SİRAC'ÜN-NÛR

172

[ONİKİNCİ ŞU‘]

Denizli Mahkemesi Müdâfaanâmesidir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Isparta Mahkemesi’ne müddeî-i umûmî eliyle bir istid‘âdır. Bundan yeni harflerle makamâta vermek için üç-dört nüsha bana lâzımdır. On sekiz sene sükûttan sonra mecbûriyet tahtında bu istid‘â mahkemeye ve sûreti Ankara’ya mukamata verilmiş iken, tekrar vermeye mecbûr olduğum iddiânâmeye karşı i‘tirâznâmemdir.

Kastamonu’da üç def‘a menzilimi taharrî etmek için gelen iki müddeî-i umûmî ve iki taharrî komiserlerine ve üçüncüde gelen polis müdürüne ve altı-yedi komiser ve polislere ve Isparta Müddeî-i Umûmîliği’nin suâllerine karşı söylediğim ve ehemmiyetli bir kısmının sûreti Kastamonu zâbıtası ve adliyesinin elinde kalan ayn-ı hakîkat küçük bir müdâfaanâmemin hulâsasıdır. Şöyle ki:

Onlara dedim: Ben on sekiz, yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında dâimâ tarassud ve nezâret altındayım. Kaç def‘alar menzilimi taharrî ettikleri hâlde, dünya ile ve siyâsetle hiç bir tereşşuh, hiç bir emâre görülmedi. Eğer karışık bir hâlim olsa idi; ya bu Kastamonu adliyesi ve zâbıtası ve hükûmeti bilmedi. veyâhûd bildi, aldırmadı. Elbette benden ziyâde onlar mes’ûldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhiretiyle meşgul olan münzevîlere ilişilmediği hâlde, neden bana lüzûmsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?

Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr’u, değil dünya cereyânlarına, belki kâinâta da âlet edemeyiz. Hem Kur’ân, bizi siyâsetten şiddetle men‘ etmiş. Evet Risâle-i Nûr’un vazîfesi, hayât-ı ebediyeyi mahveden ve hayât-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, îmânî olan hakîkatleri gāyet kat‘î olarak, en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmâna getiren Kur’ânî ve kuvvetli burhânlarla Kur’ân’a hizmet etmektir. Onun için biz, Risâle-i Nûr’u hiç bir şeye âlet edemeyiz.

Evvelen: Kur’ân’ın elmas gibi hakîkatlerini, ehl-i gaflet nazarında propaganda-i siyâset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdâr hakîkatlere hıyânet etmemektir.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan şefkat ve hak ve hakîkat ve vicdân, bizleri şiddetle siyâsetten ve idareye ilişmekten men‘ etmiş. Çünki: tokada ve belâya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir-iki dinsize mukābil, yedi-sekiz

173

çoluk-çocuk, hasta, ihtiyâr ve ma‘sûmlar bulunur. Musîbet ve belâ gelirse, o bîçâreler de yanarlar. Onun için neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde; siyâset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayât-ı ictimâiyeye karışmaktan şiddetle men‘ edilmişiz.

Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı ictimâiyesi bu acîb zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarûrîdir:. Birincisi hürmet, ikincisi merhamet, üçüncüsü haramdan çekinmek, dördüncüsü emniyet, beşincisi serseriliği bırakıp itâat etmektir.

Risâle-i Nûr hayât-ı ictimâiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir sûrette tesbît ve tahkîm ederek âsâyişin temel taşını muhâfaza eder. Delîli ise, bu yirmi sene zarfında yüz bin adamı, vatana ve millete zararsız birer uzv-u nâfi‘ hükmüne getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri, bu hâle şâhiddir. Demek Risâle-i Nûr’un ekseriyet-i mutlaka eczâlarına ilişenler, her hâlde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyânet ederler. Risâle-i Nûr’un yüz otuz risâlelerinin iki üç hususîleri müstesnâ olarak bu vatana yüz yirmi yedi büyük fâidesini ve hasenesini, vehhâm ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusûrlu tevehhüm edilen iki-üç risâlenin mevhûm zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten, gāyet derecede insafsız ve zâlimdir.

Ama benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise, bilmecbûriye istemeyerek derim ki: On sekiz sene müddetinde, gurbette haps-i münferid hükmünde yalnız, münzevî olarak hayat geçiren ve bu müddet zarfında ihtiyârıyla bir def‘a çarşıya ve mecma‘-ı nâs câmi‘lere gitmeyen ve çok tazyîk ve sıkıntı verildiği hâlde, bütün emsâlî menfîlere muhâlif olarak istirâhati için bir tek def‘a hükûmete mürâcaat etmeyen ve yirmi sene zarfında hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve merâk etmeyen ve tam sekiz sene Kastamonu’da bütün dostların şehâdetiyle küre-i arz yüzündeki boğuşmaları ve harbleri ve sulh olmuş veya olmamış ve daha kimler harb ettiklerini, iki sene ve yedi aydır bilmeyen; ve merâk etmeyen ve sormayan ve üç sene yakınında konuşan radyoyu, üç def‘adan başka dinlemeyen ve hayât-ı ebediyeyi imhâ eden ve hayât-ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme ve azâb içinde azâba çeviren küfr-ü mutlaka karşı gālibâne Risâle-i Nûr’la mukābele ettiğine, onun ile îmânlarını kurtaran yüz bin şâhidin şehâdetiyle isbat eden ve Kur’ân’dan tereşşuh eden Risâle-i Nûr ile ölümü yüz bin adam hakkında i‘dâm-ı ebedîden terhîs tezkeresine çeviren bir adama; bu derece ilişmek ve me’yûs etmek ve onu ağlatmakla,

174

o ma‘sûm yüz binler kardeşlerini ağlatmaya hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adâlet nâmına emsâlsiz bir gadir olmaz mı? Ve kanun hesabına emsâlsiz bir kanunsuzluk değil mi? Eğer bu taharrîlerde bazı vazîfedâr me’mûrların i‘tirâz ettikleri gibi derseniz ki: Sen ve bir-iki risâlen, rejime ve usûlümüze muhâlif gidiyorsunuz?

Elcevab: Evvelen: Usûlünüzün münzevîlerin çilehânelerine girmeye hiç bir hakkı yok. Sâniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabûl etmemek ayrıdır. ve amel etmemek, bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz. İdareye ve âsâyişe ilişmeyenler, her hükûmette bulunur. Hatta Hazret-i Ömer radıyallâhü anhın taht-ı hâkimiyetindeki Hristiyanlar, kānûn-u şerîati ve Kur’ân’ı inkâr ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a adâvet ettikleri hâlde, onlara ilişilmiyordu. Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdân düstûruyla Risâle-i Nûr’un bir kısım şâkirdleri idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabûl etmese ve muhâlif amel etse; hatta rejimin sâhibine adâvet de etse, onlara kanunen ilişilmez. Risâleler ise, o gibi risâlelere mahrem demişiz. Neşrini men‘ etmişiz. Hatta bu def‘a bu hâdiseye sebebiyet veren risâle, Beşinci Şuâ‘dır. Kastamonu’da sekiz sene zarfında bir veya iki def‘a bir tek nüsha, birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Ma‘lûmdur ki: bir mektûbda kusur olsa, yalnız o kusûrlu kelimeler sansür edilir. mütebâkîsinin neşrine izin verilir. Eskişehir Mahkemesi’nde dört ay tedkîkāt netîcesinde yüz risâlede medâr-ı tenkîd yalnız on beş kelime bulmaları kat‘î isbat eder ki: Risâle-i Nûr’a ilişilmez. Onun hedefi dünya değil. Herkes ona muhtaçdır.

Eğer dinsizliği bir nevi‘ siyâset zannedip bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi deseniz: Sen bu risâlelerle medeniyetimizi ve keyfimizi bozuyorsun? Ben de derim ki: Dinsiz bir millet yaşamaz. ve yoktur. dünyaca bir umûmî düstûrdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa, cehennemden daha elîm bir azâbı dünyada dahi verdiğini, Risâle-i Nûr’un Gençlik Rehberi gāyet kat‘î bir sûrette isbat etmiş. O risâle ise bu def‘a taharrîde elinize geçen risâleler içinde ve Miftâhu’l-Îmân Risâlesi’nin âhirinde bir kısım nüshalarında vardır. Bir Müslüman el’iyâzü billâh eğer irtidâd etse, küfr-ü mutlaka düşer. ve bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkde kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi olamaz. ve lezzet-i hayat noktasında mâzî ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünki, geçmiş ve gelecek mevcûdâtın ölümleri ve ebedî mufârakatleri, onun dalâleti cihetiyle onun kalbine mütemâdiyen hadsiz karanlıkları ve elemleri yağdırıyor. Eğer îmân gelse, kalbine girse, o hadsiz ölüler diriliyorlar. Biz ölmemişiz.

175

Mahvolmamışız, lisân-ı hâlleriyle dediklerinden, o cehennemî hâleti cennet lezzetine çevrilir. Mâdem hakîkat budur. Sizlere ihtâr ediyorum. Kur’ân’a dayanan Risâle-i Nûr’la mübâreze etmeyiniz. O mağlûb olmaz. Fakat bu memlekete yazık olur Hâşiye. O başka yere gider. tenvîr eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakîkat-i Kur’âna fedâ olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem. Ve bu hizmet-i îmâniye ve nûriyeden vazgeçmem ve geçemem; diye o üç kısım taharrîcilere söylediğim gibi sizlere de söylüyorum. Yirmi seneden beri münzevî olan bir münzevînin elbette ifadedeki kusurlarına bakılmaz.

Mevkūf

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Ramazân-ı Şerîf’den bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım beni zehirledikleri zaman hastalığımın şiddetinden doktorun ihbârıyla harâretim kırk dereceden geçtiği sırada, bu hâdise başıma geldi. Bu da kazâ-yı İlâhîdir; diye teslîmiyetle sabır ettim. Aynı bu senenin târîhini gösteren وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti, bütün bu müşkilâta karşı aynı bu senenin târîhini gösterdiği tesellîsi beni kurtardı. Bu kazâ-yı İlâhînin bir sebebi, yeni talebelerden bir kısım zâtlar, hem benden uzak, hem sırr-ı ihlâsa muvaffak olamadıkları için, dünya cihetini Risâle-i Nûr ile arzu ettiklerinden bazı menfaat rakîbleri; yirmi beş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir veya iki def‘a elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şuâ‘ bir yerde ele geçmesiyle o kıskançlar onun ile adliyeyi evhâmlandırdılar. Hem aynı vakitte benim muvâfakatim olmadan tab‘ edilen ve nüshaları gelmiş olan Yedinci Şuâ‘, o Beşinci Şuâ‘ zannedilerek hükûmete aksetmiş. İki mes’ele birbiriyle karıştırılmış. Güyâ kānûn-u medenîye karşı bizde bulunmayan o mahrem risâle, tab‘ edilmiş diye ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu hapishâneye sokturmaya sebebiyet verdiler. Ehl-i dünyânın evhâmına karşı deriz:

Matbû‘ Yedinci Şuâ‘, baştan âhire kadar îmândır. âhirete bakar. aldanmışsınız. Ve gāyet mahrem tutulan; ve şiddetli taharrîlerde bizde elde edilmeyen; ve aslı yirmi beş sene evvel yazılan; ve ehaâdîs-i müteşâbiheyi inkârdan kurtarmak niyetiyle; ve zaîflerin îmânlarını takviye etmek fikriyle; Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bulunduğum zamanlarda aslı yazılan Beşinci Şuâ‘, bütün bütün ayrıdır. Biz bu risâlenin değil tab‘ına, belki bu zamanda hiç kimseye gösterilmesine râzı olmamakla beraber, bu risâlede hadîsin işârâtıyla

176

verdiği haberler doğru çıkmış. Ve bazı ferdleri bu zamanda çıkmış gibi ma‘nâ verilebilir; ve yanlış tevehhüm edilir diye şiddetle saklandı. O risâlede de hadîsin ihbârât-ı gaybiyesi var. küllî bir sûrettedir. Şahısları ta‘yîn etmiyor. biz de ta‘yîn etmemişiz. Yalnız o hadîsin külliyetine dâhil olabilir bazı şahıslara tatbîk etmemek için neşredilmedi. Hem o risâle, mübâreze etmiyor. ihbâr ediyor. ve mühim noktalarda îmânı kurtarıyor. Elhâsıl Asya’da hüküm süren bir hükûmet, küfr-ü mutlakı mağlûb eden Risâle-i Nûr’la mübâreze edemez. Onunla musâlahaya mecbûrdur. Bu milletin ekmek gibi onun hakîkatlerine ihtiyacı bulunduğunu, pek kuvvetli delîllerle isbat etmeye hazırım.

Mâdem Eskişehir Mahkemesi, mahrem ve gayr-i mahrem yüz risâleyi dört ay tedkîkten sonra, yalnız bir-iki risâlede hafîf bir cezâya temas edecek bir-iki noktadan başka mûcib-i mes’ûliyet bir şey bulmamış. Ve biz dahi o cezâyı muzâaf bir sûrette çektik. Ve mâdem bir sene evvel Risâle-i Nûr’un bütün eczâları Isparta hükûmetinin eline geçti. Birkaç ay tahkîkten sonra sâhiblerine iâde edilmiş. Ve mâdem cezâdan sonra Kastamonu’da sekiz sene zarfında şiddetli taharriyâtta zâbıtayı ve adliyeyi alâkadâr edecek bir tereşşuh bulunmamış. Ve mâdem bu son taharrîde hiç bulunmayacak ve neşredilmeyecek bir tarzda birkaç sene evvel odun yığınları altında saklanmış olduğu göründü. Ve hey’et-i zâbitece tahakkuk etti. Ve mâdem Kastamonu’da polis müdürü ve adliyesi, o saklanmış zararsız kitaplarımı bana iâde etmek üzere kat‘î söz verdikleri hâlde, ikinci gün birden Isparta’dan tevkîf emri geldiğinden daha o emânetlerimi almadan sevk edildim. Elbette ve elbette bu beş hakîkate binâen, Denizli adliyesi ve müddeî-i umûmîsi, benim çok ehemmiyetli bu hukukumu nazar-ı dikkate almaları vazîfelerinin muktezâsıdır. Ve hukuk-u umûmiyeyi müdâfaa eden müddeî-i umûmîden Risâle-i Nûr münâsebetiyle ehemmiyetli bir hukuk-u âmme hükmüne geçen bu şahsî hukukumu da müdâfaa edeceğine ümidvârım ve bekliyorum.

Yirmi iki seneden beri hayât-ı ictimâiyeden çekilen; ve şimdiki kanunları ve tarz-ı ifâdeyi bilmeyen; ve Denizli adliyesine i‘timâd ederek bütün işlerini o mahkemenin insafına havâle eden; ve Eskişehir Mahkemesi’nde cerh edilmez yüz sahîfe müdâfaâtımı, bu mahkemeye karşı da aynen takdîm eden; ve o zamana kadarki kusurlarının cezâsını çeken; ve ondan sonra Kastamonu’da mütemâdiyen tarassud ve haps-i münferid tarzında yaşayan, hasta, garîb, ihtiyâr, tecrîd-i mutlak içinde bulunan

Saîdü’n-Nûrsî

177

[Hâtime]

Yeni Saîd dünyadan yüzünü çevirdiği için ehl-i dünyâ ile, siyâsîler ile konuşmayı ve müdâfaayı mecbûriyet-i kat‘iye olmadan yapmıyor. ve lüzûm görmüyor. Fakat bu mes’elede çok ma‘sûm rençber adamlar, bizimle az münâsebetiyle tevkîf edilerek iş zamanında çoluk-çocuklarına nafaka tedârik edemediklerinden, şiddetle rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattırdı. Eğer mümkün olsa idi, onların bütün zahmetlerini kendim alırdım. Zâten bir kusur varsa, benimdir. Onlar ma‘sûmdurlar. İşte bu elîm hâlet-i rûhiye içinde Yeni Saîd’in sükûtuna rağmen Eski Saîd diyor ki: Mâdem Isparta Müddeî-i Umûmîsi’nin yüzer lüzûmsuz suâllerine bîçâre Yeni Saîd cevâb veriyor. Ben de Isparta Mahkemesi’nden değil, belki dokuz sene evvel, başta Şükrü Kaya olarak dâhiliye vekâletinden ve şimdiki adliye vekâletinden hukukumuzu müdâfaa niyetiyle üç suâl sormak benim hakkımdır.

Birincisi: Risâle-i Nûr talebesi olmayan ve yanında yalnız âdî bir mektûb bulunan Eğirdirli bir adamın jandarma çavuşu ile vukūâtsız bir münâkaşa-i lisâniyesi bahânesiyle, beni ve yüz yirmi adamı tevkîf ile dört ay mahkeme tedkîkinden sonra, on beş bîçâreden başka bütün berâet kazanmakla ma‘sûmiyetleri tahakkuk eden yüzden ziyâde adamlara, binler lira zarar vermek, hangi kanun iledir? Ve imkânâtı vukūât yerinde isti‘mâl etmek, adâletin hangi düstûruyladır?

İkincisi: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی fermân-ı esâsî ile, bir kardeşin hatâsıyla diğer öz kardeşi mes’ûl olmadığı hâlde, yanlış ma‘nâ verilmemek için neşrini kat‘iyen men‘ ettiğim; ve sekiz sene zarfında bir veya iki def‘a elime geçen; ve aynı vakitte kaybettirilen; ve yirmi beş sene evvel aslı yazılan; ve ehemmiyetli noktalarda îmânı, şübhelerden; ve ma‘nâları anlaşılmayan bir kısım müteşâbih hadîsleri, inkârdan kurtaran; bir küçük risâlenin bizden uzak bir yerde; bilmediğimiz bir adamda; bulunmasıyla ve yanlış ma‘nâ verilmesiyle bizleri bu Ramazân-ı Şerîf’de ve otuz kırk ma‘sûm rençber ve esnâfları, hatta âdî ve eski bir mektûb ile; ve on sene evvel bize bir dostluğu münâsebetiyle tevkîf edip perişan etmek; ve maddeten ve ma‘nen onlara ve vatana ve millete lüzûmsuz bir evhâm yüzünden binler zarar vermek; hangi adâlet kanunu iledir? Adliyenin hangi madde-i kānûniyesi iledir? Ayağımızı yanlış atmamak için o kanunları bilmek istiyoruz.

Evet Hâşiye; bu tevkîfimizin bir sırrının bir hakîkati şudur ki: bir kısım hadîslerin ma‘nâsı ve te’vîli bilinmemesinden, Akıl kabûl etmiyor

178

diye inkâr edenlere karşı; avâmın îmânını kurtarmak fikriyle, çok zaman evvel Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de iken aslı yazılan Beşinci Şuâ‘, farz-ı muhâl olarak dünyaya ve siyâsete baksa da ve bu zamanda yazılsa da, mâdem gizlidir; ve neşir edilmiyor; ve taharriyâtta bizde bulunmadı; ve gaybî haberleri doğrudur; ve îmânî şübheleri izâle eder; ve âsâyişe dokunmuyor; ve mübâreze etmiyor; ve yalnız ihbâr eder; ve şahısları ta‘yîn etmiyor; ve ilmî bir hakîkati, küllî bir sûrette beyân eder; Elbette o küllî hakîkat-i hadîsiye, bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutâbık çıksa ve münâkaşaya sebeb olmamak için tam mahrem tutulsa; adâlet cihetinde hiç bir vecihle suç teşkîl etmez.

Hem bir şeyi reddetmek ayrıdır; ve ilmen kabûl etmemek veya amel etmemek, bütün bütün ayrıdır. O risâle yakın, bir istikbâlde gelecek bir rejimi, ilmen kabûl etmiyor diye bir suç olduğuna dâir dünyada adliyelerin bir kanunu bulunduğuna, hiç bir ihtimâl vermiyoruz.

Üçüncü Suâl: Bir mektûbun yirmi kelimesi’nde, beş kelime kusûrlu görülse, o beş kelime sansür edilir. Mütebâkîsine izin vermek, bir düstûr-u umûmî iken; Eskişehir Mahkemesi’nin dört ay tedkîkinden sonra yüz bin kelime içinde zâhirî nazarda zararlı tevehhüm edilen yalnız on beş, yirmi kelimeden başka bulmamasıyla; ve şimdiye kadar yüz binler adamın ıslâhına vesîle olmasıyla, vatana ve millete bin büyük menfaati tahakkuk eden Risâle-i Nûr’a, küçük bir hizmet yapan ve kendi îmânını kurtardığı için bir risâlesini yazan; hatta Abdullâh Çavuş gibi, on beş sene evvel yalnız şahsıma yemek pişirmek gibi, sırf rızâ-yı İlâhî için hizmet eden bîçâreleri bu iş mevsiminde taht-ı tevkîfe almak, hükûmet-i cumhûriyenin hangi prensibiyle kābil-i tevfîk olabilir? Ve hangi kanunu, müsâade etmeye imkân var? Mâdem cumhûriyet prensipleri, hürriyet-i vicdân kanunuyla dinsizlere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünyâ ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatanına dahi nâfi‘ bir tarzda çalışan dindârlara ilişmemek gerektir. ve elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilaç gibi bir hâcet-i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati, bu mazhar-ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl-i siyâset, yasak etmez ve edemez; biliyoruz.

Yirmi seneden beri münzevî yaşayan ve yirmi sene evvelki Saîd’in kafasıyla sorduğu bu suâllerde, bu zamanın tarz-ı telakkîsine uygun gelmeyen kusurlarına bakmamak, insaniyetin muktezâsıdır. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ derim.

Mevkūf Saîdü’n-Nûrsî

179

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Resmi bir ciddî hasbihâlimi ve ehemmiyetli şekvâlarımı, Denizli Mahkemesi’nin reîslerine ve müddeî-i umûmîsin ve sorgu hâkimlerine takdîm ediyorum.

Efendiler

Yirmi seneden beri, hayât-ı ictimâiyeyi, âhiret hesabına olmadan alâkası, düşüncesi beni incittiğinden bilemiyorum. İfadedeki kusurlarıma bakmayınız affediniz. Ben dokuz sene evvel, dünyaca bir büyük adamın evhâmına uğradım. Yüz risâlelerimi tedkîkten sonra, yalnız bir risâlemi, bir-iki mes’elesiyle, bir sene cezâ verdiler. Ben de hem o cezâyı, hem sekiz sene bir haps-i münferid hükmünde, bir odada karakol karşısında, yalnız vakit geçirdim. Tâ ki ehl-i siyâsetin evhâmına dokunacak bir hâlim bulunmasın. Kastamonu hükûmeti ve adliyesi ve zâbıtası beni tasdîk eder. Ve o cezâdan sonra çok def‘a menzilimi taharrîlerde, karışık bir hâlim görünmedi ve bulunmadı. Eğer bulunsa idi ya Kastamonu hükûmeti bilmedi veya aldırmadı. Benden ziyâde onlar mes’ûl olur. Mâdem hükûmetin prensibi, cumhuriyetin serbestiyet-i vicdân düstûruyla dinsizlere, sefâhetçilere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyâsete karışmayan dindârlara da o prensip hükmüyle ilişmez ve ilişmemeli.

Kastamonu’da sekiz sene nezâret ve tarassud altındaki hayâtım, zâbıta ve adliyenin tasdîkiyle sâbittir ki şimdi bana ilişenler, hükûmet-i cumhûriyenin prensibi ile ve kanunu ile değil, belki evhâm ve garaz yüzünden habbeyi kubbe yaptılar. Evet, vehim ve inâd ile bir habbeyi bir dağ gibi gösterdiklerinin çok emârelerinden iki-üçünü müsâadenizle beyân ediyorum:

Birincisi: On beş sene evvel bana hizmet eden ve Eskişehir Mahkemesi’nde berâetinden sonra, daha hayatından dahi haberim olmayan bazı zâtları; ve hiç görmediğim ve bir mektûbda, çabuk Kur’ân okumuş ve îmânî risâleleri yazıyor diye hoşuma gitmiş, ben de Mâşâllâh, Bârekellâh dediğim on iki-on üç yaşlarında tahmîn ettiğim bazı çocukları; ve Eskişehir Mahkemesi’nde bahsi geçen, fakat ehemmiyet verilmeyen bir kısım eski mektûblarım

180

yüzünden bazı rençber ve esnâfları ellerine kelepçe vurup, benim şimdiki mevhûm suçumun şerîkleri olarak, taht-ı tevkîfe alınmalarıdır.

İkincisi: Kastamonu Adliyesi ve Zâbıtası, gāyet dikkatli bir aramada bütün kitaplarımı ve mektûblarımı ve gizli eşyâmı aldıkları hâlde, beni değil tevkîf, belki kitaplarımı ve eşyâmı taahhüdlerine binâen bana iâde edeceklerini beklerken, birden Isparta müddeî-i umûmîsinin tevkîf iş‘ârı üzerine, adliyedeki emânetlerimi almadan sevk edildim. Isparta’da gayr-ı mevkūf olarak bir suâl-cevâb beklerken, en müdhiş bir cânî gibi, tecrîd-i mutlak içinde gāyet âdî bir bahâne ile, yani bir jandarmanın akşam namazımı yol üstünde câmi'in dışında kazâya kalmamak için müsâade etmesi bahânesiyle, öyle bir sıkıntı o müddeî umûmînin emriyle verildi ki ifadeye gittiğim vakit hem benim, hem ma‘sûm bîçâre arkadaşlarıma ve yolda şimendifer içinde kelepçe vurmalarıdır.

O risâle ile isim müşâbeheti bulunan ve sırf îmânî olan Yedinci Şuâ‘ eski harfler ile tab‘ edilmesi sebebiyle, o yedinciyi bu Beşinci Şuâ‘ tevehhüm edip, yirmi senelik Risâle-i Nûr eczâlarını ve on beş seneden beri yazılan ve ele geçen mektûbları, ne mürûr-u zamanı ve ne de af kanunlarını ve ne de Eskişehir Mahkemesi’nin tebrie ve tahliye ve tasfiyesini nazara almayarak, öyle lüzûmsuz ve ma‘nâsız suâller ve verdikleri yanlış ma‘nâlarla, Isparta müddeî-i umûmîsi muâhezeye çalıştı.

Ezcümle: Yirmi sene evvel, bir rivâyete binâen demiştim: Dehşetli Süfyân İstanbul’da ölecek. Dikilitaş’da şeytan bağıracak ve dünyaya işittirecek. Yani radyo ile öldü diye i‘lân edecek. İşte bu cümledeki Diye kelimesini müddeî umûmî okumadı ve i‘tirâz etti. Sen öldü diyorsun dedi. Ben de dedim: Diye kelimesi var, sonra sustu. Daha çok emâreler var ki; bana karşı bir habbeyi, evhâm ve garaz yüzünden yüz kubbe yapılmış. Hatta en acîbi şudur ki, hiç bir şey bulamadıklarından, Eskişehir Mahkemesi’nden berâet kazandığımız Tarîkatçilik ve cem‘iyetçilik ve dînî hissiyâtı âlet etmek, emniyet-i dâhiliyeye zarar vermek ihtimâli ve imkânı gibi, eski nakarâtı tazelemek ve yüz elli sahîfelik müdâfaâtım ile gāyet kat‘î reddedilen o asılsız bahâneler ile bizi muâheze etmeleridir. Ben bütün bu asılsız bahanelere karşı derim: Eğer bu sekiz sene

181

bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükûmetini; ve dokuz sene evvel bir-iki risâlenin bir-iki mes’elesiyle yalnız bir sene cezâ verebilen, başkasına ilişmeyen Eskişehir Mahkemesi’ni; ve bir sene evvel Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını üç ay tedkîkten sonra aynen iâde eden Isparta Adliyesi’ni ithâm edebilirlerse; ve şimdi benim münâsebetimle tevkîf olunanların münâsebetleri derecesinde, benimle ve Risâle-i Nûr ile münâsebetleri bulunan ve bu milletin rûhen en mübârek ve bir cihette ve keyfiyetçe ekseriyet teşkîl eden o hadsiz ve zararsız mütedeyyin zâtları mahkemeye sokabilirlerse, o vehhâm mu‘terizler, Risâle-i Nûr’un bu yeni mes’elesini muannid ve hakkımda evhâmlı Isparta müddeî-i umûmîsi gibi inceden inceye tedkîke çalışıp, O yirmi sene mahsûlünü birden; bu senenin mahsûlüdür, hiç af kanununa rast gelmemiş diye bizleri onunla ithâm ederek mahkemeye verebilirler. Yoksa koca milletin hâtırı olan adâlet ve hak ve kanunu, bazı şahısların hâtırı için kırmakla, en ziyâde bî-taraf ve hiç te’sirât-ı hâriciye altına girmeyen ve padişahları âdî adamlar sırasında önünde diz çöktüren mâhiyet-i adâlet, onları dâiresinin hâricine atacak.

Ben Denizli Mahkemesi’ne teslîm olmuşum. Onu hakkımda bir adâlet dâiresi bilmek ve görmek, Hâlikımın rahmetinden beklerim.

Mâdem şimdi hayâtım Denizli Mahkemesi’yle alâkadârdır. Elbette sıhhatim dahi ona bakar. Ben hastalığım için şefkatli bir hekim istedim, bekledim. Gelmeden burada doktorların hey’etine yazdığım istirhâmnâmeyi, şimdi benim bir resmi merciim, mahkemenin hâkimlerine sûretini takdîm ediyorum.

Doktorlara hitâben yazmıştım ki: Siz hekim olmak haysiyetiyle şefkat etmek, sizin meslekçe ehemmiyetli bir seciyeniz olması ve hakîkat-i mevti ve ölüm mâhiyetini her tâifeden ziyâde sizin bilmenizin lüzûmu ve küçük bir kâinât hükmünde olan insanın teşrîhâtındaki hikmet-i Rabbâniye, her meslekten ziyâde mesleğinizde medâr-ı nazar bulunması nokta-i nazarda müddeî-i umûmîden evvel bizimle alâkanız var.

Çünki bu mes’elemizde, bütün vatanı alâkadâr edecek olan Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ taarruz var. Risâle-i Nûr ise, ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm’e mazhar olduğu için, en ehemmiyetli bir esası da şefkat olduğundan, büyük bir ma‘nevî

182

doktordur. Ve her gün nev‘-i beşerde otuz bin cenaze ile Ölüm haktır diye imza edilen hakîkat-i mevtin tılsımını ve dehşetli ölümün sevimli muammâsını açarak, sırr-ı Kur’ân ile ölümü yüz binler adam hakkında i‘dâm-ı ebedî mâhiyetinden çıkarıp terhîs tezkeresine çeviren; ve ehl-i îmân hakkında ölüm, terhîs tezkeresi olduğunu o derece kat‘î isbat etmiş ve hakîkî teselli vermiş ki; yirmi seneye yakındır zındıklara, maddiyyûnlara, tabîiyyûnlara meydan okuduğu hâlde, hiç bir feylesof hiç bir mes’elesini cerh edememiş olan Risâle-i Nûr’u müdâfaaya mecbûr olduğumdan ve sıhhatim birkaç vecihte muhtel olmasından, nazar-ı şefkatinizi ciddî bir sûrette ricâ ederim.

Çünki ben on sekiz senedir bir ictimâî hastalık sebebi ile haps-i münferid hükmünde münzevî, yalnız yaşamışım. Ve yirmi senedir yine ictimâî bir ma‘nevî râhatsızlık cihetiyle, hiç bir gazeteyi ne okudum ve ne dinledim ve ne de merâk ettim. Ve yine ehemmiyetli bir maraz-ı ictimâî cihetiyle, şimdi iki sene ve iki aydır zemîn yüzündeki harblerden ve hâdiselerden hiç bir haber almadım ve merâk etmedim ve sormadım. Hâlbuki ben Risâle-i Nûr i‘tibâriyle binler adam kadar alâkadârım.

Sâniyen: Gerçi ben on sekiz sene haps-i münferid hükmünde yalnız bir odada yaşamışım. Fakat menzilim, bu haps-i münferid gibi dar, rutûbetli, ufûnetli, manzarasız, güneşsiz değildi. Teneffüs ederdim. Bir-iki dostumla görüşürdüm. Hem şimdi ihtiyârım, yetmiş yaşındayım. Hem zaîfim, iyi bir hizmetçiye ihtiyacım var. Hem kırk-elli senelik bir kulunç illetine mübtelâyım. Soğuğa dayanamıyorum. Bu geçen bütün Ramazân’da, yalnız iki ekmek yiyebildim. Onun için benim sıhhatimin muhâfazası bu ağır şerâit altında vazîfenize ve himmetinize bakar. Benim ehemmiyetsiz şahsım i‘tibâriyle sıhhatim dahi ehemmiyetsizdir.

Fakat mâdem zararsız bir sûrette hem vatana, hem millete, hem idareye, hem âsâyişe, hem inzibâta büyük fâideleri tahakkuk eden; ve yüz binler adam onunla îmânlarını tehlikelerden kurtaran; ve yüz otuz risâle binler nüshalarıyla nâşir-i efkârı bulunan; ve dünya cereyânlarından hiç bir cereyânla alâkası bulunmayan; ve siyâsetten bilkülliye tecerrüd eden; ve asılsız bir evhâm yüzünden bir seneden beri aleyhine hücûm plânı çevrilen îmânî ve Kur’ânî ve sırf uhrevî bir tâife-i azîmenin

183

müdâfaası ve evhâmın zararından kurtulması, benim sıhhatim ile ve i‘tidâl-i demimle bağlanmış. Elbette siz binler ma‘sûm şâkirdlerin hayır duâlarını kazanmak niyetiyle, sıhhatin şerâitine ciddiyetle bakarsınız. Tevkîf altına alınmış bir müttehem adamın sıhhati ne ehemmiyeti var diye yalnız resmî baksanız, hekimlikteki hikmet ve şefkat ve insaniyet incinecekler. Benim de şimdiki insanlardan ümîdim kesilecek.

Hayli ihtiyâr, çoktan hasta ve çok zaîf ve cidden tam müteessir

Mevkūf Saîdü’n-Nûrsî

Efendiler, Hâkimler

Çok geniş, Risâle-i Nûr’a âit Isparta müddeî-i umûmîsi’nin hem mükerrer, hem intizâmsız, hem muhtelif, hem çok suâllerine karşı benim de Risâle-i Nûr’u müdâfaa mecbûriyetiyle; böyle intizâmsız ve parça parça ve bazen mükerrer ifadelerime nazar-ı müsâmaha ile bakmanızı ricâ ederim.

Risâle-i Nûr’un kıymetini gösteren bazı husûsî mahrem risâlelerki Kerâmât-ı Aleviye ve Kerâmât-ı Gavsiye ve İşârât-ı Kur’âniye risâleleridir. elinize geçmek ve geçmiş ihtimâliyle derim: Bu mahkemenin Risâle-i Nûr’a i‘tirâz ve tenkîd değil, onu müdâfaa etmek bir vazîfesi olduğunu iddiâ ediyorum.

Evet, vahdet-i mes’ele cihetiyle, o mezkûr üç mahrem risâleler, yüzer işaretleriyle Risâle-i Nûr’u tasdîk ve hakkāniyetine imza basıyorlar. Bir da‘vâda bu kadar emâreler şehâdet ettikleri hâlde, o da‘vâ çürütülmez. Risâle-i Nûr’un arkasında otuz üç âyât-ı Kur’âniye işârâtı ve Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A‘zam’ın sarâhate yakın şehâdâtı vardır. Ona hücûm, bunlara hücumdur.

Evet, mâdem ölüm öldürülmemiş ve kabir kapısı kapanmıyor ve hayât-ı dünyeviye sür‘atle hiçliğe gidiyor, elbette Risâle-i Nûr gibi kudsî ve kat‘î bir esere eşedd-i ihtiyaç vardır.

184

Bu fıkra dahi müsveddeye girdi, daha çıkarmadık.

Hapisteki kardeşlerime yazdığım bir mektûbdur.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Sorgu hâkimi beni isticvâb için çağırdığı gün, ben kardeşlerimi nasıl müdâfaa edeyim diye düşünürken, İmâm-ı Gazâlî’nin Hizbü’l-Masûn’unu açtım.

Birden bu gelen âyetler nazarıma göründü: اِنَّ اللّٰهَ یُدَافِعُ عَنِ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یَسْعٰی نُورُهُمْ بَیْنَ اَیْدٖیهِمْ وَبِاَیْمَانِهِمْ اَللّٰهُ حَفٖیظٌ عَلَیْهِمْ طُوبٰی لَهُمْ baktım ki birinci âyet şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa اٰمَنُوا deki واو dahi مدّە dir. Makam-ı cifrî ve ebcedîsi bin üç yüz altmış iki eder ki, tam tamına bu senenin hicrî aynı târîhine ve bizim mü’min kardeşlerimizi müdâfaaya azmettiğimiz aynı zamanına, hem ma‘nâsı, hem makamı tevâfuk ediyor. Elhamdülillâh dedim, Benim müdâfaama ihtiyâç bırakmıyor. Sonra hâtırıma geldi ki; Netice ne olacak diye merâk ettim. gördüm: اَللّٰهُ حَفٖیظٌ عَلَیْهِمْ طُوبٰی لَهُمْ deki iki cümle tenvîn sayılmak şartıyla makam-ı cifrîsi aynen bin üç yüz altmış iki eğer bir medde sayılmasa, bin üç yüz altmış üç eder. Eğer o medde dahi sayılsa, tam tamına hıfz-ı İlâhîye pek çok muhtâç olduğumuz bu zamana ve bu senenin ve gelecek senenin hicrî aynı târîhine tevâfuk ederek, bir seneden beri büyük bir dâirede ve geniş bir sâhada aleyhimize ihzâr edilen dehşetli bir hücûm karşısında, mahfûziyetimize te’mînât ile teselli veriyor. Risâle-i Nûr’un bu hâdisede daha parlak fütûhâtı me’mûrîn dâirelerinde bulunmasından, şimdiki muvakkat tevkîf, bizi me’yûs etmez ve etmemeli. Ve Âyetü’l-Kübrâ’nın tab‘ı sebebiyle müsâderesi, onun parlak makamına ve nazar-ı dikkati her tarafdan ona celb etmesine bir i‘lânnâme telakkî ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ en güzel bir düstûr-u tesellidir.

Bu teslîmiyetle beraber, gāyet kuvvetli bir tesânüde ve birbirinin kusuruna bakmamaya ve Risâle-i Nûr’a karşı alâkayı gevşetmek değil, belki daha ziyâde kuvvetleştirmeye şiddetle ihtiyâcımız var. Ben görüyorum, bize hücûm edenler, en ziyâde tesânüdümüzü bozmak istiyorlar. ve en ziyâde bana karşı ihânet derecesinde hürmeti kırmaya çalışıyorlar.

185

Güyâ Risâle-i Nûr’a karşı hürmet, benden ileri geliyor. Beni kırmakla, o kırılır diye, dîvâneliklerinden zannediyorlar. Hem şiddetli bir sûrette konuşmakdan beni men‘ ediyorlar. Tâ ki, hakîkat-i mes’ele anlaşılmasın ve Risâle-i Nûr sussun.

O bedbahtlar bilmiyorlar ki: benim zaîf dilimin susmasıyla, etrafta binler kardeşlerimin kuvvetli dilleri ve Risâle-i Nûr’un memlekette intişâr eden binler nüshalarının parlak lisânları konuşuyorlar ve susmazlar ve susturulmazlar. Biz onların bütün tazyîk ve sıkıntı vermelerine karşı, îmân-ı tahkîkî kuvvetiyle ve sırrıyla kabre îmân ile girmek ve şirket-i ma‘neviye ile her birimiz yüzer lisânla duâ ve tesbîhât ve a‘mâl-i sâliha yapmak olan iki kudsî ve cihân-değer kıymetli ve medâr-ı sürûr kazancımızla mukābele edip, geçmiş zahmetlerin sevâblarını ve ma‘nevî lezzetlerini ve gelecek meşakkatlerin hazırda yokluğunu düşünerek, yalnız hazır saatteki musîbete karşı sabır içinde şükür etmeliyiz.

Mâdem ben, sizin elemlerinizle de müteellimim ve sizden pek çok ziyâde tazyîke ma‘rûz olduğum hâlde, sabır ve tahammül ediyorum, elbette sizler benim tesellilerime ihtiyacınız çok olmaz diye çok teselli yazmıyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Emniyet müdürü müddeî umumla beraber hapiste yanıma geldikleri vakit, bu mektûbu verdim. O da vâliye vermiş. Emniyet dâiresindeki hey’et-i zâbiteye bir ma‘rûzâtımdır.

Efendiler

Benim başıma evhâm yüzünden gelen hâdise ile, hey’et-i zâbite emniyet-i dâhiliye cihetiyle çok alâkadârdır diye, size de bir hakîkati beyân edeceğim.

Çünki hem Kastamonu’da, hem Ankara’da, hem Isparta’da taharrî me’mûrları ve komiserler, bizim esrârımızı anlamak için çok temas ettiler. Kastamonu zâbıtası bildi ki, biz zâbıta vazîfesine endişe vermek değil, belki yardım ediyoruz. Ve Isparta zâbıtası dahi, müteaddid temasında bizi ve Risâle-i Nûr’u ve şâkirdlerini, âsâyiş ve inzibât cihetinde yardımcı ve dost görmeye başladılar. Hatta en mahrem esrârımızı ki, Isparta müddeî-i umûmîsi dinlemesinden

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç