
SAYFA 320
[OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ]
[LEMEÂT]
مِنْ بَیْنِ هِلَالِ الصَّوْمِ وَهِلَالِ الْعٖیدِ
Çekirdekler Çiçekleri
[Risâle-i Nûr Şâkirdleri’ne küçük bir Mesnevî]
[ve îmânî bir dîvândır.]
[Müellifi]
[Bedîüzzamân ]
[Saîdü’n-Nûrsî]
SAYFA 321
Tenbîh: Bu Lemeât nâmındaki eser, sâir dîvânlar gibi bir tarzda, bir iki mevzû‘ ile gitmediğinin sebebi, eski eserlerinden Hakîkat Çekirdekleri nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece îzâh etmek için hem nesir tarzında yazılmış. Hem sâir dîvânlar gibi hayâlâta, mîzânsız hissiyâta girmemiş. Baştan aşağıya mantık ile hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye olarak yanındaki biraderzâdesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir. Belki bir ders-i îmânî ve Kur’ânîdir. Üstâdımız baştaki ifadesinde dediği gibi; biz de anlamışız ki, nazma ve şiire hiç meyli ve iştigali de yoktur. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrının bir numûnesini gösteriyor.
Bu eser, çok meşâgil ve Dâru’l-Hikmet’deki vazîfe içinde, yirmi gün Ramazân’da, her günde iki veya iki buçuk sâat çalışmak ile, bu uzun eser manzûm gibi yazılmış. Bu kısa zamanda manzûm bir sahîfe on sahîfe kadar müşkil olduğu cihetle, birden, dikkatsiz, tashîhsiz böyle söylenmiş, tab‘ edilmiş. Bizce Risâle-i Nûr hesabına bir hârikadır. Hiç bir nazımlı dîvân bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallâh bu eser bir zaman Risâle-i Nûr şâkirdlerine bir nevi‘ Mesnevî olacak. Hem bu eser kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmi üç senede tamamlanan Risâle-i Nûr’un mühim eczâlarına bir işâret-i gaybiye nev‘inden müjdeli bir fihriste hükmündedir. Risâle-i Nûr Şâkirdlerinden
Sungur, Mehmed Feyzî, Husrev
İhtâr اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ kāidesiyle, ben dahi nazım ve kāfiyeyi bilmediğimden, ona kıymet vermezdim. Sâfiyeyi kāfiyeye fedâ etmek tarzında hakîkatin sûretini nazmın keyfine göre tağyîr etmek hiç istemezdim. Şu kāfiyesiz, nazımsız kitapta, en âlî hakîkatlere, en müşevveş bir libâsı giydirdim. Evvelen daha iyisini bilmezdim. Yalnız ma‘nâyı düşünüyordum. Sâniyen cesedi libâsa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkîdimi göstermek istedim. Sâlisen Ramazân’da kalb ile beraber nefsi dahi hakîkatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyâr edildi. Fakat, ey kāri’, ben hatâ ettim, i‘tirâf ederim, sakın sen hatâ etme. Yırtık üslûba bakıp, o âlî hakîkatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 322
İfâde-i merâm: Ey kāri’ Peşinen bunu i‘tirâf ederim ki, san‘at-ı hat ve nazımda isti‘dâdımdan çok müştekîyim. Hatta şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazım, vezin ise, ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime nazma musırrâne bir arzu geldi. Sahâbelerin gazevâtına dâir kürdce قَوْلِ نَوَلَا سٖیسَبَانْ nâmında bir destan vardı. Onun ilâhî tarzındaki tabîî nazmına rûhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsûs, onun tarz-ı nazmını ihtiyâr ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat‘iyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmını hâtıra getirmeden zahmetsiz nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı; tâ ma‘nâ anlaşılsın. Her kıt‘ada ittisâl-ı ma‘nâ vardır. Kāfiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur. Vezin de kāfiyesiz olur. Nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafız ve nazım san‘atça câzibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı ma‘nâdan çevirmemek için perişan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstâdım Kur’ân’dır. Kitabım hayattır. Muhâtabım yine benim. Sen ise ey kāri’, müstemi‘sin. Müstemiin tenkîde hakkı yoktur. Beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazân’ın feyzî olduğundan, ümîd ederim ki inşâallâh dîn kardeşimin kalbine te’sîr eder de, lisânı bana bir duâ-yı mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.
[Eddâî]
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Saîd’den yetmiş dokuz emvât bâ-âsâm âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâm’a.
Mezar taşımla pür-emvât enîndâr o mezarımla,
Revânım sâha-i ukbâ-yı ferdâma.
Yakînim var ki, istikbâl semâvâtı, zemîn-i Asya,
Bâhem olur teslîm yed-i beyzâ-yı İslâm’a.
Zîrâ yemîn, yümn-ü îmândır.
Verir emn ü emân ile enâma.
1: Hatta târîhî نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَ لِهِلَالَیْ رَمَضَانَ çıkmış. Yani Ramazân’ın iki hilâlinden doğmuş bir edeb yıldızıdır. Bin üç yüz otuz yedi eder.
2: Bu kıt‘a onun imzasıdır.
3: Her senede iki def‘a cisim tazelendiği için, iki Saîd ölmüş demektir. Hem bu sene Saîd yetmiş dokuz senesindedir. Her bir senede bir Saîd ölmüş demektir ki: Bu târîhe kadar Saîd yaşayacak.
4: Yirmi sene sonraki bu şimdiki hâli, hiss-i kablelvukū‘ ile hissetmiş.
SAYFA 323
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]
[اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلٰوةُ عَلٰی سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ]
[Tevhîdin iki burhân-ı muazzamı ve Sûre-i İhlâs’ın bir nükte-i i‘câziyesi]
Şu kâinât tamamıyla bir burhân-ı muazzamdır. Lisân-ı gayb şehâdetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet, tevhîd-i Rahmânla, büyük bir sesle zâkirdir ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Bütün zerrât-ı hüceyrâtı, bütün erkân ve a‘zâsı birer lisân-ı zâkirdir. O büyük sesle beraber der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
O dillerde tenevvü‘ var. O seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar onun zikri, onun savtı ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri. Bütün eczâsı, zerrâtı küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşrı, şu Kur’ân maşrık-ı nûru, bütün zîruh eder fikri ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Bu Furkān-ı Celîlüşşân, o tevhîde nâtık burhân, bütün âyât sâdık lisân, şuââtı bârika-i îmân, beraber der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkān’ın sînesine, derinden tâ derine sarîhan işitirsin, semâvî bir sadâ der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derecede ciddî, hakîkî pek samîmî, hem nihâyet mûnis ve mukni‘ ve burhânla mücehhezdir, mükerrer der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Şu burhân-ı münevverde cihât-ı sittesi şeffaf. Ki üstünde münakkaştır müzehher sikke-i i‘câz, içinde parlayan nûr-u hidâyet, der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Evet, altında nesc olmuş mühefhef mantık ve burhân, sağında aklı istintâk, mürefref her taraf, ezhân صَدَقْتَ der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Yemîn olan şimâlinde eder vicdânı istişhâd, emâmında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Emâm olan verâsında ona mesned semâvîdir ki vahy-i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır, bürûcunda tecellîdâr ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
Evet, vesvese-i sârık, bâvehim şübhe-i târık, ne haddi var ki o mârık girebilsin bu bârik kasra, hem şârık ki sûr-u sûreler şâhik. Her kelime bir melek-i nâtık ki لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.
O Kur’ân-ı Azîmüşşân nasıl bir bahr-i tevhîddir, bir tek katre, misâl için bir tek sûre, fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan,
bütün envâ‘-ı şirki reddeder. Hem de yedi envâ‘-ı tevhîdi eder isbat. Üçü menfî, üçü müsbet, şu altı cümlede birden.
Birinci cümle: قُلْ هُوَ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta‘yîndir. O ta‘yînde taayyün var. Ey لَا هُوَ اِلَّا هُو.
Şu tevhîd-i şuhûda bir işârettir. Hakîkat bîn nazar, tevhîde müstağrak olursa der ki: لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُو.
SAYFA 324
İkinci cümle: اَللّٰهُ اَحَدٌ dir. Ki tevhîd-i ulûhiyete tasrîhtir. Hakîkat, hak lisânı der ki: لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُو.
Üçüncü cümle: اَللّٰهُ الصَّمَدُ dir. İki cevher-i tevhîde sadeftir. Birinci dürrü, tevhîd-i rubûbiyet. Evet, nizâm-ı kevn lisânı der ki: لَا خَالِقَ اِلَّا هُو.
İkinci dürrü, tevhîd-i kayyûmiyet. Evet, serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekāda müessire ihtiyâç lisânı der ki: لَا قَیُّومَ اِلَّا هُو.
Dördüncü: لَمْ یَلِدْ dir. Bir tevhîd-i celâlî müstetirdir, envâ‘-ı şirki reddeder. Küfrü keser bî-iştibâh. Yani tagayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet, ne hâliktır, ne kayyûmdur, ne ilâh.
Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh.
ki Îsâ as, ya Üzeyr’in as, ya melâik, ya ukūlün tevellüd şirki meydan alıyor nev‘-i beşerde gah ba gah.
Beşincisi: وَلَمْ یُولَدْ Bir tevhîd-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlâh.
Yani ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh.
Esbâbperestî, nücûmperestlik, sanemperestî, tabiatperestlik şirkin birer nev‘idir, dalâlette birer çâh.
Altıncı: وَلَمْ یَكُنْ Bir tevhîd-i câmi‘dir. Ne zâtında nazîri, ne ef‘âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi لم lafzına nazargâh.
Şu altı cümle ma‘nen birbirine netice, hem birbirinin burhânı, müselseldir berâhîn, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh.
Demek şu Sûre-i İhlâs’da, kendi mikdâr-ı kāmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic, bu bunlara sehergâh.
لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Saîdü’n-Nûrsî
[Sebeb sırf zâhirîdir]
İzzet, azamet ister ki, esbâb-ı tabîî perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhîd ve celâl ister ki, esbâb-ı tabîî dâmenkeş-i te’sîr-i hakîkî Hâşiyeola kudret eserinde.
[Vücûd, âlem-i cismânîde münhasır değil]
Vücûdun hasra gelmez muhtelif envâını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehâdet âleminde.
Âlem-i cismânî bir tenteneli perde gibi şu‘lefeşân gaybî avâlim üzerinde.
SAYFA 325
[Kalem-i kudrette ittihâd, tevhîdi i‘lân eder]
Eser-i itkān-ı san‘at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının îcâdını.
Nakş-ı kilkî, ayn-ı kudret; hilkatin her noktasında bizzarûre reddeder vesâitin vücûdunu.
[Bir şey her şeysiz olmaz]
Kâinâtta serbeser sırr-ı tesânüd müstetir, hem münteşir; hem cevânibde tecâvüb, hem teâvün gösterir.
Ki yalnız bir kudret-i âlem-şumûldür yaptırır; zerreyi her nisbetiyle halk edip yerleştirir.
Kitâb-ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyâç sevk ediyor, tanıştırır.
Her nereden gelirse gelsin, nidâ-yı hâcete lebbeyk-zendir. Sırr-ı tevhîd nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, her bir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.
[Güneşin hareketi câzibe içindir, câzibe istikrâr-ı manzûmesi içindir]
Güneş bir meyvedârdır; silkinir, tâ düşmesin, müncezib seyyâr olan yemişleri.
Ger sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezâda muntazam meczubları.
[Küçük şeyler büyük şeylerle merbûttur]
Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlakā, güneşi, hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin midesini tanzîm edendir mutlakā, manzûme-i şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü’yet, midede hem ihtiyacı derc edendir mutlakā, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş.
Zemîn yüzüne gıda sofrası sermiş.
[Kâinâtın nazmında büyük bir i‘câz var]
Kâinâtın gör ki te’lîfinde bir i‘câz var. Ger bütün esbâb-ı tabîiye bilfarzı’l-muhâl
Ola her biri muktedir bir fâil-i muhtâr, o i‘câza karşı nihâyet acz ile bil’imtisâl
Ederek secde ki سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ فٖینَا رَبَّنَٓا اَنْتَ الْقَدٖیرُ الْاَزَلِیُّ ذُو الْجَلَالِ.
SAYFA 326
[Kudrete nisbet, her şey müsâvîdir]
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ: Bir kudret-i zâtiyedir, hem ezelî. Acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp mevâni‘ tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz', nisbet tefâvüt eylemez.
Çünkü her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.
[Kâinâtı elinde tutamayan, zerreyi halk edemez]
Tesbîh gibi nazmeyleyip kaldıracak arzımızı, şümûsu, nücûmu hasra gelmez
şu fezânın başına, hem sînesine takacak öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz.
Dünyada hiç bir şeyde da‘vâ-yı halk edip iddiâ-yı îcâd edemez.
[İhya-yı nev‘, ihyâ-yı ferd gibidir]
Mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyâsı kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyâsı da öyledir. Bütün zîruh ihyâsı onda fazla nazlanmaz.
[Tabiat bir san‘at-ı İlâhiyedir ]
Değil tâbi‘, tabiat; belki matba‘. Değil nakkāş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kābildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır. Değil kudret, o kanundur. İrâdî bir şerîattır, değil hâric-i hakîkatdâr.
[Vicdân, cezbesi ile Allâh’ı tanır]
Vicdânda mündemicdir, bir incizâb ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizâb.
Cezbe düşer zîşuûr, ger Zülcemâl görünse, etse tecellî dâim pür-şa‘şaa bî-hicâb.
Bir Vâcibü’l-Vücûd’a, sâhib-i celâl ve cemâl, şu fıtrat-ı zîşuûr kat‘î şehâdet-meâb.
Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizâb.
SAYFA 327
[Fıtratın şehâdeti sâdıkadır]
Fıtratta yalan yoktur. Ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisânı,
meyl-i nümüv der: Ben sünbüllenip meyvedâr. Doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde derin derin söyler hayâtın meyelânı
ki: Ben piliç olurum. İzn-i İlâhî ola, sâdık olur lisânı.
Bir avuç su bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimâd, burûdetin zamanı.
İçindeki inbisât meyli der: Genişlen Bana lâzım fazla yer. Bir emr-i bî-emânı,
metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk-ı cenânî.
O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvînî, birer hükm-ü Yezdânî,
birer fıtrî şerîat, birer cilve-i irâde. İrâde-i İlâhî, idâre-i ekvânî,
emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisâl, evâmir-i rabbânî.
Vicdandaki tecellî aynen böyle cilvedir. Ki incizâb ve cezbe iki musaffâ canı,
iki mücellâ camdır. Akseder içinde cemâl-i lâyezâlî, hem de nûr-u îmânî.
[Nübüvvet, beşerde zarûriyedir]
Karıncayı emîrsiz, arıları ya‘sûbsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette
beşeri de bırakmaz şerîatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizâm-ı âlem böyle ister elbette.
[Meleklerde mi‘râc, insanlarda şakk-ı kamer gibidir]
Bir mi‘râc-ı kerâmetle melekler gördüler elhak ki; müsellem bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O parlak zât Burâk’a binmiş de berk olmuş; kamervârî serâser âlem-i nûru da görmüştür.
Şu şehâdet âleminde münteşir insanlara hissî büyük bir mu‘cize nasıl ki اِنْشَقَّ الْقَمَرُ dir.
Bu Mi‘râc’dır âlem-i ervâhtaki sâkinlere, en büyük bir mu‘cize ki سُبْحَانَ الَّذٖی اَسْرٰی dır.
SAYFA 328
[Kelime-i Şehâdetin burhânı içindedir]
Kelime-i şehâdet, vardır iki kelâmı. Birbirine şâhiddir, hem delîl ve burhândır.
Birincisi Sânî’ye bir burhân-ı limmîdir Hâşiye. İkincisi evvele bir burhân-ı innîdir.
[Hayat bir çeşit tecellî-i vahdettir ]
Hayat bir nûr-u vahdettir. Şu kesrette eder tevhîd tecellî. Evet, bir cilve-i vahdet, eder kesretleri tevhîd ve yektâ.
Hayat bir şeyi her şeye eder mâlik. Hayatsız şey, ona nisbet, ademdir cümle eşyâ.
[Rûh vücûd-u hâricî giydirilmiş bir kanundur]
Rûh bir nûrânî kanundur, vücûd-u hâricî giymiş bir nâmustur. Şuûru başına takmış.
Bu mevcûd rûh, şu ma‘kūl kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sâbit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi hem âlem-i emir, hem irâde vasfından gelir.
Kudret vücûd-u hissî giydirir, şuûru başına takar. Bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere sadef eder.
Eğer envâ‘daki kanunlara kudret-i Hâlık vücûd-u hâricî giydirirse, her biri bir rûh olur.
Ger vücûdu rûh çıkarsa, başından şuûru indirirse, yine lâyemût kanun olur.
[Hayatsız vücûd adem gibidir]
Ziyâ ile hayâtın her biri, mevcûdâtın birer keşşâfıdır. Bak, nûr-u hayat olmazsa,
vücûd, adem-âlûddur. Belki adem gibidir. Evet, garîb, yetîmdir, hayatsız ger kamerse.
[Hayat sebebiyle karınca küreden büyük olur]
Ger mîzânü’l-vücûdla karıncayı tartarsan, onda çıkan kâinât küremize sıkışmaz.
Bence küre hayevândır. Başkaların zannınca meyyit olan küreyi, ger getirip koyarsan
karıncanın karşısına, o zîşuûr başının nısfı bile olamaz.
SAYFA 329
[Nasrâniyet İslâmiyet’e teslîm olacak]
Nasrâniyet intıfâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslîm olup terk-i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı. Purutluğa tâ geldi. Purutlukta görmedi âna salâh verecek.
Perde yine yırtıldı. Mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bazı yakınlaştı tevhîde, anda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden Hâşiye, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak.
Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remiz ve işâret, Fahr-i Rusül demiştir: Îsâ as şer‘im ile amel edip ümmetimden olacak.
[Tebeî nazar, muhâli mümkün görür]
Meşhurdur ki, ıydin hilâline bakardı cemâat-i kesîre. Kimse bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyâr yemîn etti ki: Gördüm Hâlbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? Ger anladın şu remzi,
zerrâttaki harekât, kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmetdâr, kör etmiş maddî gözü.
Teşkîl-i cümle envâ‘ fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede? Nazzâm-ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhâl ender muhâl.
[Kur’ân âyîne ister, vekîl istemez]
Ümmetteki cumhuru, hem avâmın umûmu, burhândan ziyâde me’hazdeki kudsiyet şevk-i itâat verir, sevk eder imtisâle.
Şerîat, yüzde doksanı müsellemât-ı şer‘î, zarûriyât-ı dînî birer elmas sütundur.
İctihâdî, hilâfî, fer‘î olan mesâil, yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sâhibi
kesesine koyamaz. Ona tâbi‘ kılamaz. Elmasların ma‘deni Kur’ân ve hem hadîstir. Onun malı, oradan her zaman istemeli.
Kitaplar, ictihâdlar Kur’ân’ın aynası, yâhûd dürbünü olmalı. Gölge, vekîl istemez o şems-i mu‘ciz-beyân.
[Mübtıl, bâtılı hak nazarıyla alır]
İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor. Bazen gelir eline, bâtılı hak zanneder, koynunda saklıyor.
Hakîkati kazarken, ihtiyârı olmadan dalâl düşer başına. Hakîkattir zanneder, kafasına geçirir.
SAYFA 330
[Kudretin âyîneleri çoktur]
Kudret-i Zülcelâl’in pek çoktur mir’âtları. Her biri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misâle, misâlden tâ ervâha, ervâhtan tâ zamana, zamandan tâ hayâle,
hayâlden fikre kadar muhtelif aynalar, dâimâ temsîl eder şuûnât-ı seyyâle.
Kulağınla nazar et âyîne-i havaya, kelime-i vâhide, olur milyon kelimât.
Acîb istinsâh eder o kudretin kalemi, şu sırr-ı tenâsülât.
[Temessülün aksâmı muhtelifedir]
Aynada temessül münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet; ya beraber hâsiyet; ya hüviyet, hem şu‘le-i mâhiyet; ya mâhiyet, hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesîfin timsâlleri âyînede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir rûh-u nûrânînin kendi mir’âtlarında timsâlleri, oluyor birer hayy-ı mürtebit. Aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp,
birer nûr-u münbasit. Ger şems hayvan olaydı, olur harâreti hayatı, ziyâ onun şuûru. Şu havâssa mâliktir aynada timsâli.
İşte budur şu esrârın miftâhı: Cebrâîl hem Sidre’de, hem sûret-i Dıhye’de ra meclis-i Nebevîde.
Hem kim bilir kaç yerde. Azrâîl’in bir anda Allâh bilir kaç yerde, rûhları kabzediyor. Peygamber’in asm bir anda
hem keşf-i evliyâda, hem sâdık rüyalarda ümmetine görünür, hem haşirde umûm ile şefâatle görüşür.
Velîlerin abdâlı çok yerlerde bir anda zuhûr eder, görünür.
[Müsteid, müctehid olabilir, müşerri‘ olamaz]
İctihâdın şartını hâiz olan her müsteid, ediyor nefsi için nass olmayanda ictihâd. Ona lâzım, gayra ilzâm edemez.
Ümmeti da‘vetle teşrî‘ edemez. Fehmi şerîattan olur, lâkin şerîat olamaz. Müctehid olabilir, fakat müşerri‘ olamaz.
İcmâ‘ ile cumhurdur, sikke-i şer‘î görür. Bir fikre da‘vet etmek, zann-ı kabûl-ü cumhûr, şart-ı evvel oluyor.
Yoksa da‘vet bid‘attir, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz.
SAYFA 331
[Nûr-u akıl, kalbden gelir]
Zulmetli münevverler, bu sözü bilmeliler. Ziyâ-yı kalbsiz olmaz, nûr-u fikir münevver.
O nûr ile bu ziyâ mezc olmazsa zulmettir. Zulüm ve cehli fışkırır. Nûrun libâsını giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehâr var. Lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevâd var ki bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm-pâre göz olmaz. Sen de bir şey göremez. Basîretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveydâ-yı kalb olmazsa, halîta-i dimâğî ilim ve basîret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.
[Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir, mültebise]
Dimağda merâtib var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir.
Sonra gelir taakkul, sonra tasdîk ediyor. Sonra iz‘ân oluyor. Sonra gelir iltizâm, sonra i‘tikād gelir.
İ‘tikādın başkadır, iltizâmın başkadır. Her birinden çıkar bir hâlet. Salâbet i‘tikāddan,
taassub iltizâmdan, imtisâl iz‘ândan, tasdîkten iltizâm, taakkulde bîtaraf, bî-behre tasavvurda.
Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.
Bâtıl şeyleri güzel tasvîr etmek her demde, sâfî olan zihinleri cerhdir, hem idlâli.
[Hazmolmayan ilim, telkîn edilmemeli]
Hakîkî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini.
Koyun verir kuzusuna, hazmolmuş musaffâ sütünü.
Kuş veriyor farhına, lüâb-âlûd kayyını.
[Tahrîb esheldir, zayıf tahrîbci olur]
Vücûd-u cümle eczâ, şart-ı vücûd-u külldür. Adem ise oluyor, bir cüz’ün ademiyle. Tahrîb eshel oluyor.
Bundandır ki, âciz adam, sebeb-i zuhûr-u iktidâr, müsbete hiç yanaşmaz. Menfîce müteharrik, dâim tahrîbkâr olur.
[Kuvvet, hakka hizmetkâr olmalı]
Hikmetteki desâtîr, hükûmette nevâmîs, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid, birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid,
cumhûr-u nâsta olmaz ne müsmir ve müessir. Şerîatta şeâir kalır mühmel, muattal; umûr-u nâsta olmaz müstenid ve mu‘temed.
SAYFA 332
[Bazen zıd zıddını tazammun eder]
Zaman olur zıd zıddını saklarmış. Lisân-ı siyâsette lafız, ma‘nânın zıddıdır. Adâlet külâhını Hâşiye
zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libâsını hıyânet ucuz giymiş. Cihâd ve hem gazâya bağy ismi takılmış. Esâret-i hayvânî,
istibdâd-ı şeytânî hürriyet nâm verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekābül, makamlarda becâyiş-i mekânî.
[Menfaati esas tutan siyâset canavardır]
Menfaat üzere çarkı kurulmuş olan siyâset-i hâzıra müfteristir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen, merhametini değil, iştihâsını açar.
Sonra döner geliyor, tırnağının, hem dişinin kirâsını senden ister.
[Kuvâ-yı insaniye tahdîd edilmediğinden cinâyeti büyük olur]
Hayvanın hilâfına insandaki kuvveler fıtrî tahdîd olmamış. Onda çıkan hayır ve şer, lâyetenâhî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbînlik, gurur, inâd birleşse, öyle günâh oluyor Hâşiye 2 ki beşer şimdiye kadar
ona isim bulmamış. Cehennemin lüzûmuna delîl olduğu gibi, cezâsı da yalnız cehennem olabilir.
Hem meselâ bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm’ın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzûmsuz olmaz. Cennet ucuz değildir.
[Bazen hayır, şerre vâsıta olur]
Havâstaki meziyet, filhakîka sebebdir tevâzu‘, mahviyete; olmuş maatteessüf sebeb tahakküme,
tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmîlerdeki fakrı, filhakîka sebebdir ihsân ve merhamete.
Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi zillet ve esârete. Bir şeyde hâsıl olan mehâsin ve şerefse,
havâs ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş’et eden seyyiât ve şer ise, efrâd ve hem avâma
taksîm, tevzî‘ edilir. Aşîret-i gālibde hâsıl olan şerefse, Hasan Ağa âferîn Hâsıl olan şer ise,
efrâda olur nefrîn, beşerde şerr-i hazîn.
SAYFA 333
[Gāye-i hayâl olmazsa, enâniyet kuvvetleşir]
Bir gāye-i hayâli olmazsa, yâhûd nisyân basarsa, ya tenâsî edilse, elbette zihinler enelere dönerler.
Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazen sinirleniyor. Delinmez nahnü olsun. Enesini sevenler, başkaları sevmezler.
[Hayat-ı ihtilâl mevt-i zekât, hayat-ı ribâdan çıkmış]
Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ve fesâdât, hem asıl, hem ma‘deni rezâil ve seyyiât, bütün fâsid hasletler
muharrik ve menba‘ı iki kelimedir tek, yâhûd iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: Ben tok olsam, başkalar
acından ölse, neme lâzım. İkincisi: Rahatım için zahmet çek. Sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler.
Birinci kelimede olan semm-i kātili hem kökünü kesecek, şâfî devâ olacak tek bir devâsı vardır.
O da zekât-ı şer‘î ki bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede zakkūm-u şecer münderic. Onun ırkını kesecek, ribânın hürmetidir.
Beşer salâh isterse, hayatını severse, zekâtı vaz‘ etmeli, ribâyı kaldırmalı.
[Beşer hayatını isterse, envâ‘-ı ribâyı öldürmeli]
Tabaka-i havâsdan tabaka-i avâma sıla-i rahim kopmuştur. Aşağıdan fırlıyor
sadâ-yı ihtilâlî, vâveylâ-yı intikamî, kîn ve hased enîni. Yukarıdan iniyor
zulüm ve tahkîr ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm sâikası. aşağıdan çıkmalı
tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisâl. Fakat merhamet ve ihsân yukarıdan inmeli
hem şefkat ve terbiye. Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribâyı tard etmeli.
Kur’ân’ın adâleti bâb-ı âlemde durup ribâya der: Yasaktır Hakkın yoktur dönmeli.
Dinlemedi bu emri beşer, yedi bir sille Hâşiye. Müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.
[Beşer esirliği parçaladığı gibi, ecirliği de parçalayacaktır]
Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafîf muhârebesi, tabakāt-ı beşerin şedîd olan harbine terk-i mevki‘ ediyor.
Zîrâ beşer edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur, onun yükünü çeker. Onu da parçalıyor.
Beşerin başı ihtiyâr, edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esâret şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor.