeki düstûrî neticelerinden; ve şems ve kamerden tut, tâ nebâtât hayvanâtın imdâdına ve hayvanât insanın imdâdına, hatta zerrât-ı taâmiye hüceyrât-ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstûr-u teâvün, kānûn-u kerem, nâmûs-u ikrâm nerede? Felsefenin hayat-ı ictimâiyedeki düstûrlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını sû’-i isti‘mâllerinden neş’et eden düstûr-u cidâl nerede? Evet, düstûr-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabûl etmişler ki, Hayat bir cidâldir, diye eblehâne hükmetmişler.
Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا یَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Mâdem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır, diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا یَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ Birden bir sudûr eder, yani bir zâttan bizzât bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder, diye Ganiyy-i Alel’ıtlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesâite muhtâç göstererek; bütün esbâba ve vesâite rubûbiyette bir nevi‘ şirket verip, Hâlik-ı Zülcelâl’e akl-ı evvel nâmında bir mahlûku verip, âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksîm ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düstûru nerede? Hukemânın yüksek kısmı olan İşrâkıyyûn böyle halt etseler, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımların ne kadar halt edeceklerini kıyâs edebilirsin.
SAYFA 226
Dördüncü Misâl: Nübüvvetin düstûr-u hakîmânesinden وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ sırrıyla, her şeyin, her zîhayatın netîcesi ve hikmeti kendine âit bir ise, Sâni‘ine âit netîceleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, netîceleri bulunduğu, mahz-ı hakîkat olan düstûr-u hikmet nerede? Felsefenin Her bir zîhayatın netîcesi kendine bakar veyâhûd insanın menâfiine âittir, diye koca bir dağ gibi ağaca hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gāyet ma‘nâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet-i müzahrefe düstûrları nerede? Şu hakîkat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakîkat'inde bir derece gösterildiğinden kısa kestik. İşte bu dört misâle binler misâli kıyâs edebilirsin. Lemeât nâmındaki bir risâlede bir kısmına işâret etmişiz.
İşte felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hukemâsından İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa‘şaa-i sûriyesine meftûn olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdî bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hatta İmâm-ı Gazâlî gibi bir Huccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemâsından olan Mu‘tezile imamları, ziynet-i sûriyesine meftûn olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihâz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi‘ bir mü’min derecesine çıkabilmişler. Hem üdebâ-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbînlik ile ma‘rûf, Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsûf Ömer Hayyâm gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakîkat ve kemâlden bir sille-i tahkîr ve tekfîr yiyip, Edebsizlik ediyorsunuz. zındıkaya giriyorsunuz. zındıkları yetiştiriyorsunuz. diye zecirkârâne te’dîb tokatlarını almışlar.
Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki: ene kendi zâtında hava gibi zayıf bir mâhiyeti olduğu hâlde, felsefenin meş’ûm nazarıyla ma‘nâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güyâ buhar-misâl o ene temeyyu‘ edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevaggul sebebiyle güyâ tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder. Şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev‘-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hatta esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara kabûl etmedikleri ve teberrî ettikleri hâlde birer firavunluk verir. İşte o vakit Hâlik-ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaz‘iyetini alır. مَنْ یُحْیِی الْعِظَامَ وَهِیَ رَمٖیمٌ der. Meydan okur gibi, Kadîr-i Mutlak’ı acz ile ithâm eder. Hatta Hâlik-ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin
SAYFA 227
firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrîf eder. Ezcümle, felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakk’a mûcib-i bizzât demişler, ihtiyârını nefyetmişler. İhtiyârını isbat eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh Şu kâinâtta zerreden şemse kadar bütün mevcûdât, taayyünâtlarıyla, intizâmâtıyla, hikmetleriyle, mîzânlarıyla Sâni‘in ihtiyârını gösterdikleri hâlde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor. Hem bir kısım felâsife, Cüz’iyâta ilm-i İlâhî taalluk etmiyor, diye ilm-i İlâhî’nin azametli ihâtasını nefyedip, bütün mevcûdâtın şehâdât-ı sâdıkalarını reddetmişler. Hem felsefe esbâba te’sîr verip, tabiat eline îcâd verir. Yirmi İkinci Söz’de kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi, her şeyde Hâlik-ı Küll-i Şey’e hâs parlak sikkeyi görmeyip âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli tesâdüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet-i âliyeyi ifade eden ve her biri birer mektûbât-ı Samedâniye hükmünde olan mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder. Hem Onuncu Söz’de isbat edildiği gibi, Cenâb-ı Hakk bütün esmâsıyla ve kâinât bütün hakāikiyle ve silsile-i nübüvvet bütün tahkîkātıyla ve kütüb-ü semâviye bütün âyâtıyla, gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip ervâhlara bir ezeliyet isnâd etmişler. İşte bu hurâfâtlara sâir mes’elelerini kıyâs edebilirsin. Evet, şeytanlar, güyâ enenin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğūtlardandır.
فَمَنْ یَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَیُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰی لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ: Geçen hakîkati tenvîr edecek bir seyâhat-i hayâliye sûretinde, nîm-manzûm olarak Lemeât’da yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risâlenin te’lîfinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazân-ı Şerîf’de, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Saîd’in Yeni Saîd’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki: Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ غَیْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَیْهِمْ وَلَا الضَّٓالٖینَ ile işâret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vâkıa-i hayâliye, bir hâdise-i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki: kendimi bir sahrâ-yı azîmede görüyorum. Bütün zemînin yüzünü, karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayât. Hiç birisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki: şu zemînin öteki tarafında ziyâ,
SAYFA 228
nesîm, âb-ı hayât var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zemînin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum. Gitgide, zemînin içinde seyâhat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahtelarz yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum, sonra sesleri kesiliyordu. Ey hayâliyle benim seyâhat-i hayâliyeme iştirâk eden arkadaş O zemîn tabiattır ve felsefe-i tabîiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakîkate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtûn ve Aristo Hâşiye gibi meşâhîrlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise, seni merâktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakîkatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki, benim elime iki şey verildi. Biri bir elektrik, o tahtelarz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: Bu elektrik ile o âlet, Kur’ân’ın hazînesinden size verilmiştir. Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gāyet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, rûh-efzâ bir nesîm, hayâtdâr bir âb-ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillâh dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaz‘iyette, o sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu def‘a tahtezzemîn değil, belki seyir ve seyâhatle yeryüzünü kat‘ edip, öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyâhatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta‘rîf edilmez. Deniz bana hiddet ediyor. Fırtına beni tehdîd eder. Her şey bana
SAYFA 229
müşkilât peydâ eder. Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vâsıta-i seyâhatimle geçiyordum. Galebe çalıyordum. Gitgide, bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyâhati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise, O buluttan kurtulup, zemînin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh-efzâ nesîmî teneffüs ederek, Elhamdülillâh dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım. Biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müdhiş sahrâya getirdi. Baktım ki, yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyâre, bazı otomobil, bazı zenbîl gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve isti‘dâda göre onlara atılsa, yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakîka zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gāyet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm, en lezîz bir âb, en şirin bir ziyâ her tarafta görünüyor. Baktım ki, o asansörler gibi nûrânî menziller, her tarafta var. Hatta iki seyâhatimde ve zemînin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki, şunlar, Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
İşte وَلَا الضَّٓالٖینَ ile işâret olunan evvelki yol, tabiata saplananların ve tabîiyyûn fikrini taşıyanların mesleğidir ki, onda hakîkate ve nûra geçmek için ne kadar müşkilât olduğunu hissettiniz.
غَیْرِ الْمَغْضُوبِ: ile işâret olunan ikinci yol, esbâbperestlerin ve vesâite îcâd ve te’sîr verenlerin, Meşâiyyûn hukemâsı gibi yalnız akıl ile, fikir ile hakîkatü’l-hakāike ve Vâcibü’l-Vücûd’un ma‘rifetine yol açanların mesleğidir.
اَلَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ: ile işâret olunan üçüncü yol ise, sırât-ı müstakîm ehli olan ehl-i Kur’ân’ın cadde-i nûrâniyesidir ki: en kısa, en râhat, en selâmet, ve herkese açık, semâvî ve rahmânî ve nûrânî bir meslektir.
SAYFA 230
Otuzuncu Söz’ün İkinci MaksadıTahavvülât-ı zerrâta dâir
Şu âyetin hazînesinden bir zerreye işâret edecektir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَقَالَ الَّذٖینَ كَفَرُوا لَا تَاْتٖینَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰی وَرَبّٖی لَتَاْتِیَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَیْبِ لَا یَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِی السَّمٰوَاتِ وَلَا فِی الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ
Şu âyetin pek büyük hazînesinden bir miskāl zerre mikdârında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir. Ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze bahseder. Şu maksad bir Mukaddime ile Üç Nokta dan ibârettir.
Mukaddime: Tahavvülât-ı zerrât, Nakkāş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitâb-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa Maddiyyûn ve Tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi, tesâdüf oyuncağı ve karışık, ma‘nâsız bir hareket değildir. Çünkü bütün mevcûdât gibi zerreler ve her bir zerre, mebde’-i hareketinde Bismillâh der. Çünkü nihâyetsiz kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omzuna alması gibi. Hem vazîfesinin hitâmında Elhamdülillâh der. Çünkü bütün ukūlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san‘at, fâideli bir hüsn-ü nakış göstererek, Sâni‘-i Zülcelâl’in medâyihine bir kasîde-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.
Evet, tahavvülât-ı zerrât Hâşiye, âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizâmâta medâr; ve ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvânı olan İmâm-ı Mübînin düstûrları ve imlâsı tahtında; ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkîl ve îcâd-ı eşyâda tasarrufa medâr; ve kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn den istinsâh ile; ve seyyâl zamanın hakîkati ve sahîfe-i misâliyesi olan Levh-i Mahv ü İsbat ta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır. ve ma‘nîdâr ihtizâzâttır.
SAYFA 231
Birinci Nokta: İki Mebhas’tır. Birinci Mebhas: Her zerrede, hem hareketinde, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nûr-u tevhîd parlıyor. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmâlen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsîlen isbat edildiği gibi, her bir zerre
SAYFA 232
eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler. veya işleyebilir. Eşyânın intizâmâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Hâlbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler ya bir ilm-i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyâhûd kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.
Evet, havanın her bir zerresi her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Hâlbuki onların teşkîlatları ayrı ayrı tarzdadır. Başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuha makinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır. Ve hâkezâ, o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye bütün onlara girer veya girebilir. Ve gāyet hakîmâne ve üstâdâne yanlışsız olarak işler, vaz‘iyetler alır. Vazîfesi bittikten sonra kalkar, gider.
İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebâtâta veya hayvanâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkîlâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyâhûd onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle me’mûr olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprağın, sâkin olan her bir zerresi bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe’ olmak kābil olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet i‘tibâriyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkîlâtına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta, eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâı adedince muntazam ma‘nevî makine ve fabrikaları bulunması; veyâhûd mu‘cizekâr, her şeyi hiçten îcâd eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır. Veyâhûd bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey’in emir ve izni ile, havl ve kuvveti ile o vazîfeler gördürülür.
Evet, nasıl ki acemî, hâm, âmî, âdî, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile her bir san‘atta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki: nihâyet derecede hikmetli, san‘atlı, herkesi hayrette bırakır. Zerre mikdâr şuûru olan bilir ki, o adam kendi başı ile işlemiyor. belki bir üstâd-ı küll,