SÖZLER

24

[DOKUZUNCU SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَسُبْحَانَ حٖینَ تُمْسُونَ وَحٖینَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِیًّا وَحٖینَ تُظْهِرُونَ

Ey birader Benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi; azîm bir tasarruf-u İlâhînin aynası ve o tasarruf içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma‘kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek için Beş Nükte’yi nefsimle beraber dinlemek lâzım.

Birinci Nükte: Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm ve şükürdür. Yani celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallâh deyip takdîs etmek, hem kemâline karşı lafzan ve amelen Allâhü Ekber deyip ta‘zîm etmek; hem cemâline karşı kalben ve lisânen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir. Demek tesbîh ve tekbîr ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu mücmel hulâsalarla te’kîd edilir.

İkinci Nükte: İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusûrunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister. Rubûbiyetin kudsiyeti pâklığı dahi ister ki, abd, kendi kusûrunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini bütün nekāisten pâk ve müberrâ; ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ; ve kâinâtın bütün kusûrâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu tesbîh ile, Sübhânallâh ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkātın aczini görmekle kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde Allâhü Ekber deyip, huzû‘ ile rükû‘a gidip,

25

ona ilticâ ve tevekkül etsin. Hem rubûbiyetin nihâyetsiz hazîne-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyâcını ve bütün mahlûkātın fakr ve ihtiyâcâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in‘âmâtını şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl ve akvâli bu ma‘nâları tazammun ediyor. Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz‘ edilmişler.

Üçüncü Nükte: Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir timsâl-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâını şâmil bir fihriste-i nûrâniyedir. Ve bütün esnâf-ı mahlûkātın elvân-ı ibâdetlerine işâret eden bir harîta-i kudsiyedir.

Dördüncü Nükte: Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakîka ve sâat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir sâat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyânın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı, ve dakîkaları sayan seneler, ve saatleri sayan tabakāt-ı ömr-ü insan, ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar.

Meselâ fecir zamanı tulûa kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insanın rahm-i mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtâr eder.

Zuhur zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyâdaki hilkat-i insan devrine benzer ve işâret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni‘meti hatırlatır.

Asır zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin asm asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi ihtâr eder.

Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkātın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtâr ile tecelliyât-ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkāz eder.

İşâ vakti ise, âlem-i zulümât nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakiye-i âsârı dahi vefât edip nisyân perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını i‘lân eder.

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifhâm ile rûh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtâç olduğunu insana hatırlatır.

26

Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzûmlu bir ışık olduğunu bildirir. Îkāz eder. ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin nihâyetsiz ni‘metlerini ihtâr ile ne derece hamd ü senâya müstehak olduğunu i‘lân eder. İkinci sabah ise, sabâh-ı haşri ihtâr eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kūl ve lâzım ve kat‘î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat‘iyettedir. Demek bu beş vaktin her biri bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtâr ettiği gibi; kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem dehrî kudretin mu‘cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazîfe-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet ve kat‘î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.

Beşinci Nükte: İnsan fıtraten gāyet zaîftir. Hâlbuki her şey ona ilişir. Onu müteessir ve müteellim eder. Hem gāyet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gāyet fakirdir. Hâlbuki ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayâtın tekâlîfi gāyet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Hâlbuki sevdiği ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidârı kısa, sabrı kısadır.

İşte bu vaz‘iyette bir rûh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile mürâcaat edip arzuhâl etmek, tevfîk ve meded istemek, ne kadar elzem; ve pîşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazîfeleri tahammül için ne kadar lüzûmlu bir nokta-i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır. Ve zuhur zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgilin tazyîkinden muvakkat bir istirâhat zamanı ve fânî dünyanın, bekāsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten rûhun teneffüse ihtiyâç vakti ve in‘âmât-ı İlâhiyenin tezâhür ettiği bir andır. Rûh-u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o ma‘nâsız ve bekāsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün‘im-i Hakîkî’nin dergâhına gidip, el bağlayarak, yekün ni‘metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek ve celâl ve azametine karşı rükû‘ ile aczini izhâr etmek ve kemâl-i bî-zevâline ve cemâl-i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini i‘lân etmek demek olan zuhur namazını kılmak ne kadar güzel,

27

ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil. Asır vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyârlık hâlet-i mahzûnânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin netîcelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-ü azîm teşkîl ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misâfir me’mûr ve her şey geçici, bî-karâr olduğunu i‘lân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh-u insan; kalkıp abdest alıp, şu asır vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve Kayyûm-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip, hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine karşı zelîlâne rükû‘a gidip, sermediyet-i ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek, hakîkî bir teselli, bir rahat-ı rûh bulup, huzûr-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asır namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gāyet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu insan olan anlar.

Mağrib vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkātının vedâ‘-ı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefâtıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihân lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkāz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl-i Bâkîye âyîne-i müştâk olan rûh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezâl’in arş-ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde Allâhü Ekber deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin huzûrunda kıyâm edip, Elhamdülillâh demekle kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demekle muînsiz rubûbiyetine, şerîksiz ulûhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükû‘a gidip,

28

bütün kâinâtla beraber zaaf ve aczini fakr ve zilletini izhâr etmekle سُبْحَانَ رَبِّیَ الْعَظٖیمِ deyip, Rabb-i Azîm’ini tesbîh edip; hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına, tagayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, tebeddülsüz kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubûdiyetini i‘lân edip, hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup سُبْحَانَ رَبِّیَ الْاَعْلٰی demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i A‘lâ’sını takdîs etmek; sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkātın tahiyyât-ı mübârekelerini ve salavât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl-ü Ekrem’ine selâm etmekle bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvîr etmek için şu kasr-ı kâinâtın intizâm-ı hakîmânesini müşâhede edip, Sâni‘-i Zülcelâl’in vahdâniyetine şehâdet etmek; hem saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı ve kitâb-ı kâinâtın tercümân-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latîf, nazîf bir vazîfe; ne kadar azîz, lezîz bir hizmet; ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet; ne kadar ciddî bir hakîkat; ve bu fânî misâfirhânede bâkıyâne bir sohbet ve dâimâne bir saâdet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir?

İşâ vaktinde ki, o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. مُقَلِّبُ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ olan Kadîr-i Zülcelâl’in o beyaz sahîfeyi bu siyah sahîfeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen, yeşil sahîfesini kışın bârid, beyaz sahîfesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ olan Hakîm-i Zülkemâl’in icrâât-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürûr-u zamanla ehl-i kubûrun bakiye-i âsârı dahi, şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlik-ı Mevt ve Hayât’ın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fânî ve hakîr dünyanın tamâmen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefât edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem-i âhiretin inkişâfında Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın tasarrufât-ı Celâliyesini ve tecelliyât-ı Cemâliyesiniandırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem şu kâinâtın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakîkî’si, Ma‘bûd ve Mahbûb-u Hakîkî’si o zât olabilir ki, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sahîfeleri gibi suhûletle çevirir. Yazar, bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kādir-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaz‘iyettir.

İşte nihâyetsiz âciz, zayıf, hem nihâyetsiz fakîr, muhtâç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz

29

hâdisât içinde çalkanmakta olan rûh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu ma‘nâdaki ışâda İbrahimvârî لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ deyip; Ma‘bûd-u Lemyezel, Mahbûb-u Lâyezâl’in dergâhına namaz ile ilticâ edip, şu fânî âlemde ve fânî ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde bir Bâkî-i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet-i bâkiye birkaç dakikacık bir ömr-ü bâkî içinde dünyasına nûr serpecek, istikbâlini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbâbının firâk ve zevâlinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân-ı Rahîm’in iltifât-ı rahmetini ve nûr-u hidâyetini görüp istemek;

Hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, derdlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel son vazîfe-i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyâm etmek, yani bütün fânî sevdiklerine bedel, bir Ma‘bûd ve Mahbûb-u Bâkî’nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel, bir Kadîr-i Kerîm’in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm’in huzûruna çıkmak; hem Fâtiha ile başlamak, yani bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakîr mahlûkları medih ve minnetdârlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak olan Rabbü’l-Âlemîn’i medh ü senâ etmek; hem اِیَّاكَ نَعْبُدُ hitâbına terakkî etmek, yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, Ezel ve Ebed Sultânı olan Mâlik-i Yevmi’d-Dîn’e intisâbıyla, şu kâinâtta nâzdâr bir misâfir ve ehemmiyetli bir vazîfedâr makamına girip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demekle, bütün mahlûkāt nâmına kâinâtın cemâat-i kübrâsı ve cem‘iyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı ona takdîm etmek; hem اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ demekle, istikbâl karanlığı içinde saâdet-i ebediyeye giden nûrânî yolu olan sırât-ı müstakîme hidâyeti istemek;

Hem şimdi yatmış nebâtât, hayvanât gibi; gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misâfirhâne-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl’in kibriyâsını düşünüp, Allâhü Ekber deyip rükû‘a varmak; hem bütün mahlûkātın secde-i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkāt gibi her senede, her asırdaki envâ‘-ı mevcûdât, hatta arz, hatta dünya birer muntazam ordu, belki birer mutî‘ nefer gibi vazîfe-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i künfeyekûn ile terhîs edildiği zaman, yani âlem-i gayba gönderildiği

30

vakit, nihâyet intizâm ile zevâlde gurûb seccadesinde Allâhü Ekber deyip secde ettikleri; hem emr-i كُنْ فَیَكُونَ den gelen bir sayha-i ihyâ ve îkāz ile, yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup kıyâm edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık onlara iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâl’in, o Rahîm-i Zülcemâl’in bârigâh-ı huzûrunda hayret-âlûd bir muhabbet, bekā-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde Allâhü Ekber deyip sücûda gitmek, yani bir nevi‘ mi‘râca çıkmak demek olan ışâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve lezîz, ne kadar ma‘kūl ve münâsib bir vazîfe, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakîkat olduğunu elbette anladın. Demek şu beş vakit, her biri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icrâât-ı cesîme-i Rabbâniyenin emârâtı ve in‘âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi nihâyet hikmettir.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِیُعَلِّمَهُمْ كَیْفِیَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِیَّةِ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَتَرْجُمَانًا لِاٰیَاتِ كِتَابِ كَٓائِنَاتِكَ وَمِرْاٰةً بِعُبُودِیَّتِهٖ لِجَمَالِ رُبُوبِیَّتِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖینَ بِرَحْمَتِكَ یَٓا الرَّاحِمٖینَ

Onuncu Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.

On Birinci Söz: Tılsımlar Mecmûası’nda yazılmıştır.

On İkinci Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.

Saîdü’n-Nûrsî

31

[ON ÜÇÜNCÜ SÖZ]

İki Makam’dır. İkinci Makam’ı Gençlik Rehberi olup müstakil yazılmakla şimdilik bu mecmûaya idhâl edilmemiştir.

[Birinci Makam]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖینَ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا یَنْبَغٖی لَهُ

Kur’ân-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et

İşte, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hârikulâde ve birer mu‘cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakāik-i acîbeyi zîşuûra açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukūle tükenmez bir hazîne-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu‘cizât-ı kudreti âdiyât perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukūt eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arz eder. Onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdîm eder.

Meselâ, en câmi‘ bir mu‘cize-i kudret olan insanın hilkatini âdî görüp, lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatindenhurûc etmiş, üç ayaklı yâhûd iki başlı bir insanı, bir velvele-i istiğrâbla nazar-ı ibrete teşhîr eder. Meselâ en latîf ve umûmî bir mu‘cize-i rahmet olan bütün yavruların hazîne-i gaybdan muntazam iâşelerini âdî görüp, küfrân perdesini üstüne çeker. Fakat intizâmdan şüzûz etmiş, kabîlesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün balıkçıları ağlatmak Hâşiye ister.

İşte, Kur’ân-ı Hakîm’in ilim ve hikmet ve ma‘rifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve ma‘rifet-i Sâni‘ cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al. İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakîkatleri câmi‘ olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnîdir.

32

Evet, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz derecesindeki kemâl-i nizâm ve intizâmı ve kitâb-ı kâinâttaki intizâmât-ı san‘atı, muntazam üslûblarıyla tefsîr ettikleri hâlde, manzûm ve şiir olmadığının diğer bir sırrı da budur ki: âyetlerinin her bir necmi, vezin kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nevi‘ merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebât-ı ma‘neviyeye râbıta olmak için, o dâire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münâsebet teşkîl etmesidir. Güyâ, serbest her bir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır ki, Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur, her bir meşreb sâhibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Söz’de beyân edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde otuz altı Sûre-i İhlâs mikdârınca, her biri zil’ecniha olan altı cümlenin terkîbâtından müteşekkil bir hazîne-i ilm-i tevhîd bulunuyor ve tazammun ediyor.

Evet, nasıl ki, semâda olan yıldızların sûreten adem-i intizâmı cihetiyle, her bir yıldız kayıd altına girmeyip, her birisi ekser yıldıza bir nevi‘ merkez olarak dâire-i muhîtasındaki birer birer her bir yıldıza mevcûdât beynindeki nisbet-i hafiyeye işâret olarak, birer hatt-ı münâsebet uzatıyor. Güyâ, her bir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umûm yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde kemâl-i intizâmı gör, ibret al وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ nın bir sırrını bil. Hem âyet-i وَمَا یَنْبَغٖی لَهُ sırrını da bununla anla ki; şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakîkatleri büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki, Kur’ân’ın hakîkatleri o kadar büyük ve âlî ve parlak ve revnakdârdır ki, en büyük ve parlak hayâl o hakîkatlere nisbet edilse gāyet küçük ve sönük kalır. Meselâ, یَوْمَ نَطْوِی السَّمَٓاءَ كَطَیِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ یُغْشِی الَّیْلَ النَّهَارَ یَطْلُبُهُ حَثٖیثًا اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَیْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖیعٌ لَدَیْنَا مُحْضَرُونَ gibi hadsiz hakîkatleri buna şâhiddir.

Kur’ân’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i‘câz ve hidâyet nûrunu neşir ile küfür ve gaflet zulümâtını nasıl dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden, Kur’ân’ın lisân-ı ulviyesinden یُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوَاتِ وَمَا فِی الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزٖیزِ الْحَكٖیمِ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât-ı âlem یُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkāt,

33

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ: sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nûr-u hakîkat-edâ; ve arz bir kafa; berr ve bahir birer lisân; ve bütün hayvanât ve nebâtât birer kelime-i tesbîhfeşân sûretinde arz-ı dîdâr eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla, mezkûr zevkin dekāikini göremezsin.

Evet, o zamandan beri nûrunu neşreden ve mürûr-u zaman ile ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaz‘iyet ile; yâhûd sathî ve basît bir perde-i ülfet ile baksan, elbette her bir âyetin ne kadar tatlı zemzeme-i i‘câz içinde, ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin. ve bir çok envâ‘-ı i‘câzı içinde, bu nev‘-i i‘câzını zevk edemezsin.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın en yüksek bir derece-i i‘câzına bakmak istersen, şu temsîl dürbünüyle, bak. Şöyle ki: Gāyet yüksek ve garîb, gāyetle yayılmış acîb bir ağaç farz edelim ki, o ağaç, geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Ma‘lûmdur ki, bir ağacın, insanın a‘zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Her bir cüz’ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir.

İşte, hiç görünmeyen ve hâlen görünmüyor o ağaca dâir biri çıksa, perde üstünde onun her bir a‘zâsına mukābil bir resim çekse, birer hudûd çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble, bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmâtla doldursa, elbette şübhe kalmaz ki, o ressam, o gaybî ağacı, gayb-âşinâ nazarıyla görür. İhâta eder; sonra tasvîr eder.

Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dahi hakîkat-i mümkinâta dâir-ki o hakîkat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakîkatine dâir beyânât-ı Furkāniyesi, o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki, bütünmuhakkikler, nihâyet-i tahkîkinde, Kur’ân’ın tasvîrine Mâşâllâh, Bârekellâh deyip, Tılsım-ı kâinâtı ve muammâ-yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm demişler.

34

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی: Temsîlde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi, şuûn ve ef‘âl-i Rabbâniyeyi bir şecere-i tûbâ-yı nûr hükmünde temsîl edelim ki; o şecere-i nûrâniyenin dâire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor, hudûd-u kibriyâsı gayr-i mütenâhî fezâ-yı ıtlâkda yayılıp ihâta ediyor, hudûd-u icrââtı, یَحُولُ بَیْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰی هُوَ الَّذٖی یُصَوِّرُكُمْ فِی الْاَرْحَامِ كَیْفَ یَشَٓاءُ hudûdundan tut, وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِیَّاتٌ بِیَمٖینِهٖ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖی سِتَّةِ اَیَّامٍ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ hududuna kadar intişâr etmiş o hakîkat-i nûrâniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gāyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakāik-i esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef‘âli beyân etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakîkat ve dâire-i melekûtte cevelân eden bütün ashâb-ı irfân ve hikmet, o beyânât-ı Furkāniyeye karşı Sübhânallâh deyip, Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık diyerek, tasdîk ediyorlar.

Meselâ, bütün dâire-i imkân ve dâire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvîr eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta‘rîf eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhâr eder ki, akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne hayrân kalır. Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı ve en küçük âdâbı ve en uzak gāyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza edildiğine delîl, o Kur’ân-ı câmiin nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan şerîat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizâmı ve muvâzeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resâneti; cerh edilmez bir şâhid-i âdil, şübhe getirmez bir burhân-ı kātı‘dır.

Demek oluyor ki, beyânât-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusûs bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinâd ediyor ve cemî‘-i eşyâyı birden görebilir, ezel veebed ortasında bütün hakāiki bir anda müşâhede eder bir zâtın kelâmıdır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی اَنْزَلَ عَلٰی عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ یَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا Bu hakîkate işâret eder.

اَللّٰهُمَّ یَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمٖینَ یَا مُسْتَعَانُ

35

[ON DÖRDÜNCÜ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰیَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكٖیمٍ خَبٖیرٍ

Kur’ân-ı Hakîm’in ve Kur’ân’ın müfessir-i hakîkîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakāikine çıkmak için, teslîm ve inkıyâdı noksân olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakîkatlerin bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyân edilecek. O hakîkatlerden haşir ve kıyâmetin nazîreleri Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakîkat’inde zikredildiği için tekrara lüzûm yoktur. Yalnız sâir hakîkatlerden numûne olarak Beş Mes’ele zikrederiz.

Birincisi: Meselâ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖی سِتَّةِ اَیَّامٍ Altı günde yerleri ve gökleri yarattık demek olan, hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakîkat-i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelâl’in halkettiği seyyâl âlemleri, seyyâr kâinâtları, geçici dünyaları nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Evet, güyâ insanlar gibi, dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.

İkincisi: Meselâ, وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖی اِمَامٍ مُبٖینٍ لَا یَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِی السَّمٰوَاتِ وَلَا فِی الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ gibi âyetlerin ifadeettikleri ki: Bütün eşyâ, bütün ahvâliyle, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor, demek olan hakîkat-i âliyesine kanâat getirmek için, Nakkāş-ı Zülcelâl rûy-u zemînin sahîfesinde her mevsimde, bâhusûs baharda değiştirdiği nihâyetsiz muntazam mahlûkātın fihriste-i vücûdlarını, târîhçe-i hayâtlarını, desâtîr-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde ma‘nevî bir sûrette derc ve muhâfaza ettiğini; ve zevâlden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle ma‘nevî bir tarzda basît tohumcuklarında yazdığını; hatta her geçici baharda yaş-kuru ne varsa, mahdûd zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizâm ile

36

muhâfaza ettiğini nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Güyâ her bir bahar birtek çiçek gibi gāyet muntazam ve mevzûn olarak zemînin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.

Hakîkat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki: kader kaleminin sahîfesi olan Levh-i Mahfûz’un yalnız bir cilve-i aksi olarak fihriste-i san‘at-ı Rabbâniye olup, ehl-i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitâbet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san‘atı, bu münfail mistar-ı hikmeti tabîat-ı müessire diyerek, masdar ve fâil telakkî etmesidir. اَیْنَ الثَّرٰی مِنَ الثُّرَیَّا Hakîkat nerede, ehl-i gafletin telakkîleri nerede?

Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık’ın tasvîr ettiği; meselâ kırk binler başlı, her bir başta kırk binler lisân ve her lisânda kırk binler tarzda tesbîhât ettiklerini ve intizâm ve külliyet ve vüs‘at-i ubûdiyetlerini ifade eden hakîkate çıkmak için, şuna dikkat et ki: Zât-ı Zülcelâl تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ یُسَبِّحْنَ اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ gibi âyetlerle tasrîh ediyor ki, mevcûdâtın en büyüğü ve en küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbîhât ettiğini gösteriyor. Ve öyle de görünüyor.

Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbîhiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi; bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zemînin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın cüz’î birer tesbîhâtı olduğu gibi; zeminin de ve zemînin her bir kıt‘asının da ve her bir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbîh-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zemînin her başında yüz binler lisânlar bulunan ve her lisânda yüz bin tarzda tesbîhât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip i‘lân edecek ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır. Evet, müteaddid eşyâ bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı ma‘nevîsi olacaktır. Eğer o cem‘iyet imtizâc edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı ma‘nevîsi, bir nevi‘ rûh-u ma‘nevîsi ve vazîfe-i tesbîhiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.

37

İşte bak. Misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam meyvesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde bak, kaç yüz mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı, mevzûn tohumcuk harfleri امر كن فیكو نە mâlik Sâni‘-i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbîh ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i ma‘nâda müteaddid diller ile tesbîhâtını temsîl ediyor. Ve hikmeten öyle olmak gerektir.

Dördüncüsü: Meselâ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ gibi âyetlerin ifade ettikleri hakîkat-i ulviyesine ki, Kādir-i Mutlak, o derece suhûlet ve sür‘atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyâyı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni‘-i Kadîr nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu hâlde, masnûât nihâyet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber gāyet cüz’î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzîm ve hüsn-ü san‘attan hâriç bırakmıyor.

İşte bu hakîkat-i Kur’âniyenin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd suhûlet-i mutlaka içinde intizâm-ı ekmel şehâdet ettiği gibi; gelecek temsîl dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâ-yı hüsnâsından Nûr isminin bir kesîf aynası hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve teshîr-i İlâhî ile mazhar olduğu vazîfeler, şu hakîkati fehme takrîb eder. Şöyle ki:

Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu; cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği hâlde, o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiç bir vecihle müteessir edemezler. Kurbiyet da‘vâ edemezler. Hem o güneş her şeffaf zerreye, hatta ziyâsı nereye girmiş ise, orada hazır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kābiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi‘ timsâli görünmesiyle anlaşılır. Hem güneşin azamet-i nûrâniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nûrâniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç