SÖZLER

30

vakit, nihâyet intizâm ile zevâlde gurûb seccadesinde Allâhü Ekber deyip secde ettikleri; hem emr-i كُنْ فَیَكُونَ den gelen bir sayha-i ihyâ ve îkāz ile, yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup kıyâm edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık onlara iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâl’in, o Rahîm-i Zülcemâl’in bârigâh-ı huzûrunda hayret-âlûd bir muhabbet, bekā-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde Allâhü Ekber deyip sücûda gitmek, yani bir nevi‘ mi‘râca çıkmak demek olan ışâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve lezîz, ne kadar ma‘kūl ve münâsib bir vazîfe, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakîkat olduğunu elbette anladın. Demek şu beş vakit, her biri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icrâât-ı cesîme-i Rabbâniyenin emârâtı ve in‘âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi nihâyet hikmettir.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِیُعَلِّمَهُمْ كَیْفِیَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِیَّةِ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَتَرْجُمَانًا لِاٰیَاتِ كِتَابِ كَٓائِنَاتِكَ وَمِرْاٰةً بِعُبُودِیَّتِهٖ لِجَمَالِ رُبُوبِیَّتِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖینَ بِرَحْمَتِكَ یَٓا الرَّاحِمٖینَ

Onuncu Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.

On Birinci Söz: Tılsımlar Mecmûası’nda yazılmıştır.

On İkinci Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.

Saîdü’n-Nûrsî

31

[ON ÜÇÜNCÜ SÖZ]

İki Makam’dır. İkinci Makam’ı Gençlik Rehberi olup müstakil yazılmakla şimdilik bu mecmûaya idhâl edilmemiştir.

[Birinci Makam]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖینَ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا یَنْبَغٖی لَهُ

Kur’ân-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et

İşte, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hârikulâde ve birer mu‘cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakāik-i acîbeyi zîşuûra açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukūle tükenmez bir hazîne-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu‘cizât-ı kudreti âdiyât perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukūt eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arz eder. Onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdîm eder.

Meselâ, en câmi‘ bir mu‘cize-i kudret olan insanın hilkatini âdî görüp, lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatindenhurûc etmiş, üç ayaklı yâhûd iki başlı bir insanı, bir velvele-i istiğrâbla nazar-ı ibrete teşhîr eder. Meselâ en latîf ve umûmî bir mu‘cize-i rahmet olan bütün yavruların hazîne-i gaybdan muntazam iâşelerini âdî görüp, küfrân perdesini üstüne çeker. Fakat intizâmdan şüzûz etmiş, kabîlesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün balıkçıları ağlatmak Hâşiye ister.

İşte, Kur’ân-ı Hakîm’in ilim ve hikmet ve ma‘rifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve ma‘rifet-i Sâni‘ cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al. İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakîkatleri câmi‘ olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnîdir.

32

Evet, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz derecesindeki kemâl-i nizâm ve intizâmı ve kitâb-ı kâinâttaki intizâmât-ı san‘atı, muntazam üslûblarıyla tefsîr ettikleri hâlde, manzûm ve şiir olmadığının diğer bir sırrı da budur ki: âyetlerinin her bir necmi, vezin kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nevi‘ merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebât-ı ma‘neviyeye râbıta olmak için, o dâire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münâsebet teşkîl etmesidir. Güyâ, serbest her bir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır ki, Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur, her bir meşreb sâhibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Söz’de beyân edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde otuz altı Sûre-i İhlâs mikdârınca, her biri zil’ecniha olan altı cümlenin terkîbâtından müteşekkil bir hazîne-i ilm-i tevhîd bulunuyor ve tazammun ediyor.

Evet, nasıl ki, semâda olan yıldızların sûreten adem-i intizâmı cihetiyle, her bir yıldız kayıd altına girmeyip, her birisi ekser yıldıza bir nevi‘ merkez olarak dâire-i muhîtasındaki birer birer her bir yıldıza mevcûdât beynindeki nisbet-i hafiyeye işâret olarak, birer hatt-ı münâsebet uzatıyor. Güyâ, her bir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umûm yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde kemâl-i intizâmı gör, ibret al وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ nın bir sırrını bil. Hem âyet-i وَمَا یَنْبَغٖی لَهُ sırrını da bununla anla ki; şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakîkatleri büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki, Kur’ân’ın hakîkatleri o kadar büyük ve âlî ve parlak ve revnakdârdır ki, en büyük ve parlak hayâl o hakîkatlere nisbet edilse gāyet küçük ve sönük kalır. Meselâ, یَوْمَ نَطْوِی السَّمَٓاءَ كَطَیِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ یُغْشِی الَّیْلَ النَّهَارَ یَطْلُبُهُ حَثٖیثًا اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَیْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖیعٌ لَدَیْنَا مُحْضَرُونَ gibi hadsiz hakîkatleri buna şâhiddir.

Kur’ân’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i‘câz ve hidâyet nûrunu neşir ile küfür ve gaflet zulümâtını nasıl dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden, Kur’ân’ın lisân-ı ulviyesinden یُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوَاتِ وَمَا فِی الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزٖیزِ الْحَكٖیمِ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât-ı âlem یُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkāt,

33

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ: sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nûr-u hakîkat-edâ; ve arz bir kafa; berr ve bahir birer lisân; ve bütün hayvanât ve nebâtât birer kelime-i tesbîhfeşân sûretinde arz-ı dîdâr eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla, mezkûr zevkin dekāikini göremezsin.

Evet, o zamandan beri nûrunu neşreden ve mürûr-u zaman ile ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaz‘iyet ile; yâhûd sathî ve basît bir perde-i ülfet ile baksan, elbette her bir âyetin ne kadar tatlı zemzeme-i i‘câz içinde, ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin. ve bir çok envâ‘-ı i‘câzı içinde, bu nev‘-i i‘câzını zevk edemezsin.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın en yüksek bir derece-i i‘câzına bakmak istersen, şu temsîl dürbünüyle, bak. Şöyle ki: Gāyet yüksek ve garîb, gāyetle yayılmış acîb bir ağaç farz edelim ki, o ağaç, geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Ma‘lûmdur ki, bir ağacın, insanın a‘zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Her bir cüz’ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir.

İşte, hiç görünmeyen ve hâlen görünmüyor o ağaca dâir biri çıksa, perde üstünde onun her bir a‘zâsına mukābil bir resim çekse, birer hudûd çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble, bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmâtla doldursa, elbette şübhe kalmaz ki, o ressam, o gaybî ağacı, gayb-âşinâ nazarıyla görür. İhâta eder; sonra tasvîr eder.

Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dahi hakîkat-i mümkinâta dâir-ki o hakîkat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakîkatine dâir beyânât-ı Furkāniyesi, o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki, bütünmuhakkikler, nihâyet-i tahkîkinde, Kur’ân’ın tasvîrine Mâşâllâh, Bârekellâh deyip, Tılsım-ı kâinâtı ve muammâ-yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm demişler.

34

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی: Temsîlde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi, şuûn ve ef‘âl-i Rabbâniyeyi bir şecere-i tûbâ-yı nûr hükmünde temsîl edelim ki; o şecere-i nûrâniyenin dâire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor, hudûd-u kibriyâsı gayr-i mütenâhî fezâ-yı ıtlâkda yayılıp ihâta ediyor, hudûd-u icrââtı, یَحُولُ بَیْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰی هُوَ الَّذٖی یُصَوِّرُكُمْ فِی الْاَرْحَامِ كَیْفَ یَشَٓاءُ hudûdundan tut, وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِیَّاتٌ بِیَمٖینِهٖ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖی سِتَّةِ اَیَّامٍ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ hududuna kadar intişâr etmiş o hakîkat-i nûrâniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gāyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakāik-i esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef‘âli beyân etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakîkat ve dâire-i melekûtte cevelân eden bütün ashâb-ı irfân ve hikmet, o beyânât-ı Furkāniyeye karşı Sübhânallâh deyip, Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık diyerek, tasdîk ediyorlar.

Meselâ, bütün dâire-i imkân ve dâire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvîr eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta‘rîf eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhâr eder ki, akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne hayrân kalır. Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı ve en küçük âdâbı ve en uzak gāyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza edildiğine delîl, o Kur’ân-ı câmiin nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan şerîat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizâmı ve muvâzeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resâneti; cerh edilmez bir şâhid-i âdil, şübhe getirmez bir burhân-ı kātı‘dır.

Demek oluyor ki, beyânât-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusûs bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinâd ediyor ve cemî‘-i eşyâyı birden görebilir, ezel veebed ortasında bütün hakāiki bir anda müşâhede eder bir zâtın kelâmıdır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی اَنْزَلَ عَلٰی عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ یَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا Bu hakîkate işâret eder.

اَللّٰهُمَّ یَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمٖینَ یَا مُسْتَعَانُ

35

[ON DÖRDÜNCÜ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰیَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكٖیمٍ خَبٖیرٍ

Kur’ân-ı Hakîm’in ve Kur’ân’ın müfessir-i hakîkîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakāikine çıkmak için, teslîm ve inkıyâdı noksân olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakîkatlerin bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyân edilecek. O hakîkatlerden haşir ve kıyâmetin nazîreleri Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakîkat’inde zikredildiği için tekrara lüzûm yoktur. Yalnız sâir hakîkatlerden numûne olarak Beş Mes’ele zikrederiz.

Birincisi: Meselâ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖی سِتَّةِ اَیَّامٍ Altı günde yerleri ve gökleri yarattık demek olan, hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakîkat-i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelâl’in halkettiği seyyâl âlemleri, seyyâr kâinâtları, geçici dünyaları nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Evet, güyâ insanlar gibi, dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.

İkincisi: Meselâ, وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖی اِمَامٍ مُبٖینٍ لَا یَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِی السَّمٰوَاتِ وَلَا فِی الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ gibi âyetlerin ifadeettikleri ki: Bütün eşyâ, bütün ahvâliyle, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor, demek olan hakîkat-i âliyesine kanâat getirmek için, Nakkāş-ı Zülcelâl rûy-u zemînin sahîfesinde her mevsimde, bâhusûs baharda değiştirdiği nihâyetsiz muntazam mahlûkātın fihriste-i vücûdlarını, târîhçe-i hayâtlarını, desâtîr-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde ma‘nevî bir sûrette derc ve muhâfaza ettiğini; ve zevâlden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle ma‘nevî bir tarzda basît tohumcuklarında yazdığını; hatta her geçici baharda yaş-kuru ne varsa, mahdûd zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizâm ile

36

muhâfaza ettiğini nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Güyâ her bir bahar birtek çiçek gibi gāyet muntazam ve mevzûn olarak zemînin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.

Hakîkat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki: kader kaleminin sahîfesi olan Levh-i Mahfûz’un yalnız bir cilve-i aksi olarak fihriste-i san‘at-ı Rabbâniye olup, ehl-i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitâbet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san‘atı, bu münfail mistar-ı hikmeti tabîat-ı müessire diyerek, masdar ve fâil telakkî etmesidir. اَیْنَ الثَّرٰی مِنَ الثُّرَیَّا Hakîkat nerede, ehl-i gafletin telakkîleri nerede?

Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık’ın tasvîr ettiği; meselâ kırk binler başlı, her bir başta kırk binler lisân ve her lisânda kırk binler tarzda tesbîhât ettiklerini ve intizâm ve külliyet ve vüs‘at-i ubûdiyetlerini ifade eden hakîkate çıkmak için, şuna dikkat et ki: Zât-ı Zülcelâl تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ یُسَبِّحْنَ اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ gibi âyetlerle tasrîh ediyor ki, mevcûdâtın en büyüğü ve en küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbîhât ettiğini gösteriyor. Ve öyle de görünüyor.

Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbîhiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi; bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zemînin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın cüz’î birer tesbîhâtı olduğu gibi; zeminin de ve zemînin her bir kıt‘asının da ve her bir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbîh-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zemînin her başında yüz binler lisânlar bulunan ve her lisânda yüz bin tarzda tesbîhât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip i‘lân edecek ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır. Evet, müteaddid eşyâ bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı ma‘nevîsi olacaktır. Eğer o cem‘iyet imtizâc edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı ma‘nevîsi, bir nevi‘ rûh-u ma‘nevîsi ve vazîfe-i tesbîhiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.

37

İşte bak. Misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam meyvesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde bak, kaç yüz mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı, mevzûn tohumcuk harfleri امر كن فیكو نە mâlik Sâni‘-i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbîh ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i ma‘nâda müteaddid diller ile tesbîhâtını temsîl ediyor. Ve hikmeten öyle olmak gerektir.

Dördüncüsü: Meselâ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ gibi âyetlerin ifade ettikleri hakîkat-i ulviyesine ki, Kādir-i Mutlak, o derece suhûlet ve sür‘atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyâyı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni‘-i Kadîr nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu hâlde, masnûât nihâyet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber gāyet cüz’î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzîm ve hüsn-ü san‘attan hâriç bırakmıyor.

İşte bu hakîkat-i Kur’âniyenin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd suhûlet-i mutlaka içinde intizâm-ı ekmel şehâdet ettiği gibi; gelecek temsîl dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâ-yı hüsnâsından Nûr isminin bir kesîf aynası hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve teshîr-i İlâhî ile mazhar olduğu vazîfeler, şu hakîkati fehme takrîb eder. Şöyle ki:

Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu; cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği hâlde, o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiç bir vecihle müteessir edemezler. Kurbiyet da‘vâ edemezler. Hem o güneş her şeffaf zerreye, hatta ziyâsı nereye girmiş ise, orada hazır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kābiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi‘ timsâli görünmesiyle anlaşılır. Hem güneşin azamet-i nûrâniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nûrâniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar.

38

Demek azamet-i kibriyâsı cüz’î ve ufak şeyleri nûrâniyet sırrıyla hârice atmak değil, bilakis dâire-i ihâtasına alıyor. Hem güneşi mazhar olduğu cilvelerde ve vazîfelerde farz-ı muhâl olarak, fâil-i muhtâr farz etsen, o derece suhûlet ve sür‘at ve vüs‘at içinde zerreden, katreden, deniz yüzünden, seyyârâta kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsâvîdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzî, zerreye de kābiliyetine göre kemâl-i intizâm ile verir.

İşte semâ denizinin yüzünde ziyâdâr bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın Nûr isminin cilvesine kesîf bir aynacık olan şu güneşin, bilmüşâhede şu hakîkatin üç esasının numûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nûr ve harâreti ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesîf hükmünde نُورُالنُّورِ مُنَوِّرُالنُّورِ مُقَدِّرُالنُّورِ olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hazır ve nâzır; ve eşyâ ondan gāyet uzak olduğuna; hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, suhûletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür‘at ve suhûletiyle îcâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiç bir şey cüz’î-küllî, küçük-büyük, dâire-i kudretinden hârice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şuhûd derecesinde bir yakîn-i îmânî ile îmân ederiz. Ve îmân etmek gerektir.

Beşincisi: وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ وَالْاَرْضُ جَمٖیعًا قَبْضَتُهُ یَوْمَ الْقِیَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِیَّاتٌ بِیَمٖینِهٖ den tut, وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ یَحُولُ بَیْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ ye kadar; hem اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ وَكٖیلٌ den tut, یَعْلَمُ مَا یُسِرُّونَ وَمَا یُعْلِنُونَ ne kadar; hem خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ dan tut, خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ne kadar; hem مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ dan tut, وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ یَشَٓاءَ اللّٰهُ ya kadar Hudûd-u azamet-i rubûbiyeti ve kibriyâ-yı ulûhiyeti tutmuş olan Ezel ve Ebed Sultânı, şu âciz ve nihâyetsiz zayıf ve nihâyetsiz fakîr ve nihâyetsiz muhtâç ve yalnız cüz’î bir ihtiyâr ile îcâda kābiliyeti olmayan zayıf bir kesb ile mücehhez benî-âdeme karşı şedîd şikâyât-ı Kur’âniyesi ve azîm tehdîdâtı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir? ve ne vecihle tevfîk edilir? Ne sûretle münâsib düşer? demek olan derin ve yüksek hakîkate kanâat getirmek için, şu gelecek iki temsîle bak

39

Birinci Temsîl: Meselâ, şâhâne bir bağ var ki: nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr masnû‘lar, içinde bulunuyorlar. Ona nezâret etmek için pek çok hademeler ta‘yîn edilmiş. Bir hizmetkârın vazîfesi dahi yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti. Deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyâhûd kurudu. O vakit Hâlik’ın san‘at-ı Rabbâniyesinden ve Sultân’ın nezâret-i şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin o sersemden şekvâya hakları var. Zîrâ hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.

İkinci Temsîl: Meselâ, cesîm bir sefîne-i sultâniyede âdî bir adam, cüz’î vazîfesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazîfedârların netâic-i hıdemâtına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazîfedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder.

Kusur sâhibi ise diyemez ki: Ben bir âdî adamım. Ehemmiyetsiz ihmâlimden şu şiddete müstehak değilim. Çünkü tek bir adem, hadsiz ademleri intâc eder. Fakat vücûd, kendine göre semere verir. Çünkü bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna mütevakkıf olduğu hâlde; o şeyin ademi, intifâsı, tek bir şartın intifâsıyla ve tek bir cüz’ün ademiyle netice i‘tibâriyle mün‘adim olur.

Bundandır ki, tahrîb ta‘mîrden pek çok def‘a eshel olduğu, bir düstûr-u müteârife hükmüne geçmiştir. Mâdem küfür ve dalâlet, tuğyân ve ma‘siyet esasları inkârdır ve reddir. Terktir ve adem-i kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakîkatte intifâdır, ademdir.

Öyle ise cinâyet-i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine halel verdiği gibi, esmâ-yı İlâhiyenin cilve-i cemâllerine perde çeker.

İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultân’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsî şiddetli tehdîdâta elbette müstehaktır. Ve dehşetli vaîdlere bilâ-şübhe sezâdır.

40

[Hâtime]

Gāfil kafaya bir tokmaktır. Bir ders-i ibrettir.

وَمَا الْحَیٰوةُ الدُّنْیَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ: Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya tâlib bedbaht nefsim Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür, uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez. Ey nefis Şu temsîle bak, gör. Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, azîz bir lezzeti elîm bir eleme kalb eder. Meselâ şu karyede yani Barla’da iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbâbı İstanbul’a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştâktır. Orayı düşünür. Ahbâba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse: Oraya git sevinip gülerek gider.

İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misâfire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firâkı kapamak ister.

Ey nefis Başta Habîbullâh, bütün ahbâbın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme Merdâne kabre bak Dinle, ne taleb eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister? Sakın gāfil olup ikinci adama benzeme. Ey nefsim Deme: Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayâta perestiş eder. Derd-i maîşetle sarhoştur. Çünkü ölüm değişmiyor. Firâk bekāya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür‘at peydâ ediyor. Hem deme: Ben de herkes gibiyim. Çünkü herkes, sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zîrâ şu misâfirhâne-i dünyâda nazar-ı hikmetle baksan, hiç bir şeyi nizâmsız, gāyesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gāyesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisât-ı kevniye, tesâdüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebâtât ve hayvanât envâından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde gāyet muntazam ve gāyet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün

41

ve gāyet âlî gāyeler içinde kemâl-i intizâm ile meczûb mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin hâlde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın benî-Âdemden, bâhusûs ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i ma‘neviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi Hâşiyemevt-âlûd hâdisât-ı hayatiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi, gāyesiz, tesâdüfî zannederek bütün musîbetzedelerin elîm zâyiâtını, bedelsiz, hebâen mensûr gösterip, müdhiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulmederler. Belki öyle hâdiseler bir Hakîm-i Rahîm’in emriyle ehl-i îmânın fânî malını sadaka hükmüne çevirip ibkā etmektir. Ve küfrân-ı ni‘metten gelen günâhlara keffârettir. Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemîn, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlik’ın emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler, Allâh’ın emriyle ehl-i şirki cehenneme döker. Ehl-i şükre: Haydi, cennete buyurun der.

[On Dördüncü Söz’ün Zeyli]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا یَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰی لَهَا الٰخرە

Şu sûre kat‘iyen ifade ediyor ki; küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhâma mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor. Ma‘nevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle, altı yedi cüz’î suâle karşı, yine ma‘nevî ihtâr yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç def‘a niyet ettimse de, izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.

Birinci Suâl: Bu zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm ma‘nevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me’yûsiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirâhatini selb ederek dehşetli bir azâb vermesi nedendir?

Yine ma‘nevî cevâb: Şöyle denildi ki: Ramazân-ı Şerîf’in terâvîh vaktinde kemâl-i neş’e ve sürûr ile, sarhoşçasına, gāyet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azâbını netice verdi.

42

İkinci Suâl: Ne için gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçâre müslümanlara iniyor?

Elcevab: Büyük hatâlar ve cinâyetler te’hîr ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinâyetler ta‘cîl ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı a‘zamı, mahkeme-i kübrâ-yı haşre te’hîr edilerek, ehl-i îmânın hatâları kısmen bu dünyada cezâsı verilir. Hâşiye

Üçüncü Suâl: Bazı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbet, bir derece memlekette umûmî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevab: Umûmî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihâken tarafdâr olması ile ma‘nen iştirâk eder. Musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.

Dördüncü Suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti, hataların netîcesi ve keffâretü’z-zünûbdur. Ma‘sûmların ve hatasızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder? Yine ma‘nevî cânibden elcevab: Bu mes’ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için Risâle-i Kader’e havâle edip, yalnız burada bu kadar denildi. وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصٖیبَنَّ الَّذٖینَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً Yani Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit, yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp ma‘sûmları da yakar. Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihândır. Ve dâr-ı teklîf ve mücâhededir. İmtihân ve teklîf iktizâ ederler ki: hakîkatler perdeli kalıp, müsâbaka ve mücâhede ile; Ebubekirler a‘lâ-yı illiyyîne çıksınlar. Ve Ebucehiller esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer ma‘sûmlar böyle musîbetlerde sağlam kalsa idiler, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslîm olup mücâhede ile ma‘nevî terakkî kapısı kapanacaktı. Ve sırr-ı teklîf bozulacaktı. Mâdem mazlum zâlim ile beraber musîbete düşmek, hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlûmların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?

Bu suâle karşı cevâben denildi ki: O musîbetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o ma‘sûmların fânî malları onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi; fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nevi‘ şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azâbdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.

43

Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kādir ve Hakîm neden husûsî hatâlara husûsî cezâ vermeyip, koca bir unsuru musallat eder? Bu hâl cemâl-i rahmetine ve şumûl-ü kudretine nasıl muvâfık düşer? Elcevab Kadîr-i Zülcelâl her bir unsura çok vazîfeler vermiş. Ve her bir vazîfede çok netîceler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazîfesinde birtek netîcesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel netîceler bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazîfeden men‘ edilse, o vakit o güzel netîceler adedince hayırlar terk edilir. Ve lüzûmlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi, gāyet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakîkat ve kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakîkat, kusurdan münezzehtirler. Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şumûllü isyandır. Ve çok mahlûkātın hukukuna bir tahkîrli tecâvüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura küllî vazîfesi içinde Onları terbiye et diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlettir. Ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.

Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı ma‘deniyenin netîcesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdetâ tesâdüfî ve tabîî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin ma‘nevî esbâbını ve netîcelerini görmüyorlar. Tâ ki intibâha gelsinler. Bunların istinâd ettiği maddenin bir hakîkati var mıdır?

Elcevab: Dalâletten başka hiç bir hakîkati yoktur. Çünkü her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nev‘i olan, meselâ sinek tâifesinden hadsiz efrâdından birtek ferdin yüzer a‘zâsından birtek uzvu olan kanadının kasıd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki: değil hadsiz zîşuûrun beşiği ve anası ve mercii ve hâmîsi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef‘âl ve ahvâli, belki hiç bir şeyi cüz’î olsun, küllî olsun, irâde ve ihtiyâr ve kasd-ı İlâhî hâricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezâsıyla zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bazen de bir ma‘deni harekete emredip ateşlendiriyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç