Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 24
[DOKUZUNCU SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖینَ تُمْسُونَ وَحٖینَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِیًّا وَحٖینَ تُظْهِرُونَ
Ey birader! Benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi; azîm bir tasarruf-u İlâhînin aynası ve o tasarruf içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma‘kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek için [Beş Nükte’yi] nefsimle beraber dinlemek lâzım.
[Birinci Nükte: Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm ve şükürdür. Yani celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallâh deyip takdîs etmek, hem kemâline karşı lafzan ve amelen Allâhü Ekber deyip ta‘zîm etmek; hem cemâline karşı kalben ve lisânen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir. Demek [tesbîh ve tekbîr ve hamd] namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu mücmel hulâsalarla te’kîd edilir.
[İkinci Nükte: İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusûrunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister. Rubûbiyetin kudsiyeti pâklığı dahi ister ki, abd, kendi kusûrunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini bütün nekāisten pâk ve müberrâ; ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ; ve kâinâtın bütün kusûrâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu tesbîh ile, Sübhânallâh ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkātın aczini görmekle kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde Allâhü Ekber deyip, huzû‘ ile rükû‘a gidip,
SAYFA 25
ona ilticâ ve tevekkül etsin. Hem rubûbiyetin nihâyetsiz hazîne-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyâcını ve bütün mahlûkātın fakr ve ihtiyâcâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in‘âmâtını şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl ve akvâli bu ma‘nâları tazammun ediyor. Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz‘ edilmişler.
[Üçüncü Nükte: Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir timsâl-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâını şâmil bir fihriste-i nûrâniyedir. Ve bütün esnâf-ı mahlûkātın elvân-ı ibâdetlerine işâret eden bir harîta-i kudsiyedir.
[Dördüncü Nükte: Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakîka ve sâat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir sâat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyânın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı, ve dakîkaları sayan seneler, ve saatleri sayan tabakāt-ı ömr-ü insan, ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar.
Meselâ fecir zamanı tulûa kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insanın rahm-i mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtâr eder.
Zuhur zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyâdaki hilkat-i insan devrine benzer ve işâret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni‘meti hatırlatır.
Asır zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin asm asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi ihtâr eder.
Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkātın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtâr ile tecelliyât-ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkāz eder.
İşâ vakti ise, âlem-i zulümât nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakiye-i âsârı dahi vefât edip nisyân perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını i‘lân eder.
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifhâm ile rûh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtâç olduğunu insana hatırlatır.
SAYFA 26
Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzûmlu bir ışık olduğunu bildirir. Îkāz eder. ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin nihâyetsiz ni‘metlerini ihtâr ile ne derece hamd ü senâya müstehak olduğunu i‘lân eder. İkinci sabah ise, sabâh-ı haşri ihtâr eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kūl ve lâzım ve kat‘î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat‘iyettedir. Demek bu beş vaktin her biri bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtâr ettiği gibi; kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem dehrî kudretin mu‘cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazîfe-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet ve kat‘î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
[Beşinci Nükte: İnsan fıtraten gāyet zaîftir. Hâlbuki her şey ona ilişir. Onu müteessir ve müteellim eder. Hem gāyet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gāyet fakirdir. Hâlbuki ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayâtın tekâlîfi gāyet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Hâlbuki sevdiği ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidârı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaz‘iyette bir rûh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile mürâcaat edip arzuhâl etmek, tevfîk ve meded istemek, ne kadar elzem; ve pîşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazîfeleri tahammül için ne kadar lüzûmlu bir nokta-i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır. Ve zuhur zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgilin tazyîkinden muvakkat bir istirâhat zamanı ve fânî dünyanın, bekāsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten rûhun teneffüse ihtiyâç vakti ve in‘âmât-ı İlâhiyenin tezâhür ettiği bir andır. Rûh-u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o ma‘nâsız ve bekāsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün‘im-i Hakîkî’nin dergâhına gidip, el bağlayarak, yekün ni‘metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek ve celâl ve azametine karşı rükû‘ ile aczini izhâr etmek ve kemâl-i bî-zevâline ve cemâl-i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini i‘lân etmek demek olan zuhur namazını kılmak ne kadar güzel,
SAYFA 27
ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil. Asır vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyârlık hâlet-i mahzûnânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin netîcelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-ü azîm teşkîl ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misâfir me’mûr ve her şey geçici, bî-karâr olduğunu i‘lân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh-u insan; kalkıp abdest alıp, şu asır vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve Kayyûm-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip, hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine karşı zelîlâne rükû‘a gidip, sermediyet-i ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek, hakîkî bir teselli, bir rahat-ı rûh bulup, huzûr-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asır namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gāyet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu insan olan anlar.
Mağrib vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkātının vedâ‘-ı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefâtıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihân lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkāz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl-i Bâkîye âyîne-i müştâk olan rûh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezâl’in arş-ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde Allâhü Ekber deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin huzûrunda kıyâm edip, Elhamdülillâh demekle kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip [اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ] demekle muînsiz rubûbiyetine, şerîksiz ulûhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükû‘a gidip,
SAYFA 28
bütün kâinâtla beraber zaaf ve aczini fakr ve zilletini izhâr etmekle [سُبْحَانَ رَبِّیَ الْعَظٖیمِ] deyip, Rabb-i Azîm’ini tesbîh edip; hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına, tagayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, tebeddülsüz kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubûdiyetini i‘lân edip, hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup [سُبْحَانَ رَبِّیَ الْاَعْلٰی] demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i A‘lâ’sını takdîs etmek; sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkātın tahiyyât-ı mübârekelerini ve salavât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl-ü Ekrem’ine selâm etmekle bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvîr etmek için şu kasr-ı kâinâtın intizâm-ı hakîmânesini müşâhede edip, Sâni‘-i Zülcelâl’in vahdâniyetine şehâdet etmek; hem saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı ve kitâb-ı kâinâtın tercümân-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latîf, nazîf bir vazîfe; ne kadar azîz, lezîz bir hizmet; ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet; ne kadar ciddî bir hakîkat; ve bu fânî misâfirhânede bâkıyâne bir sohbet ve dâimâne bir saâdet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir?
İşâ vaktinde ki, o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. [مُقَلِّبُ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ] olan Kadîr-i Zülcelâl’in o beyaz sahîfeyi bu siyah sahîfeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen, yeşil sahîfesini kışın bârid, beyaz sahîfesine çevirmesindeki [مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ] olan Hakîm-i Zülkemâl’in icrâât-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürûr-u zamanla ehl-i kubûrun bakiye-i âsârı dahi, şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlik-ı Mevt ve Hayât’ın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fânî ve hakîr dünyanın tamâmen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefât edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem-i âhiretin inkişâfında Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın tasarrufât-ı Celâliyesini ve tecelliyât-ı Cemâliyesiniandırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem şu kâinâtın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakîkî’si, Ma‘bûd ve Mahbûb-u Hakîkî’si o zât olabilir ki, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sahîfeleri gibi suhûletle çevirir. Yazar, bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kādir-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaz‘iyettir.
İşte nihâyetsiz âciz, zayıf, hem nihâyetsiz fakîr, muhtâç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz
SAYFA 29
hâdisât içinde çalkanmakta olan rûh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu ma‘nâdaki ışâda İbrahimvârî [لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖینَ] deyip; Ma‘bûd-u Lemyezel, Mahbûb-u Lâyezâl’in dergâhına namaz ile ilticâ edip, şu fânî âlemde ve fânî ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde bir Bâkî-i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet-i bâkiye birkaç dakikacık bir ömr-ü bâkî içinde dünyasına nûr serpecek, istikbâlini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbâbının firâk ve zevâlinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân-ı Rahîm’in iltifât-ı rahmetini ve nûr-u hidâyetini görüp istemek;
Hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, derdlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel son vazîfe-i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyâm etmek, yani bütün fânî sevdiklerine bedel, bir Ma‘bûd ve Mahbûb-u Bâkî’nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel, bir Kadîr-i Kerîm’in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm’in huzûruna çıkmak; hem Fâtiha ile başlamak, yani bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakîr mahlûkları medih ve minnetdârlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak olan Rabbü’l-Âlemîn’i medh ü senâ etmek; hem [اِیَّاكَ نَعْبُدُ] hitâbına terakkî etmek, yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, Ezel ve Ebed Sultânı olan Mâlik-i Yevmi’d-Dîn’e intisâbıyla, şu kâinâtta nâzdâr bir misâfir ve ehemmiyetli bir vazîfedâr makamına girip [اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ] demekle, bütün mahlûkāt nâmına kâinâtın cemâat-i kübrâsı ve cem‘iyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı ona takdîm etmek; hem [اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ] demekle, istikbâl karanlığı içinde saâdet-i ebediyeye giden nûrânî yolu olan sırât-ı müstakîme hidâyeti istemek;
Hem şimdi yatmış nebâtât, hayvanât gibi; gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misâfirhâne-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl’in kibriyâsını düşünüp, Allâhü Ekber deyip rükû‘a varmak; hem bütün mahlûkātın secde-i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkāt gibi her senede, her asırdaki envâ‘-ı mevcûdât, hatta arz, hatta dünya birer muntazam ordu, belki birer mutî‘ nefer gibi vazîfe-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i künfeyekûn ile terhîs edildiği zaman, yani âlem-i gayba gönderildiği
SAYFA 30
vakit, nihâyet intizâm ile zevâlde gurûb seccadesinde Allâhü Ekber deyip secde ettikleri; hem emr-i [كُنْ فَیَكُونَ] den gelen bir sayha-i ihyâ ve îkāz ile, yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup kıyâm edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık onlara iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâl’in, o Rahîm-i Zülcemâl’in bârigâh-ı huzûrunda hayret-âlûd bir muhabbet, bekā-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde Allâhü Ekber deyip sücûda gitmek, yani bir nevi‘ mi‘râca çıkmak demek olan ışâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve lezîz, ne kadar ma‘kūl ve münâsib bir vazîfe, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakîkat olduğunu elbette anladın. Demek şu beş vakit, her biri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icrâât-ı cesîme-i Rabbâniyenin emârâtı ve in‘âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi nihâyet hikmettir.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِیُعَلِّمَهُمْ كَیْفِیَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِیَّةِ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَتَرْجُمَانًا لِاٰیَاتِ كِتَابِ كَٓائِنَاتِكَ وَمِرْاٰةً بِعُبُودِیَّتِهٖ لِجَمَالِ رُبُوبِیَّتِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖینَ بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ
Onuncu Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.
On Birinci Söz: Tılsımlar Mecmûası’nda yazılmıştır.
On İkinci Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 31
[ON ÜÇÜNCÜ SÖZ]
İki Makam’dır. İkinci Makam’ı Gençlik Rehberi olup müstakil yazılmakla şimdilik bu mecmûaya idhâl edilmemiştir.
[Birinci Makam]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖینَ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا یَنْبَغٖی لَهُ
Kur’ân-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hârikulâde ve birer mu‘cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakāik-i acîbeyi zîşuûra açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukūle tükenmez bir hazîne-i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu‘cizât-ı kudreti âdiyât perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukūt eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arz eder. Onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdîm eder.
Meselâ, en câmi‘ bir mu‘cize-i kudret olan insanın hilkatini âdî görüp, lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatindenhurûc etmiş, üç ayaklı yâhûd iki başlı bir insanı, bir velvele-i istiğrâbla nazar-ı ibrete teşhîr eder. Meselâ en latîf ve umûmî bir mu‘cize-i rahmet olan bütün yavruların hazîne-i gaybdan muntazam iâşelerini âdî görüp, küfrân perdesini üstüne çeker. Fakat intizâmdan şüzûz etmiş, kabîlesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün balıkçıları ağlatmak [Hâşiye] ister.
İşte, Kur’ân-ı Hakîm’in ilim ve hikmet ve ma‘rifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve ma‘rifet-i Sâni‘ cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al. İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakîkatleri câmi‘ olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnîdir.