SİRAC'ÜN-NÛR

111

[ONÜÇÜNCÜ LEM‘A]

حِكْمَتُ الْاِسْتِعَاذَە

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ: sırrına dâirdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ

Şeytandan istiâze sırrı on üç işâret ile yazılacak. O işaretlerin bir kısmı, müteferrik bir sûrette Yirmi altıncı Söz gibi bir kısım risâlelerde beyân ve isbat edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.

Birinci İşâret: Suâl:? Şeytanların kâinâtta îcâd cihetinde hiç bir medhalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka tarafdâr olduğu, hem hak ve hakîkatin câzibedâr güzellikleri ve mehâsinleri, ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfîr ettikleri hâlde, hizbüşşeytânın çok def‘a ehl-i hakka galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanların şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir?

Elcevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer; menfîdir, tahrîbdir, ademîdir, bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidâyet ve hayır; müsbettir, vücûdîdir, i‘mârdır, ta‘mîrdir. Herkesçe ma‘lûmdur ki: Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrîb eder. Evet bütün a‘zâ-yı esâsiyesinin ve şerâit-i hayatiyesinin vücûduyla vücûdu devam eden insanın hayatı, Hâlik-ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğu hâlde, bir zâlim bir uzvunu kesmesiyle hayâta nisbeten ademî olan mevte, o insanı mazhar eder. Onun içindir ki اَلتَّخْرٖیبُ اَسْهَلُ durûb-u emsâl hükmüne geçmiştir. İşte bu sırdandır ki: ehl-i dalâlet, hakîkaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazen gālib oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kal‘ası var ki: onda tahassun ettikleri zaman, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar. ve bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖینَ sırrıyla ebedî bir sevâb ve bir menfaatle o zarar telâfî edilir. O kal‘a-i metîn o hısn-ı hasîn ise, şerîat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır ve sünnet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

112

İkinci İşâret: Suâl:? Şerr-i mahz olan şeytanların îcâdı ve ehl-i îmâna taslîtleri; ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip cehenneme girmeleri, gāyet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i Alel’ıtlâk’ın ve Rahîm-i Mutlak’ın ve Rahmân-ı Bilhakk’ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsâade ediyor? Ve nasıl cevâz gösteriyor? Şu mes’eleyi çokları sormuşlar. ve çokların hâtırına geliyor.

Elcevab: Şeytanın vücûdunda cüz’î şerlerle beraber çok makāsıd-ı hayriye-i külliye ve kemâlât-ı insaniye vardır. Evet bir çekirdekten koca bir ağaca kadar, ne kadar mertebeler var. mâhiyet-i insaniyedeki isti‘dâdda dahi, ondan daha ziyâde merâtib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu isti‘dâdâtın inkişâfâtı, elbette bir hareket ister. ve bir muâmele iktizâ eder. Ve o muâmeledeki terakkî zenbereğinin hareketi, mücâhede ile olur. O mücâhede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücûduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi insanların da makamı sâbit kalırdı. O hâlde insan nev‘inde binler envâ‘ hükmünde sınıflar bulunmayacak. Bir şerr-i cüz’î gelmemesi için, bin hayrı terketmektir ki: bu da hikmete ve adâlete münâfîdir. Çendân şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar. kemiyete az bakar. veya bakmaz.

Nasıl ki: bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muâmele-i kimyeviyeye mazhar etse, bini bozulsa, on tanesi de ağaç olsa, o on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin zararını hiçe indirir.

Öyle de, nefis ve şeytanlara karşı mücâhede ile yıldızlar gibi nev‘-i insanı şereflendiren ve tenvîr eden on insân-ı kâmil yüzünden o nev‘e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette haşerât nev‘inden sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nev‘ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adâlet-i İlâhiye, şeytanın vücûduna müsâade edip tasallutlarına meydan vermiş.

Ey ehl-i îmân Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız:, Kur’ân’ın tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfâr. ve hıfz-ı İlâhîye ilticâdır.

113

Üçüncü İşâret: Suâl:? Kur’ân-ı Hakîm’de ehl-i dalâlete karşı, azîm şekvâları ve kesretli tahşîdâtı ve çok şiddetli tehdîdâtı aklın zâhirine göre, Kur’ân-ı Hakîm’in adâletli ve münâsebetli belâgatine ve üslûbundaki i‘tidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdetâ Kur’ân-ı Hakîm, âciz bir adama karşı, orduları tahşîd ediyor. Ve o ehl-i dalâletin cüz’î bir hareketi için, binler cinâyet etmişler gibi onları tehdîd ediyor. Ve onların müflis ve mülkte hiç bir hisseleri olmadığı hâlde, onlara mütecâviz bir şerîk gibi mevki‘ verip, onlardan şekvâlar ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?

Elcevab: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için küçük bir hareketle, çok tahrîbât yapabilirler. Ve çok mahlûkātın hukukuna tecâvüz ediyorlar. Az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar. Nasıl ki bir sultânın büyük bir ticâret gemisinde vazîfe gören bir adam, az bir hareketle, belki küçük bir vazîfeyi terketmesiyle, o gemi ile alâkadâr bütün vazîfedârların semere-i sa‘ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve ibtâline sebebiyet verdiği için o geminin sâhib-i zîşânı, o âsîden, o gemi ile alâkadâr olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip, o âsîyi dehşetli tehdîd eder. ve onun cüz’î hareketini değil, belki o hareketinin müdhiş netîcelerini nazara alarak; ve o sâhib-i zîşânın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku nâmına o âsîyi dehşetli bir cezâya çarpar. Öyle de, Sultân-ı Ezel ve Ebed dahi küre-i arz gemisinde ehl-i hidâyetle beraber bulunan ve ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytânın, zâhiren cüz’î hatîâtlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkātın hukukuna tecâvüz ettikleri için; ve mevcûdâtın vezâif-i âliyelerinin neticelerinin ibtâl edilmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyetler etmesi; ve onları dehşetli tehdîd etmesi; ve tahrîbâtlarına karşı mühim tahşîdât etmesi, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir. ve gāyet münâsib ve muvâfıktır. Ve mutâbık-ı muktezâ-yı hâldir ki: belâgatin ta‘rîfidir ve esasıdır. ve isrâf-ı kelâm olan mübâlağadan münezzehtir. Ma‘lûmdur ki: böyle az bir hareketle çok tahrîbât yapan dehşetli düşmanlara karşı gāyet metîn bir kal‘aya ilticâ etmeyen, çok perişan olur. İşte ey ehl-i îmân O semâvî çelik kal‘a, Kur’ân’dır. İçine gir, kurtul.

Dördüncü İşâret: Adem, şerr-i mahz; ve vücûd, hayr-ı mahz olduğuna ehl-i tahkîk ve ashâb-ı keşif ittifâk etmişler. Evet ekseriyet-i mutlaka ile hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücûda istinâd eder. ve ona râci‘ olur. Sûreten menfî

114

ve ademî de olsa, esası sübûtîdir ve vücûdîdir. Dalâlet ve şerler ve musîbetler ve ma‘siyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası ve mayası; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenâlık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendân sûret-i zâhiriyede müsbet ve vücûdî de görünseler, esasları ademdir, nefiydir. Hem bilmüşâhede sâbittir ki binâ gibi bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının mevcûdiyetiyle takarrur eder. Hâlbuki onun harâbiyeti ve ademi ve inhidâmı, bir rüknün ademiyle hâsıl olur. Hem vücûd, her hâlde mevcûd bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinâd eder. Adem ise, ademî şeylere istinâd edebilir. Ademî bir şey, ma‘dûm bir şeye illet olur. İşte bu iki kāideye binâendir ki; şeytân-ı cin ve insin kâinâttaki müdhiş âsâr-ı tahrîbkârâneleri ve envâ‘-ı küfür ve dalâleti ve şürûr ve mehâliki yaptıkları hâlde, zerre mikdâr îcâda ve hilkate müdâhaleleri olmadığı gibi, mülk-ü İlâhîde bir hisse-i iştirâkleri olamıyor. Ve bir iktidâr ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar. belki çok işlerinde iktidâr ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar. Yani şerler oluyorlar. Çünki mehâlik ve şürûr, tahrîbât nev‘inden olduğu için illetleri, mevcûd bir iktidâr ve fâil bir îcâd olmak lâzım değildir. Belki bir emr-i ademîyle ve bir şartın bozulmasıyla, koca tahrîbât olur. İşte bu sır, Mecûsîlerde inkişâf etmediği içindir ki: kâinâtta Yezdân nâmıyla bir hâlik-ı hayır, diğeri Ehrimân nâmıyla bir hâlik-ı şer i‘tikād etmişlerdir. Hâlbuki onların Ehrimân dedikleri mevhûm ilâh-ı şer, bir cüz’-i ihtiyârîyle; ve îcâdsız bir kesble şerlere sebebiyet veren ma‘lûm şeytandır. İşte ey ehl-i îmân Şeytanların bu müdhiş tahrîbâtına karşı, sizin en mühim kuvvetli silâhlarınız; ve cihâzât-ı ta‘mîriyeniz, istiğfârdır. ve اَعُوذُ بِاللّٰهِdemekle Cenâb-ı Hakk’a ilticâdır. Ve kal‘anız, sünnet-i seniyedir.

Beşinci İşâret: Cenâb-ı Hak kütüb-ü semâviyede, beşere karşı cennet gibi azîm mükâfâtı ve cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, beşeri pek çok irşâd ve îkāz, ihtâr ve tehdîd ve teşvîk ettiği hâlde, ehl-i îmânın bu kadar esbâb-ı hidâyet ve istikāmet varken, hizbüşşeytânın mükâfâtsız, çirkin desîselerine karşı mağlûb olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba îmân varken, Cenâb-ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdîdâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? Nasıl اِنَّ كَیْدَ الشَّیْطَانِ كَانَ ضَعٖیفًا sırrıyla şeytanın gāyet zayıf desîselerine kapılıp, Allâh’a isyan ediyor? Hatta benim arkadaşlarımdan bazıları yüz hakîkat

115

dersini benden işittiği ve kalben tasdîkle beraber, bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve irtibâtı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifâtına kapıldı. Onun lehinde, benim aleyhimde bir vaz‘iyete geldi. Fesübhânallâh dedim. İnsanda bu derece sukūt olabilir mi? Ne kadar hakîkatsiz bir insan idi, diye o bîçâreyi gıybet ettim. günaha girdim. Sonra sâbık işaretlerdeki hakîkat inkişâf etti. karanlıklı çok noktalar aydınlandı. O nûr ile lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın azîm tergîbât ve teşvîkātı tam yerinde olduğunu, hem ehl-i îmânın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zayıflığından olmadığını, hem günâh-ı kebâiri işlemekle küfre girmediklerini, hem Mu‘tezile mezhebi ve bir kısım Hâriciye mezhebi, Günâh-ı kebâiri irtikâb eden kâfir olur; veya îmân ve küfür ortasında kalır, diye hükümlerinde hatâ ettiklerini, hem benim o bîçâre arkadaşımın yüz ders-i hakîkati bir herifin iltifâtına fedâ etmesi, düşündüğüm gibi çok sukūt ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim. ve o vartadan kurtuldum. Çünki sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytânı her vakit dinler. İnsandaki kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytan desîselerine hem kābile, hem nâkile iki cihaz hükmündedirler.

İşte bunun içindir ki: Cenâb-ı Hakk’ın Gafûr ve Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i a‘zamla ehl-i îmâna teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsânı mağfiret olduğunu gösteriyor. ve onları istiğfâr etmelerine da‘vet ediyor. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübârek işlerde zikrini emretmesiyle, kâinâtı ihâta eden rahmet-i vâsiasını melce’ ve tahassungâh gösteriyor. ve فَاسْتَعِذْ emriyle اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ kelimesini siper yapıyor.

Altıncı İşâret: Şeytanın en tehlikeli bir desîsesi şudur ki: Bazı hassâs ve sâfî kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi, tasdîk-i küfrî ile iltibâs ettirir. Tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdîki sûretinde gösterir. Ve mukaddes zâtlar ve münezzeh şeyler hakkında gāyet çirkin hâtıraları hayâline gösterir. Ve imkân-ı zâtîyi, imkân-ı aklî sûretinde gösterip, îmândaki yakînine münâfî bir şekk tarzını verir. O vakit o bîçâre hassâs adam, kendisinin dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip îmândaki yakîninin zâil olduğunu zanneder. ye’se düşer.

116

O ye’isle şeytana maskara olur. Şeytan hem onun ye’isini, hem o zayıf damarını, hem o iltibâsını çok işlettirir. ya dîvâne olur. yâhûd هَرْچِە بَادْ آبَادْ der, dalâlete düşer. Şeytanın bu desîsesinin mâhiyeti ne kadar esassız olduğunu, bazı risâlelerde beyân ettiğimiz gibi, burada da icmâlen beyân edeceğiz. Şöyle ki:

Nasıl ki aynadaki yılanın sûreti ısırmaz. ve ateşin misâli yakmaz. ve murdarın aksi telvîs etmez. Öyle de hayâl ve fikir aynasında küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayâlleri i‘tikādı bozmaz. îmânı tağyîr etmez. hürmetli edebî kırmaz. Çünki meşhûr kaidedir ki: Tahayyül-ü şetim, şetim olmadığı gibi; tahayyül-ü küfür dahi küfür değildir. ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değildir. Îmânındaki şekk mes’elesi ise, imkân-ı zâtîden gelen ihtimâller, o yakîne münâfî değildir. Ve o yakînî bozmaz. İlm-i usûl-ü dînde kavâid-i mukarreredendir ki: اِنَّ الْاِمْكَانَ الذَّاتِیَّ لَا یُنَافِی الْیَقٖینَ الْعِلْمِیَّ Meselâ: Barla Denizi, su olarak yerinde bulunduğuna yakînimiz var. Hâlbuki zâtında mümkündür ki: o deniz, bu dakîkada batmış olsun. ve batması mümkinâttandır. Bu imkân-ı zâtî, mâdem bir emâreden neş’et etmiyor. zihnî bir imkân olamaz ki şekk olsun. Çünki yine ilm-i usûl-ü dînde bir kāide-i mukarreredir ki: لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ غَیْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَلٖیلٍ Yani: Bir emâreden gelmeyen bir ihtimâl-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki şübhe verip ehemmiyeti olsun.

İşte bu desîse-i şeytâniyeye ma‘rûz olan bîçâre adam, hakāik-i îmâniyeye yakînini, böyle zâtî imkânlarla kaybediyorum zanneder. Meselâ: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında beşeriyet i‘tibâriyle çok imkân-ı zâtî hâtırına geliyor ki: îmânın cezm ve yakînine zarar vermez. Fakat o, zarar verdi zanneder, zarara düşer. Hem bazen şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinden Cenâb-ı Hak hakkında fenâ sözler söyler. O adam zanneder ki: Benim kalbim bozulmuş ki böyle söylüyor, der, titrer. Hâlbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızâsı delîldir ki: o sözler, onun kalbinden gelmiyor. belki lümme-i şeytâniyeden geliyor. veya şeytan tarafından ihtâr ve tahayyül ediliyor. Hem insanın letâifi içinde teşhîs edemediğim bir iki latîfe var ki: ihtiyâr ve irâdeyi dinlemezler. belki mes’ûliyet altına da giremezler. Bazen o latîfeler hükmediyorlar. hakkı dinlemiyor. yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan, o adama telkîn eder ki: Senin isti‘dâdın hakka ve îmâna muvâfık değil ki: böyle ihtiyârsız bâtıl şeylere

117

giriyorsun. Demek senin kaderin, seni şekāvete mahkûm etmiştir. O bîçâre adam, ye’se düşüp helâkete gider. İşte şeytanın evvelki desîselerine karşı mü’minin tahassungâhı, muhakkikîn-i asfiyânın düstûrlarıyla hudûdu taayyün eden hakāik-i îmâniye ve muhkemât-ı Kur’âniyedir. Ve âhirdeki desîselerine karşı, istiâze ile ehemmiyet vermemektir. Çünki ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü’minin böyle ma‘nevî yaralarına tiryâk ve merhem, sünnet-i seniyedir.

Yedinci İşâret: Suâl:? Mu‘tezile imamları, şerrin îcâdını şer telakkî ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allâh’a vermiyorlar. Güyâ onunla Allâh’ı takdîs ediyorlar. Beşer kendi ef‘âlinin hâlikıdır diye, dalâlete gidiyorlar. Hem derler ki: Bir günâh-ı kebîri işleyen bir mü’minin îmânı gider. Çünki: Cenâb-ı Hakk’a i‘tikād ve cehennemi tasdîk etmek, öyle günâhı işlemekle kābil-i tevfîk olamaz. Çünki dünyada gāyet cüz’î bir hapis korkusuyla kendisini hilâf-ı kānûn her şeyden muhâfaza eden adam, ebedî bir azâb-ı cehennemi ve Hâlik’ının gazabını nazar-ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günâhları işlerse, elbette îmânsızlığa delâlet eder?

Elcevab: Birinci şıkkın cevâbı şudur ki: Kader Risâlesi’nde îzâh edildiği gibi halk-ı şer, şer değildir. belki kesb-i şer, şerdir. Çünki halk ve îcâd, umûm netîcelere bakar. Bir şerrin vücûdu, çok hayırlı şeylere mukaddime olduğu için o şerrin îcâdı, netice i‘tibâriyle hayır olur. hayır hükmüne geçer. Meselâ ateşin yüz hayırlı netîceleri var. Fakat insanlar ateşi kendilerine şer yapmakla Ateşin îcâdı şerdir diyemezler. Öyle de şeytanların îcâdı, terakkıyât-ı insaniye gibi çok hikmetli netîceleri olmakla beraber, sû’-i ihtiyârıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûb olan, Şeytanın hilkati şerdir diyemez. Belki o kendi kesbiyle kendine şer yaptı. Evet kesb ise, mübâşeret-i cüz’iye olduğu için, husûsî bir netice-i şerriyenin mazharı olur. o kesb, şer olur. Fakat îcâd, umûm netîcelere baktığı için; îcâd-ı şer, şer değil, belki hayırdır. İşte Mu‘tezile bu sırrı anlamadıkları için; Halk-ı şer, şerdir ve çirkinin îcâdı, çirkindir diye Cenâb-ı Hakk’ı takdîs için şerrin îcâdını ona vermemişler. dalâlete düşmüşler. وَبِالْقَدَرِ خَیْرِهٖ وَشَرِّهٖ olan bir rükn-ü îmânîyi te’vîl etmişler.

İkinci Şık ki:: Günâh-ı kebîri işleyen, nasıl mü’min kalabilir? diye olan suâllerine cevâb ise, evvelâ: sâbık

118

işaretlerde onların hatâsı kat‘î bir sûrette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır. Sâniyen:; Nefs-i insaniye muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel ve gāib bir batman lezzete tercîh ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azâbdan daha ziyâde çekinir. Hem insanda hissiyât gālib olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Hevesi ve vehmî hükmedip, en az ve en ehemmiyetsiz bir lezzet-i hâzırayı, ileride gāyet büyük bir mükâfâta tercîh eder. Ve az hazır bir sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyâde çekinir. Çünki tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyorlar. belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i îmân olan kalb ve akıl susarlar. mağlûb olurlar. Şu hâlde kebâiri işlemek, îmânsızlıktan gelmiyor. belki hissin ve hevesin ve vehmin galebesiyle, aklın ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir. Hem sâbık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenâlık ve hevesât yolu tahrîb olduğu için gāyet kolaydır. Şeytân-ı insî ve cinnî çabuk insanları o yola sevk ediyor.

Gāyet cây-ı hayret bir haldir ki: Nass-ı hadîs ile, âlem-i bekānın sinek kanadı kadar bir nûru, ebedî olduğu için bir insanın müddet-i ömründe umûm dünyadan aldığı lezzet ve ni‘mete mukābil geldiği hâlde, bazı bîçâre insanlar bu fânî dünyanın bir sinek kanadı kadar lezzetini, o bâkî âlemin bütün bu fânî dünyasına değer lezzetlerine tercîh edip, şeytanın arkasında gider. İşte bu sır içindir ki: Kur’ân-ı Hakîm mü’minleri pek çok tekrarla ve ısrârla; ve tehdîd ve teşvîk ile günahtan zecredip, hayra sevk ediyor. Bir zaman Kur’ân-ı Hakîm’in bu tekrarla şiddetli irşâdâtı, bana bu fikri verdi ki: Bu kadar mütemâdî ihtârlar ve îkāzlar, mü’min insanları sebâtsız ve hakîkatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaz‘iyet veriyorlar. Çünki bir me’mûrun âmirinden aldığı bir tek emri itâatine kâfî iken, aynı emri on def‘a söylese, o me’mûr cidden gücenecek. Ve Beni ithâm ediyorsun. ben hâin değilim diyecek. Hâlbuki: en hâlis mü’minlere Kur’ân-ı Hakîm musırrâne mükerreren emrediyor. Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda iki üç sâdık arkadaşlarım vardı. Onları şeytân-ı insînin desîselerine kapılmamaları için pek çok def‘alar îkāz ve ihtâr ediyordum. Bizi ithâm ediyorsun diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: Bu mütemâdiyen ihtârlarımla bunları gücendiriyorum. sadâkatsizlikle ve sebatsızlıkla ithâm ediyorum. Sonra birden sâbık işaretlerde îzâh ve isbat edilen hakîkat inkişâf etti. O vakit o hakîkat ile hem Kur’ân-ı Hakîm’in tam mutâbık-ı

119

muktezâ-yı hâl; ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ithâmsız bir sûrette o ısrarları ve o tekrârâtı yapması, ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat olduğunu bildim. Ve o sâdık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım. İşte bu hakîkatin hulâsası şudur ki: Şeytanlar, tahrîbât cihetinde sevkettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için tarîk-i hakta ve hidâyette gidenler, pek çok ihtiyât etmeye ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli muâvenete muhtâç olduklarındandır ki: Cenâb-ı Hak o tekrârât cihetinde bin bir ismiyle ehl-i îmâna muâvenetini takdîm ediyor. ve binler merhamet ellerini imdâdına uzatıyor. Şerefini kırmıyor. belki vikāye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor. belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor. İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidâyet Şeytân-ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çâresi, Ehl-i Sünnet Velcemâat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap. ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın muhkemât kal‘asına gir. ve sünnet-i seniyeyi rehber yap. selâmeti bul.

Sekizinci İşâret: Suâl:? Sâbık işaretlerde isbat ettiniz ki: dalâlet yolu kolay ve tahrîb ve tecâvüz olduğu için çokları o yola sülûk ediyorlar. Hâlbuki sâir risâlelerde kat‘î delîllerle isbat etmişiz ki: küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suûbetlidir ki: hiç kimsenin ona girmemesi gerekti. ve kābil-i sülûk değildir. Ve îmân ve hidâyet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki: herkes ona girmeli idi?

Elcevab: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı amelî ve fer‘î olmakla beraber, îmân hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki: bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabûl etmemektir. bir terktir. bir ademdir. bir adem-i kabûldür. İşte bu kısımdır ki risâlelerde kolay gösterilmiş. İkinci kısım ise: amelî ve fer‘î olmayıp, belki i‘tikādî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız îmânın nefyini değil, belki îmânın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise, bâtılı kabûldür. hakkın aksini isbattır. Bu kısım, îmânın yalnız nefiy ve nakzı değil, belki îmânın zıddıdır. Adem-i kabûl değil ki kolay olsun. Belki kabûl-ü ademdir. Ve o ademi isbat etmek ile kabûl edilebilir. اَلْعَدَمُ لَا یُثْبَتُ kāidesiyle: ademin isbatı, elbette kolay değildir. İşte sâir risâlelerde imtinâ‘ derecesinde suûbetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki: zerre mikdâr şuûru bulunanın bu yola sâlik olmaması lâzımdır. Hem bu yolun, risâlelerde kat‘î isbat edildiği gibi o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları vardır ki: zerre mikdâr aklı bulunan, bu yola tâlib olmaz.

120

Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı ve müşkilâtlı yola, nasıl ekser insanlar gidiyorlar? Elcevab İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveler, âkıbeti görmediklerinden ve düşünemediklerinden; ve insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettiklerinden o yoldan çıkmak istemiyor. ve hazır ve muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.

Suâl?: Eğer denilse, Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki: kâfir, değil hayatından lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım gelir. Belki o elemden ezilmeli; ve korkudan ödü patlamalı idi. Çünki insan, insaniyet i‘tibâriyle hadsiz eşyâya müştâk; ve hayâta âşık olduğu hâlde, küfür vâsıtasıyla, mevtini bir i‘dâm-ı ebedî; ve firâk-ı lâyezâlî; ve zevâl-i mevcûdâtı ve ahbâbının vefâtlarını ve bütün sevdiklerini i‘dâm ve mufârakat-i ebediye sûretinde gözü önünde gördüğünden, bu hâlde insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayatından lezzet alabilir?

Elcevab: Acîb bir mağlata-i şeytâniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alıyorum zanneder. Meşhûr bir temsîl ile onun mâhiyetine işâret edeceğiz. Şöyle ki: Deniliyor. devekuşuna demişler: Kanatların var, . O da kanatlarını kısmış, uçmamış. Ben deveyim demiş. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye, başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış. avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler: Mâdem deveyim diyorsun, yük götür. O zaman derhâl kanatlarını açmış. Ben kuşum demiş. yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmîsiz, yemsiz olarak avcıların hücûmuna hedef olmuş. Aynen bunun gibi kâfir, Kur’ân’ın semâvî i‘lânâtına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: Mâdem mevt ve zevâli bir i‘dâm-ı ebedî biliyorsun. kendini asacak olan darağacı göz önünde; Ona her vakit bakan nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır? O adam, Kur’ân’ın umûmî vech-i rahmetinden ve şumûllü nûrundan aldığı bir hisse ile der: Mevt i‘dâm değil, ihtimâl-i bekā var. Veyâhûd devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar. tâ ki ecel onu görmesin. ve kabir ona bakmasın. ve zevâl-i eşyâ ona ok atmasın.

Elhâsıl: O meşkûk küfür vâsıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli, i‘dâm ma‘nâsında gördüğü vakit, Kur’ân’ın ve semâvî kitapların îmân-ı bil’âhirete dâir kat‘î ihbârâtı ona bir ihtimâl verir. O kâfir, o ihtimâle yapışır. O

121

dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: Mâdem bâkî bir âleme gidilecek. o âlemde güzel yaşamak için, tekâlîf-i dîniye meşakkatini çekmek gerektir. O adam, şekk-i küfrî cihetiyle der: Belki yoktur. Yok için, neden çalışayım? Yani vaktâ ki: o hükm-ü Kur’ân’ın verdiği ihtimâl-i bekā cihetiyle, i‘dâm-ı ebedî âlâmından kurtulur. ve meşkûk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlîf-i dîniye meşakkati ona müteveccih olur. Ona karşı da, küfür ihtimâline yapışır. o zahmetten kurtulur. Demek kâfir, bu nokta-i nazarda mü’minden ziyâde bu hayâtta kendini lezzet alıyor zannediyor. Çünki tekâlîf-i dîniyenin zahmetinden ihtimâl-i küfrîyle kurtuluyor. ve âlâm-ı ebediyeyi ise, ihtimâl-i îmânî cihetiyle kendi üzerine almaz. Hâlbuki bu mağlata-i şeytâniyenin hükmü, gāyet sathî ve fâidesiz ve muvakkattir. İşte Kur’ân-ı Hakîm’in küffârlar hakkında da bir nevi‘ cihet-i rahmeti vardır ki: hayât-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi‘ şekk vererek, şekk ile yaşıyorlar. Yoksa âhiret cehennemini andıracak bu dünyada dahi ma‘nevî bir cehennem azâbını çekeceklerdi. ve intihâra mecbûr olacaklardı. İşte ey ehl-i îmân Sizi i‘dâm-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himâyesi altına mü’minâne ve mu‘temidâne giriniz. ve sünnet-i seniyenin dâiresine teslîmkârâne ve müstahsinâne dâhil olunuz. dünya şekāvetinden ve âhiret azâbından kurtulunuz.

Dokuzuncu İşâret: Suâl:? Hizbullâh olan ehl-i hidâyet, başta enbiyâlar ve onların başında Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve merhamet-i İlâhiyeye ve imdâd-ı Sübhânîye mazhar oldukları hâlde, neden çok def‘a hizbüşşeytân olan ehl-i dalâlete mağlûb olmuşlar? Hem Hâtemü’l-Enbiyâ’nın asm güneş gibi parlak nübüvvet ve risâleti ve iksîr-i a‘zam gibi te’sîrli i‘câz-ı Kur’ân vâsıtasıyla irşâdı ve câzibe-i umûmiye-i kâinâttan daha câzibedâr hakāik-i Kur’âniyenin komşuluğunda ve yakınında olan Medîne münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidâyete girmemeleri, ne içindir? Ve hikmeti nedir?

Elcevab: Bu iki şık müdhiş suâlin halli için, derince bir esas beyân etmek lâzım gelir. Şöyle ki: Şu kâinât Hâlik-ı Zülcelâl’inin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktizâ ettiklerinden, Hâlik-ı Zülcelâl kâinâtta ezdâdı birbirine mezcedip ve birbirine mukābil getirip; ve birbirine mütecâviz ve mütedâfi‘ bir vaz‘iyet verip hikmetli ve menfaatdâr bir nevi‘ mübâreze

122

sûretine getirmiş. ve ondan zıdları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfât ve tagayyürât meydana getirmekle; kâinâtı, kānûn-u tagayyür ve tahavvüle ve düstûr-u terakkî ve tekâmüle tâbi‘ kıldığı için, o şecere-i hilkatin câmi‘ bir semeresi olan insan nev‘inde, o kānûn-u mübârezeyi daha acîb bir şekle getirip, bütün terakkıyât-ı insaniyeye medâr bir mücâhede kapısını açmış. ve hizbullâha karşı meydana çıkabilmek için hizbüşşeytâna bazı cihâzât vermiş. İşte bu sırr-ı dakîk içindir ki: Enbiyâlar çok def‘a ehl-i dalâlete karşı mağlûb oluyorlar. Ve gāyet za‘f ve aczde olan dalâlet ehli, ma‘nen gāyet kuvvetli olan ehl-i hakka muvakkaten gālib oluyorlar. ve mukāvemet ediyorlar.

Bu acîb mukāvemetin sır ve hikmeti şudur ki: Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk vardır ki: pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrîb var ki: çok sehildir ve âsândır, az bir hareket yeter. Hem tecâvüz var ki: az bir amel ile çoklarına zarar verip ihâfe noktasından ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke mübtelâ olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin tatmîni ve telezzüzü hürriyeti vardır ki: akıl ve kalb gibi letâif-i insaniyeyi, insaniyetkârâne ve âkıbet-endîşâne olan vazîfelerinden vazgeçiriyorlar.

Ehl-i hidâyet; ve başta ehl-i nübüvvet; ve başta Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın meslek-i kudsîsinde; hem vücûdî, hem sübûtî, hem ta‘mîr, hem hareket, hem hudûdda istikāmet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubûdiyet, hem nefs-i emmârenin firavuniyetini ve serbestliğini kırmak gibi esâsât-ı mühimme bulunduğundandır ki: Medîne-i Münevvere’de bulunan o zamanın münâfıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup o câzibe-i uzmâya karşı, şeytânî bir kuvve-i dâfiaya kapılıp dalâlette kalmışlar.

Eğer denilse: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mâdem Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn’dir. Hem elindeki hak ve lisânındaki hakîkattir. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile, bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle, bin adamı doyuracak bir ziyâfet verir. Ve küffâr ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunlar gibi, bin mu‘cizât sâhibi olan bir kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor, Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûb oluyor?

123

Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nev‘-i beşere muktedâ ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki: o nev‘-i insanî, hayât-ı ictimâiye ve şahsiyedeki düstûrları ondan öğrensinler. ve Hakîm-i Zülkemâl’in kavânîn-i meşîetine itâate alışsınlar. ve desâtîr-i hikmetine tevfîk-i hareket etsinler. Eğer Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayât-ı ictimâiye ve şahsiyesinde dâimâ hârikulâdelere ve mu‘cizelere istinâd etse idi, o vakit imâm-ı mutlak ve rehber-i ekber olamazdı.

İşte bu sır içindir ki: yalnız da‘vâsını tasdîk ettirmek için ara sıra, indelhâce münkirlerin inkârlarını kırmak için mu‘cizeler gösterirdi. Sâir vakitlerde, nasıl ki herkesten ziyâde evâmir-i İlâhiyeye itâat etmiştir. Öyle de, Hikmet-i Rabbâniye ile ve meşîet-i Sübhâniye ile te’sîs edilen âdetullâh kavânînine, herkesten ziyâde mürâât ve itâat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi. Sipere giriniz, emrederdi. Yara alırdı. zahmet çekerdi. Tâ tamamıyla hikmet-i İlâhiye kanununa ve kâinâttaki şerîat-ı fıtriye-i kübrâya mürâât ve itâatini göstersin.

Onuncu İşâret: İblîsin en mühim bir desîsesi: kendini, kendine tâbi‘ olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyyûnların felsefeleriyle zihni bulananların bu bedîhî mes’elede tereddüd gösterdikleri için şeytanın bu desîsesine karşı, bir iki söz söyleyeceğiz. Şöyle ki:

İnsanlarda şeytan vazîfesini gören cesedli ervâh-ı habîse bilmüşâhede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervâh-ı habîse dahi bulunduğu, o kat‘iyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyse idiler, bu şerîr insanların aynı olacaklardı. Hem eğer bu insan sûretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilse idiler, o cinnî iblîsler olacaklardı. Hatta bu şiddetli münâsebete binâendir ki: bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki: İnsan sûretindeki gāyet şerîr ervâh-ı habîse, öldükten sonra şeytan olur. Ma‘lûmdur ki: a‘lâ bir şey bozulsa, ednâ bir şeyin bozulmasından daha ziyâde bozuk olur. Meselâ nasıl ki: süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilirler. Fakat yağ bozulsa, yenilmez. bazen zehir gibi olur. Öyle de: mahlûkātın en mükerremi, belki en a‘lâsı olan insan eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyâde bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerât gibi; ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerlerle ve habîs ahlâklarla telezzüz ve iftihâr eder.

124

ve zulmün zulümâtındaki zararlardan ve cinâyetlerden lezzet alırlar. âdetâ şeytanın mâhiyetine girerler.

Elhâsıl: Evvelen: Cinnî şeytanın vücûduna delîl, insî şeytanın vücûdudur. Sâniyen: Yirmi dokuzuncu Söz’de yüz delîl-i kat‘î ile rûhânîlerin ve meleklerin vücûdunu isbat eden umûm o delîller, şeytanların dahi vücûdunu isbat ederler. Bu ciheti o söze havâle ediyoruz. Sâlisen: Kâinâttaki umûr-u hayriyedeki kanunların mümessilleri ve nâzırları hükmünde olan meleklerin vücûdu, ittifâk-ı edyân ile sâbit olduğu gibi, umûr-u şerriyenin mümessilleri ve mübâşirleri ve o umûrdaki kavânînin medârları olan ervâh-ı habîse ve şeytaniyenin bulunması, hikmet ve hakîkat noktasında kat‘îdir. belki umûr-u şerriyede zîşuûr perdenin bulunması, daha ziyâde lâzımdır.

Çünki Yirmi ikinci Söz’ün başında denildiği gibi, herkes her şeyin hüsn-ü hakîkîsini göremediği için, zâhirî şerriyet ve noksâniyet cihetinde Hâlik-ı Zülcelâl’e karşı i‘tirâz etmemek; ve rahmetini ithâm etmemek; ve hikmetini tenkîd etmemek; ve haksız şekvâ etmemek için, Hâlik-ı Zülcelâl, zâhirî bir vâsıtayı perde etmiş. tâ i‘tirâzlar ve tenkîdler ve şekvâlar, o perdelere gidip, Hâlik-ı Kerîm ve Hakîm-i Mutlak’a teveccüh etmesin. Nasıl ki vefât eden ibâdın küsmesinden Hazret-i Azrâîl’i as kurtarmak için, hastalıkları ecele perde etmiş. Öyle de Hazret-i Azrâîl’i as kabz-ı ervâha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o hâletlerden gelen şekvâlar, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesin. Öyle de daha ziyâde bir kat‘iyetle şerlerden ve fenâlıklardan gelen i‘tirâzlar ve tenkîdler Hâlik-ı Zülcelâl’e teveccüh etmemesi için, hikmet-i Rabbâniye şeytanın vücûdunu iktizâ etmiştir.

Râbian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristi ve bir hulâsasıdır. İnsanda bulunan numûnelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarûre bulunacaktır. Meselâ: nasıl ki insanda kuvve-i hâfızanın vücûdu, âlemde Levh-i Mahfûz’un vücûduna kat‘î delîldir. Öyle de insanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytâniye denilen bir âlet-i vesvesenin ve kuvve-i vâhimenin telkînâtıyla konuşan bir şeytânî lisân ve ifsâd edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiklerini ve sâhiblerinin ihtiyârına zıd ve arzularına muhâlif hareket ettiklerini, herkes nefsinde hissen ve hadsen görmesi, âlemde büyük şeytanların vücûduna kat‘î delîldir. Ve bu lümme-i şeytâniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan hâricî bir şahs-ı şerîrin vücûdunu ihsâs ederler.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç