SÖZLER

46

tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada te’sîrli bir merkez-i faâliyet te’sîsleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimâli var. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

[ON BEŞİNCİ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَلَقَدْ زَیَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْیَا بِمَصَابٖیحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّیَاطٖینِ

Ey kozmoğrafyanın rûhsuz mes’eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi Şu âyetin semâsına Yedi Basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız

Birinci Basamak: Hakîkat ve hikmet ister ki: Zemîn gibi semâvâtın da kendine münâsib sekeneleri bulunsun. Lisân-ı şer‘îde o ecnâs-ı muhtelifeye melâike ve rûhâniyât tesmiye edilir. Evet, hakîkat öyle iktizâ eder. Zîrâ zemîn, küçüklüğü ve hakāretiyle beraber zîhayat ve zîşuûr mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki: Şu muhteşem burçlar sâhibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi; zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu saltanat-ı rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü kâinâtı had ve hesaba gelmeyen tezyînât ve mehâsin ve nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe mütefekkir istihsân edici ve mütehayyir takdîr edicilerin enzârını ister.

Evet, hüsün, elbette bir âşık ister. Taâm ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye,

47

şu haşmetli nezârete ve şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve mütenevvi‘ vezâife ve ibâdâta, nihâyetsiz melâike envâı ve rûhâniyât ecnâsı lâzımdır. Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizâm-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar bunlara izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki: bir kısım ecsâm-ı hayvâniye, hadîste طُیُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridirler. Onlar bunların içine emr-i Hak ile girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyerân edip, o cesedlerdeki hâsselerin pencereleriyle, cismânî mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ederler.

Elbette kesâfetli topraktan ve küdûretli sudan mütemâdiyen letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’l-idrâki halk eden Hâlik’ın, elbette rûha ve hayâta münâsib şu nûr denizinden ve hatta zulmet bahrinden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. Melâike ve rûhâniyâtın vücûdlarına dâir Nokta nâmında bir risâlemde ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat‘iyetle isbat edilmiştir. Eğer istersen, ona mürâcaat et.

İkinci Basamak: Zemîn ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadârdırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibât ve mühim muâmeleler vardır. Zemine lâzım olan ziyâ, harâret ve bereket gibi şeyler, semâdan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinâd eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhûda istinâd eden bütün ehl-i keşfin tevâtürü ile, melâike ve ervâh semâdan zemine geliyorlar. Bundan, hisse karîb bir hads-i kat‘î ile bilinir ki: sekene-i arz için semâya çıkmak için bir yol vardır.

Evet, nasıl herkesin akıl ve hayâl ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ; veya cesedlerini çıkaran ervâh-ı emvât izn-i İlâhî ile oraya giderler. Mâdem hıffet ve letâfet bulanlar oraya gider. Elbette cesed-i misâlî giymiş ve ervâh gibi hafîf ve latîf bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.

48

Üçüncü Basamak: Semânın sükût ve sükûneti ve intizâm ve ıttırâdı ve vüs‘at ve nûrâniyeti gösterir ki: sekenesi zemînin sekenesi gibi değiller. Belki bütün ahâlisi mutî‘dirler. Ne emrolunsa, onu işlerler. Müzâhame ve münâkaşayı îcâb edecek bir sebeb yoktur. Zîrâ memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri ma‘sûm, makamları sâbittir. Evet, zeminde ezdâd ictimâ‘ etmiş. Eşrâr ahyâra karışmış. İçlerinde münâkaşât başlamış. O sebebden ihtilâfât ve ızdırâbât düşmüş. Ve ondan imtihânât ve müsâbakāt teklîf edilmiş. Ve ondan terakkıyât ve tedenniyât çıkmış.

Şu hakîkatin hikmeti şudur ki: Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Ma‘lûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cem‘iyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için semere-i âlem olan insan en câmi‘, en bedî‘, en âciz, en azîz, en zayıf ve en latîf bir mu‘cize-i kudret olduğundan; beşiği ve meskeni olan zemîn, âsumâna nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakāretiyle beraber; ma‘nen ve san‘aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi; bütün mu‘cizât-ı san‘atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı nokta-i mihrâkiyesi ve nihâyetsiz fa‘âliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve ma‘kesi ve hadsiz hallâkiyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtât ve hayvanâtın kesretli envâ‘-ı sağîresinde cevvâdâne îcâdın medâr ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta numûnegâhı ve mensûcât-ı ebediyenin sür‘atle işleyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür‘atle değişen taklîdgâhı ve besâtîn-i dâimenin tohumcuklarına sür‘atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte arzın Hâşiyebu azamet-i ma‘neviyesinden ve ehemmiyet-i san‘aviyesindendir ki: Kur’ân-ı Hakîm semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ der.

49

Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür‘atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktizâ eder ki: sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun. Hem şu mahdûd arz, hadsiz mu‘cizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki: en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hılkî bir kayıd konulmadığı için, nihâyetsiz terakkî ve nihâyetsiz tedennîye mazhar olmuştur. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ nemrûdlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydân-ı imtihânları peydâ olmuştur. Mâdem öyledir, elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.

Dördüncü Basamak: Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlik’ı olan Zât-ı Zülcelâl’in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok nâmları ve ünvânları ve esmâ-yı hüsnâsı vardır. Meselâ, Ashâb-ı Nebî safında küffâra karşı muhârebe etmek için melâikeleri göndermesini iktizâ eden hangi isim ve ünvân ise, o isim ve ünvân iktizâ eder ki: melâike ile şeyâtîn ortasında muhârebe bulunsun. Ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arâzîn mâbeynlerinde mübâreze olsun. Evet, küffârın nüfûs ve enfâsları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emir ile, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyet-i âmme ünvânıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydân-ı imtihân ve mübâreze açıyor. Temsîlde hatâ olmasın. Görüyoruz ki nasıl ki bir padişahın dâire-i hükûmeti i‘tibâriyle ayrı ayrı pek çok ünvânları, isimleri bulunur. Meselâ dâire-i adliye, onu Hâkim-i Âdil nâmıyla yâd eder. Dâire-i askeriye onu Kumandan-ı A‘zam nâmıyla bilir. Dâire-i meşîhat onu Halîfe ismiyle zikreder. Dâire-i mülkiye onu Sultân nâmıyla tanır. Mutî‘ ahâli ona Merhametkâr Padişah derler. Âsî insanlar, ona Kahhâr Hâkim derler. Daha bunlara kıyâs et. İşte bazı vakit oluyor ki: bütün ahâli onun elinde olan o pâdişâh-ı âlî âciz, zelîl bir âsîyi bir emir ile i‘dâm etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir me’murunu taltîfe liyâkatini biliyor. Fakat husûsî ilmiyle, husûsî telefonuyla onu taltîf etmiyor. Belki haşmet-i saltanat ve tedbîr-i hükûmet ünvânıyla mükâfâta istihkākını teşhîr etmek için bir meydân-ı müsâbaka açar. Vezirine emreder. Ahâliyi temâşâya da‘vet eder. Bir istikbâl-i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihân-ı ulvî netîcesinde bir mecma‘-ı âlîde onu taltîf eder. Liyâkatini i‘lân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyâs et.

İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی Ezel ve Ebed Sultânı’nın pek çok esmâ-yı hüsnâsı vardır. Tecelliyât-ı celâliye

50

ve tezâhürât-ı cemâliye ile, pek çok şuûnâtı ve ünvânları vardır. Nûr ve zulmet, yaz ve kış, cennet ve cehennemin vücûdunu iktizâ eden isim ve ünvân ve şe’n ise, kānûn-u tenâsül, kānûn-u müsâbaka, kānûn-u teâvün gibi pek çok umûmî kanunlar misillü, kānûn-u mübârezenin dahi bir derece ta‘mîmini isterler. Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, tâ semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübârezesine kadar o kanunun şumûlünü iktizâ eder.

Beşinci Basamak: Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımât-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh-ı habîse dahi ahyârı taklîden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücûdca letâfet ve hıffetleri var. Hem şübhesiz tard ve reddedilecekler. Çünkü mâhiyetçe şerâret ve nühûsetleri vardır. Hem bilâ-şek velâ-şübhe, şu muâmele-i mühimmenin ve şu mübâreze-i ma‘neviyenin âlem-i şehâdette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü saltanat-ı rubûbiyetin hikmeti iktizâ eder ki: zîşuûr için, bâhusûs en mühim vazîfesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun. Birer alâmet bıraksın. Nasıl ki nihâyetsiz bahar mu‘cizâtına yağmuru işâret koymuş. Ve havârik-ı san‘atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş. âlem-i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki o acîb temâşâya umûm ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani o koca semâvâtı etrafında nöbetdârlar dizilmiş, burçlarla tezyîn edilmiş bir kal‘a hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip, haşmet-i rubûbiyetini tefekkür ettirsin.

Mâdem şu mübâreze-i ulviyenin i‘lânı hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât-ı cevviye ve semâviye içinde şu i‘lâna münâsib hiç bir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîrâ yüksek kal‘aların muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdisât-ı necmiye, bu recm-i şeytâna ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdise, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur. Ve ehl-i hakîkat için meşhûddur.

51

Altıncı Basamak: Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müsteid olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyân yaparlar. İşte bunun için Kur’ân-ı Kerîm öyle i‘câzkâr bir belâgatle ve öyle âlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gālî ve zâhir temsîller ve meseller ile ins ve cinnî isyandan ve tuğyândan zecreder ki, kâinâtı titretir. Meselâ Ey ins ve cin Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudûd-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız meseline işâret eden یَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ یُرْسَلُ عَلَیْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ âyetindeki azametli inzâra ve dehşetli tehdîde ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gāyet mağrurâne temerrüdlerini gāyet mu‘cizâne bir belâgatle kırar. Aczlerini i‘lân eder. Saltanat-ı rubûbiyetin genişliği ve azameti nisbetinde, ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّیَاطٖینِ âyetiyle böyle diyor ki:

Ey hakāreti içinde mağrûr ve mütemerrid Ve ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins Nasıl cesâret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultân-ı Zîşân’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki: yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyânınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî‘ askerleri var, farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfrânınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki: değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsa idiniz, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvâzlı nühâsları size atabilirler. Sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzûm olsa, arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.

Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşîdât vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı ve düşman şenâatinin teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor. Hem bazen kemâl-i intizâmı ve nihâyet adlî ve gāyet hilmî ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşîd eder. Ve üstünde tutar, düşürtmez, tecâvüz ettirmez.

52

Meselâ şu âyete bak: وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَیْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰیهُ وَجِبْرٖیلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهٖیرٌ Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşîdât, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaîfenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riâyetini rahîmâne ifade etmek içindir.

Yedinci Basamak: Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gāyet muhtelif efrâdları vardır. Bir kısmı nihâyet küçük, bir kısmı gāyet büyüktür. Hatta gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev‘i de, nâzenîn semâ yüzünün murassa‘ ziynetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni‘-i Zülcemâl onları yaratmış. Ve meleklerine mesîreler, binler menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev‘ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şihâbların üç ma‘nâsı olabilir:.

Birincisi: Kānûn-u mübâreze en geniş dâirede dahi cereyân ettiğine remiz ve alâmettir. İkincisi: Semâvâtta hüşyâr nöbetdârlar, mutî‘ sekeneler var. Arzlı şerîrlerin ihtilâtından ve istimâ‘larından hoşlanmayan cünûdullâh bulunduğuna i‘lân ve işârettir. Üçüncüsü: Müzahrafât-ı arziyenin mümessilât-ı habîseleri olan câsûs şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve nüfûs-u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz câsûsları korkutmak için atılan mancınıklar ve işâret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şihâblarla red ve tarddır.

İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine i‘timâd eden ve Kur’ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi Şu yedi basamaklarda işâret edilen hakîkatlere birden bak. Gözünü aç. Kafa fenerini bırak. Gündüz gibi i‘câz ışığı içinde şu âyetin ma‘nâsını gör. O âyetin semâsından bir hakîkat yıldızı al. Senin başındaki şeytana at. Kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve رَبِّ اَعُوذُبِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ beraber demeliyiz.

[فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ]

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

53

[On Beşinci Söz’ün Zeyli]

[Yirmi Altıncı Mektûb’un Birinci Mebhası]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِمَّا یَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّیْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ

حُجَّةُ الْقُرْاٰنِ عَلَی الشَّیْطَانِ وَ حِزْبِهٖ: İblîs’i ilzâm, şeytânı ifhâm, ehl-i tuğyânı iskât eden Birinci Mebhas Bîtarafâne muhâkeme içinde Şeytan’ın müdhiş bir desîsesini kat‘î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemeât’da yazmıştım. Şöyle ki:

Bu risâlenin te’lîfinden on bir sene evvel, Ramazân-ı Şerîf’de İstanbul Bâyezîd Câmi‘-i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim, fakat ma‘nevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim, baktım ki, bana der: Sen Kur’ân’ı pek âlî, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhâkeme et. Öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin? dedi. Hakîkaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bâyezîd’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle de, o farz ile, Kur’ân’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan Şeytan’dır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur’ân’dan istimdâd ettim. Birden bir nûr kalbime geldi. Müdâfaaya kat‘î bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münâzara başladı. Dedim: Ey Şeytan Bîtarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaz‘iyettir. Hâlbuki hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin dediğiniz bîtarafâne muhâkeme ise, taraf-ı muhâlifi iltizâmdır. Bîtaraflık değildir. Muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur’ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk-ı muhâlifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizâmdır. Bîtarafâne muhâkeme değildir. Belki bâtıla tarafgîrliktir. Şeytan dedi ki: Öyle ise, ne Allâh’ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farz et, bak. Ben dedim: O da olamaz. Çünkü münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirine gāyet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise, o vakit kaideten sâhibü’l-yed kim ise, onun elinde bırakılacaktır.

54

Çünkü ortada bırakmak kābil değildir. İşte Kur’ân, kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü vücûd ve adem gibi ve nakîzayn gibi iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise Kur’ân için sâhibü’l-yed taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise onun elinde kabûl edilip öylece delâil-i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf, onun Kelâmullâh olduğuna dâir bütün burhânları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhât Binler berâhîn-i kat‘iyenin mıhları ile Arş-ı A‘zam’a çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip onu düşürebilir? İşte ey şeytan Senin rağmine ehl-i hak ve insaf bu sûretteki hakîkatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hatta en küçük bir delilde dahi Kur’ân’a karşı îmânını ziyâdeleştirirler. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise, bir kerre beşer kelâmı farz edilse, yani Arş’a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhânların metânetinde birtek burhân lâzım ki, onu yerden kaldırıp arş-ı ma‘nevîye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için senin desîsen ile şu zamanda bîtarafâne muhâkeme sûreti altında çokları îmânını kaybediyorlar.

Şeytan döndü ve dedi: Kur’ân beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer Allâh’ın kelâmı olsa, ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san‘atı, nasıl beşer san‘atına benzemiyor? Kelâmı da benzememeli. Cevâben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz asm mu‘cizâtından ve hasâisinden başka ef‘âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkād ve mutî‘ olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ Her bir ahvâl ve etvârında hârikulâde bir vaz‘iyet verilmemiş. Tâ ki ümmetine ef‘âliyle imam olsun. Etvârıyla rehber olsun. Umûm harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hârikulâde olsa idi, bizzât her cihetçe imam olamazdı. Herkese mürşid-i mutlak olamazdı. Bütün ahvâliyle Rahmeten lil’Âlemîn olamazdı. Aynen öyle de Kur’ân-ı Hakîm ehl-i şuûra imamdır. Cin ve inse mürşiddir. Ehl-i kemâle rehberdir. Ehl-i hakîkate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat‘îdir. Çünkü cin ve ins münâcâtını ondan alıyor. Duâsını ondan öğreniyor. Mesâilini onun lisânıyla zikrediyor.

55

Edeb-i muâşeretini ondan taallüm ediyor ve hâkezâ Herkes onu merci‘ yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın Tûr-u Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte, işitmekte tahammül edemezdi. ve merci‘ edemezdi. Hazret-i Mûsâ as gibi bir ûlü’l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm demiş:

[اَهٰكَذَا كَلَامُكَ? قَالَ اللّٰهُ لٖی قُوَّةُ جَمٖیعِ الْاَلْسِنَةِ]

Şeytan döndü, yine dedi ki: Kur’ân’ın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes’eleleri dîn nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, dîn nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi? Cevâben Kur’ân’ın nûruyla dedim ki: Evvelâ dîndâr bir adam dîn muhabbeti için, Hak böyledir, hakîkat budur, Allâh’ın emri böyledir, der. Yoksa Allâh’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allâh’ın taklîdini yapıp, onun yerinde konuşmaz. فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَی düstûrundan titrer. Ve sâniyen bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması, hiç bir cihetle mümkün değildir. Belki yüz derece muhâldir. Çünkü birbirine yakın zâtlar, birbirini taklîd edebilirler. Bir cinsten olanlar, birbirinin sûretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklîd edebilirler. Muvakkaten insanları iğfâl ederler. Fakat dâimî iğfâl edemezler. Çünkü ehl-i dikkat nazarında alâküllihâl etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfâtlar sahtekârlığını gösterecek. Hilesi devam etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklîde çalışan ötekinden gāyet uzaksa, meselâ âdî bir adam, İbn-i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklîd etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaz‘iyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki: Bu sahtekârdır. İşte hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ Kur’ân beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîkî bir yıldız olarak rasad ehline görünsün? Hem bir sinek bir sene tamâmen tavus sûretini tasannu‘suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr âmî bir nefer, nâmdâr âlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfterî i‘tikādsız bir adam müddet-i ömründe dâimâ en sâdık, en emîn, en mu‘tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaz‘iyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannuu saklansın? Bu ise yüz derece muhâldir. Ona hiç bir zîakıl mümkün diyemez. Öyle de farz etmek dahi, bedîhî bir muhâli vâki‘ farz etmek gibi bir hezeyandır.

56

Aynen öyle de, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâimâ envâr-ı hakāiki neşreden bir yıldız-ı hakîkat, belki bir şems-i kemâlât telakkî edilen Kitâb-ı Mübîn’in mâhiyeti, hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannu‘cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu dâimâ âlî ve menba‘-ı hakāik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber, sen ey şeytan, yüz derece şeytâniyette ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin. Bozulmamış hiç bir aklı kandıramazsın Ma‘nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun Yıldızı yıldız böceği gibi böyle küçük gösteriyorsun

Sâlisen: Hem Kur’ân’ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki, âsârıyla, te’sîrâtıyla, netâiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat-feşân, en hakîkatli ve saadet-resân, en cem‘iyetli ve mu‘cizbeyân âlî meziyetleriyle yaldızlı bu Furkān’ın gizli hakîkati, hâşâ muâvenetsiz, ilimsiz birtek insanın sahtekâr, âdî fikrinin tasnîâtı olsun. Ve yakından onu temâşâ eden ve merâkla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar onda hiç bir zaman, hiç bir cihette sahtekârlık ve tasannu‘ eseri görmesin. Dâimâ ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun.

Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikāmeti gösteren ve ders veren ve sıddîkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âlî haslet telakkî edilen ve kabûl edilen bir zâtı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i‘tikādsız farz etmekle, muzâaf bir muhâli vâki‘ görmek gibi şeytânı dahi utandıracak bir hezeyân-ı küfrîdir.

Çünkü şu mes’elenin ortası yoktur. Zîrâ farz-ı muhâl olarak Kur’ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan zemine düşer gibi sukūt eder. Ortada kalmaz. Mecma‘-ı hakāik iken, menba‘-ı hurâfât olur. ve o hârika fermanı gösteren Zât, hâşâ sümme hâşâ, eğer Resûlullâh asm olmazsa, a‘lâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne sukūt etmek ve menba‘-ı kemâlât derecesinden ma‘den-i desâis makamına düşmek lâzım gelir. Ortada kalmaz. Zîrâ Allâh nâmına iftirâ eden, yalan söyleyen en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes’ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki, buna ihtimâl versin.

57

Râbian: Hem Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, nev‘-i benî-âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin asm mukaddes kumandanı olan Kur’ân, bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düstûrlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu iki cihânı fethedecek bir derecede bir intizâm verdiği ve bir inzibât altına aldığı ve maddî-ma‘nevî techîz ettiği ve umûm o efrâdın derecâtına göre akıllarını ta‘lîm ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshîr ve vicdanlarını tathîr ve a‘zâ ve cevârihlerini isti‘mâl ve istihdâm ettiği hâlde, hâşâ yüz bin def‘a hâşâ kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî-Âdeme ders veren ve samîmî ef‘âliyle hakîkatin düstûrlarını beşere ta‘lîm eden ve hâlis ve ma‘kūl akvâliyle istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te’sîs eden ve bütün târîhçe-i hayâtının şehâdetiyle Allâh’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allâh’ı bilen ve bildiren ve nev‘-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmet ile kumandanlık eden ve cihânı velveleye veren ve şöhretşiâr şuûnâtıyla nev‘-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir Zâtı, hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ sahtekâr, Allah’dan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdî derecesinde farz etmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir. Çünkü şu mes’elenin ortası yoktur. Zîrâ farz-ı muhâl olarak Kur’ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse, ortada kalamaz. Belki yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiç bir aklı kandıramazsın. ve çürümemiş hiç bir kalbi iknâ‘ edemezsin

Şeytan döndü dedi: Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın en meşhûr âkillerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i asm inkâr ettirdim. Elcevab Evvelen, gāyet uzak mesâfeden bakılsa, en büyük şey en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız bir mûm kadar denilebilir. Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa, gāyet muhâl bir şey mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyâr adam Ramazân hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş. Ay’ı gördüm demiş. İşte muhâldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasden ve bizzât aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için o muhâli mümkün telakkî etmiş. Sâlisen: Hem kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl bir lâkaydlıktır. bir göz kapamaktır. ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Ama inkâr ise, o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir, bir hükümdür.

58

Onun aklı hareket etmeye mecbûrdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem ey şeytan, bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve mağlata ve mükâbere ve iğfâl ve görenek gibi şeytânî desîselerle çok muhâlâtı intâc eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun.

Hâmisen: Hem Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i insaniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddîkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden; ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkāniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umûm tabakāt-ı ehl-i kemâle ta‘lîm eden; ve erkân-ı îmâniyenin hakāikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtîriyle iki cihânın saâdetini te’mîn eden; ve bu icrââtının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hâlis ve sâfî hakîkat ve gāyet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı; kendi evsâfının ve te’sîrâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip, hâşâ, sümme hâşâ, bir sahtekârın tasnîât ve iftirâlarının mecmûası nazarıyla bakmak, sofestâîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî‘ bir hezeyân-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği dîn ve şerîat-ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifâk fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil’ittifâk kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenenin iktizâsıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakîkatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdîkiyle en mu‘tekid, en metîn, en emîn, en sâdık bir zâtı, hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kerre hâşâ i‘tikādsız, en emniyetsiz, Allah’dan korkmaz bir vaz‘iyette farz etmek, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.

Elhâsıl: On Dokuzuncu Mektûb’un On Sekizinci İşareti’nde denildiği gibi; nasıl kulaklı âmî tabakası i‘câz-ı Kur’ân fehminde demiş: Kur’ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiç birisine benzemiyor. Ve onların derecesinde değildir. Öyle ise, ya Kur’ân umûmunun altındadır. Veya umûmunun fevkınde bir derecesi vardır. Umûmun altındaki şık ise, muhâl olmakla beraber, hiç bir düşman, hatta şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise, Kur’ân umûm kitapların fevkındedir. Öyle ise mu‘cizedir. Aynen öyle de, biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebir ve taksîm denilen en kat‘î bir huccetle deriz: Ey şeytan Ve ey şeytanın şâkirdleri Kur’ân, ya Arş-ı A‘zam’dan, İsm-i A‘zam’dan gelmiş

59

bir kelâmullâhtır. Veyâhûd hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kerre hâşâ, yerde sahtekâr ve Allah’dan korkmaz ve Allâh’ı bilmez, i‘tikādsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise ey şeytan, sâbık huccetlere karşı bunu sen diyemedin ve diyemezsin ve diyemiyeceksin. Öyle ise bizzarûre ve bilâ-şübhe, Kur’ân Hâlik-ı Kâinât’ın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhâldir. ve olamaz. Nasıl ki kat‘î bir sûrette isbat ettik, sen de gördün ve dinledin.

Hem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, ya Resûlullâh’dır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkātın efdalidir. Veyâhûd hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ, Allâh’a iftirâ ettiği ve Allâh’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için i‘tikādsız, esfel-i sâfilîne sukūt etmiş, dîvâne bir beşer farz etmek Hâşiyelâzım gelir ki: bu ise ey İblîs, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz, ve diyemeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm çok akıllı idi. Çok güzel ahlâklı idi. Mâdem şu mes’ele iki şıkka münhasırdır. Ve mâdem ikinci şık muhâldir. Ve hiç bir kimse buna sâhib çıkmıyor. Ve mâdem kat‘î huccetlerle isbat ettik ki, ortası yoktur. Elbette bizzarûre senin ve hizbü’ş-şeytanın rağmine olarak, bilbedâhe ve bihakkılyakîn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’dır. Ve bütün resûllerin ekmelidir. Bütün mahlûkātın efdalidir.

عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَٓانِّ

Şeytanın ikinci küçük bir i‘tirâzı: Sûre-i قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجٖیدِ i okurken مَا یَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَیْهِ رَقٖیبٌ عَتٖیدٌ وَجَٓائَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحٖیدُ وَنُفِخَ فِی الصُّورِ ذٰلِكَ یَوْمُ الْوَعٖیدِ وَجَٓائَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَهٖیدٌ لَقَدْ كُنْتَ فٖی غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓائَكَ فَبَصَرُكَ الْیَوْمَ حَدٖیدٌ وَقَالَ قَرٖینُهُ هٰذَا مَا لَدَیَّ عَتٖیدٌ اَلْقِیَا فٖی جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنٖیدٍ Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: Kur’ân’ın en mühim fesâhatini, siz onun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç