Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 9
bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabûl ederse: hâlbuki kazanç ihtimâli binden birdir, sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkil zanneden adam anlamaz mı? Hâlbuki namazda rûhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübâh dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkā eder.
[BEŞİNCİ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذٖینَ اتَّقَوْا وَالَّذٖینَ هُمْ مُحْسِنُونَ
Namaz kılmak ve büyük günâhları işlememek, ne derece hakîkî bir vazîfe-i insaniyet; ve ne kadar fıtrî münâsib bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.
Seferberlikte bir taburda biri muallem vazîfeperver; diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazîfeperver nefer ta‘lîme ve cihada dikkat eder, erzâk ve ta‘yînâtını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar, devletin vazîfesidir. Ve onun asıl vazîfesi ta‘lîm ve cihaddır. Fakat bazı erzâk ve cihâzât işlerinde işler. Kazan kaynatır. Karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun? Devletin angaryasını çekiyorum der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum. Diğer şikemperver ve acemî nefer ise, ta‘lîme ve harbe dikkat etmezdi. O devlet işidir. Bana ne, derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Bir gün muallem arkadaşı ona dedi: Birader, asıl vazîfen ta‘lîm ve muhârebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha i‘timâd et. O seni aç bırakmaz. O onun vazîfesidir. Hem sen âciz ve fakirsin. Her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana
SAYFA 10
Âsîdir der. Cezâ verirler. Evet, iki vazîfe pîşimizde görünüyor. Biri padişahın vazîfesidir. Bazen biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazîfemizdir. Padişah bize teshîlât ile yardım eder ki, ta‘lîm ve harbdir. Acaba o serseri nefer o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın
İşte ey tenbel nefsim O dalgalı meydân-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksîm edilen ordu ise, cem‘iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın cemâat-i İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri, ferâiz-i dîniyesini bilen ve işleyen; ve kebâiri terk ve günâhları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede eden müttakî müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakîkî’yi ithâm etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp ferâizi terk; ve maîşet yolunda rast gelen günâhları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o ta‘lîm ve ta‘lîmât ise, başta namaz ibâdettir. Ve o harb ise nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlara karşı mücâhede edip günâhlardan ve ahlâk-ı rezîleden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazîfe ise, birisi hayatı verip beslemektir. Diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir.
Evet, en parlak bir mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en abdâl hayvan en iyi beslenir. Meyve kurtları ve balıklar gibi En âciz, en nâzik mahlûk en iyi rızkı o yer. Çocuklar ve yavrular gibi. Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl iktidâr ve ihtiyâr ile olmadığını; belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfîdir. Demek derd-i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki, ta‘lîmi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Rezzâk-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden ta‘yînâtını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek, güzeldir, merdliktir. O dahi bir ibâdettir. Hem insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihâzât-ı ma‘neviyesi gösteriyor. Zîrâ hayât-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidâr cihetinde, en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı ma‘neviye ve uhreviyesine
SAYFA 11
lâzım olan ilim ve iftikār ile tazarru‘ ve ibâdet cihetinde, hayvanâtın sultânı ve kumandanı hükmündedir. Demek ey nefsim Eğer hayât-ı dünyeviyeyi gāye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayât-ı uhreviyeyi gāye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın nazlı ve niyâzdâr bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misâfiri olursun. İşte sana iki yol. İstediğini intihâb edebilirsin. Hidâyet ve tevfîki Erhamürrâhimîn’den iste.
[ALTINCI SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak; ve ona abd olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle: Bir zaman bir padişah raiyetinden iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan hiç bir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur. Veya tebeddül eder, gider. Padişah o iki nefere kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gāyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güyâ o emânet malınızdır. Pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârıfâtı ve levâzımâtı ben deruhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrûm kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler,
SAYFA 12
mîzânlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esîr ve başıbozuğa bedel, âlî bir padişahın hâs, serbest bir yâver-i askeri olursunuz.
Onlar şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: Baş üstüne Ben maal-iftihâr satarım. Hem bin teşekkür ederim. Diğeri mağrûr, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş, güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok, dedi: Yok, padişah kimdir? Ben mülkümü satmam. Keyfimi bozmam. Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, hâs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri öyle bir hâle giriftâr olmuş ki, hem herkes ona acıyor, hem de Müstehak diyor. Çünkü hem saâdeti, mülkü, hatâsının netîcesi olarak gitmiş. Hem cezâ ve azâb çekiyor.
İşte ey nefs-i pür-heves Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar ise, senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin; ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-ü Kerîm’dir asm. Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi şu âyetle i‘lân ediyor:. اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Ve o dalgalı muhârebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki, durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: Mâdem her şey elimizden çıkacak. Fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdîl edip ibkā etmek çâresi yok mu? deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der: Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve râhat bir çâresi var. Suâl Nedir?
Elcevab: Emâneti sâhib-i hakîkîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var. Birinci Kâr Fânî mal, bekā bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakîkaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür.
SAYFA 13
Fakat âlem-i bekāda saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.
İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz‘âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için gāliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz rahmet hazînelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
Meselâ göz bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.
Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukūt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. İşte ey akıl, dikkat et Meş’ûm bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak Âdî bir kavvâd nerede, kütübhâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları kıyâs etsen, anlarsın ki, hakîkaten mü’min cennete lâyık; ve kâfir cehenneme muvâfık bir mâhiyet kesb eder. Ve onların her biri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, îmânıyla Hâlik’ının emânetini onun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.
SAYFA 14
Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir, belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz, meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.
Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtâç olduğun bir zamanda cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisâs ve müşâhede ittifâk etmişler. İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. İkinci Hasâret: Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünkü en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, hikmet-i İlâhiyeye iftirâ ve zulmettin. Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip, zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin. Beşinci Hasâret: Hayât-ı ebediye esâsâtını ve saâdet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar? Yok, kat‘â ve aslâ Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir. Keyfe kâfî gelir. Harâma girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allâh’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allâh nâmına işlemeli, başlamalı; ve Allâh hesabıyla vermeli ve almalı; ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse istiğfâr etmeli. Yâ Rab Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn. demeli ve ona yalvarmalı.
SAYFA 15
[YEDİNCİ SÖZ]
Şu kâinâtın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ rûh-u beşer için saâdet kapısını fetheden, ne kadar kıymetdâr iki tılsım-ı müşkilküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlik’ına tevekkül ve ilticâ ve şükürle Rezzâk’ından suâl ve duâ, ne kadar nâfi‘ ve tiryâk gibi iki ilaç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyâd etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek, ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnakdâr bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nûr-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.
Bir zaman bir asker meydân-ı harb ve imtihânda, kâr ve zarar deverânında pek müdhiş bir vaz‘iyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir aslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş. Bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem bu hâliyle beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçâre, şu dehşet içinde me’yûsâne düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh, nûrânî bir zât peydâ olur. Ona der: Me’yûs olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o aslan sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o iki müteaffin yaraların iki güzel kokulu Gül-ü Muhammed asm denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla uçar gibi bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; Tâ doğru olduğumu anlayasın. Hakîkaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdîk etti.
Evet, ben yani şu bîçâre Saîd dahi bunu tasdîk ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim. Pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden şeytan gibi dessâs, ayyaş, aldatıcı bir adam çok ziynetler, süslü sûretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu hâlde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi: Hey arkadaş Gel, gel. Beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.
SAYFA 16
S Hâ, hâ, nedir, ağzında gizli okuyorsun? C: Bir tılsım. Bırak şunu, anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım. S: Hâ, şu ellerindeki nedir? C: Bir ilaç. At şunu, sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır. S: Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir? C: Bir bilet, bir ta‘yînât senedi. Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım? der. Her bir desîse ile onu iknâa çalışır. Hatta o bîçâre ona biraz meyleder.
Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessâsa aldandım. Birden sağ cihetinden ra‘d gibi bir ses gelir. Der: Sakın aldanma Ve o dessâsa de ki: Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def‘ edip, pîşimdeki yolculuğu men‘ edecek bir çâre sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel, keyfedelim. Yoksa sus hey sersem Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin.
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim Bil, o bîçâre asker ise sensin ve insandır. Ve o aslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, zevâl ve firâktır ki, gece gündüzün dönmesinde her dost vedâ‘ eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi müz‘ic ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm, nihâyetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervâhtan, rahm-i mâderden, sabâvetten, ihtiyârlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırâttan geçer bir uzun sefer-i imtihândır. Ve o iki tılsım ise, Cenâb-ı Hakk’a îmân ve âhirete îmândır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna, huzûr-u Rahmân’a götüren bir musahhar at ve burâk sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakîkatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zevâl ve firâk, memât ve vefât ve darağacı olan mürûr-u zaman, o îmân tılsımı ile Sâni‘-i Zülcelâl’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu‘cizât-ı nakşını, havârik-ı kudretini, tecelliyât-ı rahmetini kemâl-i lezzetle seyir ve temâşâya vâsıta sûretini alır. Evet, güneşin nûrundaki renkleri gösteren aynaların tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkîl eder. Ve o iki ilaç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlik’ın kudretine istinâd, hikmetine i‘timâddır, öyle mi? Evet, اَمْرِكُنْ فَیَكُونە mâlik bir Sultân-ı Cihân’a acz tezkeresiyle istinâd eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîrâ en müdhiş bir musîbet
SAYFA 17
karşısında اِنَّا وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ deyip itmi’nân-ı kalb ile Rabb-i Rahîm’ine i‘timâd eder. Evet, ârif-i billâh aczden, mehâfetullâhtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse:, En lezîz ve en tatlı hâletin nedir? Belki diyecek: Aczimi, zaafımı anlayıp vâlidemin tatlı tokatından korkarak: yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem‘a-i tecellî-i rahmettir. Ânın içindir ki, kâmil insanlar aczde ve havfullâhta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allâh’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı kendilerine şefâatçi yapmışlar. Diğer ilaç ise, şükür ve kanâat ile taleb ve duâ; ve Rezzâk-ı Rahîm’in rahmetine i‘timâddır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i ni‘met eden; ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvâd-ı Kerîm’in misafirine, fakr ve ihtiyâç nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı hoş bir iştihâ sûretini alır. İştihâ gibi fakrın tezyîdine çalışır. Ânın içindir ki, kâmil insanlar fakr ile fahr etmişler. Sakın yanlış anlama Allâh’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaz‘iyetini almak demek değildir.
Ve o bilet ve sened ise, başta namaz olarak edâ-yı ferâiz ve terk-i kebâirdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisâs ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifâkıyla, o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd yolunda zâd ve zahîre, ışık ve burâk, ancak Kur’ân’ın evâmirini imtisâl ve nevâhîsinden ictinâb ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san‘at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.
İşte ey tenbel nefsim Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terk etmek, ne kadar az ve râhat ve hafiftir. Netîcesi ve meyvesi ve fâidesi, ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefâhete seni teşvîk eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek; ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp, kabir kapısını kapamak çâresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa sus Kâinât mescid-i kebîrinde Kur’ân okunuyor. Onu dinleyelim. O nûr ile nûrlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler: Hakk olup, Hakk’dan gelip, Hakk diyen ve hakîkati gösteren ve nûrânî hikmeti neşreden odur.
SAYFA 18
اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَیْكَ وَلَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَٓاءِ عَنْكَ تَبَرَّأْنَٓا اِلَیْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا وَالْتَجَئْنَٓا اِلٰی حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلٖینَ عَلَیْكَ وَلَا تَكِلْنَٓا اِلٰٓی اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِیِّكَ وَصَفِیِّكَ وَخَلٖیلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَلٖیكِ صُنْعِكَ وَعَیْنِ عِنَایَتِكَ وَشَمْسِ هِدَایَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖی كَثْرَتِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَٓائِنَاتِكَ وَدَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِیَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِیَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰیَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبُوبِیَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَبٖیبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذٖی اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِهٖ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالْمُرْسَلٖینَ وَعَلٰی مَلٰٓئِكَتِكَ الْمُقَرَّبٖینَ وَعَلٰی عِبَادِكَ الصَّالِحٖینَ اٰمٖینَ
[SEKİZİNCİ SÖZ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ اِنَّ الدّٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ
Şu dünya ve dünya içindeki rûh-u insanî ve insanda dinin mâhiyet ve kıymetlerini; ve eğer dîn-i hakk olmazsa, dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan ve rûh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran یَٓا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.
Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide, tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: Hangi yol iyidir? O dahi onlara dedi ki: Sağ yolda kanun ve nizâma tebeiyet mecbûriyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekāvet vardır. Şimdi intihâbdaki ihtiyâr sizdedir. Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ deyip gitti. Ve nizâm ve intizâma tebeiyeti kabûl etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercîh etti.
SAYFA 19
Zâhiren hafîf, ma‘nen ağır vaz‘iyette giden bu adamı hayâlen ta‘kîb ediyoruz. İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide, tâ hâlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki, dehşetli bir aslan meşelikten çıkıp ona hücûm ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde, susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, aslan nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına tekarrüb etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı, muzır haşerât etrafını almışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
İşte şu adam sû’-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdî bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikāl etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûh ve aklı şu elîm vaz‘iyetten gizli feryâd u figān ettikleri hâlde, nefs-i emmâresi güyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi, o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs-i kudsîde, Cenâb-ı Hakk buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖی بٖی Yani, Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim. İşte bu bedbaht adam sû’-i zan ile ve akılsızlığıyla, gördüğünü âdî ve ayn-ı hakîkat telakkî etti. Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azâb çekiyor. Biz de şu meş’ûmu bu azabda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız.
İşte şu mübârek, akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür. Güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebeiyet eder. Teshîlât görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye
SAYFA 20
rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirâhat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, Her şeyin iyisine bak kāidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifâde etti. Güzelce istirâhat ederek çıkıp gidiyor.
Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ-yı azîmeye girdi. Birden hücûm eden bir aslanın sesini işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu aslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimâli var diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi. Kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı. Havada muallak kaldı. Baktı, iki hayvan o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, aslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb vaz‘iyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafîf. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki:
Bu acîb işler birbiriyle alâkadârdır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim. O gizli hâkim bana bakıyor. Beni tecrübe ediyor. Bir maksad için beni bir yere sevk edip da‘vet ediyor.
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merâk neş’et eder ki: Acaba beni tecrübe edip, kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş’et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş’et etti. Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaz‘iyet almak irâdesi neş’et etti. Sonra ağacın başına baktı. Gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat‘î anladı ki: bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numûnelerini bir tılsım ve bir mu‘cize ile o ağaca takmış. Ve kendi misafirlerine ihzâr ettiği et‘ımeye birer işâret sûretinde
SAYFA 21
o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. Sonra niyâza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: Ey bu yerlerin hâkimi Senin bahtına düştüm. Sana dehâlet ediyorum. Ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum. Ve bu niyâzdan sonra birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı o kapıya inkılâb etti. Ve aslan ve ejderha iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye da‘vet ediyorlar. Hatta o aslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.
İşte ey tenbel nefsim Ve ey hayâlî arkadaşım Geliniz. Bu iki kardeşin vaz‘iyetlerini muvâzene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim, bilelim. Bakınız. Sol yolun bedbaht yolcusu her vakit ejderhânın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnakdâr bir bahçeye da‘vet edilir. Hem o bedbaht elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir ma‘rifet içinde garîb şeyleri seyir ve temâşâ ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve me’yûsiyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyâk içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücûmuna ma‘rûz bir mahbûs hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir azîz misafirdir ki, misâfiri olduğu Mihmândâr-ı Kerîm’in acîb hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht zâhiren lezîz, ma‘nen zehirli yemişleri yemekle azâbını ta‘cîl ediyor. Zîrâ o meyveler numûnelerdir. Tatmaya izin var. Tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te’hîr eder Ve intizâr ile telezzüz eder. Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakîkati ve parlak bir vaz‘iyeti basîretsizliğiyle kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evhâm bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır. Ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.
Meselâ bir adam, güzel bir bahçede, ahbâblarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp
SAYFA 22
tahkîr ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise, hakîkati görür. Hakîkat ise güzeldir. Hakîkatin hüsnünü derk etmek ile, hakîkat sâhibinin kemâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’dan bil olan hükm-ü Kur’ânînin sırrı zâhir oluyor. Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen, anlayacaksın ki, evvelkisinin nefs-i emmâresi ona bir ma‘nevî cehennem ihzâr etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsân ve saâdete ve parlak bir fazîlete ve feyze mazhar etmiş.
Ey nefsim Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’ân’ı dinle ve hükmüne mutî‘ ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et. Şu hikâye-i temsîliyede olan hakîkatleri eğer fehmettin ise, hakîkat-i dîni ve dünyayı ve insanı ve îmânı ona tatbîk edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihrâc et. İşte bak. O iki kardeş ise, biri rûh-u mü’min ve kalb-i sâlihtir. Diğeri rûh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır. Ve o iki tarîkten sağ ise, tarîk-i Kur’ân ve îmândır. Sol ise tarîk-i isyân ve küfrândır. Ve o yoldaki bahçe ise, cem‘iyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı ictimâiyedir ki, hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkil odur ki خُذْ مَا صَفَا; دَعْ مَا كَدَرَ kāidesiyle amel eder, selâmet-i kalb ile gider. Ve o sahrâ ise şu arz ve dünyadır. Ve o aslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü gālibî olan altmış seneye işârettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür. Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-i berzahiye ve rivâk-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât-ı muzırra ise musîbât-ı dünyeviyedir. Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkāzât-ı İlâhiye ve iltifât-ı Rahmâniye hükmündedir. Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî ni‘metlerdir ki, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak onları âhiret ni‘metlerine bir liste, hem ihtâr edici, hem müşâbihleri, hem cennet meyvelerine müşterîleri da‘vet eden numûneler sûretinde yapmış. Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif başka başka meyveler vermesi ise, kudret-i Samedâniyenin sikkesine ve rubûbiyet-i İlâhiyenin hâtemine ve saltanat-ı ulûhiyetin turrasına işârettir. Çünkü bir tek şeyden her şeyi yapmak, yani bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanâtı halketmek, hem basît bir yemekten bütün cihâzât-ı hayvâniyeyi îcâd etmek;