Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 61
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ: İşte ey şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle Şeytan der: Bunlara karşı gelemem. Müdâfaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok firavunlar var, enâniyetlerini okşayan mes’eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm-i silâh etmem.
On Altıncı Söz Tılsımlar Mecmûası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
[ON YEDİNCİ SÖZ]
Bu söz iki âlî makam ve bir parlak zeyilden ibârettir
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَی الْاَرْضِ زٖینَةً لَهَالِنَبْلُوَهُمْ اَیُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَیْهَا صَعٖیدًا جُرُزًا وَمَا الْحَیٰوةُ الدُّنْیَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ
Hâlik-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve Sâni‘-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr-âyîn sûretinde yapıp, bütün esmâsının garâib-i nukūşuyla süslendirip, küçük-büyük, ulvî-süflî her bir rûha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in‘âmâttan istifâde etmeye muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd-u cismânî verir, bir def‘a o temâşâgâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hatta günlere, kıt‘alara taksîm ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hatta bir cihette her bir günü, her bir kıt‘ayı birer tâife rûhlu mahlûkātına ve nebâtî masnûâtına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rûy-u zemîni,
SAYFA 62
hususan bahar ve yaz zamanında masnûât-ı sağîrenin tâifelerine öyle şa‘şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakāt-ı âliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir câzibedârlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki, akıl ta‘rîfinden âcizdir. Fakat bu ziyâfet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbânîdeki ism-i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukābil, ism-i Kahhâr ve Mümît firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise رَحْمَتٖی وَسِعَتْ كُلَّ شَیْءٍ rahmetinin vüs‘at-i şumûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor.
Fakat hakîkatte birkaç cihet-i muvâfakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni‘-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm her bir tâifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksûd olan netîceler alındıktan sonra, ekseriyet i‘tibâriyle dünyadan merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor. İstirâhate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsân ediyor. Ve vazîfe-i hayattan terhîs edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engîz rûhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazîfe uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna âhirette cismânî bir vücûd-u bâkî vererek, sırât üstünde sâhibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor. Öyle de, sâir zîruh ve hayvanâtın dahi, kendilerine mahsûs vazîfe-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itâatlerinde, telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîrûhların, onlara göre bir çeşit mükâfât-ı rûhâniye ve onların isti‘dâdlarına göre bir nevi‘ ücret-i ma‘neviye, o tükenmez hazîne-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler. Belki memnûn olsunlar. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Lâkin zîrûhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifâde eden insan, dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu hâlde, dünyadan nefret ve âlem-i bekāya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyâk-engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifâde eder. Râhat-ı kalb ile gider. Şimdi o hâleti intâc eden vecihlerden numûne olarak beşini beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyârlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı ma‘nâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.
SAYFA 63
İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbâblardan yüzde doksan dokuzu dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet sâikasıyla o ahbâbın gittiği yere bir iştiyâk ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlîfi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirâhate ciddî bir arzu ve bir diyâr-ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nûr-u îmân ile gösterir ki: mevt i‘dâm değil, tebdîl-i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nûrâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa‘şaası ile âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna çıkmak ve müz‘ic dağdağa-i hayat-ı cismâniyeden âlem-i rahata ve meydân-ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkātın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp, huzûr-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir. Belki bir saâdettir.
Beşincisi: Kur’ân’ı dinleyen insana, Kur’ân’daki ilm-i hakîkati ve nûr-u hakîkatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek ma‘nâsız olduğunu anlatmaktır. Yani insana der ve isbat eder ki: dünya bir kitâb-ı Samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, ma‘nâsını bil, al. Nukūşunu bırak, git. Hem bir mezraadır. Ek ve mahsûlünü al, muhâfaza et. Müzahrafâtını at, ehemmiyet verme.
Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen aynalar mecmûasıdır. Öyle ise, onlarda tecellî edeni bil, envârını gör. Ve onlarda tezâhür eden esmânın tecelliyâtını anla. Ve müsemmâlarını sev. Ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes. Hem seyyâr bir ticaretgâhtır. Öyle ise, alışverişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifât etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma. Hem muvakkat bir seyrângâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak, ve zâhirî çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkî’ye bakan gizli güzel yüzüne dikkat et. Hoş ve fâideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merâk etme. Hem bir misâfirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmândâr-ı Kerîm’in izni dâiresinde ye, iç, şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne fuzûlî bir sûrette karışma.
SAYFA 64
Senden ayrılan ve sana âit olmayan şeylerle ma‘nâsız uğraşma. Ve geçici işlerine bağlanıp boğulma, gibi zâhir hakîkatlerle dünyanın iç yüzündeki esrârı gösterip, dünyadan mufârakati gāyet hafifleştirir. Belki hüşyâr olanlara sevdirir. Ve rahmetinin her şeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir. İşte Kur’ân şu beş veche işâret ettiği gibi, başka husûsî vecihlere dahi âyât-ı Kur’âniye işâret ediyor. Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya.
On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı
[Hâşiye]
Bırak bîçâre feryâdı belâdan, gel, tevekkül kıl.
Zîrâ feryâd, belâ ender hatâ ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa, atâ ender safâ ender belâdır bil.
Bırak feryâdı, şükür kıl mânend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender hebâdır bil.
Cihân dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün,
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil ey hodgâm Bu dünyada saâdet, terk-i dünyâda.
Hudâbîn isen, o kâfîdir. Bıraksan da, bütün eşyâ lehinde.
Ger hodbîn isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşyâ aleyhinde.
Demek terki gerektir, her iki hâlde bu dünyada.
SAYFA 65
Terki demek, Hudâ mülkü, onun izni, onun nâmıyla bakmakta.
Ticâret istiyorsan, ger şu fânî ömrünü bâkîye tebdîlde.
Eğer nefsine tâlib isen, çürüktür, hem temelsiz de,
Eğer âfâkı ister isen, fenâ damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda,
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
[Siyah Dut’un Bir Meyvesi]
O mübârek dut başında Eski Saîd, Yeni Saîd lisânıyla söylemiştir.
(Muhâtabım Ziyâ Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır. Mütekellim nefsim değil, tilmîz-i Kur’ân nâmına kalbimdir.)
Geçen sözler hakîkattir, sakın şaşma. hudûdundan hazer aşma.
Ecânib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma. eder elbet seni nâdim.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın,
O hayretten der dâim: Eyvâh Kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaşdım
Kur’ân dedirtir, ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan ona şekvâ ederim, sen gibi şaşmam.
Hakk’dan Hakk’a feryâd ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe da‘vâ ederim, sen gibi kaçmam.
Ki Kur’ân’da hep da‘vâ nûrdan nûradır, sen gibi caymam.
Kur’ân’dadır hak hikmet, isbat ederim, felsefeyi beş para saymam.
Furkān’dadır elmas hakîkat, dercân ederim, sen gibi satmam.
SAYFA 66
Halktan Hakk’a seyerân ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayerân ederim, sen gibi basmam.
Ferşten Arş’a şükrân ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı, sen gibi görmem.
Ahbâba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, Nûr kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillâh diyerek çalıyorum Hâşiye, arkama bakmam, dehşet de almam.
Elhamdülillâh diyerek râhat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
Allâhü Ekber diyerek ezân-ı haşrî işitip kalkacağım Hâşiye, mahşer-i ekberden çekinmem, mescid-i a‘zamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdân, nûr-u Kur’ân, feyz-i îmân sâyesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, Arşu’r-Rahmân zılline uçacağım, sen gibi şaşmam, inşâallâh.
SAYFA 67
[Kalbe fârisî olarak tahattur eden bir münâcât]
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِی الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَیَانِ الْفَارِسِیِّ
Yani bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden, Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbû‘ olan Habâb Risâlesi’nde derc edilmişti.
یَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مٖیكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمٖی دٖیدَمْ
Yâ Rab Tevekkülsüz, gafletle, iktidâr ve ihtiyârıma dayanıp, derdime dermân aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime dermân bulamadım. Ma‘nen bana denildi ki: Yetmez mi derd, dermân sana
دَرْ رَاسْتْ مٖی دٖیدَمْ كِە دٖی رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki, dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdadımın bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Hâşiye
وَدَرْ چَپْ دٖیدَمْ كِە فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ
Sonra soldaki istikbâle baktım, dermân bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim; ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl-i âtînin bir kabr-i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil, belki vahşet verdi. Hâşiye
وَاٖیمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْتْ
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki, şu gün güyâ bir tabuttur. Hareket-i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. Hâşiye
SAYFA 68
بَرْ سَرِ عُمُرْ جَنَازَۀِ مَنْ اٖیسْتَادَە اَسْتْ
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp, şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. Hâşiye
دَرْ قَدَمْ آبُ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْتْ
O cihetten dahi me’yûs olup, başımı aşağıya eğdim. Baktım ki, aşağıda, ayak altında, kemiklerimin toprağıyla mebde’-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Dermân değil, derdime derd kattı. Hâşiye
چُونْ دَرْ پَسْ مٖینِكَرَمْ بٖینَمْ اٖینْ دُنْیَایِ بٖی بُنْیَادْ هٖیچْ دَرْ هٖیچَسْتْ
Ondan dahi nazarı çevirip, arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. Hâşiye
وَدَرْ پٖیشْ اَنْدَازَۀِ نَظَرْ مٖیكُنَمْ دَرِ قَبْرْ كُشَادَە اَسْتْ وَرَاهِ اَبَدْ دُورُو دِرَازْ بَدٖیدَا رَسْتْ
Onda dahi hayır görmediğim için, ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde uzaktan uzağa nazara çarpıyor. Hâşiye
SAYFA 69
مَرَا جُزْءِ اِخْتِیَارٖی چٖیزٖی نٖیسْتْ دَرْ دَسْتْ
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukābil, benim elimde bir cüz’-i ihtiyârîden başka hiç bir şey yoktur ki, ona dayanıp, onunla mukābele edeyim. Hâşiye
كِە اُو جُزْءْ هَمْ عَاجِزْ هَمْ كُوتَاهُ هَمْ كَمْ عَیَارَسْتْ
Hâlbuki o cüz’-i ihtiyârî denilen silâh-ı insanî hem âciz, hem kısadır. Hem ayarı noksândır, îcâd edemez. Kesbden başka hiç bir şey elinden gelmez. Hâşiye
نَە دَرْ مَاضٖی مَجَالِ حُلُولْ نَە دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَاسْتْ
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzî ve müstakbele âit emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. Hâşiye
مَیْدَانِ اُو اٖینْ زَمَانِ حَالُ و یَكْ آنِ سَیَّالَسْتْ
O cüz’-i ihtiyârînin meydân-ı cevelânı, kısacık şu zaman-ı hâzır ve bir ân-ı seyyâldir.
بَا اٖینْ هَمَە فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو آشِكَارَە نُوِشْتَە اَسْتْ دَرْ فِطْرَتِ مَامَیْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr ve aczimle beraber, altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir hâlde iken,
SAYFA 70
kalem-i kudretle sahîfe-i fıtratımda ebede uzanan arzuları ve sermede yayılan emelleri âşikâre bir sûrette yazılmıştır. Mâhiyetimde derc edilmiştir.
بَلْكِە هَرْچِە هَسْتْ هَسْتْ
Belki dünyada ne varsa, numûneleri fıtratımda vardır. Umûm onlara karşı alâkadârım. Onlar için çalıştırıyorum. çalışıyorum.
دَائِرَۀِ اِحْتِیَاجْ مَا نَنْدِ دَائِرَۀِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْكٖی دَارَدْ
İhtiyâç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.
خَیَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِیَاجْ نٖیزْ رَسَدْ دَرْ دَسْتْ هَرْچِە نٖیسْتْ دَرْ اِحْتِیَاجْ هَسْتْ
Hatta hayâl nereye gitse, ihtiyâç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir.
دَائِرَۀِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَۀِ دَسْتِ كُوتَاهِ كُوتَاهَسْتْ
Hâlbuki dâire-i iktidâr, kısa elimin dâiresi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدَرِ جِهَانَسْتْ
Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
وَ سَرْمَایَۀِ مَا هَمْچُو جُزْءِ لَایَتَجَزَّی اَسْتْ
Sermayem ise, cüz’-i lâyetecezzâ gibi cüz’î bir şeydir.
اٖینْ جُزْؤْ كُدَامْ وَ اٖینْ كَٓائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْتْ
İşte şu cihân kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl edilen hâcet nerede? Ve bu beş paralık cüz’-i ihtiyârî nerede? Bununla onların mübâyaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çâre aramak gerektir.
SAYFA 71
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اٖینْ جُزْءْ نٖیزْ بَازْ مٖی كُزَشْتَنْ چَارَۀِ مَنْ اَسْتْ
O çâre ise şudur ki, o cüz’-i ihtiyârîden dahi vazgeçip, irâde-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb-ı Hakk’ın havl ve kuvvetine ilticâ ederek hakîkat-i tevekküle yapışmaktır.
Yâ Rab Mâdem çâre-i necât budur, senin yolunda o cüz’-i ihtiyârîden vazgeçiyorum ve enâniyetimden teberrî ediyorum.
تَا عِنَایَتِ تُو دَسْتْكٖیرِ مَنْ شَوَدْ رَحْمَتِ بٖی نِهَایَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْتْ
Tâ senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip, bana istinâdgâh olabilsin. Kendi kapısını bana açsın.
آٰنْ كَسْ كِە: بَحْرِ بٖی نِهَایَتِ رَحْمَتْ یَافْتَە اَسْتْ تَكْیَە نَە كُنَدْ بَرْ اٖینْ جُزْءِ اِخْتِیَارٖی كِە: یَكْ قَطْرَە سَرابَسْتْ
Evet, her kim ki rahmetin nihâyetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serâb hükmünde olan cüz’-i ihtiyârına i‘timâd etmez. Rahmeti bırakıp ona mürâcaat etmez.
اَیْوَاهْ اٖینْ زَنْدِكَانٖی هَمْ چُو خَوابَسْتْ اٖینْ عُمْرِ بٖی بُنْیَادْ هَمْ چُو بَادَسْتْ
Eyvâh, aldandık Şu hayât-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi‘ ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْیَا بَفَنَا اَسْتْ آمَالْ بٖی بَقَٓاءْ آلَامْ بَبَقَا اَسْتْ
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrûr insan, zevâle mahkûmdur, sür‘atle gidiyor. Hâne-i insan olan dünya ise, zulümât-ı ademe sukūt eder. Emeller bekāsız, elemler rûhta bâkî kalır.
SAYFA 72
بَیَا اَیْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ فَانِیِ خُودْرَا فَدَا كُنْ خَالِقِ خُودْرَا كِە اٖینْ هَسْتٖی وَ دٖیعَە هَسْتْ;
Mâdem hakîkat böyledir. Gel, ey hayâta çok müştâk ve ömre çok tâlib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim Uyan, aklını başına al. Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına i‘timâd eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini bulur, bütün dostları olan çiçekleri güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış müşâhede eder. Öyle de, kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hâlik’ın yolunda fedâ etsen, bal arısı gibi olursun, hadsiz bir nûr-u vücûd bulursun. Hem fedâ et. Çünkü şu vücûd, sende vedîa ve emânettir.
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَە فَنَا كُنْ تَا بَقَا یَابَدْ اَزْ آنْ سِرّٖی كِە: نَفْیِ نَفْیْ اِثْبَاتَ اَسْتْ
Hem onun mülküdür. Hem o vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et. Tâ bekā bulsun. Çünkü nefy-i nefiy isbattır. Yani yok yok ise, o vardır. Yok yok olsa, var olur.
خُدَایِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖی خَرَدْ اَزْ تُو بَهَایِ بٖی كٖرَانْ دَادَە بَرَایِ تُو نِكَاهْ دَارَسْتْ
Hâlik-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor, cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhâfaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâkî, hem mükemmel bir sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim, hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticâreti yap. Tâ beş hasâretten kurtulup, beş rubhu birden kazanasın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ لَقَدْ اَبْكَانٖی نَعْیُ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مِنْ خَلٖیلِ اللّٰهِ
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile kâinâtın zevâl ve ölümünü i‘lân eden na‘y-i لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَیْنُ قَلْبٖی قَطَرَاتٍ بَاكِیَاتٍ مِنْ شُئُونِ اللّٰهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü her bir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek fârisî fıkralardır.
SAYFA 73
لِتَفْسٖیرِ كَلَامٍ مِنْ حَكٖیمٍ اَیْ نَبِیٍّ فٖی كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise, Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nevi‘ tefsîridir.
نَمٖی زٖیبَاسْتْ اُفُولْدَە كُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gāib olan bir mahbûb. Çünkü zevâle mahkûm, hakîkî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyîne-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمٖی اَرْزَدْ غُرُوبْدَە غَیْبْ شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur, kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci‘ olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın.
نَمٖی خَواهَمْ فَنَادَە مَحْوْ شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor, o maksûdu istemem. Çünkü fânîyim, fânî olanı istemem. Neyleyeyim.
نَمٖی خَوانَمْ زَوَالْدَە دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir ma‘bûd ki, zevâlde defnoluyor, onu çağırmam. Ona ilticâ etmem. Çünkü nihâyetsiz muhtâcım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz; ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan, nasıl ma‘bûd olur?
عَقْلْ فَرْیَادْ مٖی دَارَدْ نِدَٓاءِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖی زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmâkeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me’yûsâne feryâd eder. Ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ feryâdını i‘lân ediyor.
نَمٖی خَواهَمْ نَمٖی خَوانَمْ نَمٖی تَابَمْ فِرَاقٖی
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem mufârakati.
SAYFA 74
نَمٖی اَرْزَدْ مَرَاقَە اٖینْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَافٖی
Der‘akab zevâl ile acılanan mülâkātlar, keder ve meraka değmez. İştiyâka hiç lâyık değildir. Çünkü zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir.
Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Her birinin bütün dîvân-ı eş‘ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ آنْ دَرْدِ كِرٖینِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖی زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zevâl-âlûd mülâkātlar, o elemli mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki, kalbim İbrahimvârî am لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
دَرْ اٖینْ فَانٖی بَقَا خَازٖی بَقَا خٖیزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fânî dünyada bekā istiyorsan, bekā fenâdan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بٖینْ كِە اَزْ دُنْیَا بَقَایَە رَاهْ فَنَادَنْ
Dünyaperestlik esâsâtı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol. Dâire-i mülkünde ve malındaki eşyâyı Mahbûb-u Hakîkî yolunda fedâ et. Mevcûdâtın ademnümâ âkıbetlerini gör. Çünkü şu dünyadan bekāya giden yol, fenâdan gidiyor.
فِكِرْ فٖیزَارْ مٖی دَارَدْ اَنٖینِ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ مٖی زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbâb içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i zevâl-i dünyâdan hayrette kalıp, me’yûsâne fîzâr ediyor. Vücûd-u hakîkî isteyen vicdân, İbrahimvârî am لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ enîniyle mahbûbât-ı mecâziyeden ve mevcûdât-ı zâileden kat‘-ı alâka edip, Mevcûd-u Hakîkî’ye ve Mahbûb-u Sermedî’ye bağlanıyor.