SÖZLEROn Sekizinci Söz

89

[ON SEKİZİNCİ SÖZ]

Bu sözün iki makamı var. İkinci makamı daha yazılmamıştır. Birinci makamı “Üç Nokta” dır.

Birinci Nokta: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖینَ یَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَیُحِبُّونَ اَنْ یُحْمَدُوا بِمَا لَمْ یَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ

Nefs-i emmâreme bir sille-i te’dîb

Ey fahre meftûn, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbînlikte bî-hemtâ sersem nefsim Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu; ve onlardan istifâde edenler, o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir da‘vâ ise, senin dahi sana yüklenen ni‘metler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Hâlbuki sen dâim zemme müstehaksın Zîrâ o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz’-i ihtiyârın bulunmakla o ni‘metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrîb ediyorsun. ve küfrânınla ibtâl ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun. Senin vazîfen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan, şöhret değil, tevâzu‘dur. hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfârdır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.

Evet, sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz hayrı kabûl etmek, şerre merci‘ olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz. Belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te’sîriniz var. O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.

Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnâd edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesîle olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazîfe-i fıtratınıza zıd bir sûret giymişsiniz, kābiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz hâlde, Hâlikınızla güyâ iştirâk edersiniz. Demek nefisperest, tabiatperest, gāyet ahmak, gāyet zâlimdir.

Hem deme ki: Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir. Zîrâ temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun. Hem deme ki: Halk içinde ben intihâb edildim. Bu meyveler, benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var. Hayır, hâşâ

90

Belki herkesten evvel sana verildi. Çünkü herkesten ziyâde sen müflis ve muhtâç ve müteellim olduğundan, en evvel senin eline verildi. Hâşiye

İkinci Nokta: اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ âyetinin bir sırrını îzâh eder. Şöyle ki: Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde hakîkî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinâttaki her şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât denilir. Veya netîceleri cihetiyle güzeldir ki: ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki: zâhirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gāyet parlak güzellikler ve intizâmlar var.

Ezcümle bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihâyetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. Ve güz mevsiminin haşîn tahrîbâtı, hazîn firâk perdeleri arkasında tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyîkinden ve ta‘zîbinden muhâfaza etmek için, nâzdâr çiçeklerin dostları olan nâzenîn hayvancıkları vazîfe-i hayattan terhîs etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenîn, taze, güzel bir bahara yer ihzâr etmektir. Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok ma‘nevî çiçeklerin inkişâfı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan bir çok isti‘dâd çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güyâ umûm inkılâblar ve küllî tahavvüller birer ma‘nevî yağmurdur.

Fakat insan hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan, zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle, yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki eşyânın insana âit gāyesi bir ise, Sâni‘inin esmâsına âit binlerdir. Meselâ Kudret-i Fâtıranın büyük mu‘cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, ma‘nâsız telakkî eder. Hâlbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ atmaca kuşu serçelere taslîti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun isti‘dâdı, o taslît ile inkişâf eder. Meselâ kar’ı, pek bâridâne ve tatsızca telakkî ederler. Hâlbuki o bârid, tatsız perdesi altında, o kadar harâretli gāyeler ve öyle şeker gibi tatlı netîceler vardır ki, ta‘rîf edilmez.

91

Hem insan hodgâmlık ve zâhirperestliğiyle beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri hilâf-ı edeb zanneder. Meselâ âlet-i tenâsül-ü insan, insan nazarında bahsi hacâlet-âverdir. Fakat şu perde-i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san‘ata ve gāyât-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki: hikmet nazarıyla bakılsa, ayn-ı edebdir. Hacâlet ona hiç temas etmez. İşte menba‘-ı edeb olan Kur’ân-ı Hakîm’in bazı ta‘birâtı, bu yüzler ve perdelere göredir, nasıl ki bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında, gāyet güzel ve hikmetli san‘at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni‘ine bakar. Ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar. Ve pek çok zâhirî intizâmsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitâbet-i kudsiyedir.

Üçüncü Nokta: اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖی یُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ Mâdem kâinâtta hüsn-ü san‘at bilmüşâhede vardır ve kat‘îdir. Elbette risâlet-i Ahmediye asm, şuhûd derecesinde bir kat‘iyetle sübûtu lâzım gelir. Zîrâ şu güzel masnûâttaki hüsn-ü san‘at ve ziynet-i sûret gösteriyor ki: onların san‘atkârında ehemmiyetli bir irâde-i tahsîn ve kuvvetli bir taleb-i tezyîn vardır. Ve şu irâde ve taleb ise, o Sâni‘de ulvî bir muhabbet ve masnû‘larında izhâr ettiği kemâlât-ı san‘atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnûât içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyâde müteveccih olup temerküz etmek ister. İnsan ise, şecere-i hilkatin zîşuûr meyvesidir. Meyve ise, en cem‘iyetli ve en uzak ve en ziyâde nazarı âmm ve şuûru küllî bir cüz’üdür. Nazarı âmm ve şuûru küllî zât ise, o San‘atkâr-ı Zülcemâl’e muhâtab olup görüşen ve küllî şuûrunu ve âmm nazarını tamâmen Sâni‘inin perestişliğine ve san‘atının istihsânına ve ni‘metinin şükrüne sarf eden en yüksek, en parlak bir ferd olabilir.

Şimdi iki levha, iki dâire görünüyor. Biri gāyet muhteşem, muntazam bir dâire-i rubûbiyet ve gāyet musanna‘, murassa‘ bir levha-i san‘at; diğeri gāyet münevver, müzehher bir dâire-i ubûdiyet ve gāyet vâsi‘, câmi‘ bir levha-i tefekkür ve istihsân ve teşekkür ve îmân vardır ki: ikinci dâire bütün kuvvetiyle birinci dâirenin nâmına hareket eder. İşte o Sâni‘in bütün makāsıd-ı san‘atperverânesine hizmet eden o dâire reîsinin, ne derece o Sâni‘ ile münâsebetdâr ve ânın nazarında ne kadar mahbûb ve makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.

92

Acaba hiç akıl kabûl eder mi ki: şu güzel masnûâtın bu derece san‘atperver, hatta ağzın her çeşit tadını nazara alan in‘âmperver san‘atkârı, Arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsân ve takdîr içinde berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükrân ve tekbîr ile perestişkârâne ona müteveccih olan en güzel masnûuna karşı lâkayd kalsın? ve onunla konuşmasın? ve alâkadârâne onu resûl yapıp, güzel vaz‘iyetinin başkalara da sirâyet etmesini istemesin? Kellâ Konuşmamak ve onu resûl yapmamak mümkün değil.

[اِنَّ الدٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ]

[مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ]

Firkatli ve gurbetli bir esârette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır.

Seherlerde eser bâd-ı tecellî,

Uyan ey gözlerim, vakt-i seherde.

عِنَایَتْ خَواهْ زِدَرْكَاهِ اِلٰهٖی,

Seherdir, ehl-i zenbin tevbegâhı.

Uyan, ey kalbim vakt-i fecirde,

بَكُنْ تَوْبَە بَجُو غُفْرَانْ زِدَرْكَاهِ اِلٰهٖی

سَحَرْ حَشْرٖیسْتْ دَرْاُو هُشْیَارْ دَرْ تَسْبٖیحْ هَمَە شَیْ, بَخَوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتَّی كَیْ عُمُرْ عَصْرٖیسْتْ سَفَرْ بَاقَبْرْ مٖی بَایَدْ زِهَرْ حَیْ بِبَرْخَیزْ نَمَازٖی چُو نِیَازٖی كُو بَكُنْ آوَازٖی چُونْ نَیْ بِكُو یَا رَبْ پَشٖیمَانَمْ, خَجٖیلَمْ, شَرْمَسَارَمْ اَزْ كُنَاهْ بٖی شُمَارَمْ, پَرٖیشَانَمْ, ذَلٖیلَمْ, اَشْكْ بَارَمْ, اَزْ حَیَاتْ بٖی قَرَارَمْ, غَرٖیبَمْ, بٖی كَسَمْ, ضَعٖیفَمْ, نَاتَوَانَمْ, عَلٖیلَمْ, عَاجِزَمْ, اِخْتِیَارَمْ, بٖی اِخْتِیَارَمْ, اَلْاَمَانْ گُویَمْ, عَفُوْ جُویَمْ, مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْكَاهَتْ اِلٰٓهٖی

On Dokuzuncu ve Yirminci Sözler Zülfikār Mecmûası’nda yazıldığı için, bu mecmûaya yazılmamışlardır.

93

[YİRMİ BİRİNCİ SÖZ]

İki Makamdır.

[Birinci Makam]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ كِتَابًا مَوْقُوتًا صَدَقَ مَنْ نَطَقَ

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir, fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor. O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki: aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki: tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât o sözü, bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir, nefsini ıslâh etmeyen başkasını ıslâh edemez. Öyle ise nefsimden başlarım. Dedim: Ey nefis Cehl-i mürekkeb içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukābil beş îkāzı benden işit.

Birinci Îkāz: Ey bedbaht nefsim Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat‘î senedin var mı ki: gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini hakîkî bir hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve râhat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyâk ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.

İkinci Îkāz: Ey şikemperver nefsim Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin, sana onlar usanç veriyor mu? Mâdem vermiyor, çünkü ihtiyâç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, rûhumun âb-ı hayâtı

94

ve latîfe-i Rabbâniyemin hevâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma‘rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzâta ve emellere meftûn ve pür-sevdâ bir kalbin kūt ve kuvveti, her şeye kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fânî dünyada kemâl-i sür‘atle vâveylâ-yı firâkı koparan, giden, ekser mevcûdâtla alâkadâr bir rûhun âb-ı hayâtı ise, her şeye bedel bir Ma‘bûd-u Bâkî’nin, bir Mahbûb-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın aynası olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr-ı insanî, zînûr bir latîfe-i Rabbâniye şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtâçtır. ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Üçüncü Îkāz: Ey sabırsız nefsim Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini bugün düşünüp muzdarib olmak; hem gelecek günlerdeki ibâdet vazîfesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek, hiç kâr-ı akıl mıdır? Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: düşmanın sağ cenâh kuvveti, onun sağındaki kuvvetine iltihâk etmiş. Ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir. Merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir; Ateş et emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar. Merkeze hücûm eder. Târ u mâr eder.

Evet, buna benzersin. Çünkü geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalb olmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti kerâmete iltihâk ve meşakkati sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise, ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise mâdem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp, bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir.

Mâdem hakîkat böyledir. Âkil isen, ibâdet cihetinde, yalnız bugünü düşün. Ve onun bir saatini, Ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum de O vakit senin acı bir fütûrun tatlı bir gayrete

95

inkılâb eder. İşte ey sabırsız nefsim Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi, tâat üstünde sabırdır. Birisi, ma‘siyetten sabırdır. Diğeri, musîbete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü îkāzdaki temsîlde görünen hakîkati rehber tut. Merdâne, Sabûr de. Üç sabrı omuzuna al. Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfî gelebilir. Ve o kuvvetle dayan.

Dördüncü Îkāz: Ey sersem nefsim Acaba şu vazîfe-i ubûdiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhûd seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır. Ve fütûrsuz çalışırsın. Acaba bu misâfirhâne-i dünyâda âciz ve fakîr kalbine kūt ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziyâ; ve herhalde mahkemen olan Mahşerde sened ve berât; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırât Köprüsü’nde nûr ve burâk olacak bir namaz neticesiz midir? Veyâhûd ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va‘d etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü’l-va‘d edebilir. O adama i‘timâd edersin, fütûrsuz işlersin. Acaba hulfü’l-va‘d, hakkında muhâl olan bir zât, cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va‘d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazîfede seni istihdâm etse, sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla yarım yamalak hizmetinle onu va‘dinde ithâm ve hediyesini istihfâf etsen, pek şiddetli bir te’dîbe ve dehşetli bir ta‘zîbe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin hâlde, cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafîf ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?

Beşinci Îkāz: Ey dünyaperest nefsim Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin kesretinden midir? Veyâhûd derd-i maîşetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun? Sen isti‘dâd cihetiyle bütün hayvanâtın fevkınde olduğunu ve hayât-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedârikte iktidâr cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki; vazîfe-i asliyen, hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîkî

96

bir insan gibi, hakîkî bir hayat-ı dâime için sa‘y etmektir. Bununla beraber meşâgil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana âit olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın mâlâya‘nî meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi, en lüzûmsuz ma‘lûmât ile vakit geçiriyorsun. Meselâ Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır ve Amerika tavukları ne kadardır? gibi, kıymetsiz şeylerle kıymetdâr vaktini geçiriyorsun. Güyâ kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun.

Eğer desen: Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren, öyle lüzûmsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin zarûrî işleridir. Öyle ise, ben de sana derim ki: eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse dese ki: Gel, on dakîka kadar şurayı kaz. Yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüd bulacaksın. Sen ona: Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek. Nafakam azalacak desen, ne kadar dîvânece bir bahâne olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi, sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa‘yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen, istirâhat ve teneffüs vaktini, rûhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarf etsen, o vakit bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba‘ olan iki ma‘den-i ma‘nevî bulursun.

Birinci ma‘den: Bütün bağındaki Hâşiyeyetiştirdiğin çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebâtın, her ağacın tesbîhâtından güzel bir niyet ile bir hisse alıyorsun.

İkinci ma‘den: Hem bu bağdan çıkan mahsûlâttan kim yese, hayvan olsun, insan olsun; inek olsun, sinek olsun; müşteri olsun, hırsız olsun sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki: sen Rezzâk-ı Hakîkî nâmına ve izni dâiresinde tasarruf etsen; ve onun malını onun mahlûkātına veren bir tevzîât me’mûru nazarıyla kendine baksan. İşte bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa‘ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i ma‘neviyeyi te’mîn eden o iki neticeden ve o iki ma‘denden mahrûm kalır. İflâs eder. Hatta ihtiyârlandıkça bahçecilikten usanır, fütûr gelir. Neme lâzım der. Ben zâten dünyadan gidiyorum.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç