SİRAC'ÜN-NÛR

278

[BEŞİNCİ ŞU‘]

Otuz birinci Mektûb’un Otuz birinci Lem‘ası’nın Beşinci Şuâ‘ıdır.

Otuz sene evvel yazılan matbû‘ Muhâkemât-ı Bedîiye’de bahsedilen sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cûc Me’cûc ve sâir eşrât-ı kıyâmetten yirmi mes’eleyi, o Muhâkemât’a bir tetimme olarak on üç sene evvel bir kısım Hâşiyemüsveddesi yazılmış idi. Azîz bir dostumun hâtırı için tebyîz edildi, Beşinci Şuâ‘ oldu.

İhtâr: Evvelce mukaddimeden sonra gelen mes’eleler okunsun. Tâ mukaddimedeki maksad anlaşılsın. Hem bu Şuâ‘ın mes’elelerini herkese göstermek câiz değil, mahremdir. Neşrine iznim yok. Tâ yanlış telakkî edilmesin.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَا

Âyetinin bir nüktesi olup bu zamanda akîde-i avâm-ı mü’minîni vikāye ve şübühâttan muhâfaza için yazılmıştır. Âhirzamanda vukûa gelecek hâdisâta dâir olan hadîslerin bir kısmının, müteşâbihât-ı Kur’âniye gibi derin ma‘nâları var. Muhkemât gibi tefsîr edilmez. Ve herkes bilemez. Belki tefsîrinde te’vîl ederler. وَمَا یَعْلَمُ تَاْوٖیلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ sırrıyla, vukûundan sonra te’vîlleri anlaşılır. Ve murad, ne olduğu bilinir ki: ilimde râsih olanlar اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا deyip o gizli hakîkatleri izhâr ederler.

Bu Beşinci Şuâ‘ın bir Mukaddimesi ve yirmi üç mes’elesi var.

Mukaddime: Beş nokta dır.

Birinci Nokta: Îmân ve teklîf, ihtiyâr dâiresinde bir imtihân, bir tecrübe, bir müsâbaka olduğundan perdeli ve derin ve tedkîke ve tecrübeye muhtâç olan nazarî mes’eleleri elbette bedîhî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdîk edecek derecede zarûrî olmaz. Tâ ki: Ebû Bekirler ra a‘lâ-yı illiyyîne çıksınlar, Ebû Cehiller esfel-i sâfilîne düşsünler. Eğer ihtiyâr kalmazsa, teklîf olamaz. Bu sır ve bu hikmet içindir ki: mu‘cizeler, seyrek ve nâdir verilir.

279

Hem dâr-ı teklîfte gözle görünecek olan alâmet-i kıyâmet ve eşrât-ı sâat, bir kısım müteşâbihât-ı Kur’âniye gibi kapalı ve te’vîlli oluyor. Yalnız güneşin mağribden çıkması bedâhet derecesinde olup herkesi tasdîke mecbûr ettiğinden, tevbe kapısı kapanır. O zaman, daha tövbe ve îmân makbûl olmaz. Çünki Ebû Bekirler ra, Ebû Cehiller ile tasdîkte beraber olurlar. Hatta Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü dahi ve kendisi Îsâ Aleyhisselâm olduğu, nûr-u îmânın dikkatiyle bilinir. Herkes bilemez. Hatta Deccâl ve Süfyân gibi eşhâs-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.

İkinci Nokta: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bildirilen umûr-u gaybiyenin bir kısmı, tafsîl ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur’ân’ın ve hadîs-i kudsîlerin muhkemâtı gibi. Diğer bir kısmı, icmâl ile bildirilir. Tafsîlât ve tasvîrâtı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ictihâdına havâle edilir. Îmâna girmeyen hâdisât-ı kevniye ve vukūât-ı istikbâliyeye dâir hadîsler gibi. Bu kısımda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, belâgatiyle temsîller sûretinde sırr-ı teklîf hikmetine muvâfık olarak tafsîl ve tasvîr eder. Meselâ bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: Bu gürültü, yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın, bu dakîkada cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür. Bu garîb haberden beş altı dakîka sonra birisi geldi. dedi: Resûlallâh, Yetmiş yaşında bulunan filan münâfık vefât etti. Cehenneme gitti. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yüksek belîğāne kelâmının te’vîlini gösterdi.

İhtâr: Hakāik-i îmâniyeye girmeyen cüz’î hâdisât-ı istikbâliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

Üçüncü Nokta: İki Nüktedir. Birincisi: Teşbîhler ve temsîller sûretinde rivâyet edilen bir kısım hadîsler, mürûr-u zamanla avâmın nazarında hakîkat telakkî edildiğinden, vâkıa mutâbık çıkmıyor. Ayn-ı hakîkat olduğu hâlde, vâkıaya mutâbakatı görünmüyor. Meselâ Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hût nâmında ve misâlinde olan iki melâike, koca bir öküz ve gāyet büyük bir balık tasavvur edilmiş.

İkincisi: Bir kısım hadîsler, İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veyâhûd merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürûd ettiği hâlde; umûm ehl-i dünyâya şâmil zannedilmiş. Ve bir cihette husûsî bulunduğu

280

hâlde, küllî ve âmm telakkî edilmiş. Meselâ rivâyette vardır ki: Bir zaman gelecek, Allâh Allâh diyen kalmayacak Yani zikirhâneler kapanacak, Türkçe ezân ve kāmet okunacak demektir.

Dördüncü Nokta: Ecel ve mevt gibi umûr-u gaybiye, çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillü, dünyanın sekerâtı ve mevti ve nev‘-i beşerin ve cins-i hayvânâtın eceli ve vefâtı olan kıyâmet dahi, çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet eğer ecel vakti muayyen olsa idi, yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde; ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde, havf ve recânın muvâzene-i maslahatkârânesi ve hakîmânesi bozulacağı gibi, aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekerâtı olan kıyâmet vakti muayyen olsa idi, kurûn-u ûlâ ve vustâ, fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunacaktı. O vakit ne hayât-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalırdı. Ve ne de havf ve recâ içinde ihtiyâr ile itâatkârâne olan ubûdiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa idi, bir kısım hakāik-i îmâniye bedâhet derecesine girerdi. Herkes ister istemez tasdîk ederdi. İhtiyâr ve irâde ile bağlı olan sırr-ı teklîf ve hikmet-i îmân bozulurdu.

İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından, herkes her dakîka hem ecelini, hem bekāsını düşündüğü için, hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi; her asırda dahi hem kıyâmet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için, hem dünyanın fânîliğinde hayât-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imâret-i dünyâya çalışabilir.

Hem eğer musîbetlerin vakti muayyen olsa idi, musîbet başına gelen adam, musîbetin intizârında o gelen musîbetin belki on mislinden ziyâde ma‘nevî bir musîbet, o intizârdan çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiye tarafından gelecek musîbetler, gizli ve perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki: gāibden haber vermek yasak edilmiş. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ düstûruna karşı hürmetsizlik ve itâatsizlik etmemek içindir ki: medâr-ı teklîf ve hakāik-i îmâniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işâret sûretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta Tevrat, İncil ve Zebur’da Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki: o kitapların bir kısım

281

tâbi‘leri, te’vîl edip îmân etmediler. Fakat i‘tikād-ı îmâniyeye giren mes’eleleri tasrîh ile, tekrar ile ihbâr etmek; ve açık bir sûrette teblîğ etmek, hikmet-i teklîfin muktezâsı olduğundan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân ve Tercümân-ı Zîşânı Aleyhissalâtü Vesselâm, umûr-u uhreviyeden tafsîlen; ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler.

Beşinci Nokta: Hem her iki Deccâlın asırlarına âit hârikaları, onların bahisleriyle ve münâsebetleriyle rivâyet edildiğinden, onların şahıslarından sudûr edeceği telakkî ve tevehhüm edilmesinden, o rivâyet müteşâbih olmuş, ma‘nâsı gizlenmiş.

Meselâ tayyâre ve şimendiferle gezmesi, hem meselâ meşhûr olmuş ki, İslâm Deccâlı öldüğü vakit, ona hizmet eden şeytan, İstanbul’da Dikili Taş’da bütün dünyaya bağıracak. Ve herkes o sesi işitecek. O Deccâl öldü. Yani pek acîb ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek.

Hem Deccâlın rejimine ve teşkîl ettiği komitesine ve hükûmetine âit garîb hâlleri ve dehşetli icrââtı, onun şahsıyla münâsebetdâr rivâyet edilmesi cihetiyle ma‘nâsı gizlenmiş. Meselâ O kadar kuvvetlidir ve râm eder, yalnız Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm onu öldürebilir, başka çâre olamaz, diye rivâyet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak ve öldürecek, ancak semâvî ve ulvî ve hâlis bir dîn, Îsevîlerde zuhûr edecek. Ve hakîkat-i Kur’âniyeye iktidâ ve ittihâd eden bir Îsevî dinidir ki: Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı, bir mikrop ile ve bir nezle ile öldürülebilir.

Hem bir kısım râvîlerin kābil-i hatâ ictihâdlarıyla olan tefsîrleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir. ma‘nâ gizlenir. Vâkıa mutâbakatı görünmez. Müteşâbih hükmüne geçer. Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemâatin ve cem‘iyetin şahs-ı ma‘nevîsi inkişâf etmediğinden; ve fikr-i infirâdî gālib olduğundan cemâatin sıfât-ı azîmesi ve büyük harekâtı, o cemâatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle, o şahıslar da o hârika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvâfık olmak için, yüz derece cisimlerinden

282

ve kuvvetlerinden büyük bir u‘cûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hârika bir kuvvet ve iktidâr bulunmak lâzım geldiğinden, öyle tasvîr edildiği için, vâkıa mutâbakatı görünmüyor, o rivâyet müteşâbih olur.

Hem iki Deccâlın sıfatları ve hâlleri ayrı ayrı olduğu hâlde, mutlak gelen rivâyetlerde iltibâs oluyor. Biri öteki zannedilir. Hem büyük Mehdî’nin hâlleri, sâbık Mehdîlere işâret eden rivâyetlere mutâbık çıkmıyor. Hadîs müteşâbih hükmüne geçer. İmâm-ı Alî Radıyallâhü Anh yalnız İslâm Deccâlından bahseder.

Mukaddime bitti. Mes’elelere başlıyoruz.

Şimdilik o hâdisât-ı gaybiyenin yüzer misâllerinden mülhidler tarafından avâmın akîdelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmi üç mes’ele tevfîk-i Rabbânî ile gāyet muhtasar bir sûrette beyân edilecek. Ve o mes’eleler mülhidlerin tahmînleri gibi zarar vermemekle beraber her biri, bir lem‘a-i i‘câz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakîkî te’vîlleri izhâr ve isbat edilmekle, akîde-i avâmı kuvvetlendirmeye mühim bir sebeb olmasını rahmet-i Rabbâniyeden ricâ edip, hatîâtımı ve galatâtımı af ve mağfiret altına almasını Rabb-i Rahîmimden niyâz ediyorum.

[Beşinci Şuâ‘ın İkinci Makamı ve Mes’eleleri]

Hâşiye: Aşağıda gelecek olan Birinci Mes’ele yazıldıktan hayli zaman sonra zuhûr eden bir hâdise, tam te’vîlini göstermiştir. Şöyle ki: Hadîste O süfyân bir su içecek, eli delinecek. denilmiş. Yani bir çeşit su olan rakıyı, su gibi çok içecek. Ve o sebebden batnı, su tulumbası gibi olacak. Ve o hastalığı yüzünden, zulüm ve hile ile topladığı milyonlarla mal, su gibi elinden akacak, ecnebî doktorların boğazına girecek. Mesmûâtıma nazaran üç senede üç milyona yakın lirayı tedâvisine gāyet israf ile sarf eden bir insan, asrımızda göründü. Bu hadîsin te’vîlini bende görünüz, hayatının lisân-ı hâliyle dedi. Hem Bir su içecek, eli delinecek olan kudsî söz, ne kadar ma‘nîdâr ve mu‘cizekâr ve yüksek ve cem‘iyetli olduğunu vefâtıyla bildirdi, gitti.

283

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Yirmi Mes’ele’den Birinci Mes’ele: Rivâyette var ki: Âhirzamanın eşhâs-ı mühimmesinden olan Süfyânın eli delinecek. اَللّٰهُ اَعْلَمُ.bunun bir te’vîli şudur ki: Sefâhet ve lehviyât için gāyet israf eder. Elinde mal durmaz. isrâfâta akar. Darb-ı meselde deniliyor ki: Filan adamın eli deliktir. Yani çok müsriftir. İşte Süfyân, israfı teşvîk etmekle şiddetli bir hırs Hâşiyeve tamaı uyandırarak, insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder diye, bu hadîs ihtâr ediyor. İsraf eden, ona esîr olur, onun dâmına düşer, diye haber veriyor.

İkinci Mes’ele: Rivâyette vardır ki: Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar, alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ.bunun te’vîli şudur ki: O süfyân, kendi başına frenklerin serpûşunu kor. Herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile ta‘mîm ettiğinden, o serpûş dahi secdeye gittiği için inşâallâh ihtidâ eder. Daha herkes, yalnız onu istemeyerek giymek ile, kâfir olmaz.

Üçüncü Mes’ele: Rivâyette var ki: Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccâlın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur. اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ. bunun bir te’vîli şudur ki: Hükûmet dâiresinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaz‘iyette bulunan hapishâne ile lise mektebi; biri, hûri ve gılmânın çirkin bir taklîdi; diğeri, azâb ve zindan sûretine girecek, diye bir işârettir.

Dördüncü Mes’ele: Rivâyette var ki: Âhirzamanda Allâh Allâh diyecek kalmaz. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ. bunun bir te’vîli şu olmak gerektir ki: Allâh Allâh Allâh deyip zikreden tekkeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak. Ve ezân ve kāmet gibi şeâirde İsmullâh yerine, başka isim konulacak, demektir. Yoksa umûm insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler, demek değildir. Çünki Allâh’ı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır.

284

Umûm değil, belki ekser insanlarda dahi vukûunu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allâh’ı inkâr etmiyorlar. Yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar. Diğer bir te’vîli şudur ki: Kıyâmet kopmasının dehşetini görmemek için mü’minlerin rûhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyâmet, kâfirlerin başında patlar.

Beşinci Mes’ele: Rivâyette vardır ki: Âhirzamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da‘vâ edecekler. Ve kendilerine secde ettirecekler. اَللّٰهُ اَعْلَمُ.bunun bir te’vîli şudur ki: Nasıl ki padişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de, tabîiyyûn ve maddiyyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi‘ rubûbiyet tahayyül ederler. Ve raiyetlerini, kendi kuvvetleri için kendilerine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükû‘a getirirler, demektir.

Altıncı Mes’ele: Rivâyette vardır ki: Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olamaz. Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî asm ile bütün ümmet, o fitneden istiâze etmiş. Azâb-ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ وَمِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ duâsı, vird-i ümmet olmuş. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ.bunun bir te’vîli şudur ki: O fitneler, nefisleri kendilerine çeker. meftûn eder. İnsanlar ihtiyârlarıyla, belki zevkleriyle irtikâb ederler. Meselâ Rusya’da hamâmlara kadın, erkek beraber çıplak olarak girerler. Kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyâl olmasından, seve seve o fitneye atılır. baştan çıkar. Fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefislerine mağlûb olup, o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşerler. yanarlar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyâtları ve kebâirleri ve bid‘aları, birer câzibedârlık ile pervâne gibi nefisperestleri etrafına toplar. sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa, ihtiyâr kalmaz. günâh dahi olmaz.

Yedinci Mes’ele: Rivâyette var ki: Süfyân büyük bir âlim olacak. İlim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi‘ olacaklar. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ. bunun bir te’vîli şudur ki: Başka padişahlar gibi, kuvvet veya kudret veya kabîle ve aşîret veya cesâret ve servet gibi vâsıta-i saltanat olmadığı hâlde, zekâvetiyle

285

ve fenniyle ve siyâsî ilmiyle o mevkii kazanır. Ve aklıyla, çok âlimlerin akıllarını teshîr eder. etrafında fetvâcı yapar. Ve çok muallimleri, kendine tarafdâr eder. Ve dîn derslerinden tecerrüd eden maârifi rehber edip ta‘mîmine şiddetle çalışır, demektir.

Sekizinci Mes’ele: Rivâyetlerde Deccâlın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki. bütün ümmet istiâze etmiş. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ. bunun bir te’vîli şudur ki: İslâmların Deccâlı ayrıdır. Hatta bir kısım ehl-i tahkîk, İmâm-ı Alî Radıyallâhü Anhın dediği gibi demişler ki: Onların Deccâlı Süfyân’dır. İslâmlar içinde çıkacak. Aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin büyük Deccâlı ayrıdır. Yoksa büyük Deccâlın cebir ve ceberût-u mutlakına karşı itâat etmeyen, şehîd olur. Ve istemeyerek itâat eden, kâfir olmaz. Belki günahkâr da olmaz.

Dokuzuncu Mes’ele: Rivâyetlerde vukūât-ı Süfyâniye ve hâdisât-ı istikbâliye, Şâm’ın etrafında ve Arabistân’da tasvîr edilmiş. اَللّٰهُ اَعْلَمُ. bunun bir te’vîli şudur ki: Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak’da, Şâm’da ve Medine’de bulunduğundan, râvîler rivâyetlere kendi ictihâdlarıyla dâimî öyle kalacak gibi ma‘nâ verip, merkez-i hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvîr etmişler. Haleb, Şâm demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi ictihâdlarıyla tafsîl etmişler.

Onuncu Mes’ele: Rivâyetlerde eşhâs-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ. bunun te’vîli şudur ki: O şahısların temsîl ettikleri ma‘nevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûb eden Japon başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhît’de, diğer ayağı Portartür Kal‘ası’nda olarak gösterildiği gibi, şahs-ı ma‘nevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Ama fevkalâde hârika iktidârları ise, ekserî icrââtları, tahrîbât ve müştehiyât olduğundan fevkalâde bir iktidâr görünür. Çünki tahrîb kolaydır. Bir kibrit, bir köyü yakar. Müştehiyât ise, nefisler tarafdâr olduğundan çabuk sirâyet eder.

286

On birinci Mes’ele: Rivâyette var ki: Âhirzamanda bir erkek, kırk kadına nezâret eder. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ.bunun iki te’vîli var. Birisi: O zamanda meşrû‘ nikâh azalır. Veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçar. Başıboş kalan bedbaht kırk kadına çoban olur.

İkinci te’vîli: O fitne zamanında harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binâen ekser tevellüdât kızlar bulunmasından kinâyedir. Belki hürriyet-i nisvân, yani kadınların tam serbestiyetleri, kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden, fıtratça erkeğine galebe eder. Veledi kendi sûretine çekmeye sebebiyet verdiğinden, emr-i İlâhîyle kızlar pek çok olur.

On ikinci Mes’ele: Rivâyetlerde var ki: Deccâl’ın birinci günü bir senedir. İkinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ. bunun iki te’vîli var. Birisi: Büyük Deccâl’ın kutb-u şimâlî dâiresinden ve şimâl tarafından zuhûr edeceğine kinâye ve işârettir. Çünki kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelinse, yaz mevsiminde bir ay mütemâdiyen güneş gurûb etmez. Daha bir gün otomobil ile gelinse, bir haftada dâimâ güneş görünür. Ben Rusya’daki esâretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccâl’ın şimâlden bu tarafa tecâvüz edeceğini mu‘cizâne bir ihbârdır.

İkinci te’vîl ise: Hem büyük Deccâl’ın, hem İslâm Deccâlı’nın üç devre-i istibdâdları ma‘nâsında, üç eyyâm var. Bir günü, yani birinci devre-i hükûmetinde öyle büyük icrâât yapar ki: üç yüz senede yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresinde bir senede, otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü, yani üçüncü devresinde bir senede yaptığı tebdîller, on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdîleşir. Bir şey yapmaz. Yalnız vaz‘iyetini muhâfazaya çalışır diye gāyet yüksek bir belâgatle ümmetine haber vermiş.

On üçüncü Mes’ele: Kat‘î ve sahîh rivâyette vardır ki: Îsâ Aleyhisselâm büyük Deccâl’ı öldürür. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ. bunun da iki vechi var. Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hârikalarıyla kendini muhâfaza eden ve herkesi teshîr eden o dehşetli Deccâl’ı öldürebilecek ve mesleğini değiştirecek, ancak hârika ve mu‘cizâtlı ve umûmun makbûlü bir zât olabilir ki: o zât, en ziyâde alâkadâr

287

ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’dır. İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı Îsâ Aleyhisselâm’ın kılıcıyla maktûl olan şahs-ı Deccâl’ın teşkîl ettiği dehşetli maddiyyûnluk ve dinsizliğin azametli heykelini ve şahs-ı ma‘nevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek, ancak Îsevî rûhânîleridir ki: o rûhânîler, dîn-i Îsevînin hakîkatini, hakîkat-i İslâmiye ile mezcederek; o kuvvetle, onu dağıtacak, ma‘nen öldürecek.

Hatta, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdî’ye namazda iktidâ eder, tâbi‘ olur, diye olan rivâyet, bu ittifâka ve hakîkat-i Kur’âniyenin metbûiyetine ve hâkimiyetine işâret eder.

On dördüncü Mes’ele: Rivâyette var ki: Deccâl’ın mühim kuvveti, Yahûdîlerdir. Yahûdîler, severek Deccâl’a tâbi‘ olurlar. اَللّٰهُ اَعْلَمُ.diyebiliriz ki: bu rivâyetin bir parça te’vîli Rusya’da çıkmıştır. Çünki her hükûmetin zulmünü gören Yahûdîler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için komünist komitesinin te’sîsinde mühim rol oynayarak, yahûdî milletinden olan Troçki nâmında dehşetli bir adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiye- gerdeleri olan meşhûr Lenin’den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek, Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsûlâtını yaktırdılar. Büyük Deccâl’ın komitesini ve bir kısım icrââtını gösterdiler. Ve sâir hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.

On beşinci Mes’ele: Ye’cûc ve Me’cûc hâdisâtının icmâlî, Kur’ân’da olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsîlât var. Ve o tafsîlât ise, Kur’ân’ın muhkemâtından olan icmâlî gibi muhkem değil, belki bir derece müteşâbih sayılır. Onlar te’vîl isterler. Belki râvîlerin ictihâdları karışmasıyla ta‘bîr isterler. Evet. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ. bunun bir te’vîli şudur ki: Kur’ân’ın lisân-ı semâvîsinde Ye’cûc ve Me’cûc nâmı verilen Mançur ve Moğol kabîleleri, eski zamanda, Çin-i Maçin’den bir kısım Tatarları beraber alarak, kaç def‘alar Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr u zeber edeceklerine işâret ve kinâyedir. Hatta şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efrâdları onlardandır.

Evet ihtilâl-i Fransevîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi. tevellüd etti.

288

Ve sosyalistlik ise, bir kısım mukaddesâtı tahrîb ettiğinden aşıladığı fikir, bil’âhire bolşevikliğe inkılâb etti. Bolşeviklik dahi çok mukaddesât-ı ahlâkiyeyi ve kalbiyeyi ve insaniyeyi bozduğundan, elbette ektikleri tohumlar, hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsûlünü verecek. Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gāyet dehşetli gaddâr canavarlar hükmüne geçirir. daha siyâsetle idare edilmezler. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum, hem kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabîleler olacak. Ve o şerâite muvâfık insanlar ise, Çin-i Maçin’de kırk günlük bir mesâfede yapılan ve acâib-i seb‘a-i âlemden birisi bulunan sedd-i Çinînin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız ve Tatar kabîleleridir ki: Kur’ân’ın mücmel haberini tefsîr eden Zât-ı Ahmediye asm, mu‘cizâne ve muhakkikāne haber vermiş.

On altıncı Mes’ele: Rivâyette var ki: Îsâ Aleyhisselâm Deccâl’ı öldürdüğü zaman, Deccâl’ın fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet-i heykelde; ve Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu gösterir. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ. bunun bir te’vîli şu olmak gerektir: Îsâ Aleyhisselâm’ı nûr-u îmân ile tanıyan ve tâbi‘ olan cemâat-i rûhâniye-i mücâhidînin kemiyeti, Deccâl’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olduğuna işâret ve kinâyedir.

On yedinci Mes’ele: Rivâyette var ki: Deccâl’ın çıktığı gün, bütün dünya işitir. Ve kırk günde dünyayı gezer. Ve hârikulâde bir eşeği vardır. اَللّٰهُ اَعْلَمُ.bu rivâyetler tamâmen sahîh olmak şartıyla te’vîlleri şudur: Bu rivâyetler, mu‘cizâne haber verir ki: Deccâl zamanında vâsıta-i muhâbere ve seyâhat, o derece terakkî edecek ki: bir hâdise, bir günde umûm dünyaya işitilecek. Radyo ile bağırır, şark ve garb işitir. Ve umûm cerîdelerinde okunacak. Ve bir adam, kırk günde dünyayı devredecek. ve yedi kıt‘asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek diye, on asır evvel, telgraftan, telefondan, radyodan ve şimendifer ve tayyâreden mu‘cizâne haber verir.

Hem Deccâl, Deccâllık haysiyetiyle değil, belki gāyet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de, her yeri istîlâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği

289

merkebi ve hımârı ise, ya şimendiferdir ki: bir kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi güzelce tezyîn ve tefrîş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli başına gönderir. Veyâhûd onun eşeği ve merkebi, dehşetli bir otomobildir. veya tayyâredir. Veyâhûd sükût lâzım.

On sekizinci Mes’ele: Rivâyette var ki: Ümmetim istikāmetle gitse, ona bir gün var. Yani فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla, bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikāmetle gitmezse, ona yarım gün var. Yani ancak beş yüz sene kadar hâkimiyetini ve gâlibiyetini muhâfaza eder. اَللّٰهُ اَعْلَمُ.bu rivâyet kıyâmetten haber vermek değil, belki, İslâmiyet’in gālibâne hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki: ayn-ı hakîkat ve bir mu‘cize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünki hilâfet-i Abbâsiyenin âhirlerinde onun ehl-i siyâseti, istikāmeti kaybettiği için beş yüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin hey’et-i mecmûası ise, istikāmeti kaybetmediğinden, hilâfet-i Osmâniye imdâda gelip bin üç yüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmânlı siyâsiyyûnları dahi istikāmeti muhâfaza edemediklerinden, onlar da ancak hilâfetle beş yüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu‘cizâne ihbârını, hilâfet-i Osmâniye kendi vefâtıyla tasdîk etmiş. Bu hadîsi başka risâlelerde dahi bahsettiğimizden, burada kısa kesiyoruz.

On dokuzuncu Mes’ele: Rivâyetlerde âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevî’den gelecek Hazret-i Mehdî hakkında ayrı ayrı haberler var. Bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velâyet, eskiden onun çıktığına hükmetmişler. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ. bu ayrı ayrı rivâyetlerin bir te’vîli şudur ki: Büyük Mehdî’nin çok vazîfeleri var. Siyâset âleminde ve diyânet âleminde ve saltanat âleminde ve cihâd âleminde, çok dâirelerde icrââtları olduğu gibi; her bir asır, me’yûsiyet vaktinde kuvve-i ma‘neviyesini te’yîd edecek bir nevi‘ Mehdî’ye veyâhûd Mehdî’nin onların imdâdına o vakitlerde gelmek ihtimâline muhtâç olduğundan rahmet-i İlâhiye ile her devirde, belki her asırda bir nevi‘ Mehdî, Âl-i Beyt’den çıkmış. Ceddinin şerîatını muhâfaza ve sünnetini ihyâ etmiş. Meselâ siyâset âleminde Mehdî-i Abbâsî, diyânet âleminde Gavs-ı A‘zam ve Şâh-ı Nakşibend ve Aktâb-ı Erbaa ve On iki İmam gibi, büyük Mehdî’nin bir kısım vazîfelerini icrâ eden zâtlar ks dahi, Mehdî hakkında gelen

290

rivâyetlerde medâr-ı nazar-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivâyetler ihtilâf ederek, bir kısım ehl-i hakîkat demiş: Büyük Mehdî eskiden çıkmış. Her ne ise; bu mes’ele, Risâle-i Nûr’da beyân edildiğinden onu ona havâle ile burada bu kadar deriz ki:

Dünyada mütesânid hiç bir hânedân ve mütevâfık hiç bir kabîle ve münevver hiç bir cem‘iyet ve cemâat yoktur ki: Âl-i Beyt’in hânedânına ve kabîlesine ve cem‘iyetine ve cemâatine yetişebilsin. Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binlerce ma‘nevî kahramanları ve kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakîkat-i Kur’âniyenin mayasıyla ve îmânın nûruyla ve İslâmiyet’in şerefiyle beslenen ve tekemmül eden Âl-i Beyt’in, elbette âhirzamanda şerîat-i Muhammediyeyi asm ve hakîkat-i Furkāniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi asm ihyâ ile, i‘lân ile, icrâ ile başkumandanları olan büyük Mehdî’nin kemâl-i adâletini ve hakkāniyetini dünyaya göstermeleri gāyet ma‘kūl olmakla beraber, gāyet lâzım ve zarûrîdir. Ve hayat-ı ictimâiye-i insaniyedeki düstûrların muktezâsıdır.

Yirminci Mes’ele: Güneşin mağribden çıkması ve zemînden dâbbetü’l-arzın zuhûrudur. Ama güneşin mağribden tulûu ise, bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyâmettir. Ve bedâheti için, aklın ihtiyârıyla bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semâviye olduğundan, tefsîri ve ma‘nâsı zâhirdir. Te’vîle ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: اَللّٰهُ اَعْلَمُ,o tulûun sebeb-i zâhirîsi, Küre-i arzın kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân, onun başından çıkmasıyla zemîn dîvâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka bir seyyâreye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp garbdan şarka olan seyahatini irâde-i Rabbâniye ile, şarktan garba tebdîl etmekle, güneş garbdan tulûa başlar. Evet arzı, şems ile; ve ferşi, arş ile kuvvetli bağlayan ve Hablullâhi’l-Metîn olan Kur’ân’ın kuvve-i câzibesi kopsa, küre-i arzın ipi çözülür. Başıboş, serseri olup, aksiyle ve intizâmsız hareketinden, güneş garbdan çıkar. Hem müsâdeme netîcesinde emr-i İlâhî ile kıyâmet kopar, diye bir te’vîli var.

Ama dâbbetü’l-arz, Kur’ân’da gāyet mücmel bir işâret ve lisân-ı hâlinde kısacık bir ifade ve bir tekellüm var. Tafsîli ise, ben şimdilik başka mes’eleler gibi, kat‘î bir kanâatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ nasıl ki kavm-i Firavun’a, çekirge âfeti ve bit belâsı; ve Ka‘be’nin tahrîbine çalışan

291

kavm-i Ebrehe’ye, Ebâbîl kuşları musallat olmuşlar. Öyle de, Süfyânın ve Deccâlların fitneleriyle bilerek ve severek isyana ve tuğyâna; ve Ye’cûc ve Me’cûc’ün anarşistliğiyle fesâda ve canavarlığa giden ve dinsizliğe ve küfür ve küfrâna düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak. Zîr u zeber edecek. اَللّٰهُ اَعْلَمُ, o dâbbe bir nev‘dir. Çünki gāyet büyük bir tek şahıs olsa, her yere ve herkese yetişemez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvâniye olacak. Belki اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle o hayvan, dâbbetü’l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki: insanların kemiklerini, ağaç gibi kemirecek. İnsanın cisminde, dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü’minler îmân bereketiyle, sefâhet ve sû’-i isti‘mâlâttan tecennübleriyle kurtulacaklarına işareten; âyet, îmân husûsunda o hayvanı konuşturmuş.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Sâbık yirmi aded mes’elelere bir tetimme olarak üç küçük mes’eledir.

Birinci Mes’ele: Rivâyetlerde Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’a Mesîh nâmı verildiği gibi, her iki Deccâl’a dahi Mesîh nâmı verilmiş. Bütün rivâyetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَسٖیحِ الدَّجَّالِ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسٖیحِ الدَّجَّالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vîli nedir? Elcevab: اَللّٰهُ اَعْلَمُ.bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile Îsâ Aleyhisselâm, şerîat-i Mûseviyede bir kısım ağır tekâlîfi kaldırıp, şarab gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş. Aynen öyle de büyük Deccâl, şeytanın iğvâsıyla ve hükmüyle, şerîat-i Îseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı ictimâiyelerini idare eden râbıtalarını bozarak, anarşistliğe ve Ye’cûc ve Me’cûc’e zemîn hazır eder. Ve İslâm Deccâl’ı olan Süfyân dahi, şerîat-i Muhammediye’nin asm ebedî bir kısım ahkâmını, nefis ve şeytanın desîseleriyle kaldırmaya çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve ma‘nevî râbıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nûrânî zincirleri çözer. Hevesât-ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için, cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdâd bir hürriyet vermekle dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki: o vakit o insanlar, gāyet şiddetli bir istibdâddan başka zabt altına alınmazlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç