
SAYFA 1
[ÜÇÜNCÜ ŞU‘]
Risâle-i Münâcât
[Mukaddime]
Bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye olan Üçüncü Şuâ‘ risâlesi, vücûb ve vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil-i kat‘iye ile rubûbiyetinin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şumûlüne dahi delâlet eder. Hem isbat eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şumûlünü isbat eder. Elhâsıl:, Bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’nin her bir mukaddimesinin sekiz netîcesi var. Ve bu sekiz mukaddimelerin her biri, sekiz netîceyi delilleriyle isbat eder ki: bu cihette bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.
[Münâcât]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖی تَجْرٖی فِی الْبَحْرِ بِمَا یَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْیَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖیهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ
Yâ İlâhî ve Yâ Rabbi Ben îmânın gözüyle ve Kur’ân’ın ta‘lîmiyle ve nûruyla ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: semâvâtta hiç bir deverân ve hiç bir hareket yoktur ki, böyle intizâmıyla, senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin. Ve hiç bir ecrâm-ı semâviye yoktur ki: sükûtuyla, gürültüsüz vazîfe görmesiyle, direksiz durmalarıyla senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işareti olmasın. Ve hiç bir yıldız yoktur ki: mevzûn hilkatiyle, muntazam vaz‘iyetiyle ve nûrânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın. Ve on iki seyyâreden hiç birisi yoktur ki: hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizâmlı vazîfesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücûb-u vücûduna şehâdet ve saltanat-ı ulûhiyetine işâret etmesin. Evet gökler, sekeneleriyle, her biri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla derece-i bedâhette şehâdet ederler. Ey zemîni ve gökleri yaratan yaratıcı Senin vücûb-u vücûduna öyle zâhir şehâdet; ve ey zerrâtı muntazam mürekkebâtıyla tedbîrini gören ve idare eden; ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren ve emrine itâat ettiren
SAYFA 2
Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki: göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nûrânî burhânlar ve parlak delîller, o şehâdeti tasdîk ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler fevkalâde büyük ve fevkalâde sür‘atli ecrâmıyla muntazam bir ordu; ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaz‘iyetini göstermesi cihetiyle senin rubûbiyetinin haşmetine ve her şeyi îcâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet; ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve her zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret; ve bütün mahlûkāt-ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan ve tanzîm eden ilminin her şeyi ihâtasına; ve hikmetinin her şeye şumûlüne şübhesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki: güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tebessüm eden nûrânî delilleridirler. Hem semâvât meydanında ve denizinde ve fezâsındaki yıldızlar ise; mutî‘ neferler, muntazam sefîneler, hârika tayyâreler, acâib lâmbalar gibi vaz‘iyetleriyle senin saltanat-ı ulûhiyetinin şa‘şaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efrâdından olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazîfelerinin delâlet ve ihtârıyla, güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar, vazîfesiz değiller. Belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü’l-Vücûd Ve ey Vâhid-i Ehad Bu hârika yıldızlar ve bu acîb güneşler ve aylar; senin mülkünde, senin semâvâtında, senin emrinle, senin kuvvet ve kudretinle ve senin irâde ve tedbîrinle teshîr, tanzîm ve tavzîf edilmişler. Bütün bu ecrâm-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden tek bir Hâlik’a tesbîh ederler. Tekbîr ederler. Lisân-ı hâlleriyle Sübhânallâh, Allâhü Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbîhâtlarıyla seni takdîs ederim.
Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş; ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl; Ey Kādir-i Mutlak Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle anladım ki: nasıl ki gökler ve yıldızlar, senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler. Öyle de cevv-i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleriyle ve ra‘dlarıyla ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler. Evet câmid, şuûrsuz bulut, âb-ı hayât olan yağmuru muhtâç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karmakarışık tesâdüf, bu işe karışamaz. Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid-i tenvîriyesine işâret ederek
SAYFA 3
ondan istifâdeye teşvîk eden şimşek ise, senin fezâdaki kudretini güzelce tenvîr eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbîhâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra‘dât dahi, lisân-ı kāl ile konuşarak seni takdîs edip rubûbiyetine şehâdet eder. Hem zîhayatların yaşamasına en lüzûmlu rızkı ve istifâdece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi pek çok vazîfelerle tavzîf edilen rüzgârlar dahi cevvi, bir hikmete binâen âdetâ levh-i mahv ve isbat yani yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, senin kudretinin fa‘âliyetine işâret; ve senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi, mevzûn ve muntazam katreleri gelmeleriyle senin vüs‘at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf-ı Fa‘âl; Ve ey Feyyâz-ı Müteâl; Senin vücûb-u vücûduna şehâdet eden bulutlar, berkler, ra‘dlar, rüzgârlar, yağmurlar birer birer şehâdet ettikleri gibi; hey’et-i mecmûasıyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber; birlik, beraberlik, birbiri içine girmek, ve birbirinin vazîfesine yardım etmek haysiyetiyle senin vahdetine ve birliğine gāyet kuvvetli işâret ederler. Hem koca fezâyı mahşer-i acâib yapan; ve bazı günlerde birkaç def‘a doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine; ve o geniş cevvi yazar değiştirir bir levha gibi; ve sıkar onunla zemîn bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine; ve her bir şeye şumûlüne şehâdet ettikleri gibi, umûm zemine ve bütün mahlûkāta cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve her şeye yetiştiklerine delâlet eder. Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazîfelerde istihdâm olunuyor ki: bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti‘mâl olunuyorlar ki: her şeyi ihâta eden bir ilim ve her şeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti‘mâlât ve o istihdâmât olamaz.
Ey Fa‘âlün Limâ Yürîd Cevv-i fezâdaki fa‘âliyetinle, her vakit bir numûne-i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuûnâtta bulunan kudretin, dünyayı âhirete çevirecek; ve âhirette şuûnât-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.
Ey Kadîr-i Zülcelâl Cevv-i fezâdaki hava, bulut, yağmur, berk, ra‘d; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile,
SAYFA 4
senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazîfedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkātı, gāyet sür‘atli ve ânî emirlere; ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdîs ediyorlar. Ve rahmetini medh ü senâ ediyorlar.
Ey arz ve semâvâtın Hâlik-ı Zülcelâl’i Senin Kur’ân-ı Hakîm’inin ta‘lîmiyle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim, bildim ki: nasıl semâvât, yıldızlarıyla; ve cevv-i fezâ, müştemelâtıyla senin vücûb-u vücûduna ve senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar. Öyle de arz, bütün mahlûkātıyla ve ahvâliyle senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işaretler ederler. Evet; zeminde hiç bir tahavvül olmaz ki: ağaçlarında ve hayvanlarında her senede urbalarını değiştirmek gibi, hem cüz’î olsun küllî olsun hiç bir tebeddül yoktur ki: intizâmâtıyla senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin. Hem hiç bir hayvan yoktur ki: za‘fiyet ve ihtiyâcının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzûmu bulunan cihâzâtının hakîmâne verilmesiyle senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın. Hem her baharda gözümüz önünde îcâd edilen nebâtât ve hayvanâttan hiç biri yoktur ki: san‘at-ı acîbesiyle ve latîf ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizâmıyla ve mevzûniyetiyle seni bildirmesin. Ve zemîn yüzünü dolduran; ve nebâtât ve hayvanât denilen kudretinin hârikaları ve mu‘cizeleri olan mahlûkātın, maddeleri bir ve mahdûd ve müteşâbih bulunan yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbelerden ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, gāyet mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni‘-i Hakîmlerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle kuvvetli bir şehâdettir ki: ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve daha parlaktır. Hem hava, su, nûr, ateş ve toprak gibi hiç bir unsur yoktur ki: şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne gāyet mükemmel vazîfeleri görmeleriyle; ve basît ve istîlâ edici, intizâmsız, her yere dağılmakla beraber, gāyet muntazam ve mütenevvi‘ meyveleri ve mahsûlleri hazîne-i gaybdan getirmeleriyle senin birliğine ve varlığına şehâdetleri bulunmasın.
Ey Fâtır-ı Kādir Ve ey Fettâh-ı Allâm Ve ey Fa‘âl-i Hallâk Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlik’ının Vâcibü’l-Vücûd olduğuna şehâdet eder. Öyle de, senin ey Vâhid-i Ehad; ve ey Hannân-ı Mennân; ve ey Vehhâb-ı Rezzâk; vahdetine ve ehadiyetine yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek
SAYFA 5
ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olması cihetinde bedâhet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder. Hem nasıl, zemîn bir ordugâh, bir meşher, bir ta‘lîmgâh olması vaz‘iyetiyle, nebâtât ve hayvanât fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin, ayrı ayrı olan cihâzâtlarının muntazaman verilmesiyle senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetiştiğine delâlet eder. Öyle de, hadsiz bütün zîhayatların ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basît bir topraktan rahîmâne ve kerîmâne verilmesiyle hadsiz o efrâdın kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyene itâatleri, rahmetinin her şeye şumûlünü; ve hâkimiyetinin her şeye ihâtasını gösteriyor. Hem zeminde değişmekte olan mahlûkāt kāfilelerinin sevk ve idareleri; mevt ve hayâtın münâvebeleri; ve hayvanât ve nebâtâtın idare ve tedbîrleri dahi, her şeye taalluk eden bir ilim ile; ve her şeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmet ile olabilmesi, senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder. Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazîfeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti‘dâd ve ma‘nevî cihâzât ile techîz edilen; ve zemînin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta‘lîmgâh-ı dünyâda ve bu muvakkat ordugâh-ı zemînde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet ve bu kadar hadsiz masraf ve bu nihâyetsiz tecelliyât-ı rubûbiyet; ve bu hadsiz hitâbât-ı Sübhâniye; ve bu gāyetsiz ihsânât-ı İlâhiye, elbette ve her hâlde bu kısacık ve hüzünlü ömre; ve bu karışık kederli hayâta; ve bu belâlı fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekāda bulunan ihsânât-ı uhreviyeye işâret eder, belki şehâdet eder.
Ey Hâlik-ı Küll-i Şey’; Zemînin bütün mahlûkātı, senin mülkünde, senin arzında; senin havl ve kuvvetinle ve senin kudretin ve irâdetinle ve ilmin ve hikmetinle idare olunuyorlar. Ve musahhardırlar. Ve zemîn yüzünde fa‘âliyeti müşâhede edilen bir rubûbiyet, öyle bir ihâta ve şumûl gösteriyor. ve onun idaresi ve tedbîri ve terbiyesi, öyle mükemmel ve öyle hassâstır ki; ve her taraftaki icrââtı, öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki: tecezzî kabûl etmeyen bir küll; ve inkısâmı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemîn, bütün sekenesiyle beraber lisân-ı kālden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hâlik’ını takdîs ve tesbîh; ve nihâyetsiz ni‘metlerinin lisân-ı hâlleriyle Rezzâk-ı Zülcelâl’inin hamdini ve medih ve senâsını ediyorlar.
SAYFA 6
Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş Ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes Zemînin bütün takdîsât ve tesbîhâtıyla; seni bütün kusurdan, aczden, şerîkten takdîs; ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla sana hamd ve şükrederim.
Ey Rabbü’l-Berri ve’l-Bahr Kur’ân’ın dersiyle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle anladım ki: nasıl gökler ve fezâ ve zemîn, senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler. Öyle de bahirler ve nehirler, çeşmeler ve ırmaklar, senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler. Evet bu dünyamızın menba‘-ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde, hiç bir mevcûd, hatta hiç bir katre su yoktur ki: vücûduyla, intizâmıyla, menfaatiyle ve vaz‘iyetiyle Hâlik’ını bildirmesin. Ve basît bir kumda ve basît bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan; ve hilkatleri gāyet muntazam hayvânât-ı bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacıklarıyla denizleri şenlendiren balıklardan hiç birisi yoktur ki: hilkatiyle ve vazîfesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbîr ve terbiyesiyle, yaratanına işâret ve Rezzâkına şehâdet etmesin. Hem denizlerde kıymetdâr, hâsiyetli, ziynetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki: güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaâtli hâsiyetiyle seni tanıtmasın, bildirmesin. Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla beraberlik ve birbiri içine karışmak ve sikke-i hilkatte birlik ve îcâdca gāyet kolaylık ve efradca gāyet çokluk noktalarından senin vahdetine şehâdet ettiği gibi, bu küre-i arzı, toprağıyla ve kuşatan muhît denizleriyle birlikte muallakta durdurmak; ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek; ve denizlere, toprağı istîlâ ettirmemek; ve basît kumundan ve suyundan, mütenevvi‘ ve muntazam hayvanâtını ve cevherlerini halketmek; ve erzâk vesâire umûrlarını, küllî ve tam bir sûrette idare etmek; ve tedbîrlerini görmek; ve yüzlerinde bulunması lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiç birisi bulunmaması noktalarından, senin varlığına ve Vâcibü’l-Vücûd olduğuna, mevcûdâtı adedince işaretler ederek şehâdet eder. Ve senin saltanat-ı rubûbiyetinin haşmetine ve her şeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gāyet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin diplerinde bulunan gāyet küçücük ve intizâmla iâşe edilen balıklara kadar her şeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet; ve intizâmâtıyla ve fâideleriyle
SAYFA 7
ve hikmetleriyle ve mîzân ve mevzûniyetleriyle, senin her şeye muhît olan ilmine ve her şeye şâmil olan hikmetine işâret ederler. Ve senin bu misâfirhâne-i dünyâda yolcuların için böyle rahmet havuzların bulunması; ve insanın seyir ve seyahatine ve gemisine ve istifâdesine musahhar olması işâret eder ki: yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikrâm eden zât, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki: bunlar, onların fânî ve küçük numûneleridirler. İşte denizlerin böyle gāyet hârika bir tarzda arzın etrafında vaz‘iyet-i acîbesiyle bulunması; ve denizlerin mahlûkātı dahi gāyet muntazam idare ve terbiye edilmesi, bilbedâhe gösterir ki: yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile; ve senin idare ve tedbîrin ile; senin mülkünde, senin emrine musahhardırlar. Ve lisân-ı hâlleriyle Hâlik’ını takdîs edip Allâhü Ekber derler.
Ey dağları zemîn sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelâl Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki: nasıl denizler, acâibleriyle seni tanıyorlar. ve tanıttırıyorlar. Öyle de dağlar dahi zelzele te’sîrâtından zemînin sükûnetine; ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna; ve denizlerin istîlâsından kurtulmasına; ve havanın gāzât-ı muzırradan tasfiyesine; ve suyun muhâfaza ve iddihârlarına; ve zîhayatlara lâzım olan ma‘denlerin hazînedârlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar; ve tanıttırıyorlar.
Evet, dağlardaki taşların envâından; ve muhtelif hastalıklara ilaç olan maddelerin aksâmından; ve zî-hayata, hususan insanlara çok lâzım olan ve çok mütenevvi‘ olan ma‘deniyâtın ecnâsından; ve dağları ve sahrâları, çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiç birisi yoktur ki: tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizâmlarıyla, hüsn-ü hilkatleriyle, fâideleriyle, hususan ma‘deniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato, ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber tadlarının şiddet-i muhâlefetiyle; ve bilhassa nebâtâtın basît bir topraktan çeşit çeşit envâ‘larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni‘in vücûb-u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasındaki vahdet-i idâre ve vahdet-i tedbîr ve menşe’ ve mesken; ve hilkat ve san‘atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından o Sâni‘in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
SAYFA 8
Hem nasıl ki dağların yüzlerinde ve karınlarındaki masnû‘lar, zemînin her tarafında, her bir nevi‘ aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gāyet mükemmel ve çabuk yapılmaları; ve bir iş diğer bir işe mâni‘ olmadan sâir nev‘lerle beraber karışık iken, karıştırmaksızın îcâdları; senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiç bir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder. Öyle de zemînin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hatta mütenevvi‘ hastalıklarını, hatta muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmîn edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve ma‘deniyâtla doldurması; ve muhtâçlara teshîr etmesi cihetiyle; senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs‘atine delâlet; ve toprak tabakātı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizâmıyla hâcetlere göre ihzâr edilmeleriyle, senin her şeye taalluk eden ilminin ihâtasına; ve her bir şeyi tanzîm eden hikmetinin bütün eşyâya şumûlüne; ve ilaçların ihzârâtı ve ma‘denî maddelerin iddihârâtıyla, rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbîrinin mehâsinine; ve inâyetinin ihtiyâtlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.
Hem bu dünya hânında misâfir yolcular için koca dağların levâzımâtlarına ve istikbâldeki ihtiyâçlarına muntazam ihtiyât deposu; ve cihâzât anbarı; ve hayâta lüzûmu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olması cihetinde işâret eder ki, belki delâlet eder ki, belki şehâdet eder ki: bu kadar Kerîm ve misafirperver; ve bu kadar Hakîm ve şefkatperver; ve bu kadar Kadîr ve rubûbiyetperver bir Sâni‘in, elbette ve her hâlde çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânâtının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazîfeyi görürler. Ey Kādir-i Küll-i Şey’ Dağlar ve içindeki mahlûklar, senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onlar kendilerini bu tarzda tavzîf ve teshîr eden Hâlik’ını takdîs ve tesbîh ederler.
Ey Hâlik-ı Rahmân ve ey Rabb-i Rahîm Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’inin dersiyle anladım. Nasıl ki semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemelâtıyla ve mahlûklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. öyle de zemindeki bütün ağaçlar ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleriyle ve meyveleriyle seni bedâhet derecesinde
SAYFA 9
tanıttırıyorlar. ve tanıyorlar. ve umûm eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından; ve ziynetleriyle Sâni‘inin isimlerini tavsîf ve ta‘rîf eden çiçeklerinden ve letâfetlerinden ve cilve-i merhametlerinden tebessüm eden meyvelerinden her birisi, tesâdüfe havâlesi hiç bir cihet-i imkânı olmayan hârika san‘at içindeki nizâmıyla; ve nizâm içindeki mîzânıyla; ve mîzân içindeki ziynetiyle; ve ziynet içindeki nakışlarıyla; ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokularıyla; ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni‘in vücûb-u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla bütün zemîn yüzünde birlik ve beraberlik ve birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müşâbehet; ve tedbîr ve idarede münâsebet; ve onlara taalluk eden îcâd fiillerinde ve Rabbânî isimlerde muvâfakat; ve o yüz bin envâın hadsiz efradlarını birbiri içinde, şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcibü’l-Vücûd olan Sâni‘in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.
Hem nasıl ki onlar, senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar. Öyle de, rûy-u zemînde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüz binler tarzda iâşe ve idarelerinin şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine; ve bir baharı bir çiçek kadar kolay îcâd eden kudretinin azametine; ve her şeye taallukuna delâlet ettikleri gibi, koca zemînin her tarafında hadsiz hayvanâtına ve insanlara hadsiz taâmların çeşit çeşit aksâmını ihzâr eden rahmetinin hadsiz genişliğine; ve o hadsiz işler ve in‘âmlar ve idareler ve iâşeler ve icrââtların kemâl-i intizâmla cereyânları; ve her şeyin, hatta zerrelerin o emirlere ve icrââta itâat ve musahhariyetleriyle hâkimiyetinin hadsiz vüs‘atine kat‘î delâlet etmekle beraber; o ağaçların ve nebâtların ve her bir yaprağın ve çiçeğin ve meyvenin ve kök ve dal ve budak gibi her birisinin, her bir şeyinin ve her bir işinin, bilerek ve görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmasıyla senin ilminin her şeye ihâtasına; ve hikmetinin her şeye şumûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ederler. Ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve senin gāyet kemâldeki cemâl-i san‘atını; ve nihâyet cemâldeki kemâl-i ni‘metini hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler. Hem bu muvakkat handa ve bu fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde eşcâr ve nebâtâtın elleriyle
SAYFA 10
bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni‘metler; ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikrâmlar işâret eder, belki şehâdet eder ki: burada misafirlerine böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkāt tarafından Bize tattırdı. Fakat yedirmeden bizi i‘dâm etti dememek ve dedirtmemek; ve saltanat-ı ulûhiyetini ıskāt etmemek; ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek; ve bütün müştâk dostlarını mahrûmiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde, ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzâr etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için numûnelerdirler. Hem ağaçlar ve nebâtlar, umûmen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdîs ve tesbîh ve tahmîd ettikleri gibi; o kelimelerden her birisi dahi, ayrıca seni takdîs ederler. Hususan meyvelerin bedî‘ bir sûrette etleri; ve çok muhtelif san‘atları, ve çok acîb çekirdekleri; ve çok hârika olarak yapılarak, o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip, nebâtların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde onların lisân-ı hâl olan tesbîhâtları; zuhûrca lisân-ı kāl derecesine çıkar. Bütün onlar, senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irâde ve ihsânâtınla, senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar. ve senin her bir emrine mutî‘dirler. Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş; ve ey kibriyâ-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni‘-i Hakîm ve Hâlik-ı Rahîm Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerinin dilleriyle ve adedleriyle seni kusurdan ve aczden ve şerîkten takdîs ederim Ve sana hamd ü senâ ederim.
Ey Fâtır-ı Kadîr Ve ey Müdebbir-i Hakîm Ve ey Mürebbî-i Rahîm Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle; ve Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: nasıl nebâtât ve eşcâr, seni tanıyorlar. Senin sıfât-ı kudsiyeni ve esmâ-yı hüsnâ’nı bildiriyorlar. Öyle de, zîhayatlardan rûhlu kısmı olan insan ve hayvanâttan hiç birisi yoktur ki: cisminde gāyet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve hâricî a‘zâlarıyla; ve bedeninde gāyet ince bir nizâm; ve gāyet hassâs bir mîzân; ve gāyet mühim fâidelerle yerleştirilen âlât ve duygularıyla; ve cesedinde gāyet san‘atlı bir yapılış; ve gāyet hikmetli bir tefrîş; ve gāyet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihâzât-ı bedeniyesiyle
SAYFA 11
senin vücûb-u vücûduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin. Çünki bu kadar basîrâne nâzik san‘ata; ve şuûrkârâne ince hikmet; ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette kör kuvvet ve şuûrsuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar. Ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir. Çünki o hâlde her bir zerresi, her bir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadâr olduğu her şeyini bilecek, görecek, yapabilecek, âdetâ ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak, sonra teşkîl-i cesed ona havâle edilebilir. Ve Kendi kendine oluyor denilebilir. Ve hey’et-i mecmûasındaki vahdet-i tedbîr ve vahdet-i idâre ve vahdet-i nev‘iye ve vahdet-i cinsiye ve umûmun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifâk cihetiyle müşâhede edilen sikke-i fıtratta birlik; ve her bir nev‘in efrâdı sîmâlarında görülen sikke-i hikmette ittihâd; ve iâşede ve îcâdda beraberlik; ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiç birisi yoktur ki: senin vahdetine kat‘î şehâdette bulunmasın. Ve her bir ferdinde kâinâta bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla vâhidiyet içinde senin ehadiyetine işareti olmasın.
Hem nasıl ki insan ile beraber hayvanâtın, zemînin bütün yüzünde yayılan yüz bin envâı, muntazam bir ordu gibi techîz ve ta‘lîmât ve itâat ve musahhariyetle; ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, rubûbiyetin emirlerinin intizâmla cereyânlarıyla o rubûbiyetin derece-i haşmetine delâlet ettikleri gibi, gāyet çoklukla beraber gāyet kıymetli ve gāyet mükemmel olmakla beraber gāyet çabuk yapılmaları; ve gāyet san‘atlı olmakla beraber gāyet kolay yapılışlarıyla kudretin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi, şarktan garba ve şimâlden cenûba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs‘atine; ve her biri emirber nefer gibi vazîfe-i fıtriyesini yapması; ve zemîn yüzü her baharda güz mevsiminde terhîs edilenlerin yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olması cihetiyle hâkimiyetinin nihâyetsiz genişliğine kat‘î delâlet ederler.
Hem nasıl ki hayvanâttan her birisinin, kâinâtın bir küçük nüshası ve bir misâl-i musağğarı hükmünde olmasıyla, gāyet derin bir ilim; ve gāyet dakîk bir hikmetle, karışık eczâları karıştırmayarak; ve bütün hayvanların ayrı ayrı sûretlerinin şaşırmayarak hatâsız, sehivsiz, noksânsız yapılmalarıyla, ilminin her şeye ihâtasına ve hikmetinin her şeye
SAYFA 12
şumûlüne adedlerince işaretler ederler. Öyle de her biri, birer mu‘cize-i san‘at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san‘atlı ve güzel yapılmalarıyla, çok sevdiğin ve teşhîrini istediğin san‘at-ı Rabbâniyenin kemâl-i hüsnüne ve gāyet derecede güzelliğine işâret ederler. Ve her birisi, hususan yavruların gāyet nâzdâr ve nâzenîn bir sûrette beslenmeleri ile; ve heveslerinin ve arzularının tatmîni cihetiyle, senin inâyetinin gāyet şirin cemâline hadsiz işaretler ederler.
Ey Rahmânü’r-Rahîm Ve ey Sâdıku’l-Va‘di’l-Emîn Ve ey Mâlik-i Yevmü’d-dîn Senin Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ının ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’inin irşâdıyla anladım ki: mâdem kâinâtın en müntehab netîcesi hayattır. Ve hayâtın en müntehab hulâsası ruhtur. Ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuûrdur. Ve zîşuûrun en câmi‘i insandır. Ve bütün kâinât ise, hayâta musahhardır. ve onun için çalışıyor. Ve zîhayatlar zîruhlara musahhardır. onlar için dünyaya gönderiliyorlar. Ve zîruhlar insanlara musahhardırlar. ve onlara yardım ediyorlar. Ve insanlar fıtraten Hâlik’ını pek ciddî severler. ve onların Hâlik’ı onları hem sever, hem kendini onlara her vesîle ile sevdirir. Ve insanın isti‘dâdı ve cihâzât-ı ma‘neviyesi, başka bir bâkî âleme ve ebedî bir hayâta bakıyor. Ve insanın kalbi ve şuûru, bütün kuvvetiyle bekā istiyor. Ve lisânı, hadsiz duâlarıyla bekā için Hâlik’ına yalvarıyor. Elbette ve her hâlde o çok seven ve sevilen ve mahbûb ve muhib olan insanları, dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmışken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz. ve kābil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mes‘ûdâne yaşamaları hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmişlerdir. Ve insana tecellî eden isimlerin bu fânî ve kısa hayâttaki cilveleriyle, âlem-i bekāda onların aynası olan insanlara olacak ebedî cilvelerine işâret ederler.
Evet ebedînin sâdık dostu, ebedî olacak. Ve Bâkî’nin âyîne-i zîşuûru, bâkî kalması lâzım gelir. Hayvanların rûhları bâkî kalacağı; ve Hüdhüd-ü Süleymânî as ve nemli; ve nâka-i Sâlih as; ve kelb-i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrâd-ı mahsûsa, hem rûhu, hem cesediyle bâkî âleme gideceği, ve her bir nev‘in ara sıra isti‘mâl etmesi için bir tek cesedi bulunacağı, rivâyet-i sahîhadan anlaşılmakla beraber, hikmet ve hakîkat, hem rahmet ve rubûbiyet öyle iktizâ ederler.
Ey Kādir-i Kayyûm; Bütün zîhayat, zîruh, zîşuûr senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle
SAYFA 13
ve ancak senin irâde ve tedbîrinle ve rahmet ve hikmetinle rubûbiyetinin emirlerine teshîr edilmişler. Ve fıtrî vazîfelerle tavzîf edilmişler. Ve onların bir kısmı, insanın kuvvet ve galebesinden değil, belki insanın fıtraten zaafı ve aczi için rahmet tarafından insana musahhar olmuşlar. Ve lisân-ı kāl ve lisân-ı hâlleriyle Sâni‘lerini ve Ma‘bûdlarını kusurdan, şerîkten takdîs; ve ni‘metlerine şükür ve hamd ederek, her biri ibâdet-i mahsûsalarını yapıyorlar. Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş; ve ey azamet-i kibriyâsından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes Bütün zîrûhların tesbîhâtıyla seni takdîs ediyorum. Ve niyet edip سُبْحَانَكَ یَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیَّ diyorum.
یَا رَبَّ الْعَالَمٖینَ یَٓا اِلٰهَ الْاَوَّلٖینَ وَالْاٰخِرٖینَ یَا رَبَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرَضٖینَResûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle; ve Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahir, şecer, nebât, hayvan; efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla seni biliyorlar, tanıyorlar. Ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işâret ediyorlar. Öyle de, kâinâtın hulâsası olan zîhayat; ve zîhayatın hulâsası olan insan; ve insanın hulâsası olan enbiyânın ve evliyânın ve asfiyânın hulâsası olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedâtıyla ve keşfiyâtıyla ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzer icmâ‘ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir kat‘iyetle, senin vücûb-u vücûduna ve senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbâr ediyorlar. Mu‘cizât ve kerâmâtlarıyla ve yakînî burhânlarıyla haberlerini isbat ediyorlar. Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtâr edici bir zâta bakan hiç bir hâtırât-ı gaybiye; ve ilhâm edici bir zâta baktıran hiç bir ilhâmât-ı sâdıka; ve hakkalyakîn sûretinde sıfât-ı kudsiyeni ve esmâ-yı hüsnâ’nı keşfeden hiç bir i‘tikādât-ı yakîniye; ve enbiyâ ve evliyâda bir Vâcibü’l-Vücûd’un envârını aynelyakîn ile müşâhede eden hiç bir nûrânî kalb; ve asfiyâ ve sıddîkînde bir Hâlik-ı Küll-i Şey’in âyât-ı vücûbunu ve berâhîn-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdîk eden, isbat eden hiç bir münevver akıl yoktur ki: senin vücûb-u vücûduna ve sıfât-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ-yı hüsnâ’na şehâdet etmesin. delâleti bulunmasın. ve işârâtı olmasın. Ve bilhassa bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddîkînin imamı ve reîsi ve hulâsası olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârını tasdîk eden hiç bir mu‘cizât-ı bâhiresi; ve hakkāniyetini gösteren hiç bir hakîkat-i âliyesi; ve bütün mukaddes ve hakîkatli kitapların
SAYFA 14
hulâsatü’l-hulâsası olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hiç bir âyet-i tevhîdiye-i kātıası; ve mesâil-i îmâniyeden hiç bir mes’ele-i kudsiyesi yoktur ki: senin vücûb-u vücûduna ve kudsî sıfatlarına ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfâtına şehâdet etmesin. ve delâleti olmasın. ve işârâtı bulunmasın.
Hem nasıl ki bütün o yüz binler muhbir-i sâdıklar, mu‘cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve huccetlerine istinâd ederek, senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler. Öyle de her şeye muhît olan Arş-ı A‘zam’ın külliyât-ı umûrunu idareden, tâ kalbin gāyet gizli ve cüz’î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmeye ve işitmeye ve idare etmeye kadar cereyân eden rubûbiyetinin derece-i haşmetini; ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyâyı birden îcâd eden; ve hiç bir fiil, bir fiile; bir iş, bir işe mâni‘ olmadan; en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini, icmâ‘ ile, ittifâk ile i‘lân ve ihbâr ve isbat ediyorlar.
Hem nasıl ki bu kâinâtı zîrûha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren; ve cenneti ve saâdet-i ebediyeyi cin ve inse ihzâr eden; ve en küçük bir zîhayatı unutmayan; ve en âciz bir kalbin tatmînine ve taltîfine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini; ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar, bütün envâ‘-ı mahlûkātı emirlerine itâat ettiren ve teshîr ve tavzîf eden hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs‘atini haber vererek, mu‘cizât ve huccetleriyle isbat ederler. Öyle de kâinâtı, eczâları adedince risâleler içinde bulunan bir kitâb-ı kebîr hükmüne getiren; ve Levh-i Mahfûz’un defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn de bütün mevcûdâtın, bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan; ve umûm çekirdeklerde, umûm ağaçların fihristlerini ve programlarını; ve zîşuûrun başlarında, bütün kuvve-i hâfızalarda, sâhiblerinin târîhçe-i hayâtlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin her şeye ihâtasına; ve her bir mevcûda çok hikmetleri takan, hatta her bir ağaca meyveleri sayısınca netîceleri verdiren; ve her bir zîhayatta, a‘zâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları ta‘kîb eden, hatta insanın lisânını çok vazîfelerle tavzîf etmekle beraber, taâmların tatları adedince zevkî olan mîzâncıklarla techîz ettiren hikmet-i kudsiyenin her şeye şumûlüne, hem bu dünyada numûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine; ve bu fânî âlemde numûneleri müşâhede