
SAYFA 266
[OTUZ İKİNCİ SÖZ]
Şu söz Üç Mevkıfdır.
Yirmi İkinci Söz’ün Sekizinci Lem‘asını îzâh eden bir zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri elli beş lisândan ki Katre Risâlesi’nde onlara işâret edilmiş-birinci lisânına bir tefsîrdir. لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakāikinden, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakîkattir.
[Birinci Mevkıf]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ; وَحْدَهُ; لَا شَرٖیكَ لَهُ; لَهُ الْمُلْكُ; وَلَهُ الْحَمْدُ; یُحْیٖی; وَیُمٖیتُ; وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ; بِیَدِهِ الْخَیْرُ; وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ; وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ
Bir ramazân gecesinde, şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir cümlesinin her birinde, birer tevhîd mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَرٖیكَ لَهُ deki ma‘nâyı, basît avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliye ve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli lisân-ı kāl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine, o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umûm envâ‘-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîkleri nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye rabb olmak istiyor. ve hakîkî mâlik olmak, da‘vâ etmektedir. İşte o müddeî, evvelen mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rabb ve hakîkî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakîkat lisânıyla ve hikmet-i Rabbâniye diliyle der ki: Ben hadsiz vazîfeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnûa girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende
SAYFA 267
ilim ve kudret varsa; hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip Hâşiyeiş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdâm edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidâr sende varsa; hem kemâl-i intizâm ile cüz' olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya, hakîkî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rabb olmak da‘vâ et, beni Cenâb-ı Hakk’dan başkasına isnâd et. Yoksa sus. Hem bana rabb olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizâm var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa karıştıracak. Hâlbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiç bir cihette parmak uzatamaz. O müddeî, maddiyyûnların dedikleri gibi dedi ki: Öyle ise, sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun? Zerre ona cevâben der: Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şumûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da‘vâ ederdim. Haydi, def‘ ol git. Sen benden iş bulamazsın
İşte şerîklerin vekîli zerreden me’yûs olunca, Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: Ben sana rabb ve mâlikim. O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Hâlbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdâr karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâm
SAYFA 268
o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür, ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevâb vermeye vaktim yok, der. onu tard eder.
Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider. Bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım. belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen gāyet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol, der. O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey’et-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa, göster. Sonra Ben seni yapabilirim, diye da‘vâ et. Yoksa haydi git Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücûm eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var. beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiç bir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm Hâşiyevar ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa; intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.
SAYFA 269
Sonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: Sen benimsin. Seni yapan benim. Veya sende hissem var. Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki: Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîkî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem ben kılıf olduğum gāyet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif-i ma‘neviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek kemâl-i hikmet ile istihdâm edip ibâdet ettirecek, sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra Ben seni yaptım de,. Yoksa sus Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni‘im, her şeye Kadîr, her şeye Alîm, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı onun san‘atına karışamaz. Zerre mikdâr müdâhale edemez.
O şerîklerin vekîli bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsanın nev‘ine rast gelir. Kalbinden der ki: Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde, şeytan onların ef‘âl-i ihtiyâriye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim. ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup, beni tard eden
SAYFA 270
bedene ve beden hüceyresine hükmümü icrâ ederim. Onun için beşerin nev‘ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rabb ve mâlikim. Veyâhûd hissedârım der. O vakit nev‘-i insan, hak ve hakîkat lisânıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:
Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev‘imiz gibi bütün hayvanât ve nebâtâtın yüzler bin envâından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüz binler zîhayat envâından nesc olunan ve gāyet nakışlı bir sûrette îcâd edilen halîçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayâtımıza lâzım maddeleri mîzân-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi îcâd edecek bir iktidâr sende varsa, belki bana bir rubûbiyet da‘vâ edebilirsin. Yoksa haydi sus Benim nev‘imdeki karmakarışıklığa bakıp, Parmak karıştırabilirim deme. Çünkü intizâm mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaz‘iyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl-i intizâm ile bir istinsâhtır. Çünkü bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezâretimizde bulunan hayvanât ve nebâtâtın kemâl-i intizâmları gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nevi‘ kitâbettir. Hiç mümkün müdür ki, bir halîçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san‘atkârâne yerleştiren, halîçenin ustasından başkası olsun? Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun? Hem çekirdeği îcâd eden, çekirdekli cismin sâni‘inden başkası olsun? Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu‘cizât-ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârik-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki, benim Sâni‘im öyle bir zâttır ki, hiç bir şey ondan gizlenemez. Hiç bir şey ona nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı, bir çiçek kadar suhûletle îcâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl-i intizâmla benim mâhiyetimde derc eden bir zâttır. Böyle bir zâtın san‘atına senin gibi câmid, âciz, kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus, def‘ ol, git, der. Onu tard eder.
Sonra o müddeî gider, zemînin yüzüne serilen geniş halîçeye ve zemine giydirilen gāyet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: Sende tasarruf edebilirim. ve sana mâlikim. Veya sende hissem var diye, da‘vâ eder.
SAYFA 271
O vakit, o gömlek Hâşiye, o halîçe, hak ve hakîkat nâmına lisân-ı hikmetle o müddeîye der ki: Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip, sonra intizâm ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizâm ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta‘yîn olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizâmlı ve hikmetli ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, halîçeleri dokuyacak, îcâd edecek kudret ve san‘at sende varsa; hem hilkat-i arzdan tâ harâb-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak hikmetli, kudretli iki ma‘nevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri îcâd edecek, kemâl-i intizâm ve hikmetle ta‘mîr ve tecdîd edecek sende bir iktidâr ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi dışarıya Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet ve öyle bir turra-i ehadiyet vardır ki, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyâyı bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hazır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan, bize sâhib olamaz. ve müdâhale edemez.
Sonra o müddeî gider. Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum, der. Küre-i arza Hâşiye, yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: Böyle serseri gezdiğinden sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin. O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat dili ile, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: Halt etme Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san‘atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin? Eğer hareket-i seneviyem ile takrîben yirmi beş bin senelik bir mesâfede Hâşiye bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzân ve hikmetle
SAYFA 272
vazîfe-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîkî mâlik olabilirsen; ve kardeşlerim ve benim gibi vazîfedâr olan on iki seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi îcâd edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle döndürüp istihdâm edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da‘vâ et; Yoksa haydi, cehennem ol git Benim işim var. Vazîfeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizâmât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshîrât gösteriyor ki: bizim ustamız öyle bir zâttır ki, bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona mutî‘ ve musahhardırlar. Bir ağacı meyveleriyle tanzîm ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi seyyârâtla tanzîm eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’dır.
Sonra o müddeî yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinde der ki: Bu çok büyük bir şeydir. belki içinde bir delik bulup bir yol açarım. Yeri de musahhar ederim. Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîlerin dedikleri gibi der ki: Sen bir sultânsın. Kendi kendine mâliksin. İstediğin gibi tasarruf edersin. Güneş ise, hak nâmına ve hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der: Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ Ben musahhar bir me’mûrum. Seyyidimin misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîkî mâlik olamam. Çünkü sineğin vücûdunda öyle ma‘nevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san‘atlar var ki, benim dükkânımda yok. Dâire-i iktidârımın hâricindedir der. Müddeîyi tekdîr eder. Sonra o müddeî döner. Firavunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın. Esbâb nâmına benimsin der. O vakit güneş hak ve hakîkat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: Ben öyle birinin olabilirim ki, bütün emsâlim olan ulvî yıldızları îcâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i ziynetle süslendiren bir zât olabilir.
Sonra o müddeî kalbinden der ki: Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde müekkillerim nâmına bir şey kazanırım der. Onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyân etmiş felsefe lisânıyla, nücûmperest olan sâbiiyyûnların dedikleri gibi der ki: Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz. O vakit, yıldızlar nâmına bir yıldız der ki: Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki, bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizâmât-ı âliyemizi ve kavânîn-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun. Bizi intizâmsız zannedersin. Bizler öyle bir zâtın san‘atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan
SAYFA 273
kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad’dir. Bizler donanma elektrik lâmbaları gibi, onun kemâl-i rubûbiyetini gösteren nûrânî şâhidleriz. Ve saltanat-ı rubûbiyetini i‘lân eden ışıklı burhânlarız. Her bir tâifemiz onun dâire-i saltanatında ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nûrânî hizmetkârlarız. Evet her birimiz kudret-i Vâhid-i Ehad’in birer mu‘cizesi ve şecere-i hilkatin birer muntazam meyvesi ve vahdâniyetin birer münevver burhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyâresi, birer mescidi ve avâlim-i ulviyenin birer lâmbası, birer güneşi ve saltanat-ı rubûbiyetin birer şâhidi ve fezâ-yı âlemin birer ziyneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nûrânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü Hâşiye olduğumuz gibi; hey’et-i mecmûamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir ziynet ve intizâm içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl-i san‘at bulunduğundan, Sâni‘-i Zülcelâlimizi nihâyetsiz diller ile vahdetini, ehadiyetini, samediyetini ve evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâlini bütün kâinâta i‘lân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî‘, musahhar hizmetkârları karmakarışıklık ve intizâmsızlık ve vazîfesizlik, hatta sâhibsizlik ile ithâm ettiğinden tokata müstehaksın der. O müddeînin yüzüne recm-i şeytân gibi bir yıldız öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı Hâşiye evhâm derelerine ve tesâdüfü adem kuyusuna ve şerîkleri imtinâ‘ ve muhâliyet zulümâtına ve felsefeyi esfel-i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا fermân-ı kudsîsini okuyorlar. Ve Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın diye i‘lân ederler.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖی كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِیَّتِكَ فٖی مَشْهَرِ كَٓائِنَاتِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
SAYFA 274
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
Âyetinin ezelî bağından bir çiçeğine işâret eden Arabî fıkralardır.
حَتَّی كَاَنَّ الشَّجَرَةَ الْمُزَهَّرَةَ قَصٖیدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ
وَتُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَٓائِحَ الْمُبَهَّرَةَ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُیُونُهَا الْمُبَصَّرَةَ
لِتُنْظِرَ للِصَّانِعِ الْعَجَٓائِبَ الْمُنَشَّرَةَ اَوْ زَینتْ لِعٖیدِهَا اَعْضَٓائَهَا الْمُخَضَّرَةَ
لِیَشْهَدَ سُلْطَانُهَٓا اٰثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ وَتُشْهِرَ فِی الْمَحْضَرَةِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ
وَتُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ بِكَنْزِهَا الْمُدَخَّرِ مِنْ جُودِ رَبِّ الثَّمَرِ
سُبْحَانَهُ مَٓا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ مَٓا اَزْیَنَ بُرْهَانَهُ مَٓا اَبْیَنَ تِبْیَانَهُ
خَیَالْ بٖینَدْ اَزٖینْ اَشْجَارْ مَلَٓائِكْ رَا جَسَدْ آمَدْ سَمَاوٖی بَا هَزَارَانْ نَیْ. اَزٖینْ نَیْهَا شُنٖیدَتْ هُوشْ سِتَایِشْهَایِ ذَاتِ حَیْ وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدَ هَمَە هُو هُو ذِكْرْ آرَنْدْ بَدَرْ مَعْنَایِ حَیُّ حَیْ. چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖیزَنَدْ هَرْشَیْ. دَمَادَمْ جُویَدَنْدْ یَاحَقْ سَرَاسَرْ كُویَدَنْدْ یَا حَیْ بَرَابَرْ مٖیزَنَنْدْ اَللّٰهْ
وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا: الخ.
Arabî fıkranın tercümesi: Yani güyâ çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasîdedir ki, o kasîde Fâtır-ı Zülcelâl’in medâih-i bâhiresini inşâd edip, şâirâne lisân-ı hâl ile söylüyor. Veyâhûd o çiçek açmış her bir ağaç, yüz binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni‘-i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib-i san‘atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın. Tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın. Veyâhûd o çiçek açan her bir ağaç, umûmî bayram olan baharın içindeki husûsî bayramında ve resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş a‘zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslenmiş. Tâ ki onun Sultân-ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr-ı nûrâniyesini müşâhede etsin. Hem meşher-i san‘at-ı İlâhiye olan zemînin yüzünde ve bahar mevsiminde murassaât-ı rahmetini enzâr-ı halka teşhîr etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere i‘lân etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânât-ı Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle, kemâl-i kudret-i İlâhiyeyi göstersin.
SAYFA 275
Birinci Mevkıf’ın küçük bir zeyli
فَاسْتَمِعْ اٰیَةَ اَفَلَمْ یَنْظُرُٓوا اِلَی السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَیْفَ بَنَیْنَاهَا وَزَیَّنَّاهَا الٓخرە اٰیة;
[ثُمَّ انْظُرْ اِلٰی وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَیْفَ تَرٰی سُكُوتًا فٖی سُكُونَةٍ حَرَكَةً فٖی حِكْمَةٍ تَلَئْلُؤًا فٖی حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا فٖی زٖینَةٍ مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ. تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰی سَلْطَنَةً بِلَا انْتِهَٓاءٍ]
اَفَلَمْ یَنْظُرُٓوا اِلَی السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَیْفَ بَنَیْنَاهَا وَزَیَّنَّاهَا: الٓخرە اٰیة;
Bu âyetin bir nevi‘ tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰی وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَیْفَ تَرٰی سُكُوتًا فٖی سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati semânın ziynetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshîriyle o vaz‘iyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gāyet büyük küreler ve gāyet sür‘atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmûs birbiri içinde hareket etse, ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma‘lûm. Hâlbuki, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket eden yıldızlar, yıldızlar içerisinde var olduğunu, kozmoğrafya söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-ü ecrâmdan, Sâni‘-i Zülcelâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve teshîrini ve nücûmun ona derece-i inkıyâd ve itâatini anla.
حَرَكَةً فٖی حِكْمَةٍ: Hem semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gāyet acîb ve azîm harekât, gāyet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san‘atkâr, fabrikanın azamet ve intizâmı derecesinde derece-i san‘at ve mahâretini gösterir. Öyle de koca güneşe, seyyârât ile beraber fabrika vaz‘iyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl’in derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
SAYFA 276
تَلَئْلُؤًا فٖی حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا فٖی زٖینَةٍ: Yani, hem semâvât yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir ziynet içinde bir tebessüm var ki, Sâni‘-i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san‘atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları, sultânın derece-i haşmetini ve terakkıyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, ziynetli yıldızlarıyla Sâni‘-i Zülcelâl’in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san‘atını öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ: Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkātın intizâmını dakîk mîzânlar içinde masnûâtın mevzûniyetini gör ve anla ki, onların Sâni‘i ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyâhûd hayvanları döndüren ve bir vazîfe için çeviren ve bir mîzân-ı mahsûs ile her birini muayyen bir yolda sevk eden bir zâtın derece-i iktidâr ve hikmetini ve hareket eden cirimlerin ona derece-i itâat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi; koca semâvât o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gāyet şiddetli harekâtlarıyla beraber, zerre mikdâr ve bir saniyecik kadar hudûdlarından tecâvüz etmemeleri, bir âşire-i dakîka kadar vazîfelerinden geri kalmamaları, Sâni‘-i Zülcelâllerinin ne kadar dakîk bir mîzân-ı mahsûs ile rubûbiyetini icrâ ettiğini nazar-ı dikkate gösterirler.
Hem de şu âyet gibi Sûre-i Âmme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshîr-i şems ve kamer ve nücûmla işâret ettiği gibi, تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰی سَلْطَنَةً بِلَا انْتِهَٓاءٍ Yani semânın müzeyyen tavanına güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak, gece gündüz hatlarıyla kış yaz sahîfelerinde mektûbât-ı Samedâniyeyi yazmasına bir nûr hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillü, kubbe-i semâda kameri, zamanın saat-i kübrâsına bir akreb yapmak, mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemâl-i mîzânla, dakîk hesabla hareket ettirmek; ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin şeâiridir. Zîşuûra onu iş‘âr eden muhteşem bir ulûhiyetin işârâtıdır. Ehl-i fikri îmâna ve tevhîde da‘vet eder.
SAYFA 277
Bak, kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine,
Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvîr eylemiş.
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dil erbâbına,
Sanki âyâtını Hudâ, nûr ile tahrîr eylemiş.
Bak, ne mu‘ciz-i hikmet, iz‘ân-rubâ-yı kâinât,
Bak, ne âlî bir temâşâdır, fezâ-yı kâinât.
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,
Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,
Birer burhân-ı nûr-efşânız vücûb-u Sânia, hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.
Şu zemînin yüzünü yaldızlayan nâzenîn mu‘cizâtı, çün melek seyerânına,
Bu semânın arza bakan, cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşân ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyâreyiz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i san‘at-ı Hâlikāne,
Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nûr âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dil ile, yüz bin burhân gösteririz, işittiririz insan olan insana,
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, kehkeşân’ın halka-i ezkârına mensûb birer meczublarız biz.
SAYFA 278
[İkinci Mevkıf]
Otuz İkinci Söz’den
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قُلْ هُوَ اللّٰە اَحَدٌ اَللّٰە الصَّمَدُ]
Şu mevkıfın Üç Maksadı var.
Birinci Maksad: Bir yıldızın tokatıyla yere sukūt eden ehl-i şirk ve dalâletin vekîli, zerrelerden yıldızlara kadar hiç bir yerde zerre mikdâr şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da‘vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dâir teşkîkât yapmak için, üç mühim suâl ile, ehadiyete ve vahdete dâir, ehl-i tevhîde vesvese yapmak istedi.
Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: Ey ehl-i tevhîd Ben kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım. Mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım. Mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid-i Ehad’i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kābil görmüyorsunuz? Elcevab: Yirmi İkinci Söz’de kat‘î isbat edilmiş ki, bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, her biri Vâcibü’l-Vücûd’un ve Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna birer burhân-ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin her biri, onun vahdâniyetine birer delîl-i kat‘îdir. Kur’ân-ı Hakîm, hadsiz burhânlarında isbat ettiği gibi, umûmun nazarına en zâhir burhânları daha ziyâde zikreder.
Ezcümle, وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَیَقُولُنَّ اللّٰهُ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ gibi pek çok âyâtla, Kur’ân-ı Hakîm hilkat-i arz ve semâvâtı vahdâniyete bedâhet derecesinde bir burhân gösteriyor ki, ister istemez, zîşuûr olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta bizzarûre Hâlik-ı Zülcelâl’ini tasdîk etmeye mecbûrdur ki, لَیَقُولُنَّ اللّٰهُ der. Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke-i tevhîdi gösterdik. Kur’ân-ı Hakîm şu nevi‘ âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar şirki tard eder. Şöyle işâret eder ve ma‘nen der: Semâvât ve arzı böyle muntazam halk eden bir Kadîr-i Mutlak’ın, elbette devâir-i masnûâtından olan manzûme-i şemsiye, bilbedâhe onun kabza-i tasarrufundadır.
SAYFA 279
Mâdem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzîm ve teshîr ve tedvîr ediyor. Elbette o manzûme-i şemsiyenin bir cüz’ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Mâdem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve îcâd edilen ve yerin meyveleri ve gāyâtı hükmünde olan masnûât dahi, onun kabza-i rubûbiyetinde ve terbiyesindedir. Mâdem bütün zemînin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve ziynetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemîn onlarla dolup boşalan umûm masnûât kabza-i kudret ve ilmindedir. ve adl ve hikmetinin mîzânıyla ölçülüp ve tanzîm edilir.
Mâdem bütün envâ‘ onun kabza-i kudretindedir. Elbette o envâın muntazam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misâl-i musaggarları ve envâ‘-ı kâinâtın bilançoları ve kitâb-ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz’î ferdleri, bilbedâhe onun kabza-i rubûbiyetinde ve îcâdındadır. ve tedvîr ve terbiyesindedir. Mâdem her bir zîhayat kabza-i tedbîr ve terbiyesindedir. Elbette o zîhayatın vücûdunu teşkîl eden hüceyrât ve küreyvât ve a‘zâ ve a‘sâb, bilbedâhe onun kabza-i ilim ve kudretindedir.
Mâdem her bir hüceyre ve kandaki her bir küreyvât onun taht-ı emrindedir. ve dâire-i tasarrufundadır. ve onun kanunuyla hareket ederler. Elbette bütün bunların madde-i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san‘ata ve nesc-i nakşa mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrât dahi, bizzarûre onun kabza-i kudretinde ve dâire-i ilmindedir. Ve onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam harekât yapar, mükemmel vezâif görürler.
Mâdem her bir zerrenin hareketi ve vazîfe görmesi, onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusât-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyîz edecek birer alâmet-i fârika bulunması; ve sîmâlar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde’ ve müntehâyı zikrederek işâret eden şu âyete bak. وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِلْعَالِمٖینَ
Şimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekîli İşte silsile-i kâinât kadar kuvvetli burhânlar, meslek-i tevhîdi isbat eder. ve bir Kadîr-i Mutlak’ı gösterir. Mâdem hilkat-i semâvât ve arz, bir Sâni‘-i Kadîr’i ve o Sâni‘-i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz bir kudretin nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir. Elbette şerîklerden istiğnâ-yı mutlak var. Yani hiç bir cihette şerîklere ihtiyâç yok.