
SAYFA 17
[YİRMİBEŞİNCİ LEM‘A]
Hastalar Risâlesi
Yirmi beş devâdır. Hastalara bir merhem ve bir teselli ve ma‘nevî bir reçete ve bir Iyâdetü’l-marîz ve Geçmiş olsun ma‘nâsında yazılmıştır.
İhtâr: Bu ma‘nevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür‘atle Hâşiye te’lîf edildiği gibi, hem umûma muhâlif olarak tashîhâta ve dikkate vakit bulunamadı. Te’lîfi gibi gāyet sür‘atle, ancak bir def‘a nazardan geçirildi. Demek müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı, san‘atla ve dikkatle bozmamak için yeniden tedkîkāta lüzûm görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar, bazı nâhoş ibârelerden veyâhûd ağır kelimelerden sıkılıp gücenmesinler. bana da duâ etsinler.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلَّذٖینَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖیبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ وَالَّذٖی هُوَ یُطْعِمُنٖی وَیَسْقٖینِ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ یَشْفٖینِ
Şu lem‘ada, nev‘-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkîl eden musîbetzede ve hastalara hakîkî bir teselli ve nâfi‘ bir merhem olabilecek Yirmi beş Devâ icmâlen beyân ediliyor.
Birinci Devâ: Ey bîçâre hasta Merâk etme, sabret. Senin hastalığın sana derd değil, belki bir nevi‘ devâdır. Çünki ömür bir sermayedir, gidiyor. Eğer meyvesi bulunmazsa zâyi‘ olur. Hem ömür, râhat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor. uzun ediyor. tâ meyvelerini verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel dillerde destan olmuştur ki: Musîbet zamanı, çok uzundur; safâ zamanı, pek kısa olur.
SAYFA 18
İkinci Devâ: Ey sabırsız hasta Sabret. belki şükret. Senin bu hastalığın senin ömür dakikalarını birer sâat ibâdet hükmüne getirebilir. Çünki ibâdet, iki kısımdır. Biri müsbet ibâdet ki namaz, niyâz gibi ma‘lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki: hastalıklar, musîbetler vâsıtasıyla musîbetzede, aczini ve za‘fını hisseder. Hâlik-ı Rahîmine ilticâ eder. yalvarır. Hâlis, riyâsız ma‘nevî bir ibâdete mazhar olur. Evet hastalıkla geçen bir ömür, Allah’dan şekvâ etmemek şartıyla, mü’min için ibâdet sayıldığına rivâyet-i sahîha vardır. Hatta bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakîkalık hastalığı, bir sâat ibâdet hükmüne geçtiği; ve bazı kâmillerin bir dakîkası, bir gün ibâdet hükmüne geçtiği rivâyât-ı sahîha ile ve keşfiyât-ı sâdıka ile sâbittir. Senin bir dakîka ömrünü bin dakîka hükmüne getirip sana uzun bir ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.
Üçüncü Devâ: Ey tahammülsüz hasta İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemâdiyen gelenlerin gitmesi; ve gençlerin ihtiyârlaşması; ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli ve en yükseği ve cihâzâtça en zengini, belki zîhayatların sultânı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vâsıtasıyla, hayvanâta nisbeten en ednâ bir derecede ancak kederli ve meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan bu dünyaya, yalnız güzel yaşamak için ve râhat ve safâlarla ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticâret ile, ebedî ve dâimî bir hayâtın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet, gaflet verir. dünyayı hoş gösterir. âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hâtırına getirtmek istemez. Sermâye-i ömrünü bâd-ı hevâ boş yere sarfettirir. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücûduna ve cismine der ki: Lâyemût değilsin. başıboş değilsin. bir vazîfen var. Gururu bırak. seni yaratanı düşün. kabre gideceğini bil, öylece hazırlan. İşte bu hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve îkāz edici bir mürşiddir. Bundan şekvâ değil, belki bu cihetten ona teşekkür etmek lâzım. eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.
Dördüncü Devâ: Ey şekvâcı hasta Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür, sabırdır. Çünki senin vücûdun ve a‘zâ
SAYFA 19
ve cihâzâtın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın. başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek onlar başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Yirmi altıncı Söz’de denildiği gibi, meselâ gāyet zengin, gāyet mâhir bir san‘atkâr, güzel san‘atını ve kıymetdâr servetini göstermek için miskîn bir adama, bir ücrete mukābil modellik vazîfesini gördürür. Bir saatçik zamanda diktiği murassa‘ ve gāyet san‘atlı bir gömleği, bir hulleyi o fakîre giydirir. Onun üstünde işler, vaz‘iyetler verir. Hârika envâ‘-ı san‘atını göstermek için keser, değiştirir. uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskîn adam, o zâta dese: Bana zahmet veriyorsun. eğilip kalkmakla verdiğin vaz‘iyetten, bana sıkıntı veriyorsun. beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun. Böyle demeye hak kazanabilir mi? Hürmetsizlik ve merhametsizlik ve insafsızlık ettin diyebilir mi?
İşte aynen bu misâl gibi, Sâni‘-i Zülcelâl sana ey hasta Göz, kulak, akıl, kalb gibi nûrânî duygularla murassa‘ olarak giydirdiği cisim gömleğini, esmâ-yı hüsnâ’sının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir. ve çok vaz‘iyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla, onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığınla bil. Elemler, musîbetler, bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem‘alar ve rahmetten şuâ‘lar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel ma‘nâları bulursun.
Beşinci Devâ: Ey maraza mübtelâ hasta Bu zamanda tecrübelerimle kanâatim gelmiştir ki: hastalık, bazılara bir ihsân-ı İlâhîdir. bir hediye-i Rahmâniyedir. Bu sekiz dokuz senedir, liyâkatsiz olduğum hâlde bazı genç zâtlar, hastalık münâsebetiyle duâ için benimle görüştüler. Dikkat ettim, hangi hastalıklı genci gördüm ise, sâir gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî hevesâttan bir derece kendini kurtarmış. Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını, bir ihsân-ı İlâhî olduğunu onlara ihtâr ediyordum. Ve derdim ki: Kardeşim Ben senin bu hastalığının aleyhinde değilim. hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki: duâ edeyim. Hastalık, seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış.
SAYFA 20
Hastalık vazîfesini bitirdikten sonra, Hâlik-ı Rahîm inşâallâh sana şifâ verir. Hem derdim: Senin bir kısım emsâlin sıhhat belâsıyla, gaflete düşüp namazı terk ediyor. kabri düşünmüyor. Allâh’ı unutup bir saatlik hayât-ı dünyeviyenin zâhirî keyfiyle hadsiz bir hayât-ı ebediyesini sarsıyor. zedeliyor. belki de harâb ediyor. Sen hastalık gözüyle, her hâlde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasındaki menzilleri görürsün. ve onlara göre davranırsın. Demek senin için hastalık, bir sıhhattir. Bir kısım emsâlindeki sıhhat, bir hastalıktır.
Altıncı Devâ: Ey elemden teşekkî eden hasta Senden soruyorum. geçmiş ömrünü düşün. ve o ömürde geçmiş olan lezzetli, safâlı günlerini ve belâlı ve elemli vakitlerini tahattur et. Her hâlde ya Oh; veya Âh; diyeceksin. Yani ya Elhamdülillâh şükür; veyâhûd Vâ hasretâ vâ esefâ; kalbin veya lisânın diyecek. Dikkat et Sana Oh, Elhamdülillâh şükür dediren, senin başından geçen elemlerin ve musîbetlerin düşünmesi bir ma‘nevî lezzeti deşiyor ki: senin kalbin şükrediyor. Çünki elemin zevâli lezzettir. O elemler ve o musîbetler, zevâliyle rûhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki: düşünmekle deşilse rûhtan bir lezzet akıyor. şükürler takattur ediyor. Sana Vâ esefâ vâ hasretâ dedirten, eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hâllerdir ki: zevâlleriyle senin ruhunda dâimî bir elem irsiyet bırakmış. Ne vakit düşünsen, o elem yine deşiliyor. esef ve hasret akıtıyor. Mâdem bir günlük gayr-i meşrû‘ lezzet, bazen bir sene ma‘nevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler ma‘nevî lezzet ve sevabla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen ma‘nevî lezzet vardır. Şimdilik senin başındaki bu muvakkat hastalığın netîcesini ve iç yüzündeki sevâbı düşün. Bu da geçer yâ Hû de. Şekvâ yerinde şükret.
Altıncı Devâ: HâşiyeEy dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırâb çeken kardeşim Bu dünya eğer dâimî
SAYFA 21
olsa idi; ve yolumuzda ölüm olmasa idi; ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmese idi; ve musîbetli, fırtınalı istikbâlde ma‘nevî kış mevsimleri olmasa idi, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat mâdem dünya bir gün bize Haydi dışarı diyecek. feryâdımızdan kulağını kapayacak. o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkāzâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız. Evet hastalık bu ma‘nâyı bize ihtâr ediyor. ve diyor ki: Ey hasta Senin vücûdun taştan demirden değildir. Belki dâimâ ayrılmaya müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir. Gururu bırak. aczini anla. mâlikini tanı. vazîfeni bil. dünyaya ne için geldiğini öğren, kalbin kulağına gizli ihtâr ediyor. Hem mâdem dünyanın zevki ve lezzeti devam etmiyor. Hususan meşrû‘ olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günâhlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahânesiyle ağlama. bilakis hastalıktaki ma‘nevî ibâdet ve uhrevî sevâb cihetini düşün. zevk almaya çalış.
Yedinci Devâ: Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta Senin hastalığın, sıhhatindeki ni‘met-i İlâhiyenin lezzetini kaçırmıyor. bilakis tattırıyor, ziyâdeleştiriyor. Çünki bir şey devam etse, te’sîrini kaybeder. Hatta ehl-i hakîkat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْیَٓاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا yani Her şey zıddıyla bilinir. Meselâ karanlık olmazsa, ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa, harâret anlaşılmaz. zevksiz kalır. Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez. Mide harâreti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa, âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa, sıhhat lezzetsizdir. Mâdem Fâtır-ı Hakîm insana, her çeşit ihsânını ihsâs etmek; ve her nevi‘ ni‘metini tattırmak; ve insanı dâimâ şükre sevketmek istediğini şu kâinâtta çeşit çeşit hadsiz envâ‘-ı ni‘meti tadacak ve tanıyacak derecede gāyet çok cihâzât ile insanı techîz etmesi gösteriyor. Elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi hastalıkları, illetleri, derdleri de verecektir. Senden soruyorum: bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasa idi, sen başının, elinin, midenin sıhhatindeki lezzetli ve zevkli ni‘met-i İlâhiyeyi hissedip şükreder mi idin? Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin. belki şuûrsuz o sıhhati, gafletle sefâhete sarf edecektin.
SAYFA 22
Sekizinci Devâ: Ey âhiretini düşünen hasta Hastalık sabun gibi günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünûb olduğu, hadîs-i sahîh ile sâbittir. Hem hadîste vardır ki: Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşerse, îmânlı bir hastanın titremesi de, öylece günâhları silker, döker. Günâhlar, hayat-ı ebediyede dâimî hastalıklardır. Bu hayât-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdân ve rûh için ma‘nevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtulursun. Eğer günâhları düşünmüyorsan, yâhûd âhireti bilmiyorsan; veyâhûd Allâh’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki: milyonlar def‘a sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et. Çünki bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadârdır. Mütemâdiyen firâk ve zevâl ile o alâkalar kesilip sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusûs âhireti bilmediğin için, ölümü i‘dâm-ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdetâ yara bere içinde dünya kadar hastalıklı bir vücûdun var.
İşte en evvel hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük ma‘nevî vücûdun hadsiz hastalıklarına hem kat‘î ilaç, hem kat‘î şifâ verici bir tiryâk olan îmân ilacını aramak ve i‘tikādını düzeltmek gerektir ki: o ilacı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır. Evet Allâh’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allâh’ı tanıyanın dünyası, nûrla ve ma‘nevî sürûrla doludur. Derecesine göre îmân kuvvetiyle hisseder; Bu îmândan gelen ma‘nevî sürûr ve şifâ ve lezzet altında cüz’î, maddî hastalıkların elemleri erir, ezilir.
Dokuzuncu Devâ: Ey Hâlikını tanıyan hasta Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesîle olduğu cihettendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesîle olan hastalıklar korkutuyor. telâş veriyor. Evvelen: Bil ve kat‘î îmân et ki: ecel, mukadderdir. tagayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, O ağır hastalar şifâ bulup yaşamışlar. Sâniyen: Ölüm, sûreten göründüğü gibi dehşetli değildir. Çok risâlelerde gāyet kat‘î, şeksiz, şübhesiz bir sûrette, Kur’ân-ı Hakîm’in verdiği bir nûrla isbat etmişiz ki: ehl-i îmân için
SAYFA 23
ölüm, vazîfe-i hayat külfetinden bir terhîstir. hem dünya meydanındaki imtihânda ta‘lîm ve ta‘lîmât olan ubûdiyetten bir paydostur. hem öteki âleme gitmiş yüzden doksan dokuz ahbâb ve akrabasına kavuşmak için bir vesîledir. hem hakîkî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vâsıtadır. hem zindân-ı dünyâdan, bostân-ı cinâna bir da‘vettir. hem Hâlik-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukābil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Mâdem ölümün mâhiyeti hakîkat noktasında budur, ona dehşetle bakmak değil, bilakis rahmet ve saâdetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullâhın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki Daha fazla hayır kazanacağım diye vazîfe-i hayatın idâmesinde kazanacakları hayrât içindir. Evet ehl-i îmân için ölüm rahmet kapısıdır. Ehl-i dalâlet için zulümât-ı ebediye kuyusudur.
Onuncu Devâ: Ey lüzûmsuz merâk eden hasta Sen hastalığın ağırlığından merâk ediyorsun. O merakın senin hastalığını ağırlaştırıyor. Sen hastalığın hafifleşmesini istersen, merâk etmemeye çalış. Yani hastalığın fâidelerini ve sevâbını ve çabuk geçeceğini düşün. merâkı kaldır. hastalığın kökünü kes. Evet merâk, hastalığı ikileştirir. maddî hastalığın altında merâk ile ma‘nevî bir hastalığı kalbine verir. maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslîmiyetle, rızâ ile ve hastalığın hikmetini düşünmekle o merâk gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir. hafifleşir. kısmen gider. Hususan evhâm ile bir dirhem maddî hastalık, bazen merâk vâsıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merakın kesilmesiyle o hastalığın onda dokuzu gider. Merâk, hastalığı ziyâde ettiği gibi, hikmet-i İlâhiyeyi ithâm ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkîd ve Hâlik-ı Rahîm’inden şekvâ hükmünde olduğu için aks-i maksûduyla tokat yer. hastalığını ziyâdeleştirir. Evet nasıl ki şükür, ni‘meti ziyâdeleştirir. Öyle de şekvâ, hastalığı ve musîbeti tezyîd eder. Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilacı, hastalığın hikmetini bilmektir. Mâdem hikmetini ve fâidesini bildin. o merhemi, meraka sür. kurtul. Âh yerine, Oh de. Vâ esefâ yerine, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ de.
On birinci Devâ: Ey sabırsız hasta kardeş Hastalık hazır bir elemi sana vermekle beraber, evvelki hastalığından bugüne kadar o hastalığın zevâlindeki bir lezzet-i ma‘neviyeyi ve sevabındaki bir lezzet-i rûhiyeyi de veriyor. Bugünden, belki
SAYFA 24
bu saatten sonraki zamanda hastalık yok. elbette yoktan elem yok. elem olmazsa teessür de olmaz. Sen yanlış bir sûrette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor. Çünki bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de gitmiş. kendindeki sevâb ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürûr vermek lâzım gelirken, onları düşünmeyip müteellim olmak, sabırsızlık etmek, dîvâneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdi düşünüp yok olan bir günden, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle üç mertebe yok yoğa vücûd rengi vermek dîvânelik değil de nedir? Mâdem bu saatten evvelki hastalık zamanları sürûr veriyor. Ve mâdem bu saatten sonraki zaman, ma‘dûm; hastalık ma‘dûm; elem, ma‘dûmdur. Sen Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini, böyle sağa sola dağıtma. bu saatteki eleme karşı tahşîd et, Yâ Sabûr de. dayan.
On ikinci Devâ: Ey hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrûm kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta Bil ki, hadîsçe sâbittir ki: Müttakî bir mü’min, hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevâbını, hastalık zamanında yine kazanır. Farzları mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzları yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında yapamadığı sâir sünnetlerin yerini hem hâlis bir sûrette hastalık tutar, Hem hastalık insandaki aczini ve zaafını ihsâs eder. O aczin lisânıyla ve zaafın diliyle hâlen ve kālen bir duâ ettirir. Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir zaaf vermiş. tâ ki: dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ edip niyâz etsin, duâ etsin. قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ fermanıyla yani: Eğer duânız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var? diye olan âyetin sırrıyla; insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekvâ değil, Allâh’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.
On üçüncü Devâ: Ey hastalıktan şekvâ eden bîçâre adam Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir. ve gāyet kıymetdâr bir hediye-i İlâhiyedir. Her hasta kendi hastalığını, o nev‘den tasavvur edebilir. Mâdem ecel vakti muayyen değil, Cenâb-ı Hak insanı ye’s-i mutlaktan ve gaflet-i mutlakadan kurtarmak için havf ve recâ ortasında
SAYFA 25
tutmak; ve hem dünya ve âhiretini muhâfaza ettirmek için hikmetiyle eceli gizlemiş. Mâdem her vakit ölüm gelebilir. eğer ölüm insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık ise: gafleti dağıtır. âhireti düşündürür. ölümü tahattur ettirir. öylece hazırlanır. Bazen öyle bir kazancı olur ki: yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi, yirmi günde kazanır. Ezcümle arkadaşlarımdan Allâh rahmet etsin, iki genç vardı. Biri İlamalı Sabrî, diğeri İslâmköy’lü Vezirzâde Mustafâ. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları hâlde, samîmiyette ve îmân hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum, hikmetini bilemedim. Vefâtlarından sonra anladım ki: her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşâdıyla, sâir gāfil ve ferâizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takvâ içinde ve en kıymetdâr bir hizmette ve âhirete nâfi‘ bir vaz‘iyette bulundular. İnşâallâh iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr oldu. Ben onların sıhhati için bazen ettiğim duâyı şimdi anlıyorum, dünya i‘tibâriyle bedduâ olmuş. İnşâallâh o duâm, sıhhat-i uhreviye için kabûl olmuştur.
İşte bu iki zât, benim i‘tikādımca on sene bir takvâ ile elde edilecek bir kazanç kadar kâr buldular. Eğer bu ikisi bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliklerine güvenip gaflet ve sefâhete atılsa idiler, ölüm de onları tarassud edip, tam günahların pislikleri içinde yakalasa idi, o nûrlar definesi yerine, kabirlerini yılanlar ve akrebler yuvası yapacaklardı. Mâdem hastalıkların böyle menfaati var. ondan şekvâ değil, tevekkül ve sabır ile şükredip rahmet-i İlâhiyeye i‘timâd etmektir.
On dördüncü Devâ: Ey gözüne perde çekilen hasta Eğer ehl-i îmânın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nûr ve ma‘nevî bir göz olduğunu bilsen, Yüz bin şükür Rabb-i Rahîmime, dersin. Bu merhemi îzâh için bir hâdise söyleyeceğim. Şöyle ki: bana sekiz sene kemâl-i sadâkatle hiç gücendirmeden hizmet eden Barla’lı Süleymân’ın halasının, bir vakit gözleri kapandı. O sâliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan ederek: Gözüm açılması için duâ et diyerek, câmi‘ kapısında beni yakaladı. Ben de o mübârek meczube kadının salâhatini duâma şefâatçi yapıp: Yâ Rab Onun salâhati hürmetine, onun gözünü aç diye yalvardım. İkinci gün Burdur'lu bir göz hekimi geldi.
SAYFA 26
gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum. çok duâ ettim. İnşâallâh o duâm, âhireti için kabûl olmuştur. Yoksa benim o duâm, onun hakkında gāyet yanlış bir bedduâ olurdu. Çünki: eceli kırk gün kalmıştı. Kırk gün sonra Allâh rahmet eylesin, vefât eyledi. İşte o merhûme kırk gün Barla’nın bağlarına hazînâne ve rikkatli ihtiyârlık gözüyle bakmasına bedel, kabrinde cennet bağlarını kırk bin günler seyredeceğini kazandı. Çünki îmânı kuvvetli, salâhati şiddetli idi. Evet bir mü’minin gözüne perde çekilse; ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl-i kubûrdan çok ziyâde o âlem-i nûru temâşâ edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü’minler görmüyorlar. Kabirde o körler, îmân ile gitmişlerse, o derece ehl-i kubûrdan ziyâde görürler. En uzak gösteren dürbünlerle bakar nev‘inden, kabirlerinde derecelerine göre cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler. İşte böyle gāyet nûrlu ve toprak altında iken, göklerin üstündeki cenneti görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında şükür ile, sabır ile bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak ve o gözle seni baktıracak göz hekimi Kur’ân-ı Hakîm’dir.
On beşinci Devâ: Ey âh u enîn eden hasta Hastalığın sûretine bakıp, Âh eyleme. ma‘nâsına bak, Oh de. Eğer hastalığın ma‘nâsı güzel bir şey olmasa idi, Hâlik-ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi. Hâlbuki hadîs-i sahîhte vardır ki: اَشَدُّ النَّاسِ بَلَٓاءً اَلْاَنْبِیَٓاءُ ثُمَّ الْاَوْلِیَٓاءُ اَلْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ ev kemâ kāl; yani En ziyâde musîbet ve meşakkate giriftâr olanlar, insanların en iyileri ve en kâmilleridirler. Başta Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm, enbiyâlar, sonra evliyâlar, sonra ehl-i salâhat, çektikleri hastalıklara birer ibâdet-i hâlisa, birer hediye-i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar. sabır içinde şükretmişler. Hâlik-ı Rahîm’in rahmetinden gelmiş birer ameliyât-ı cerrâhiye nev‘inden görmüşler.
Sen ey âh u fîzâr eden hasta Bu nûrânî kāfileye iltihâk etmek istersen, sabır içinde şükret. Yoksa şekvâ etsen, onlar seni kāfilelerine almayacaklar. O vakit ehl-i gafletin çukurlarına düşersin. Karanlıklı bir yolda gideceksin. Evet hastalıkların bir kısmı var ki: eğer ölümle neticelense, ma‘nevî şehîd hükmünde şehâdet gibi
SAYFA 27
bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar Hâşiye; ve karın sancısıyla; ve gark ve hark ve tâûn ile vefât edenler, şehîd-i ma‘nevî oldukları gibi, öyle çok mübârek hastalıklar var ki: velâyet derecesini ölümle kazandırır. Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden vefât ile dünyadan ehl-i dünyâ için gāyet elîm ve acı olan mufârakati tahfîf eder. ve bazen de sevdirir.
On altıncı Devâ: Ey sıkıntıdan şekvâ eden hasta Hastalık hayat-ı ictimâiye-i insaniyede en mühim ve gāyet güzel olan hürmet ve merhameti telkîn eder. Çünki insanı vahşete ve merhametsizliğe sevkeden istiğnâdan kurtarır. Çünki: اِنَّ الْاِنْسَانَ لَیَطْغٰی اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰی âyetinin sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnâda bulunan bir nefs-i emmâre, şâyân-ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti hissetmez. Ve şâyân-ı merhamet ve şefkat olan musîbetzedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz. Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar. lâyık-ı hürmet olan ihvânlarına ihtirâm eder. Ziyâretine gelen veya ona yardım eden mü’min kardeşlerine karşı hürmeti hisseder. Ve rikkat-i cinsiyeden gelen şefkat-i insaniye; ve en mühim bir haslet-i İslâmiye olan musîbetzedelere karşı merhameti hisseder. ve onları nefsine kıyâs ederek onlara tam ma‘nâsıyla acır, şefkat eder. elinden gelse muâvenet eder. hiç olmazsa duâ eder. hiç olmazsa, şer‘an sünnet olan keyfini sormak için ziyâretine gider. sevâb kazanır.
On yedinci Devâ: Ey hastalık vâsıtasıyla hayrât yapamamaktan şekvâ eden hasta Şükret. hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemâdiyen hastaya; ve lillâh için hastaya bakıcılara sevâb kazandırmakla beraber, duânın makbûliyetine en mühim bir vesîledir. Evet hastalara bakmak, ehl-i îmân için mühim sevâbı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyâret etmek, sünnet-i seniyedir. keffâretü’z-zünûb olur. Hadîste vardır ki: Hastaların duâsını alınız. onların duâsı makbûldür. Bâhusûs hasta akrabadan olsa, hususan peder ve vâlide olsalar, onlara hizmet mühim bir ibâdettir, mühim bir sevabdır. Hastaların kalbini hoşnûd etmek
SAYFA 28
ve teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır o evlâd ki: peder ve vâlidesinin hastalık zamanında, onların serîütteessür olan kalblerini memnûn edip hayır duâlarını alır. Evet hayât-ı ictimâiyede en muhterem bir hakîkat olan peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukābil, hastalıkları zamanında kemâl-i hürmet ve şefkat-i ferzendâne ile mukābele eden o iyi evlâdın vaz‘iyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya karşı, hatta melâikeler dahi Mâşâallâh bârekallâh deyip alkışlıyorlar. Evet hastalık elemini hiçe indirecek, etrafında tezâhür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen gāyet hoş ve ferahlı lezzetler var. Hastanın duâsının makbûliyeti ehemmiyetli bir mes’eledir. Ben otuz kırk seneden beri bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifâm için duâ ederdim. Ben anladım ki: hastalık, duâ etmekliğim için verilmiş. Duâ ile duâyı; yani duâ kendi kendini kaldırmadığından anladım ki duânın netîcesi uhrevîdir Hâşiye. kendisi de bir nevi‘ ibâdettir. Çünki hastalık ile aczini anlar. dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ eder. Onun için otuz senedir şifâ duâsını ettiğim hâlde, duâm zâhirî kabûl olmadığından duâyı terketmek kalbime gelmedi. Zîrâ hastalık duânın vaktidir. şifâ, duânın netîcesi değildir. Belki Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm, şifâ verirse, fazlından verir. Hem duâ, istediğimiz tarzda kabûl olmazsa, Makbûl olmadı denilmez. Hâlik-ı Hakîm daha iyi biliyor. menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazen dünyaya âit duâlarımızı menfaatimiz için âhiretimize çevirir. öyle kabûl eder. Her ne ise, Hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan, hususan zaaf ve aczden ve tezellül ve ihtiyâçtan gelen bir duâ, kabûle çok yakındır. Hastalık öyle hâlis bir duânın medârıdır. Hem dîndâr olan hasta, hem hastaya bakan mü’minler, bu duâdan istifâde etmelidirler.
On sekizinci Devâ: Ey şükrü bırakıp şekvâya giden hasta Şekvâ, bir haktan gelir. Senin bir hakkın zâyi‘ olmamış ki şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb-ı Hakk’ın hakkını vermedin. haksız bir sûrette hak istiyorsun gibi, şekvâ ediyorsun. Sen kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara
SAYFA 29
bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen sıhhat noktasında kendinden aşağı derecelerde bulunan bîçâre hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak. Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a‘mâlara bak, Allâh’a şükret. Evet ni‘mette kendinden yukarıya bakıp şekvâ etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musîbette herkesin hakkı, musîbet noktasında kendinden daha yukarı olanlara bakmaktır ki: şükretsin. Bu sır bazı risâlelerde bir temsîl ile îzâh edilmiştir. O temsîlin icmâlî şudur ki:
Bir zât, bir bîçâreyi bir minârenin başına çıkarır. Minârenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsân, birer hediye verir. Tam minârenin başında da en büyük bir hediyeyi verir. O mütenevvi‘ hediyelere karşı, ondan teşekkür ve minnetdârlık istediği hâlde, o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup yâhûd hiçe sayıp şükretmeyerek yukarıya baksa, Keşke bu minâre daha uzun olsa idi. daha yukarı çıksa idim. Âh, ne için o dağ gibi veyâhûd öteki minâre gibi çok yüksek değil, deyip şekvâya başlasa, ne kadar bir küfrân-ı ni‘mettir ve ne kadar bir haksızlıktır.
Öyle de, bir insan hiçlikten vücûda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayarak, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp, yüksek bir derece-i ni‘met kazandığı hâlde, bazı ârızalarla sıhhat ve âfiyet gibi bazı ni‘metlere lâyık olmadığı; veya sû’-i ihtiyârıyla veya sû’-i isti‘mâliyle elinden kaçırdığı; veyâhûd eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, Aman ne yaptım, böyle başıma geldi, diye rubûbiyet-i İlâhiyeyi tenkîd etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musîbetli ma‘nevî bir hastalıktır. Kırılmış el ile dövüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını ziyâdeleştirir. Âkil odur ki: لِكُلِّ مُصٖیبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ sırrıyla, teslîm olup sabretsin. tâ o hastalık, vazîfesini bitirsin, gitsin.
On dokuzuncu Devâ: Cemîl-i Zülcelâl’in bütün isimleri, esmâ-yı hüsnâ ta‘bîr-i Samedânîsiyle gösteriyor ki güzeldirler. Mevcûdât içinde en latîf, en güzel, en câmi‘, âyîne-i Samediyet de hayattır. Güzelin aynası güzeldir. Güzelin mehâsinlerini gösteren ayna güzelleşir. O aynanın başına o güzelden ne gelse güzel olduğu gibi, hayâtın başına dahi
SAYFA 30
o güzelden ne gelse, hakîkat noktasında güzeldir. Çünki güzel olan esmâ-yı hüsnâ’nın güzel nakışlarını gösterir. Hayat, dâimâ sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir ayna olur. Belki bir cihette ademi, yokluğu ve hiçliği ihsâs edip sıkıntı verir. Hayâtın kıymetini tenzîl eder. Ömrün lezzetini sıkıntıya kalbeder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye sıkıntıdan ya sefâhete veya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi kıymetdâr ömrüne adâvet edip, çabuk öldürmek, çabuk geçirmek ister. Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsâs ediyor. ömrün kıymetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musîbette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor. Aman güneş batmadı. veya gece bitmedi diye, sıkıntıdan Of Of etmiyor. Evet gāyet zengin ve işsiz ve istirâhat döşeğinde her şeyi mükemmel bir efendiden sor: Ne haldesin? Elbette, Aman vakit geçmiyor. Gel, bir şeş-beş oynayalım. veyâhûd Vakit geçirmek için bir eğlence bulalım gibi müteellimâne sözleri ondan işiteceksin. Veyâhûd tûl-ü emelden gelen, Bu şeyim eksik, keşke şu işi yapsa idim gibi şekvâlar işiteceksin. Sen bir musibetzededen veya işçi ve meşakkatli bir hâlde olan bir fakîrden sor: Ne haldesin? Aklı başında ise diyecek ki: Şükürler olsun Rabbime, iyiyim. çalışıyorum. Keşke güneş çabuk gitmese idi, bu işi de bitirse idim. Vakit çabuk geçiyor. ömür durmuyor. gidiyor. Vâkıâ zahmet çekiyorum. fakat bu da geçer. her şey böyle çabuk geçiyor diye, ma‘nen ömür ne kadar kıymetdâr olduğunu, geçmesindeki teessüfü ile bildiriyor. Demek meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayâtın kıymetini anlıyor. İstirâhat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor ki: geçmesini arzu ediyor.
Ey hasta kardeş Bil ki başka risâlelerde tafsîlâtıyla kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi, musîbetlerin şerlerin hatta günahların aslı ve mayası, ademdir. Adem ise şerdir. karanlıktır. Yeknesak istirâhat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi hâletler ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki: ademdeki karanlığı ihsâs edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise, vücûddur. vücûdu ihsâs eder. Vücûd ise hâlis hayırdır, nûrdur. Mâdem hakîkat budur. sendeki hastalık, kıymetdâr hayatı sâfîleştirmek, kuvvetleştirmek, terakkî ettirmek ve vücûddaki sâir cihâzât-ı insaniyeyi, o hastalıklı uzvun etrafına muâvenetdârâne müteveccih etmek