SÖZLER

241

[OTUZ BİRİNCİ SÖZ]

[Mi‘râc-ı Nebevî aleyhissalâtü vesselam ]

[İhtâr]

Mi‘râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur. Erkân-ı îmâniyeyi kabûl etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzât isbat edilmez. Çünkü Allâh’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabûl etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi‘râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz Mi‘râc’da istib‘âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhâtab ittihâz ederek, ona karşı serd-i kelâm edeceğiz. Ara sıra makam-ı istimâ‘da olan mülhidi nazara alıp, serd-i kelâm edeceğiz. Bazı sözlerde hakîkat-i Mi‘râcın bir kısım lem‘aları zikredilmişti. İhvânlarımın ısrârıyla ayrı ayrı o lem‘aları hakîkatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin aleyhissalâtü vesselam cemâline birden bir ayna yapmak için inâyeti Allah’dan istedik.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

سُبْحَانَ الَّذٖی اَسْرٰی بِعَبْدِهٖ لَیْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَی الْمَسْجِدِ الْاَقْصَی الَّذٖی بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِیَهُ مِنْ اٰیَاتِنَٓا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْبَصٖیرُ

اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْیٌ یُوحٰی عَلَّمَهُ شَدٖیدُ الْقُوٰی ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰی

وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰی ثُمَّ دَنٰی فَتَدَلّٰی فَكَانَ قَابَ قَوْسَیْنِ اَوْ اَدْنٰی

فَاَوْحٰٓی اِلٰی عَبْدِهٖ مَٓا اَوْحٰی مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰی اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰی مَا یَرٰی

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰی عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰی عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰی

اِذْ یَغْشَی السِّدْرَةَ مَا یَغْشٰی مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰی لَقَدْ رَاٰی مِنْ اٰیَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰی

242

Evvelki âyet-i azîmenin azîm hazînesinden, yalnız اِنَّهُ zamirinde bir düstûr-u belâgate istinâd eden iki remzin mes’elemize münâsebeti olduğu için, i‘câz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.

İşte Kur’ân-ı Hakîm, Habîb-i Ekrem Aleyhi Efdâlü’s-salâti ve Ekmelü’s-selâm'ın Mi‘râcının mebdei olan, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْبَصٖیرُ der. Ve şu kelâm ile, Sûre-i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰی da işâret olunan müntehâ-yı Mi‘râca remzeden اِنَّهُ deki zamir, ya Cenâb-ı Hakk’a râci‘dir veyâhûd Peygamberedir asm.

Peygambere asm göre olsa, kānûn-u belâgat ve münâsebet-i siyâk-ı kelâm şöyle ifade ediyor ki: Bu seyâhat-i cüz’iyede bir seyr-i umûmî ve bir urûc-u küllî var ki, Sidretü’l-Müntehâ’ya, Kāb-ı Kavseyn’e kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acâib-i san‘at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür, der. O küçük, cüz’î seyâhati hem küllî, hem mahşer-i acâibbir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.

Eğer zamir Cenâb-ı Hakk’a râci‘ olsa, şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyâhatte huzûruna da‘vet edip, bir vazîfe ile tavzîf etmek için, Mescid-i Harâm’dan mecma‘-ı enbiyâ olan Mescid-i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dînlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, Kāb-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtünde gezdirdi. İşte, çendân o bir abddir. Ve o seyâhat bir mi‘râc-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nûr beraberdir. Hem saâdet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hakk kendini bütün eşyâyı işitir ve görür sıfatıyla tavsîf eder. Tâ o emânet, o nûr, o anahtarın cihan şumûl ve muhît ve umûm kâinâta âmm ve bütün mahlûkāta şâmil hikmetlerini göstersin.

Bu sırr-ı azîmin Dört Esası var. Birincisi: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu nedir? İkincisi: Hakîkat-i Mi‘râc nedir? Üçüncüsü: Hikmet-i Mi‘râc nedir? Dördüncüsü: Mi‘râc’ın semerât ve fâidesi nedir?

243

Birinci Esas: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu. Meselâ, deniliyor ki: Cenâb-ı Hakk اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِ dir. Her şeye her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her velî kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velâyet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm Mi‘râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velînin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor?

Elcevab: Şu sırr-ı gāmızı İki Temsîl ile fehme takrîb ediyoruz. On İkinci Söz’ün sırr-ı i‘câz-ı Kur’ân ve sırr-ı Mi‘râc hakkında olan şu iki temsîlî dinle.

Birinci Temsîl: Bir sultânın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitâbı, iltifâtı vardır. Birisi, âmî bir raiyetiyle, cüz’î bir iş için, husûsî bir hâcete dâir, hâs bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri, saltanat-ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet-i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle ve evâmirini etrâfa neşir ve teşhîr maksadıyla, o işlerle alâkadâr bir elçisiyle veya o evâmir ile münâsebetdâr büyük bir me’mûru ile konuşmaktır. Sohbet etmektir. Ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermanla bir mükâlemedir. İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu temsîl gibi, şu kâinât Hâlik’ının ve Mâlikü’l-Mülk ve’l-Melekût’ün ve Hâkim-i Ezel ve Ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifâtı vardır. Birisi cüz’î ve hâs. Diğeri küllî ve âmm. İşte Mi‘râc, velâyet-i Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm bütün velâyâtın fevkınde bir külliyet, bir ulviyet sûretinde bir tezâhürüdür ki, bütün kâinâtın Rabbi ismiyle, bütün mevcûdâtın Hâlik’ı ünvânıyla Cenâb-ı Hakk’ın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir.

İkinci Temsîl: Bir adam, elindeki bir aynayı güneşe karşı tutar. O ayna kendi mikdârınca bir ışık ve yedi rengi hâvî bir ziyâyı, bir aksi şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı karanlıklı hânesine veya dam altındaki küçük husûsî bağına tevcîh etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o aynanın kābiliyeti mikdârınca istifâde edebilir. Diğeri ise, aynayı bırakır. Doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar. Haşmetini görür. Azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar. Güneşin pek geniş şa‘şaa-i saltanatını görür. ve bizzât perdesiz onunla görüşür. Sonra döner. hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîkî güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnetdârâne bir sohbet edebilir. ve diyebilir: Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zemînin vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren, dünya güzeli, gök nâzdârı olan nâzenîn güneş Onlar gibi benim hâneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın.

244

Bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi. Hâlbuki evvelki ayna sâhibi böyle diyemez. O ayna kaydı altında güneşin aksi ise, âsârı mahdûddur. o kayda göredir.

İşte şems-i Ezel ve Ebed Sultânı olan Zât-ı Ehad ve Samed’in tecellîsi, mâhiyet-i insaniyeye hadsiz merâtibi tazammun eden iki sûretle tezâhür eder. Birincisi: Âyîne-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbâniye ile bir tezâhürdür ki, herkes isti‘dâdına ve tayy-ı merâtibde seyr ü sülûküne ve esmâ ve sıfâtın tecelliyâtına nisbeten cüz’î ve küllî o Şems-i Ezelî’nin nûruna ve sohbetine ve münâcâtına mazhariyeti var. Gālib-i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velâyetlerin derecâtı bu kısımdan ileri gelir. İkincisi: İnsanın câmiiyeti ve şecere-ikâinâtın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinâtta cilveleri tezâhür eden esmâ-yı hüsnâ’yı birden âyîne-i rûhunda gösterebilmesi cihetiyle, Cenâb-ı Hakk tecellî-i zâtıyla ve esmâ-yı hüsnâ’nın a‘zamî mertebede nev‘-i insanın ma‘nen en a‘zam bir ferdine tecellî-i a‘zam tezâhür eder ki: bu tezâhür ve tecellî, Mi‘râc-ı Ahmedî asm sırrıdır ki: onun velâyeti risâletine mebde’ olur. Velâyet ki zılden geçer, ikinci temsîlin birinci adamına benzer. Risâlette zıll yoktur. doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelâl’in ehadiyetine bakar, İkinci temsîlin ikinci adamına benzer. Mi‘râc ise, velâyet-i Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm kerâmet-i kübrâsı, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, risâlet mertebesine inkılâb etmiş. Mi‘râc’ın bâtını velâyettir, halktan Hakk’a gitmiş. Zâhir-i Mi‘râc risâlettir, Hakk’dan halka geliyor. Velâyet, kurbiyet merâtibinde sülûktür. Çok merâtibin tayyına ve bir derece zamana muhtâçtır. Nûr-u a‘zam olan risâlet ise, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfı sırrına bakar ki, bir ân-ı seyyâle kâfîdir. Onun için hadîste denilmiş: Bir anda dönmüş gelmiş.

Şimdi makam-ı istimâ‘da bulunan mülhide deriz ki: Mâdem bu kâinât gāyet muntazam bir memleket, gāyet muhteşem bir şehir, gāyet müzeyyen bir saray hükmündedir. Elbette onun bir hâkimi, bir mâliki, bir ustası vardır. Mâdem böyle haşmetli bir Mâlik-i Zülcelâl, bir Hâkim-i Zülkemâl, bir Sâni‘-i Zülcemâl vardır. Hem mâdem umûm o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadârlık gösteren ve havâs ve duygularıyla umûmuna münâsebetdâr ve nazarı küllî olan bir insan vardır. Elbette o Sâni‘-i Muhteşem o küllî nazarlı ve umûmî şuûrlu olan insan ile ulvî, a‘zamî bir münâsebeti bulunacaktır. Ve ona kudsî bir hitâbı ve âlî bir teveccühü olacaktır. Hem mâdem Âdem aleyhisselâmdan şimdiye kadar şu münâsebete mazhar olanların içinde âsârının şehâdetiyle, yani küre-i arzın nısfını ve nev‘-i beşerin humsunu dâire-i tasarrufuna aldığı ve kâinâtın şekl-i ma‘nevîsini değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi, en a‘zamî bir mertebede o münâsebeti Muhammed-i Arabî Sallallâhü Aleyhi Vesellem göstermiştir. Öyle ise o münâsebetin en a‘zamî bir mertebesinden ibâret olan Mi‘râc ona elyak ve ona evfaktır.

245

İkinci Esas: Hakîkat-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Zât-ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkünden ibârettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın tertîb-i mahlûkātta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla; ve saltanat-ı rubûbiyetinde teşkîl ettiği devâir-i tedbîr ve îcâdda ve o dâirelerde birer arş-ı rubûbiyet ve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı rubûbiyeti birer birer o abd-i mahsûsa göstermekle, o abdi, hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi‘, hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakāt-ı kâinâta nâzır ve saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı yapmak için, Burâk’a bindirip berk gibi semâvâtı seyrettirip kat‘-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, dâireden dâireye rubûbiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip, o dâirelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, tâ Kāb-ı Kavseyn makamına çıkarmış. Ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır. Şu yüksek hakîkate iki temsîl dürbünüyle bakılabilir.

Birincisi: Yirmi Dördüncü Söz’de îzâh edildiği gibi; nasıl ki, bir padişahın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvânları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dâiresinde hâkim-i âdil; ve mülkiyede sultân ve askeriyede kumandan-ı a‘zam ve ilmiyede halîfe ve hâkezâ, sâir isim ve ünvânları bulunur. Her bir dâirede birer ma‘nevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah o saltanatın dâirelerinde ve tabakāt-ı hükûmetin mertebelerinde bin isim ve ünvana sâhib olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güyâ o hâkim, her bir dâirede şahsiyet-i ma‘neviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hazır bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dâirenin başka bir merkezi bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır. Tabakātları birbirinden başkadır. İşte böyle bir sultân, istediği bir zâtı bütün o dâirelerinde gezdirip, her dâireye mahsûs saltanat-ı şâhânesini ve evâmir-i hâkimânesini gösterip, dâireden dâireye, tabakadan tabakaya gezdirip, tâ huzûruna getirir. Sonra bütün o dâirelere taalluk eden bazı evâmir-i umûmiye-i külliyeyi ona tevdî‘ eder, gönderir.

İşte bu misâl gibi, Ezel ve Ebed Sultânı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları vardır. Ve ulûhiyetinin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icrââtında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka,

246

fakat birbirini ihsâs eder ünvânları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûrâtı vardır. Ve ef‘âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san‘atında ve masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyeti vardır. İşte şu sırr-ı azîme binâen, kâinâtı hayretfezâ, acîb bir tertîb ile tanzîm etmiş. En küçük tabakāt-ı mahlûkāttan olan zerrâttan, tâ semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, tâ Arş-ı A‘zam’a kadar, birbiri üstünde teşkîlat var. Her bir semâ, bir ayrı âlemin damı ve rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât-ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dâirelerde ve o tabakātta, çendân ehadiyet i‘tibâriyle bütün esmâ bulunabilir. Bütün ünvanlarla tecellî eder. Fakat, nasıl ki adliyede Hâkim-i Âdil ünvânı asıldır, hâkimdir. Sâir ünvânlar, orada onun emrine bakar, ona tâbi‘dir. Öyle de, her bir tabakāt-ı mahlûkātta, her bir semâda bir isim, bir ünvân-ı İlâhî hâkimdir. Sâir ünvanlar da onun zımnındadır. Meselâ, ism-i Kadîr’e mazhar Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dâiresinde Cenâb-ı Hakk Kadîr ünvânıyla bizzât orada mütecellîdir. Meselâ, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın makamı olan semâ dâiresinde en ziyâde hükümfermâ, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın mazhar olduğu mütekellim ünvânıdır. Ve hâkezâ İşte Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, çünkü İsm-i A‘zam’a mazhardır. ve nübüvveti umûmîdir ve bütün esmâya mazhardır. Elbette bütün devâir-i rubûbiyetle alâkadârdır. Elbette o dâirelerde makam sâhibi olan enbiyalarla as görüşmek ve umûm tabakāttan geçmek, hakîkat-i Mi‘râcı iktizâ ediyor.

İkinci Temsîl: Nasıl ki bir sultânın ünvanlarından olan kumandan-ı a‘zam ünvânı, devâir-i askeriyenin serasker dâiresi gibi küllî ve geniş dâireden tut, tâ onbaşı dâiresi gibi cüz’î ve husûsî her bir dâirede bir zuhûru, bir cilvesi vardır. Meselâ, bir nefer, o kumandanlık ünvan-ı a’zamının numûnesini onbaşı şahsında görür. Ona bakar. Ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda, çavuş dâiresindeki kumandanlık dâiresi nazarına çarpar. Ona bakar. Sonra çavuş olsa, o vakit kumandanlık numûnesini ve cilvesini mülâzım dâiresinde görür. O makamda ona mahsûs bir iskemle bulunur. Ve hâkezâ, yüzbaşı, binbaşı, ferîk, müşîr dâirelerinden her birinde, dâirelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvânını görür. Şimdi bir neferi, o kumandan-ı a‘zam bütün devâir-i askeriyeye taalluk edecek bir vazîfe ile tavzîf etmek istese, bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese, elbette o kumandan-ı a‘zam, o neferi onbaşı dâiresinden tut, tâ dâire-i a‘zamına kadar birer birer gezdirecek. Tâ görsün, görülsün. Sonra huzûruna kabûl edip sohbetine müşerref ederek, nişân ve ferman verip

247

taltîf ederek, tâ geldiği yere kadar bir anda gönderir. Şu temsîlde bir noktayı nazara almak lâzım ki: padişah eğer âciz olmazsa, sûrî olduğu gibi ma‘nevî cihetinde de iktidârı olsa, o vakit ferîk, müşîr, mülâzım gibi eşhâsı tevkîl etmez. Bizzât her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sâhibi eşhâsın arkasında doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veliyy-i kâmil olan padişahlar, çok dâirelerde, bazı eşhâs sûretinde icrââtını yaptığı rivâyet edilir. Şu temsîl ile baktığımız hakîkat ise, acz onun içinde olmadığı için, doğrudan doğruya her bir dâirede emir ve hüküm kumandan-ı a‘zamdan geliyor. Onun emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyledir.

İşte şu temsîl gibi, hâkim-i arz ve semâvât, emr-i kün feyekûne mâlik, âmir-i mutlak olan Sultân-ı Ezelî ve Ebedî, tabakāt-ı mahlûkātında cereyân eden ve kemâl-i itâat ve intizâm ile imtisâl olunan evâmir ve kumandanlığının şuûnâtı; ve zerrâttan seyyârâta ve sinekten semâvâta kadar olan tabakāt-ı mahlûkāt ve tavâif-i mevcûdâtta küçük büyük, cüz’î küllî tabakātı ve tâifeleri, ayrı ayrı, fakat birbirine bakar bir tarzda birer dâire-i rubûbiyet, birer tabaka-i hâkimiyet görünüyor. Şimdi bütün kâinâttaki makāsıd-ı ulyâ ve netâic-i uzmâyı anlayacak ve bütün tabakātın ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetlerini görmekle, Zât-ı Kibriyâ’nın saltanat-ı rubûbiyetini, haşmet-i hâkimiyetini müşâhede ederek, o zâtın marziyâtı ne olduğunu anlamak ve onun saltanatına dellâl olmak için, alâküllihâl o tabakāt ve dâirelere bir seyr ü sülûk olacaktır. Tâ dâire-i a‘zamiyesinin ünvânı olan Arş-ı A‘zam’ına girecek, tâ Kāb-ı Kavseyn’e, yani imkân ve vücûb ortasında Kāb-ı Kavseyn ile işâret olunan makama girecek ve Zât-ı Zülcemâl ile görüşecektir ki: şu seyr ü sülûk ise, Mi‘râc’ın hakîkatidir.

Her bir insan, aklıyla hayâl sür‘atinde seyerânı; her bir velî, kalbiyle berk sür‘atinde cevelânı; cism-i nûrânî olan her bir melek, rûh sür‘atinde Arş’tan ferşe ferşten Arş’a deverânı; ehl-i cennetin insanları, Burâk sür‘atinde haşirden beş yüz sene fazla mesâfedeki cennete çıkmaları olduğu gibi; nûr ve nûr kābiliyetinde ve evliyâ kalblerinden daha latîf ve emvâtın ruhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafîf ve cesed-i necmî ve beden-i misâlîden daha zarîf olan Rûh-u Muhammedî’nin asm hadsiz vezâifine medâr ve cihâzâtının mahzeni olan cism-i Muhammedî asm, elbette onun rûh-u âlîsiyle Arş’a kadar beraber gidecektir.

248

Şimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıyoruz. Hâtıra geliyor ki, o mülhid kalbinden der: Ben Allâh’ı tanımıyorum. Peygamberi bilmiyorum. Nasıl Mi‘râc’a inanacağım? Biz de deriz ki: Mâdem şu kâinât ve mevcûdât var. ve içinde ef‘âl ve îcâd var. Hem mâdem muntazam bir fiil fâilsiz olmaz. Ma‘nîdâr bir kitap kâtibsiz olmaz. San‘atlı bir nakış nakkāşsız olmaz. Elbette şu kâinâtı dolduran ef‘âl-i hakîmânenin bir fâili, ve yeryüzünün mevsim be mevsim tazelenen hayretfezâ nukūşlarının ma‘nîdâr mektubâtının bir kâtibi bir nakkāşı vardır. Hem mâdem bir işte iki hâkimin bulunması, o işin intizâmını bozuyor.

Hem mâdem sinek kanadından, tâ semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizâm var. Öyle ise, o hâkim birdir. Bir olmazsa, çünkü her şeyde san‘at ve hikmet o derece acîbdir ki, o şeyin sâni‘i, her bir şeye muktedir olacak, her bir şeyi bilecek bir derecede kadîr-i mutlak olmak lâzım gelir. Öyle ise bir olmazsa, mevcûdât adedince ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar, hem birbirine zıd, hem birbirine misil olacaklar. Ve o hâlde şu acîb intizâm bozulmamak, yüz bin def‘a muhâldir.

Hem mâdem şu mevcûdâtın tabakātı, bir ordudan bin def‘a daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedâhe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, tâ badem çiçeklerine kadar her bir tâife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir sûrette Kadîr-i Ezelî’nin o tâifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libâsları, ve ta‘yîn ettiği harekâtı bin def‘a ordudan daha muntazam bir tarzda izhâr ediyor. Öyle ise, şu kâinâtın mevcûdâtı onun emrine bakar. ve imtisâl eder. Perde-i gayb arkasında bir Hâkim-i Mutlak’ı vardır.

Hem mâdem o Hâkim, bütün yaptığı icrâât-ı hakîmâne şehâdetiyle, hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle bir Sultân-ı Zülcelâl’dir. Hem gösterdiği ihsânât ile gāyet Rahîm bir Rabb’dir. Hem izhâr ettiği güzel san‘atlarıyla san‘atperver ve san‘atını çok sever bir Sâni‘dir. Hem gösterdiği tezyînât ve merâk-âver san‘atlarıyla zîşuûrların nazar-ı istihsânını âsârına celbetmek isteyen bir Hâlik-ı Hakîm’dir. Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü’l-ukūl tezyînâtın ne demek olduğunu ve mahlûkāt nereden gelip nereye gideceğini, rubûbiyetinin hikmetiyle zîşuûra bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbette bu Hâkim-i Hakîm ve Sâni‘-i Alîm rubûbiyetini göstermek ister.

Hem mâdem bu kadar gösterdiği âsâr-ı lütuf ve merhamet ve garâib-i san‘at ile zîşuûra kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Elbette zîşuûrlardan arzularını ve onlardaki marziyâtı ne olduğunu, bir mübelliğ vâsıtasıyla bildirecektir.

249

Öyle ise, zîşuûrlardan birisini ta‘yîn edip, onun ile o rubûbiyetini i‘lân edecektir. Ve sevdiği san‘atlarını teşhîr için, bir dellâlı kurb-u huzûruna müşerref edip teşhîre vâsıta edecektir. Ve o ulvî makāsıdını sâir zîşuûrlara bildirmekle kemâlâtını izhâr etmek için, birisini muallim ta‘yîn edecektir. Ve şu kâinâtta derc ettiği tılsımı ve şu mevcûdâtta gizlediği muammâ-yı rubûbiyeti ma‘nâsız kalmamak için, herhalde bir rehber ta‘yîn edecektir. Ve gösterdiği ve enzârın temâşâsına neşrettiği mehâsin-i san‘at fâidesiz ve abes kalmamak için, onlardaki makāsıdı ders verecek bir rehber ta‘yîn edecektir. Hem marziyâtını zîşuûrlara teblîğ etmek için, birisini bütün zîşuûrların fevkınde bir makama çıkaracak ve marziyâtını ona bildirecek, onlara gönderecektir.

Mâdem hakîkat ve hikmet böyle iktizâ ediyor. Ve şu vezâife en elyak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Çünkü bilfiil en mükemmel bir sûrette o vazîfeleri yapmıştır. Teşkîl ettiği âlem-i İslâm ve gösterdiği nûr-u İslâmiyet bir şâhid-i âdil ve sâdıktır. Öyle ise o zât asm, doğrudan doğruya bütün kâinâtın fevkıne çıkıp, bütün mevcûdâttan geçip bir makama girmek lâzımdır ki, bütün mahlûkātın Hâlik’ıyla umûmî, ulvî, küllî bir sohbet etsin. İşte Mi‘râc dahi, bu hakîkati ifade ediyor.

Elhâsıl: Mâdem şu azîm kâinâtı, mezkûr maksadlar gibi çok azîm makāsıd ve çok büyük gāyeler için şu sûrette teşkîl, tertîb ve tezyîn etmiştir. Hem mâdem şu mevcûdât içinde, şu umûmî rubûbiyeti bütün dekāikiyle, şu azîm saltanat-ı ulûhiyeti bütün hakāikiyle görecek insan nev‘i vardır. Elbette o Hâkim-i Mutlak, o insan ile konuşacaktır. Makāsıdını bildirecektir. Mâdem her insan cüz’iyetten ve süfliyetten tecerrüd edip, en yüksek bir makam-ı küllîye çıkamıyor. O Hâkim’in küllî hitâbına bizzât muhâtab olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrâd-ı mahsûsa, o vazîfe ile muvazzaf olacaklar. Tâ iki cihetle münâsebeti bulunsun. Hem insan olmalı, tâ insanlara muallim olsun. Hem rûhen gāyet ulvî olmalı ki, tâ doğrudan doğruya hitâba mazhar olsun. Şimdi mâdem şu insanlar içinde, şu kâinât Sâni‘inin makāsıdını en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinât tılsımını keşif eden ve hilkatin muammâsını açan ve rubûbiyetin mehâsin-i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Elbette bütün efrâd-ı insaniye içinde öyle bir ma‘nevî seyr ü sülûkü olacaktır ki, cismânî âlemde seyir ve seyâhat sûretinde bir Mi‘râc’ı olacaktır. Yetmiş bin perde ta‘bîr olunan berzah-ı esmâ ve tecellî-i sıfât ve ef‘âl ve tabakāt-ı mevcûdâtın arkasına kadar kat‘-ı merâtib edecektir. İşte Mi‘râc budur.

250

Yine hâtıra geliyor ki: ey müstemi‘ Sen kalbinden diyorsun ki: Nasıl inanayım? Her şeyden daha yakın bir Rabb’e, binler sene mesâfeyi kat‘ edip, yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra onunla görüşmek ne demektir? Biz de deriz ki:

Cenâb-ı Hakk her şeye her şeyden daha yakındır. Fakat her şey ondan nihâyetsiz uzaktır. Nasıl ki, güneşin şuûru ve konuşması olsa, senin elindeki ayna vâsıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki ayna-misâl senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın. Hiç bir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakkî etsen, kamer makamına gelip doğrudan doğruya bir mukābele noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi‘ aynadârlık edebilirsin.

Öyle de şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye her şeyden daha yakın olduğu hâlde, her şey ondan nihâyetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcûdâtı kat‘ edip, cüz’iyetten çıkıp, külliyetin merâtibinde gitgide binler hicablardan geçip, tâ bütün mevcûdâta muhît bir ismine yanaşır. Ondan daha ileride çok merâtibi kat‘ eder. Sonra bir nevi‘ kurbiyete müşerref olur. Hem meselâ bir nefer, kumandan-ı a‘zamın şahs-ı ma‘nevîsinden çok uzaktır. O nefer kumandanını onbaşılıkta gördüğü küçük bir numûne ile, gāyet uzak bir mesâfede, ma‘nevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakîkî onun şahs-ı ma‘nevîsiyle kurbiyet ise, mülâzımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Hâlbuki kumandan-ı a‘zam, emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle sûreten olduğu gibi, ma‘nen de kumandan ise, bizzât zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakîkat On Altıncı Söz’de gāyet kat‘î bir sûrette isbat edildiğinden, ona iktifâen burada kısa kesiyoruz.

Yine hâtıra gelir ki: sen kalbinden dersin: Ben semâvâtı inkâr ediyorum. Melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım? Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşkildir. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için, biz de deriz ki: Fezâ-yı ulvî, bil’ittifâk esîr ile doludur. Ziyâ, elektrik, harâret gibi sâir seyyâlât-ı latîfe o fezâyı dolduran bir maddenin vücûduna delâlet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sünbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedâhe gösterdikleri gibi; şu yıldızlar dahi bizzarûre menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücûdunu aklın gözüne sokuyorlar.

251

Mâdem âlem-i ulvîde muhtelif teşkîlat var. Muhtelif vaz‘iyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semâvât muhteliftir. İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalb, rûh, hayâl, hâfıza gibi ma‘nevî vücûdlar da var. Elbette insan-ı ekber olan âlemde, yani şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinâtta âlem-i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ cennet âlemine kadar her bir âlemin birer semâsı vardır.

Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mütevassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesîf olan küre-i arz, mevcûdât içinde en kıymetdâr ve nûrânî olan hayat ve şuûr, hesabsız bir sûrette onda bulunuyor. Elbette karanlıklı bir hâne hükmünde olan şu arza nisbeten, müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler zîşuûr ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü’l-ecnâs olan melâike ve rûhânîlerin meskenleridir. Pek kat‘î bir sûrette İşârâtü’l-İ‘câz nâmındaki tefsîrimde ثُمَّ اسْتَوٰٓی اِلَی السَّمَٓاءِ فَسَوّٰیهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semâvâtın hem vücûdu, hem taaddüdü isbat edildiğinden ve melâike hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kerre iki dört eder kat‘iyetinde melâikelerin vücûdunu isbat ettiğimizden, onlara iktifâen burada kısa kesiyoruz.

Elhâsıl: esîrden yapılmış elektrik, ziyâ, harâret, câzibe gibi seyyâlât-ı latîfenin medârı olmuş; ve hadîste اَلسَّمَٓاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işaretiyle, seyyârât ve nücûmun harekâtına müsâid olmuş; ve Samanyolu denilen مَجَرَّةُ السَّمَٓاءِ dan, tâ en yakın seyyâreye kadar muhtelif vaz‘iyet ve teşekkülde yedi tabaka; her bir tabaka âlem-i arzdan tâ âlem-i berzaha, âlem-i misâle, tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semânın bulunması, hikmeten, aklen iktizâ eder.

Hem hâtıra gelir ki: ey mülhid Sen dersin: Bin müşkilât ile tayyâre vâsıtasıyla bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan, cismiyle binler sene mesâfeyi birkaç dakîka zarfında kat‘ eder, gider, gelir? Biz de deriz: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce, hareket-i seneviyesiyle bir dakîkada takrîben yüz seksen sekiz sâat mesâfeyi keser. Takrîben yirmi beş bin senelik mesâfeyi, bir senede kat‘ ediyor. Acaba şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl, bir insanı Arş’ına getiremez mi? Şemsin câzibesi denilen bir kānûn-u Rabbânî ile, Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, câzibe-i rahmet-i Rahmân ile ve incizâb-ı muhabbet-i şems-i ezel ile bir cism-i insanı berk gibi arş-ı Rahmân'a çıkaramaz mı?

252

Yine hâtıra gelir ki, diyorsun: Haydi çıkabilir ne için çıkmış? Ne lüzûmu var? Velîler gibi rûh ve kalbi ile gitse yeter? Biz de deriz ki: Mâdem Sâni‘-i Zülcelâl, mülk ve melekûtündeki âyât-ı acîbesini göstermek; ve şu âlemin tezgâh ve menba‘larını temâşâ ettirmek; ve a‘mâl-i beşeriyenin netâic-i uhreviyesini irâe etmek istemiş, elbette âlem-i mubassarâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmûât âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, Arş’a kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vezâife medâr olan âlât ve cihâzâtının makinesi hükmünde olan cism-i mübârekini dahi, tâ Arş'a kadar beraber alması, muktezâ-yı akıl ve hikmettir. Nasıl ki cennette hikmet-i İlâhiye, cismi rûha arkadaş ediyor. Çünkü pek çok vezâif-i ubûdiyete ve hadsiz lezâiz ve âlâma medâr olan ceseddir. Elbette o cesed-i mübârek, rûha arkadaş olacaktır. Mâdem cennete cisim, rûh ile beraber gider. Elbette Cennetü’l-Me’vâ gövdesi olan Sidretü’l-Müntehâ’ya urûc eden Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile cesed-i mübârekini refâkat ettirmesi ayn-ı hikmettir.

Yine hâtıra gelir ki, dersin: Birkaç dakîkada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir. Biz de deriz ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘atında harekât nihâyet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür‘atiyle ziyâ, elektrik, rûh, hayâl sür‘atlerine kadar mütefâvit olduğu ma‘lûm. Seyyârâtın dahi fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür‘atli olan ulvî ruhuna tâbi‘ olmuş. rûh sür‘atinde hareketi, nasıl akla muhâlif görünür? Hem on dakîka yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta ma‘rûz olursun. Hatta bir dakîkada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.

Şu ma‘nâya, şu temsîl ile bak ki: insanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyâdan, elektrikten, rûhtan, hayâlden tezâhür eden sür‘at-i harekâtta bir mikyâs olmak için, şöyle bir sâat farz ediyoruz ki, o saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de ondan altmış def‘a daha geniş bir dâirede dakikayı sayar. Birisi altmış def‘a daha geniş bir dâire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış def‘a daha geniş bir dâirede sâliseleri ve hâkezâ, râbiaları, hâmiseleri, sâdiseleri, sâbia, sâmine, tâsia, âşireleri sayacak gāyet muntazam, azîm bir dâirede birer ibre farz ediyoruz. Farazâ saati sayan ibrenin dâiresi, küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dâiresi, arzın medâr-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.

253

Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş gibi. Bu iki şahsın zaman-ı vâhidde müşâhede ettikleri eşyâ, saatimizle arzın medâr-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhûdâtça ince farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni yâhûd bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cârî olan bir hüküm, zamanda dahi cârîdir.

İşte bir saatte meşhûdâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuûr şahsın meşhûdâtı kadar olduğu ve hakîkat-i ömrü de o kadar olduğu hâlde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm burâk-ı tevfîk-i İlâhîye biner. Berk gibi bütün dâire-i mümkinâtı kat‘ edip, acâib-i mülk ve melekûtü görüp, dâire-i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak fermanı alıp, vazîfesine dönebilir. ve dönmüş. ve öyledir.

Yine hâtıra gelir ki, dersiniz: Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vâki‘ olmuyor. Bunun emsâli var mı ki, kabûl edilsin? Emsâli olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile, vukūuna nasıl hükmedilebilir?

Biz de deriz ki: Emsâli o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ her zî-nazar, gözüyle yerden tâ Neptün seyyâresine kadar bir saniyede çıkar. Her zî-ilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakîkada gider. Her zî-îmân, namazın ef‘âl ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi‘ mi‘râc ile kâinâtı arkasına atıp, huzûra kadar gider. Her zî-kalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile, arştan ve dâire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hatta Şeyh-i Geylânî ks ve İmâm-ı Rabbânî ks gibi bazı zâtların ihbârât-ı sâdıkaları ile, bir dakîkada Arş’a kadar urûc-u rûhânîleri oluyor. Hem ecsâm-ı nûrâniye olan melâikelerin, Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i cennet, mahşerden cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar. Elbette bu kadar numûneler gösteriyorlar ki, bütün evliyâların sultânı ve umûm mü’minlerin imamı ve umûm ehl-i cennetin reîsi ve umûm melâikenin makbûlü olan Zât-ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm seyr ü sülûküne medâr bir Mi‘râc’ı bulunması ve onun makamına münâsib bir sûrette olması, ayn-ı hikmettir. ve gāyet ma‘kūldür. ve şübhesiz vâki‘dir.

254

Üçüncü Esas: Hikmet-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Mi‘râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle hakîkatleri bilinmezse de, vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki: Şu kâinâtın Hâlik’ı, şu kesret tabakātında nûr-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakātının müntehâsından, mebde’-i vahdete bir hayt-ı ittisâl sûretinde bir Mi‘râc ile, bir ferd-i mümtâzı, bütün mahlûkāt hesabına kendine muhâtab ittihâz ederek, bütün zî-şuûr nâmına, makāsıd-ı İlâhiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarıyla âyîne-i mahlûkātında cemâl-i san‘atını, kemâl-i rubûbiyetini müşâhede etmek ve ettirmektir.

Hem Sâni‘-i Âlem’in, âsârın şehâdetiyle, nihâyetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbûbun lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sâhibinin, cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti ise, masnûâtında çok tarzlarda tezâhür ediyor. Masnûâtını sever. Çünkü masnûâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnûât içinde en sevimli ve en âlî zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî zîşuûrdur. Ve zîşuûrun içinde câmiiyet i‘tibâriyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde isti‘dâdı tamamıyla inkişâf eden, bütün masnûâtta münteşir ve mütecellî kemâlâtın numûnelerini gösteren ferd, en sevimlidir.

İşte Sâni‘-i Mevcûdât, bütün mevcûdâtta intişâr eden tecellî-i muhabbetin bütün envâını bir noktada, bir aynada görmek ve bütün envâ‘-ı cemâlini ehadiyet sırrıyla göstermek için, şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi o şecerenin hakāik-i esâsiyesini istîâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde’-i evvel olan çekirdekten, müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisâl hükmünde olan bir Mi‘râc ile, o ferdin kâinât nâmına mahbûbiyetini göstermek ve huzûruna celb etmek ve rü’yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için, kelâmıyla taltîf edip fermanıyla tavzîf etmektir.

Şimdi şu hikmet-i âliyeye bakmak için iki temsîl dürbünüyle tarassud edeceğiz. Birinci temsîl On Birinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi; nasıl ki bir Sultân-ı Zîşân’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâı bulunsa, hem sanâyi‘-i garîbede çok mahâreti olsa ve hesabsız fünûn-u acîbeye ma‘rifeti, ihâtası bulunsa nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı olsa, her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç