
SAYFA 3
taşları şakk ederler. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenîn yapraklar, birer a‘zâ-yı İbrâhîm as gibi, ateş saçan harârete karşı یَا نَارُ كُونٖی بَرْدًا وَسَلَامًا âyetini okuyorlar. Mâdem her şey, ma‘nen Bismillâh der. Allâh nâmına, Allâh’ın ni‘metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillâh demeliyiz. Allâh nâmına vermeliyiz. Allâh nâmına almalıyız. Öyle ise, Allâh nâmına vermeyen gāfil insanlardan almamalıyız.
Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sâhibi olan Allâh, ne fiyat istiyor? Elcevab Evet, o Mün‘im-i Hakîkî, bizden o kıymetdâr ni‘metlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta Bismillâh zikirdir. Âhirde Elhamdülillâh şükürdür. Ortada bu kıymetdâr hârika-i san‘at olan ni‘metler, Ehad-i Samed’in mu‘cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymetdâr bir hediyesini sana getiren bir miskîn adamın ayağını öpüp, hediye sâhibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün‘imleri medih ve onlara muhabbet edip Mün‘im-i Hakîkî’yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir. Ey nefis Böyle ebleh olmamak istersen, Allâh nâmına ver, Allâh nâmına al. Allâh nâmına başla, Allâh nâmına işle. Vesselâm.
[İKİNCİ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَلَّذٖینَ یُؤْمِنُونَ بِالْغَیْبِ
Îmânda ne kadar büyük bir saâdet ve ni‘met; ve ne kadar büyük bir lezzet ve râhat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticâret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tâli‘siz bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbîn adam hem hodgâm, hem hod-endîş, hem bedbîn olduğundan, bedbînlik cezâsı olarak nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler zorba, müdhiş adamların
SAYFA 4
ellerinden ve tahrîbâtlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket bir mâtemhâne-i umûmî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için, sarhoşluktan başka çâre bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müdhiş cenazeleri ve me’yûsâne ağlayan yetîmleri görür. Vicdânı azâb içinde kalır.
Diğeri hüdabîn, hüdaperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umûmî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehr-âyîn, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhâneler, herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhîsât-ı umûmiye şenliği görüyor. Hem tekbîr ve tehlîl ile mesrûrâne ahz-ı asker için bir davul, bir mûsîkî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umûm halkın elemiyle müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar hem kendi, hem umûm halkın sürûruyla mesrûr ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticâret eline geçer. Allâh’a şüküreder. Sonra döner. Öteki adama rast gelir. Hâlini anlar. Ona der: Yâhû Sen dîvâne olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhîsâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al. Kalbini temizle. Tâ şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakîkati görebilesin. Zîrâ nihâyet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizâmperver, müşfik bir melikin memleketi; hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkıyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz. Sonra o bedbahtın aklı başına gelir. Nedâmet eder. Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allâh senden râzı olsun ki, cehennemî bir hâletten beni kurtardın der.
Ey nefsim Bil ki, evvelki adam kâfirdir. Veya fâsık-ı gāfildir. Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne-i umûmîdir. Bütün zîhayat firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetîmlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât rûhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici dehşetli evhâm, küfründen ve dalâletinden neş’et edip, onu ma‘nen ta‘zîb eder.
SAYFA 5
Diğer adam ise mü’mindir. Cenâb-ı Hâlik’ı tanır, tasdîk eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhâne-i Rahmân, bir ta‘lîmgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydân-ı imtihân-ı ins ve candır. Bütün vefeyât-ı hayvâniye ve insaniye ise terhîsâttır. Vazîfe-i hayatını bitirenler bu dâr-ı fânîden ma‘nen mesrûrâne dağdağasız bir âleme giderler. Tâ yeni vazîfedârlara yer açılsın. Gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvâniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazîfe başına gelmektir. Bütün zîhayat birer muvazzaf, mesrûr asker; birer müstakîm, memnûn me’murlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazîfe başlamasındaki zikir ve tesbîh; ve paydostan gelen şükür ve tefrîh; veya işlemek neş’esinden neş’et eden nagamâttır. Bütün mevcûdât, o mü’minin nazarında Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost me’mûru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvî ve lezîz, tatlı hakîkatler îmânından tecellî eder. Tezâhür eder. Demek îmân, bir ma‘nevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, ma‘nevî bir zakkūm-u cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’de ve îmândadır. Öyle ise biz dâimâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی دٖینِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْاٖیمَانِ demeliyiz.
[ÜÇÜNCÜ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
İbâdet, ne büyük bir ticâret ve saâdet; fısk ve sefâhet, ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur. Onlara der: Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve râhat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler.
SAYFA 6
Yalnız bir fark var ki; intizâmsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zâhirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizâm-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hulâsalardan dolu dört okkalık bir çanta; ve her adüvvü alt ve mağlûb edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecbûrdur. O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider Bir batman ağırlığı omzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve rûhu binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizâma tâbi‘ olmak istemez. Sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur. Fakat kalbi binler batman minnetler altında ve rûhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir sûrette gider. Tâ mahall-i maksûda yetişir. Orada âsî ve kaçak cezâsını görür. Askerlik nizâmını seven, çanta ve silâhını muhâfaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek, râhat-ı kalb ve vicdân ile gider. Tâ o matlûb şehire yetişir. Orada vazîfesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsib bir mükâfât görür.
İşte ey nefs-i serkeş Bil ki o iki yolcu, biri mutî‘-i kānûn-u İlâhî, birisi de âsî ve hevâya tâbi‘ insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki, âlem-i ervâhtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır. İbâdetin çendân zâhirî bir ağırlığı var. Fakat ma‘nâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, ta‘rîf edilmez. Çünkü âbid namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Yani Hâlık ve Rezzâk ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir, ihsânı, merhameti çoktur, diye i‘tikād ettiğinden, her şeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur. Duâ ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür, Rabbisine ilticâ eder. Tevekkül ile istinâd edip her musîbete karşı tahassun eder. Îmânı ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet, her hakîkî hasenât gibi, cesâretin dahi menba‘ı îmândır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi, cebânetin dahi menba‘ı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayret ile seyredecek.
SAYFA 7
Fakat meşhûr bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı? der, evhâma düşer. Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.
Evet, insan nihâyetsiz şeylere muhtâç olduğu hâlde, sermayesi hiç hükmünde; hem nihâyetsiz musîbetlere ma‘rûz olduğu hâlde, iktidârı hiç hükmünde bir şey; âdetâ sermaye ve iktidarının dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise, dâiresi gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zayıf, fakîr ve muhtâç olan rûh-u beşere ibâdet, tevekkül, tevhîd, teslîm ne kadar azîm bir kâr, bir saâdet, bir ni‘met olduğunu bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Ma‘lûmdur ki, zararsız yol zararlı yola velev on ihtimâlden bir ihtimâl ile olsa tercîh edilir. Hâlbuki mes’elemiz olan ubûdiyet yolu zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimâl ile bir saâdet-i ebediye hazînesi vardır. Fısk ve sefâhet yolu ise, hatta fâsıkın i‘tirâfıyla dahi menfaatsiz olduğu hâlde; ondan dokuz ihtimâl ile şekāvet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ‘ ve tevâtür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisâsın ve müşâhedenin şehâdetiyle sâbittir. Ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbârâtıyla muhakkaktır.
Elhâsıl: Âhiret gibi dünya saâdeti dahi ibâdette ve Allâh’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz dâimâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الطَّاعَةِ وَالتَّوْفٖیقِ demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
[DÖRDÜNCÜ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدّٖینِ
Namaz ne kadar kıymetdâr ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır; hem namazsız adam ne kadar dîvâne ve zararlı olduğunu iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör: Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını her birisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta hâs ve güzel
SAYFA 8
bir çiftliğine ikāmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur. Sermayeye göre binilir.
İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticâret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara-mumara verip zâyi‘ eder. Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der: Yâhû Şu liranı bir bilete ver, tâ bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir. Belki merhamet eder. Ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikāmetimize gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbûr olursun. Acaba şu adam inâd edip o tek lirasını, bir defîne anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarf etse, gāyet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim O hâkim ise Rabbimiz, Hâlikımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise, biri mütedeyyin namazını şevk ile kılar, diğeri gāfil, namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört sâat her gündeki ömürdür. O hâs çiftlik ise cennettir. O istasyon ise kabirdir. O seyâhat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat‘ ederler. Bir kısım ehl-i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, elli bin senelik bir mesâfeyi bir günde kat‘ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşân şu hakîkate iki âyetiyle işâret eder. O bilet ise namazdır. Bir tek sâat beş vakit namaza abdest ile kâfî gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayât-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayât-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder? Zîrâ bin adamın iştirâk ettiği
SAYFA 9
bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabûl ederse: hâlbuki kazanç ihtimâli binden birdir, sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkil zanneden adam anlamaz mı? Hâlbuki namazda rûhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübâh dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkā eder.
[BEŞİNCİ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذٖینَ اتَّقَوْا وَالَّذٖینَ هُمْ مُحْسِنُونَ
Namaz kılmak ve büyük günâhları işlememek, ne derece hakîkî bir vazîfe-i insaniyet; ve ne kadar fıtrî münâsib bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.
Seferberlikte bir taburda biri muallem vazîfeperver; diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazîfeperver nefer ta‘lîme ve cihada dikkat eder, erzâk ve ta‘yînâtını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar, devletin vazîfesidir. Ve onun asıl vazîfesi ta‘lîm ve cihaddır. Fakat bazı erzâk ve cihâzât işlerinde işler. Kazan kaynatır. Karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun? Devletin angaryasını çekiyorum der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum. Diğer şikemperver ve acemî nefer ise, ta‘lîme ve harbe dikkat etmezdi. O devlet işidir. Bana ne, derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Bir gün muallem arkadaşı ona dedi: Birader, asıl vazîfen ta‘lîm ve muhârebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha i‘timâd et. O seni aç bırakmaz. O onun vazîfesidir. Hem sen âciz ve fakirsin. Her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana
SAYFA 10
Âsîdir der. Cezâ verirler. Evet, iki vazîfe pîşimizde görünüyor. Biri padişahın vazîfesidir. Bazen biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazîfemizdir. Padişah bize teshîlât ile yardım eder ki, ta‘lîm ve harbdir. Acaba o serseri nefer o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın
İşte ey tenbel nefsim O dalgalı meydân-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksîm edilen ordu ise, cem‘iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın cemâat-i İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri, ferâiz-i dîniyesini bilen ve işleyen; ve kebâiri terk ve günâhları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede eden müttakî müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakîkî’yi ithâm etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp ferâizi terk; ve maîşet yolunda rast gelen günâhları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o ta‘lîm ve ta‘lîmât ise, başta namaz ibâdettir. Ve o harb ise nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlara karşı mücâhede edip günâhlardan ve ahlâk-ı rezîleden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazîfe ise, birisi hayatı verip beslemektir. Diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir.
Evet, en parlak bir mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en abdâl hayvan en iyi beslenir. Meyve kurtları ve balıklar gibi En âciz, en nâzik mahlûk en iyi rızkı o yer. Çocuklar ve yavrular gibi. Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl iktidâr ve ihtiyâr ile olmadığını; belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfîdir. Demek derd-i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki, ta‘lîmi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Rezzâk-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden ta‘yînâtını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek, güzeldir, merdliktir. O dahi bir ibâdettir. Hem insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihâzât-ı ma‘neviyesi gösteriyor. Zîrâ hayât-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidâr cihetinde, en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı ma‘neviye ve uhreviyesine
SAYFA 11
lâzım olan ilim ve iftikār ile tazarru‘ ve ibâdet cihetinde, hayvanâtın sultânı ve kumandanı hükmündedir. Demek ey nefsim Eğer hayât-ı dünyeviyeyi gāye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayât-ı uhreviyeyi gāye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın nazlı ve niyâzdâr bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misâfiri olursun. İşte sana iki yol. İstediğini intihâb edebilirsin. Hidâyet ve tevfîki Erhamürrâhimîn’den iste.
[ALTINCI SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak; ve ona abd olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle: Bir zaman bir padişah raiyetinden iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan hiç bir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur. Veya tebeddül eder, gider. Padişah o iki nefere kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gāyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güyâ o emânet malınızdır. Pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârıfâtı ve levâzımâtı ben deruhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrûm kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler,
SAYFA 12
mîzânlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esîr ve başıbozuğa bedel, âlî bir padişahın hâs, serbest bir yâver-i askeri olursunuz.
Onlar şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: Baş üstüne Ben maal-iftihâr satarım. Hem bin teşekkür ederim. Diğeri mağrûr, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş, güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok, dedi: Yok, padişah kimdir? Ben mülkümü satmam. Keyfimi bozmam. Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, hâs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri öyle bir hâle giriftâr olmuş ki, hem herkes ona acıyor, hem de Müstehak diyor. Çünkü hem saâdeti, mülkü, hatâsının netîcesi olarak gitmiş. Hem cezâ ve azâb çekiyor.
İşte ey nefs-i pür-heves Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar ise, senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin; ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-ü Kerîm’dir asm. Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi şu âyetle i‘lân ediyor:. اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Ve o dalgalı muhârebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki, durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: Mâdem her şey elimizden çıkacak. Fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdîl edip ibkā etmek çâresi yok mu? deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der: Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve râhat bir çâresi var. Suâl Nedir?
Elcevab: Emâneti sâhib-i hakîkîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var. Birinci Kâr Fânî mal, bekā bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakîkaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür.
SAYFA 13
Fakat âlem-i bekāda saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.
İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz‘âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için gāliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz rahmet hazînelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
Meselâ göz bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.
Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukūt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. İşte ey akıl, dikkat et Meş’ûm bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak Âdî bir kavvâd nerede, kütübhâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları kıyâs etsen, anlarsın ki, hakîkaten mü’min cennete lâyık; ve kâfir cehenneme muvâfık bir mâhiyet kesb eder. Ve onların her biri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, îmânıyla Hâlik’ının emânetini onun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.
SAYFA 14
Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir, belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz, meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.
Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtâç olduğun bir zamanda cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisâs ve müşâhede ittifâk etmişler. İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. İkinci Hasâret: Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünkü en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, hikmet-i İlâhiyeye iftirâ ve zulmettin. Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip, zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin. Beşinci Hasâret: Hayât-ı ebediye esâsâtını ve saâdet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar? Yok, kat‘â ve aslâ Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir. Keyfe kâfî gelir. Harâma girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allâh’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allâh nâmına işlemeli, başlamalı; ve Allâh hesabıyla vermeli ve almalı; ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse istiğfâr etmeli. Yâ Rab Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn. demeli ve ona yalvarmalı.
SAYFA 15
[YEDİNCİ SÖZ]
Şu kâinâtın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ rûh-u beşer için saâdet kapısını fetheden, ne kadar kıymetdâr iki tılsım-ı müşkilküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlik’ına tevekkül ve ilticâ ve şükürle Rezzâk’ından suâl ve duâ, ne kadar nâfi‘ ve tiryâk gibi iki ilaç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyâd etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek, ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnakdâr bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nûr-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.
Bir zaman bir asker meydân-ı harb ve imtihânda, kâr ve zarar deverânında pek müdhiş bir vaz‘iyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir aslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş. Bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem bu hâliyle beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçâre, şu dehşet içinde me’yûsâne düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh, nûrânî bir zât peydâ olur. Ona der: Me’yûs olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o aslan sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o iki müteaffin yaraların iki güzel kokulu Gül-ü Muhammed asm denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla uçar gibi bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; Tâ doğru olduğumu anlayasın. Hakîkaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdîk etti.
Evet, ben yani şu bîçâre Saîd dahi bunu tasdîk ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim. Pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden şeytan gibi dessâs, ayyaş, aldatıcı bir adam çok ziynetler, süslü sûretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu hâlde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi: Hey arkadaş Gel, gel. Beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.
SAYFA 16
S Hâ, hâ, nedir, ağzında gizli okuyorsun? C: Bir tılsım. Bırak şunu, anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım. S: Hâ, şu ellerindeki nedir? C: Bir ilaç. At şunu, sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır. S: Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir? C: Bir bilet, bir ta‘yînât senedi. Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım? der. Her bir desîse ile onu iknâa çalışır. Hatta o bîçâre ona biraz meyleder.
Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessâsa aldandım. Birden sağ cihetinden ra‘d gibi bir ses gelir. Der: Sakın aldanma Ve o dessâsa de ki: Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def‘ edip, pîşimdeki yolculuğu men‘ edecek bir çâre sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel, keyfedelim. Yoksa sus hey sersem Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin.
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim Bil, o bîçâre asker ise sensin ve insandır. Ve o aslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, zevâl ve firâktır ki, gece gündüzün dönmesinde her dost vedâ‘ eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi müz‘ic ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm, nihâyetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervâhtan, rahm-i mâderden, sabâvetten, ihtiyârlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırâttan geçer bir uzun sefer-i imtihândır. Ve o iki tılsım ise, Cenâb-ı Hakk’a îmân ve âhirete îmândır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna, huzûr-u Rahmân’a götüren bir musahhar at ve burâk sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakîkatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zevâl ve firâk, memât ve vefât ve darağacı olan mürûr-u zaman, o îmân tılsımı ile Sâni‘-i Zülcelâl’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu‘cizât-ı nakşını, havârik-ı kudretini, tecelliyât-ı rahmetini kemâl-i lezzetle seyir ve temâşâya vâsıta sûretini alır. Evet, güneşin nûrundaki renkleri gösteren aynaların tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkîl eder. Ve o iki ilaç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlik’ın kudretine istinâd, hikmetine i‘timâddır, öyle mi? Evet, اَمْرِكُنْ فَیَكُونە mâlik bir Sultân-ı Cihân’a acz tezkeresiyle istinâd eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîrâ en müdhiş bir musîbet