SİKKE-İ TASDÎK-İ GAYBÎ

119

ثَلَاثُونَ: kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksen yedi adedine, yirmi dört gibi cüz’î bir farkla muvâfakat etmesi, elbette ve her hâlde o Muhbir-i Gaybî’nin bir işâret-i gaybiyesidir. Ve bir nevi‘ mu‘cizât-ı gaybiyesinin bir lem‘asıdır.

İşte bu kısacık hadîsin câmiiyetine sâir cevâmiü’l-kelim olan hadîsler kıyâs edilsin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Saîdü’n-Nûrsî

[YİRMİ SEKİZİNCİ LEM‘A]

[İkinci Kerâmet-i Aleviye ]

Eskişehir Hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû‘ olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır. Hâşiye

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki, Risâle-i Nûr gizlenir, fakat sönmez ve söndürülmez. Bir âlem-i ma‘nâda Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın ilminden sordum: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖیرًا demişsin, Muradın nedir? Dedi: عُجْمٍ yani hecevârî, terkîbsiz ve vakıflarda olduğu gibi, rakamvârî, şekilsiz harflerdir ki, “Latinî hurûfu”dur. lâdînî zamanında taammüm eder.

Hem sonra sordum: Ercûze’nde benden bahsedip, Kendini muhâfaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük. Fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler def‘a daha ehemmiyetli olan Risâle-i Nûr’dan bahs ve işaretin yok mu? dedim. Dedi: Yalnız işâret değil, belki Celcelûtiyemde tasrîh ediyorum.

Ben bu cevâbdan sonra, kasâid-i Aleviyeden en meşhûr ve en ziyâde esrârlı olan Celcelûtiye kasîdesinde bu fıkrayı gördüm: تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ Dikkat ettim, sarâhat derecesinde Risâle-i Nûr’a bakar. Ezcümle: Sirâcü’n-Nûr bir tek fark ile tam ve aynen Risâle-i Nûr’dur. Çünki Sirâcü’n-Nûr’da الف, ل, ج ile beraber otuz dört eder. Risâlede ل, ە otuz beş eder ki: bir tek fark var. O tek fark elif’tir. O da bine işâret eder. Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz elli veya elli iki eder ki, bu târîh

120

Risâle-i Nûr’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştiâline tam tevâfuk eder. Eğer بَیَانَةً kelimesi sayılmazsa Hâşiye o vakit سِرًّا kelimesinin âhirindeki tenvîn, nûn sayılır. Bin üç yüz otuz üç veya otuz beş olur ki, bu târîh Risâle-i Nûr’un mebde’-i intişârıdır.

İkinci fıkra olan تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا da سِرَاجُ السُّرْجِ yine on farkla Risâle-i Nûr’a ve farksız Risâle-i Nûrî tevâfuk etmekle beraber, tamam fıkra cifir ve ebced hesabıyla bin iki yüz doksan üç eder ki, Risâle-i Nûr müellifinin târîh-i velâdetidir. Ve سِرًّا deki tenvîn nûn olsa, bin üç yüz kırk üç olur ki, Risâle-i Nûr’dan Onuncu Söz’ün intişârıyla parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجُ deki şeddeli س iki س sayılsa, o vakit bin üç yüz elli üç eder ki, bu târîh Risâle-i Nûr’un bir musîbet netîcesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvîrine tam tevâfuk eder.

Acaba Hazret-i Alî radıyallâhü anh gibi, esrâr-ı hurûf ve cifir ilminde üstâd-ı mutlak; ve Celcelûtiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasîdesinde bu ma‘nâ cihetiyle ve cifir i‘tibâriyle ve hakîkat noktasında ve vâkıaya mutâbakatı haysiyetiyle ve muktezâ-yı hâle muvâfık olan müteaddid ve ma‘nîdâr tevâfukāt-ı acîbesi tesâdüf olabilir mi? Hâşâ olamaz Belki Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın bir kerâmetidir. Ercûze’deki çok zâhir olan meşhûr kerâmetini te’yîd ve onunla teeyyüd eder.

Celcelûtiye’nin Risâle-i Nûr’a işaretini te’yîd eden cây-ı dikkat bir tevâfuk var. Şöyle ki: Bu sırlı ve cifirli kasîdenin cifrî hesâbî rakamları, her satırın altında matbû‘ olarak yazılmış. O rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risâle-i Nûr’dan bahsettiği yerde o cifrî rakamlar, resmen kabûl edilen mîlâdî târîhe tevâfuk ediyor. Ve o târîhin târîh-i kabûlünü ve Risâle-i Nûr’un perde altında tenvîrinin târîhini gösteriyor. Bin dokuz yüz yirmi dokuzdan otuz dokuza kırk dörde kadar gösterir. Otuz iki sahîfeden ibâret olan o kasîdenin, yalnız bir-iki yerinde bu zamanın mîlâdî târîhini gösterir. Zannederim ki öteki yerde dahi, bu zamandan bahsediyor. Daha tam anlayamadım.

Hem başta Sûre-i İhlâs ile işâret edilen vefk-i müselles, bin üç yüz elli bir eder. Hem bu işâret-i Aleviyeye bu da îmâ eder ki, o kasîdenin nısf-ı evvelinde yetmiş fıkrada

121

on yedi def‘a Nûr kelimesini tekrar ediyor. Hâşiye Ve müteaddid def‘alar Süryânîce bedî‘ ma‘nâsında olan Celcelûtiye kelimesini öyle ehemmiyetli zikrediyor ki, kasîdenin ismi Celcelûtiye olmuştur. Risâle-i Nûr esmâ-yı Hüsnâ içinde ism-i Nûr, ism-i Hakîm ve ism-i Bedî‘in mazharıdır. Ve zâhirinde, tarz-ı beyânında ism-i Bedî‘in cilvesi görünüyor.

Hem تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasından iki satır evvel bu fıkra-i ra‘nâ, belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً مَدَی الدَّهْرِ وَالْاَیَّامِ یَا نُورُ جَلْجَلَتْ Yani Yâ Rab Benim yıldızımı nûr eyle; Âhirzamana kadar bedî‘ sûrette ışıklandır, şû‘lelendir. diyor. Evet, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın şu duâsı, bu zamanda Risâle-i Nûr ile kabûl olduğunu ve Risâle-i Nûr’u irâde ettiğini, şu bedî‘, acîb tevâfuk isbat eder. Şöyle ki: اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ نُورًا tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risâle-i Nûr oluyor. Çünki Nûr kelimesi her ikisinde de var.

اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ iki yüz doksan altı eder. Risâle-i Nûr’daki Risâle kelimesi, aynen iki yüz doksan altıdır Demek Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh bütün ulûmunun hazînesi olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir şû‘le-i i‘câzı bulunan Risâle-i Nûr’u, Cenâb-ı Hakk’tan âhirzamanda Kur’ân’a çelik bir sûr ve parlak bir yıldız olarak istemiş Hâşiye ve duâsı kabûl olmuş. Celcelûtiye’de daha bu zamana ve Risâle-i Nûr’a îmâ eden müteaddid emâreler var.

Hatta hayretimi mûcib bir rüyada, Eskişehir hapsinde

122

istintâkımdan bir gece evvel görüyorum ki: Celcelûtiye’nin Süryânî şu fıkrası, بِهَالٍ اَهٖیلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ طَهِیٍّ طَهُوبٍ طَیْطَهُوبٍ طَیَطَّهَتْ imdâdıma yetişdi, beni sıkıntıdan kurtardı. Ben birkaç def‘a tekrar edip okuyordum. Uyandım. uyudum, yine onunla meşgul oldum. Sabahleyin fevkalme’mûl istintâka çağırıldım. Hem fevkalâde cevâb verdim. Müdâfaâtımın en mühimmi ve me’mûrları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezâhür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise Bundan bu Celcelûtiye bize bakar, bir hâtıra geldi.

Baktım ki, o Süryânî fıkranın tam arkasında bir satır evvel Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın Risâle-i Nûr’u tasrîh etmişim diye başta yazdığım تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً ve iki satır evvel اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ نُورًا ma‘nîdâr ve müjdeli kerâmetkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet bunlar için imiş.

Elhâsıl: Celcelûtiye bu işaretiyle Kasîde-i Ercûze’deki zâhir kerâmât-ı Aleviyeyi hem te’yîd ediyor, hem onunla teeyyüd edip sarâhat derecesine takarrüb ediyor.

Cây-ı dikkattir ki, ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakîkati Huccetü’l-İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’den ks almıştım. Şimdi anlıyorum ki, İmâm-ı Gazâlî aynı dersi üveysî bir tarzda İmâm-ı Alî radıyallâhü anhdan almıştır. Demek Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın bir şâkirdi olan İmâm-ı Gazâlî’nin başı üstünde, bu bîçâre talebesine şefkatkârâne, tesellîdârane en sıkıntılı bir zamanda bakması acîb değildir, belki lâzımdır. Ve öyle olması gerektir. Risâle-i Nûr’a üç fıkrasında kuvvetli işâret eden Hazreti İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın Kasîde-i Celcelûtiye’si, hiç bir cihetle tesâdüfe hamledilmez. Ve tevâfuklu bir kerâmetini beyân etmeye mecbûr oldum. Şöyle ki:

Üç aydan beri o kasîdeyi okuyorum. Yalnız sekiz sahîfeyi, halledemediğim bir vefka dâir olduğu için okumuyordum. Fakat âhirinde وَصَلِّ اِلٰهٖی den başlayan âhirki iki sahîfeyi de, ötekilerle beraber okuyordum. Yetmiş def‘a kat‘î, belki tahmînime göre yüze yakın def‘ada istisnâsız her def‘a, ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra âhirini açarken, فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan sahîfe açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sahîfe sonra وَصَلِّ اِلٰهٖی ile başlayan iki sahîfe âhirini okuduklarıma zammederek her ne vakit baştan okuduğumda, terk ettiğim sekiz sahîfeye gelirken kitabın bâkî kalan yüze yakın sahîfeleri içinde açtıkça, yine فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ sahîfesi açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum.

Elli def‘adan sonra dedim: Acaba bu sahîfe neden açılıyor? Onu da okusam ne olur? Baktım ki, Kasîde-i Celcelûtiye’yi okuduğum maksadın netîcesini o sahîfe gösteriyor. Ben terk

123

ettiğimden hatâ ettiğimi bildim. Ondan sonra okumaya başladım. Ondan sonra, belki kırk def‘adan fazla el attıkça yine o sahîfe açılıyordu. Nihâyet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: Bu Celcelûtiye’nin bir kerâmetidir. Sizleri değil, başkalarını iknâ‘ edecek maddî delîl elimde yok. Yalnız benim müşâhedâtım var. Benim müşâhedâtım, başkasına huccet olamaz. Benim de şimdiye kadar delîlsiz da‘vâları yazmak âdetim değildir. Fakat mâdem şu tevâfuk, acîbdir. Elbette Beni yaz diye işâret ediyor. Ve inanmayanlara kendini inandıracak ki, yazdırmak istiyor.

Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, bana hem büyük bir teselli, hem da‘vâma büyük bir delîl gösterdi. Ve tevâfukun beş-altı nev‘i, bize ve mesleğimize medâr-ı imtiyâz ve vesîle-i teşvîk olarak verilmiştir. Ve her me’yûsiyet ve gevşeklik zamanımızda bir kamçı ve teşvîk ve bir kerâmet ve hizmet-i Kur’âniyeye medâr bir tevâfuk-u latîfe imdâdımıza yetiştiği gibi, bu def‘a da yetişti.

Evet, kalben gāyet alâkadâr olduğum kardeşlerimin mufârakat zamanının pek yakın olduğu bir zamanda ve hapiste yalnız kalacağım bir anda ve üç ayda yetmiş def‘a acîb bir tarzda bana açılan bir sahîfenin kerâmetini da‘vâ ettiğim ve delîlsiz kaldığım bir hengâmda, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın Celcelûtiye kasîdesinin yetmiş def‘a bilâ-istisnâ bana açılan, فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ den başlayan üç-dört satırda, üç-dört kuvvetli emâre ve delîl vardır ki, فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ hitâb-ı umûmîsinde bize husûsî bakıyor.

Birinci Emâre: فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ fıkrası hem makam, hem ma‘nâ, hem cifir ve ebced hesabıyla bu nidâ-yı umûmî-i Alevî, husûsî bir tarzda bu zamana ve Risâle-i Nûr’a ve Risâle-i Nûr’un müellifine bakıyor. Çünki حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz elli üç senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin en korkulu bir zamanıdır ki, altı satırda yedi def‘a لَا تَخْشَ kelimelerini tekrar ediyor. فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ fıkrasında حَامِلَ الْاِسْمِ Mollâ Saîdi ve فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ Molla Kürdü ve Molla Saîd-i Bedî’ i, yalnız üç farkla tevâfuk sırrıyla gösteriyor. Ve bu isim sâhibi bu hitâbda husûsî murad olduğuna işâret ediyor.

Ve ma‘nâsıyla da bin üç yüz elli üç senesinin târîhinde Bu İsm-i A‘zam'ın hâmili, yani İsm-i A‘zam'ı kendine muhâfaza edici ittihâz eden şahıs demekle, o umûmî hitâbda böyle husûsî bize bakıyor. Çünki Lillâhilhamd, bin üç yüz elli üç târîhinde her yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def‘a اَلْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ

124

olan İsm-i A‘zam'ı okuyorum. Ve kendimi onunla muhâfazaya çalışıyorum.

Evet, Kasîde-i Ercûze’sinde Sekîne ta‘bîr ettiği İsm-i A‘zam'ı ve Celcelûtiye'sinde Süryânî ve Arabî olarak yine müteaddid tarzda اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ قَدْرُهُ اَلَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ gibi ta‘bîrle beyân ettiği esmâ-yı sitte-i meşhûreyi ki İsm-i A‘zam'dır , gösterdiği bin üç yüz elli üç târîhinde yüz yetmiş bir def‘a esmâ-yı sittesi, Risâle-i Nûr müellifinin dâimî virdidir; Hâşiyeve o yüz yetmiş bir def‘a okuduğum esmâ-yı sitte ile beraber yetmiş bir âyeti yirmi dört saatte on dokuz def‘a okuyarak, yekünü bin üç yüz elli üçde bin üç yüz kırk bir eder ki, bu İsm-i A‘zam'a bin üç yüz kırkdanberi devam ettiğimin târîhine tevâfuk ediyor.

Hem bir def‘asında on dokuz âyet İsm-i A‘zamla beraber on dokuz def‘a dâimî okunur. Ve âyetlerin tekrârâtının hurûfâtının adedi altı bin altı yüz altmış altı âyât-ı Kur’âniyeye tevâfuk ediyor. Sûre-i İhlâs’ın üç, Fâtiha-i Şerîfe’nin tekerrür-ü nuzûlü için iki olsa, yine tam tamına tevâfuk ediyor.

İkinci Emâre: فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی satırından sonra فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrası, pek zâhir ve kat‘î bir sûrette harb-i umûmîyi gösterdiği gibi; harb-i umûmî’de gāyet tehlikeli bir sûrette harbe iştirâk eden bu fakîrin en korkunç zamanına bakar. Ve teselli eder, Korkma der. Ve bu umûmî hitâbda husûsî olarak Risâle-i Nûr’un başlangıcı olan İşârâtü’l-İ‘câz’ın mebde’-i te’lîfiyle ve âlem-i İslâm’ın en müdhiş ve korkulu musîbet zamanını ma‘nâsıyla gösterdiği gibi, cifir ve ebced hesabıyla da gösterir.

Ma‘nâ ile cifir hesabı ittifâk ettiği yerde îmâ kuvvetlenip işâret derecesine çıkar.

125

Çünki وَلَا تَخْشَ hicrî bin üç yüz otuz yedi Rûmî iki küsûr fark eder. O hâlde bin üç yüz otuz dörde iniyor. O târihte, yalnız tek başımla, Rusya’nın şimâlinde en korkulu bir vaz‘iyette, esâretten firar ettiğimin zamanıdır.

فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa, o vakit bin dokuz yüz kırk küsûr oluyor ki: Allahu a‘lem, o târihte diğer bir harb-i umûmî çıkmasına işâret etmekle beraber; böyle büyük yekünlerde üç-dört farkın ehemmiyeti olmadığından, hem Rûmî yerine arabî ve mîlâdî târîhine girse, beş-altı sene fark ediyor. Yine otuz yedi târîhî evvelki hesaba tevâfuk edip en korkulu vaz‘iyetimizde teselli veriyor.

وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ise, pek sarîh bir sûrette harb-i umûmîyi gösteriyor. Çünki وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ma‘nâsı, Dehşetli bir harb-i âhirzamandan korkma demekle beraber, cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir veyâhûd bin üç yüz otuz üç ettiğinden, o umûmî hitâbda husûsî bize baktığı sâir emâreler ile göründüğü gibi; o târihte harb-i umûmî’de en müdhiş vaz‘iyete giriftâr olmuştum. İşârâtü’l-İ‘câz’ın müsvedde-i ûlâsı düşmanın elinde parça parça olmuştu. Ben de bir def‘ada dört mermi vücûduma isâbet ederek, birisinde yaralı ayağım kırık, su ve çamur içinde otuz dört sâat ölüme muntazır olduğum ve etrafımda düşman askerleri muhâsara ettiği bir hengâmdır ki: en korkulu ve en me’yûsiyetli zamanıma bakıyor. Öyle ise, o umûm içinde husûsî bize işâret ediyor, Hâşiye denilebilir.

126

Üçüncü Emâre: Bu üç güz mevsiminde aynı zamanda medâr-ı teselli üç kerâmeti gördük.

Birinci güzde: Gavs-ı A‘zam ks یَا مُرٖیدٖی كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖیشُ سَعٖیدًا ta‘bîriyle on beş emâre-i kaviyye ile bize baktığı ve teselli verdiği gibi, فَقُلْ وَلَا تَخَفْ kelâmıyla da korkumuzu izâle etmiştir.

İkinci güzde: Aynı mevsimde Hazret-i Alî radıyallâhü anhın, aynen o kudsî hafîdinin başı üstünde bize bakıp korkulu ve me’yûsiyetli vaz‘iyetimizde ve yakında başımıza gelecek musîbete karşı tahaffuz için İsm-i A‘zam'ı ders verip, یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ ta‘bîriyle beş kuvvetli delîllerle o umûmî hitâbdan bize husûsî baktığını gördük.

Bu üçüncü güzde: Hazret-i Alî radıyallâhü anhın bizi îkāz ettiği musîbet başımıza geldi ve hapse düştük. Bütün rûhumla ünsiyet ettiğim arkadaşlarımın hapisten mufârakat zamanında, yine فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ diye kerâmetkârâne bize teselli ve korkumuzu izâle eder bir tarzda beyânâtını gördük.

Latîf tevâfuktandır ki, üç güz mevsiminde aynı zamanda Sekizinci ve On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem‘alar, bu üç kerâmât-ı azîmeye dâir olduğundan, ihtiyârımız olmadan onar fâsıla ile sekiz, on sekiz, yirmi sekize tevâfuk ediyor. Bu altı satırda yedi def‘a Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın وَلَا تَخْشَ diyerek, bin üç yüz otuz yediden sonraki seneler korkulu seneler olduğundan, en ziyâde Kur’ân hesabına perişaniyet ve havfa düşmüş olanları teselli ve teşcî‘ etmesi, bu umûmî hitâbda her bir seneye bir وَلَا تَخْشَ kelimesiyle bakıp, kırk ikiye ve daha sonrasına kadar Risâle-i Nûr’un

127

mebde’-i intişârı ve te’lîfi ve bu fakîr arkadaşlarımla beraber zamanın en dehşetli darbesine ma‘rûz olduğumuzdan, bu umûmî hitâbda bize husûsî baktığına kuvvetli bir emâredir.

Eğer لَا تَخْشَ ma‘nâsında bulunan لَا تَخَفْ, لَا تَهْرَبْ وَخَاصِمْ مَنْ تَشَٓاءُ gibi dört-beş kelime daha ilâve olsa, bizim ve Risâle-i Nûr’un intişârıyla beraber en korkulu bir zamanda olduğumuzdan, yine sâir emârâtın işârâtıyla bu fıkralar, umûmî hitâb içinde husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr şâkirdlerine bakar.

Ve bilhassa, Birbirine mukābil meliklerin ve reîslerin tecâvüzünden ve tevkîfinden ve ihâtasından korkma meâlinde olan وَلَا تَخْشَ مِنْ بَاْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ وَلَا تَخْشَ بَاْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ bu iki fıkrayı, şimdi tam îzâh edemediğim müteaddid emâreler ile, Hâkimlerin, padişahların, reîslerin sana karşı hücumlarından ve esâretlerinden ve yakalamalarından korkma diye olan hitâb-ı umûmîsinde, husûsî bize bakıyor. Hem ma‘nâca, hem cifirce hakîkî ve lâyık muhâtab olacak musîbetzedeler içinde tam bizim gibi bu zamanda hiç bir kimse görülmüyor. Demek husûsî bu iki fıkra bize bakar.

Hem فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ ilâ-âhirihî fıkrasının altındaki fıkra olan تَوَقّٰی بِهٖ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ ma‘nâsıyla, yine cifir ve ebced hesabıyla بِهٖ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ Hâşiyebin üç yüz elli dört Arabî târîhinde, en sevdiğim kardeşlerimle hapiste me’yûsiyetli bir vakitte günde yüz yetmiş bir def‘a اَلْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ ta‘bîr edilen İsm-i A‘zam'ı okuduğum bir zamanda, elbette bu teselli-i selâmet-i Celcelûtiyenin umûmî müjdesinde husûsî bize baktığına, ehl-i insâf tereddüd etmemeli. Çünki hakkımızdaki düşman plânından selâmete çıkmak, hârikadır ki onu gösteriyor.

Kasîdenin ortasında en mühim ve en parlak yerde, en mühim duâsının netîcesinde üç fıkrasının her birinde sarâhate yakın Risâle-i Nûr’u ma‘nâsıyla ve cifirle göstermesi, burada فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ fıkrasında dahi Risâle-i Nûr şâkirdlerine teselli ve te’mînât vermekle husûsî bir sûrette baktığını kuvvetli te’yîd ediyor.

Bu emâreleri te’yîd eden şu noktadır ki: Kasîde-i Celcelûtiye umûmî i‘tibâriyle Süryânî, İbrânî esmâ-yı İlâhiyeyi ve süver-i Kur’âniyeyi şefâatçi yapıp, husûsî

128

münâcât olduğu hâlde, başta بَدَاْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحٖی بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰی كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ fıkrasıyla gösteriyor ki, bazı esrâr-ı gaybiyenin keşfinden bahsedecek. Yalnız bir-iki yerde husûsî münâcât ve duâdan istikbâle bakar tarzı var ki, birisi, اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ نُورًا den başlıyor. Üç satırda üç def‘a kuvvetli işaretle ma‘nâ ve cifirle Risâle-i Nûr’u gösteriyor.

İkinci yer ise, فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan üç satırında üç kuvvetli işaretle Risâle-i Nûr şâkirdlerine bakıyor. Yüz ihtimâl içinde yetmiş def‘a bir sahîfenin açılması tesâdüf olmadığı gibi; bu tarzdaki îmâlar, emâreler, işaretler, elbette tesâdüfî olamaz. Belki bir kerâmet-i gaybiyedir. Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetkârlarına bir ikrâmıdır.

Saîdü’n-Nûrsî

[Hâfız Tevfîk’in fıkrasına tetimmedir, Re’fet, Husrev, Rüşdü’ye hediyedir.]

فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ ilâ-âhirihî bu beş-altı satırda yedi fıkrada yedi cihetle Risâle-i Nûr müellifine işâret olduğu gibi; diğer üç fıkra da, gerçi öteki fıkralar gibi kavî bir işâret değil; fakat hafî bir îmâdan hâlî değildir. Mâdem bütün fıkralar işâret ediyorlar. Bu üç fıkra dahi onlar gibi işâret etmesi gerektir.

Ezcümle; وَاَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ fıkrası, belki altı satırdaki on üç fıkrada, istikbâlde gelen ve müdhiş korkulara düşen birisine hitâb ediyor ki: Karşılaş, kaçma deyip teşcî‘ ediyorlar. Sâir fıkraların delâletiyle bu umûmî hitâbda husûsî bir muhâtab, Saîdü’n-Nûrsî’dir. O hâlde یَا سَعٖیدُ النُّورْسِیُّ zammedilse, bin üç yüz yirmi beş eder. Çünki şeddeli nûn iki nûn; ve اَلنُّورْسِیُّ deki şeddeli ی iki یdir. İşte o târihte Otuz Bir Mart Hâdisesi münâsebetiyle İstanbul’dan kaçarak, muvakkat bir zaman mücâhede-i ma‘neviyeyi bırakmak niyetiyle Hareket Ordusu'ndan firar edip İzmit’e geldiği târîhe tevâfuk ediyor.

لَا عَقْرَبٌ تَرٰی fıkrasında dahi muhâtab-ı hususî o Nûrsîolduğundan , یَا نُورْسِیُّ izhâr edilerek ilâve edilse, bin üç yüz kırk bir eder. İşte o târihte ben Barla’da menfî olarak insan sûretindeki akreblerin ta‘cîzleri altında azâb çekerken, harâb ve husûsî, küçük mescidimde otururken, seccademin altında yeri bulunan ve emsâlini görmediğim büyük bir akreb çıktı. Bir zât onu öldürdü. Daha ondan sonra on senedir dağlarda akrebli yerlerde kaldığım hâlde, hiç bir akrebi görmedim. Bu fıkranın tam ma‘nâsına mazhar oldum.

129

Eğer نورسی deki ی şeddeli olsa, o vakit bin üç yüz elli bir eder ki, o târihte insan akreblerinin o Nûrsî’nin mahvına ve i‘dâmına çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları zamana tam tamına tevâfuk eder.

وَلَٓا اَسَدٌ یَاْتٖٓی اِلَیْكَ بِهَمْهَمَتْ fıkrasının muhâtabı müteaddid emârelerle یَا كردی dür. Çünki Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Kasîde-i Ercûze’sinde یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِfıkrasında, lafzan ve ma‘nen Kürdî nâmını veriyor. O hâlde Kürdî deki ی şeddesiz olsa, o vakit bin üç yüz yirmi bir eder. O târihte o kürdî Bâşid nâmındaki meşhûr dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi. Eğer Kürdî deki ی şeddeli olsa, bin üç yüz otuz bir eder ki, o târihte Ermenî ve Rus komitesinin canavarlarının her tarafta o Kürdî’yi yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları târîhe tam tamına tevâfuk eder.

İşte bin üç yüz otuz bir târîhine ve o dehşetli harb-i umûmî’nin şiddetli zamanına ve Saîd-i Kürdî’nin en musîbetli ve en korkulu zamanına Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın bu altı satırda altı def‘a لَا تَخْشَ لَا تَخْشَ diye mükerreren o târîhe işâret etmesi, elbette hiç bir cihetle tesâdüf olmaz. Ve ilm-i esrâr ve cifirde allâme-i ümmet olan Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, sırlı ve kerâmetli olan meşhûr Kasîde-i Celcelûtiye’sinde istikbâle bakan altı satırda, altı def‘a mükerreren aynı târîhî ve aynı korkulu vaktini لَا تَخْشَ kelimesi’nde cifir hesabıyla ve ma‘nâsıyla göstermesi, şeksiz şübhesiz bir kerâmet-i gaybiyesidir. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan ders almış, ümmete ders vermiştir.

Evet, لَا تَخْشَ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir eder. Çünki لَا تَخْشَ deki خ altı yüz, ت dört yüz, ش üç yüz, لا otuz bir eder. Mecmûu bin üç yüz otuz bir eder.

وَلَا تَخْشَ مِنْ سَیْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْجَرٍ fıkrasındaki مِنْ سَیْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْجَرٍ cümlesi, سَیْفٍ âhirindeki tenvîn nûn sayılmak şartıyla, bin üç yüz dokuz eder. İşte o târihte ise, لَا تَخْشَ hitâbına mazhar olan Risâle-i Nûr müellifinin âdet-i mahalliye ve silâh-ı millî olan seyf ve hançerin hücûmuna hedef olduğu ve seyf ve hançeri beraberinde taşımaya mecbûr olduğu ve kıskançlık sebebiyle Siirt’de âlimlerin ve talebelerin büyük bir münâzaalarına ve kavgalarına ma‘rûz bulunduğu hengâma tam tamına tevâfuk eder. Bu tevâfuk ise, sâir fıkraların ittifâkıyla kuvvetleniyor. Îmâdan işarete, belki

130

delâlet derecesine çıkıyor.

وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٍّ اَسْهَمَتْ fıkrasındaki وَلَا شَرٍّ اَسْهَمَتْ cümlesinde şeddeli ر iki ر; ve üstündeki tenvîn nûn sayılmak şartıyla, bin iki yüz doksan üç eder. İşte bu târîh, Rus’un âlem-i İslâm’ın felâketine sebeb olan doksan üç dehşetli harbinin zamanına ve Risâle-i Nûr müellifinin târîh-i velâdetine tam tamına tevâfuku, şübhesiz kasdî bir işâret-i gaybiyedir.

Eğer şeddeli ر bir sayılsa ve tenvîn sayılmasa, o vakit رُمْحٍ وَلَا شَرٍّ اَسْهَمَتْ fıkrası bin iki yüz doksan bir eder. Yalnız iki fark ile aynı târîhî gösterir.

Bu fıkranın cifrî işaretine ma‘nâsı kuvvet verdiği gibi, sûret-i ma‘na dahi letâfetlendiriyor. Çünki رُمْحٌ mızrak, سَهْمٌ okdur. Mızrak ve oku harbde isti‘mâl eden, Arab ile eski zaman bedevî adamlarıdır. Doksan üç harbi ise, asr-ı bedeviyete yakın olmakla beraber, mıntıka-i hârre ehli olan mızraklı ve oklu Arablar, o dehşetli harbde memâlik-i bâridede kışta çarpıştıkları hâlde, Devlet-i İslâmiyenin mağlûbiyetiyle netîcelenmesi ve o harbde Arab’ın acınacak vaz‘iyetlerini seyyid-i Arab olan Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh görmüş gibi ifade ediyor. Evet, Üstâd-ı Kudsîsi ona göstermiş, o da görmüş. Kahramanlık damarına dokunmuş, şiddetle Korkma diye teşcî‘ etmiş.

Kerâmet-i Aleviye’nin netîcesi: Mâdem Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh اَنَا مَدٖینَةُ الْعِلْمِ وَعَلِیٌّ بَابُهَا hadîsine mazhardır. Hem şâh-ı velâyet ünvânını alarak hârika kerâmetleri göstermiştir. Hem âhirzamanda gelen hâdiselere karşı Kur’ân ve Âl-i Beyt cihetinde herkesten ziyâde alâkadârdır.

Hem mâdem esrârlı Kasîde-i Ercûze’sinde ve meşhûr Kasîde-i Celcelûtiye’sinde vâkıât-ı istikbâliyeden haber veriyor. Ve Esrâr-ı gaybiyeyi benden sorunuz diye iddiâ ederek kısmen da‘vâsını ihbârât-ı sâdıka-i gaybiye ile isbat etmiştir.

Hem mâdem o iki kasîdesinde ta‘kîb ettiği en mühim esas ve en büyük ders İsm-i A‘zam'dır. Ve İsm-i A‘zam ile meşgul olanlarla konuşur, teselli ve teşcî‘ eder.

Hem mâdem o kasîdeler istikbâle baktıkları vakit çok emâreler ve işaretler ile hem ma‘nâlarıyla, hem cifir hesabıyla şu zamanımıza ve şu zamandaki hâdisât-ı acîbeye parmak basıyor. Ve aynı hâdiseyi mükerreren işaretle gösteriyor.

Hem mâdem Risâle-i Nûr bu zamanda îmân ve Kur’ân hizmetinde Hazret-i Alî radıyallâhü anhın nazarına çarpan en ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve Hazret-i Alî radıyallâhü anhın te’sîsinde hârika ilmiyle ve fevkalâde şecâatiyle cihanpesendâne hizmet ettiği

131

ve üstünde titrediği hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi hârika bir tarzda kat‘î burhânlarla isbat eden Risâle-i Nûr, o kudsî hakîkatleri güneş gibi göstermiştir.

Hem mâdem Hazret-i Alî radıyallâhü anhın kudsî Üstâdından aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders ve bu iki kasîde-i gaybiyesinin mevzû‘u ve esası ve rûhu olan Sekîne’yi ve İsm-i A‘zam'ı, bu zamanda herkesten ziyâde kendine vird eden; ve on üç seneden beri İsm-i A‘zamla beraber bin bir esmâ-yı İlâhiye içinde bulunan Cevşenü’l-Kebîr ile ve o esmâ ile ulûm-u Kur’âniyenin hazînesini açan yüz yirmi risâleyi, o esmânın feyziyle Kur’ân’a tefsîr yapan; ve yirmi dört saatte yüz yetmiş def‘a Sekîne ve İsm-i A‘zam denilen esmâ-yı sitte-i meşhûreyi bin üç yüz mükerrer âyâtla okuyan; ve Âl-i Beyt’in ma‘nevî ve gāyet mühim bir mîrâsı ve bir ma‘den-i feyzi olan Cevşenü’l-Kebîr’i kendine üstâd eden ve bidâyette her günde bir def‘a, bazen iki-üç def‘a tamamını okuyan ve talebelerine tavsiye eden adam, Risâle-i Nûr müellifidir.

Hem mâdem iki kasîde, sarâhate yakın altı yerinde ondan haber veriyor. Hatta yalnız فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ makamında dahi altı satırda, altı def‘a لَا تَخْشَ ile bu zamanın en müdhiş hâdisesi olan birinci harb-i umûmîyi gösterip, o harbde ilimce ve şerîatça ve şahısça korkulara düşen bir şâkirdini teşcî‘ eden bu altı satır, bilâ-istisnâ on üç cümlesiyle on üç def‘a aynı şâkirdinin başına parmak basıyor. Ve on üç seneden beri İsm-i A‘zam'a devam eden o şâkirdin târîh-i hayatının on üç vâkıât-ı mühimmesine on üç sûrette işâret ediyor. Ve umûm işaretler birbirine kuvvet verip ittifâk ettikleri adam, Risâle-i Nûr müellifidir. Elbette bu mezkûr dokuz hakîkat, gāyet kat‘î bir sûrette netice verir ki: Hazret-i Alî radıyallâhü anh Ercûze ve Celcelûtiye’sinde Risâle-i Nûr’u alkışlıyor. haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor. teselli ediyor.

اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ Hâşiye

132

[ON SEKİZİNCİ LEM‘A]

[Birinci Kerâmet-i Aleviye ]

Cây-ı dikkat : Şu acîb Lem‘anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor:

Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış, gaybî mühim bir mu‘cize-i Ahmediyeyi asm cevâmiü’l-kelim Hâşiye nev‘inden, iki cümleden ibâret bir hadîs-i şerîf , iki sahîfe kadar hakāik-i târîhiyeyi ve iki devlet-i azîme-i İslâmiyenin hâtimelerini ifade ediyor.

İkincisi: Kerâmât-ı evliyâ hak olduğuna kat‘î bir burhân gösteren Hazret-i Alî radıyallâhü anhın, latin hurûfunun kabûlünü tam târîhiyle ve tarz-ı tatbîkini iki kelime ile göstermesidir.

Üçüncüsü: Risâle-i Nûr şâkirdlerine ve nâşirlerine karşı Hazret-i Alî radıyallâhü anhın irşâdkârâne ve teveccühkârâne bakması ve işâret etmesidir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî’nin ks sarâhat derecesindeki kerâmet-i gaybiyesini te’yîd ve takviye eden, Hazret-i Esedul-lâhi’l-Gālib Ali İbn-i Ebî Tâlib radıyallâhü anh ve kerremallâhu veche, Kasîde-i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbârât-ı Gavsiyeyi tasdîk edip işâret ediyor.

Mecmûatü’l-Ahzâb’ın 582 sahîfesinden 597 nci sahîfesine kadar, o Ercûze’dir. o Ercûze’nin mevzû‘u ve içindeki maksad-ı aslî, İsm-i A‘zam'ı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr-u gaybiyeye ve te’sîs-i İslâmiyetteki bir kısım mücâhedâtına işâret etmektir.

Evet, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh üstâdı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette zikrediyor. Feth-i Hayber’deki hem mu‘cize-i Nebeviye, hem kerâmet-i Aleviye olan hârika vâkıayı bahsettiği gibi; te’sîs-i İslâmiyete temas eden mühim noktaları da bahsediyor. sonra istikbâle bakıyor. Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’dan

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç